Taraflar arasındaki “tapu iptal-terkin ve yıkım” davasından dolayı yapılan yargılama hk.

Hukuk Genel Kurulu 2011/1-712 E., 2011/734 K.

Hukuk Genel Kurulu 2011/1-712 E., 2011/734 K.

 

  • HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE
  • TAPU İPTAL TERKİN VE YIKIM
  • 6100 S. HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU [ Madde 33 ]
  • 3402 S. KADASTRO KANUNU [ Geçici Madde 10 ]
  • 3402 S. KADASTRO KANUNU [ Madde 12 ]
  • 3621 S. KIYI KANUNU [ Madde 4 ] “İçtihat Metni”

    Taraflar arasındaki “tapu iptal-terkin ve yıkım” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Trabzon 3.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 25.03.2010 gün ve 2008/22 E., 2010/83 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1.Hukuk Dairesinin 04.10.2010 gün ve 8225 E., 9779 K. sayılı ilamı ile;

    (…Dava, 1604 ada 1 parsel sayılı taşınmazın bir bölümünün kıyı kenar çizgisine göre kıyıda kaldığı, Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerin özel mülkiyete konu olamayacağı iddiasına dayalı iptal ve sicil kaydının kütükten terkini isteğine ilişkindir.

    Mahkemece, 5841 Sayılı Yasa ile değişik 3402 Sayılı Yasanın 12. maddesinin 3. fıkrası hükmü gözetilmek suretiyle davanın hak düşürücü süre nedeniyle reddine, taraflar yararına avukatlık parası ve yargılama giderlerine hükmedilmesine yer olmadığına, davacı tarafından yapılan yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılmasına karar verilmiştir.

    Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişmeli 1604 ada 1 parsel sayılı taşınmazın 15.10.1971 tarihinde kesinleşen kadastro tespitine dayalı olarak tescil edildiği, davanın ise 09.01.2008 tarihinde açıldığı anlaşılmaktadır.

    Bilindiği üzere, 14 Mart 2009 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 5841 Sayılı Yasa’nın 2. maddesi ile 3402 Sayılı Kadastro Yasası’nın 12. maddesinin üçüncü fıkrasına “Bu hüküm, iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dâhil, tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır.” cümlesi ve aynı Yasa’nın 3. maddesi ile de 3402 Sayılı Yasa’ya “Bu Kanunun 12 nci maddesinin üçüncü fıkrası hükmü, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanır.” şeklindeki geçici 10. madde eklenmiştir.

    Somut olayda, tescilin dayanağı olan kadastro tespitinin kesinleşmesinden itibaren dava tarihine kadar 10 yıllık sürenin geçtiği açıktır. Bilindiği gibi, 3402 Sayılı Yasanın 12/3. Maddesinde öngörülen süre hak düşürücü süre olup kamu düzeni ile ilgilidir ve mahkemece davanın her aşamasında res’en gözetilmesi gerekli olumsuz dava şartlarındandır.

    Özellikle bu hususlar gözetilerek davanın reddedilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığına göre davacı hazine vekilinin bu kapsamdaki temyiz itirazı yerinde değildir, reddine,

    Ancak hemen belirtilmelidir ki, bir taraf, dava açıldığı andaki mevzuata ve içtihat durumuna göre davasında haklı olup da, dava açıldıktan sonra yürürlüğe giren (geçmişe etkili) yeni bir yasa hükmü ya da yeni bir İnançları Birleştirme Kararı gereğince davayı kaybederse, davada haksız çıkmış olmasına rağmen, yargılama giderlerinden sorumlu tutulamaz.

    Anılan bu kural yasal ve yargısal uygulamada kararlılık kazanmıştır.(Baki Kuru, Hukuk Usulü Muhakemeleri 5. cilt, sayfa 5338, dipnot 159; 10. H.D. 21/12/1976, 8770/8739 ve dipnot 160: 5. HD 12/09/1977, 5445/5655 dipnot 161: 10.HD 24/02/1976, 6296/1297) Ayrıca, her dava açıldığı tarihteki koşullara bağlıdır. Öte yandan avukatlık ücreti 29.05.1957 tarih ve 4/16 sayılı İnançları Birleştirme Kararı uyarınca yargılama giderlerinden sayılır.

    O halde, yöntemine uygun bir şekilde, çekişmeli taşınmazın 28.11.1997 tarih 5/3 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca belirlenecek kıyı kenar çizgisine göre kıyı kenar çizgisinin deniz tarafında kalıp kalmadığının keşfen belirlenmesi ve sonucuna göre kıyıda kaldığının anlaşılması durumunda davalı tarafın yargılama giderlerinden sorumlu tutulması, çekişmeli taşınmazın kıyıda kalmaması halinde ise yargılama giderlerinden davacı Hazinenin sorumlu tutulacağının gözetilmesi gerekirken, yazılı olduğu üzere eksik soruşturma sonucu hüküm kurulmuş olması doğru değildir.

    Öyleyse davacı hazinenin yukarıda değinilen yargılama giderleri ve avukatlık ücreti açısından temyiz itirazı yerindedir…

    …)

    gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    Dava, çekişmeli taşınmazın kıyı-kenar çizgisine göre kıyıda kaldığı iddiasına dayalı tapu iptali ve sicilin kütükten terkini ve yıkım istemine ilişkindir.

    Eldeki dava 09.01.2008 tarihinde Hazine tarafından açılmış olup; konusunu, 15.10.1971 tarihinde kesinleşen kadastro tespitine dayalı olarak davalılar adına kayıtlı bulunan 1604 ada 1 parsel sayılı taşınmazın, kıyı kenar çizgisi kapsamında kalması oluşturmaktadır.

    Yerel Mahkemece; yargılama sırasında 25.02.2009 tarihinde kabul edilen 5841 Sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun uyarınca 3402 Sayılı Kadastro Kanunu’nun 12.maddesinin 3.fıkrasına eklenen “Bu hüküm, iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dahil, tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır.” hükmü ve geçici 10.maddesindeki; “Bu Kanunun 12 nci maddesinin üçüncü fıkrası hükmü, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanır.”hükmü uyarınca eldeki dava hak düşürücü süreden reddedilmiş; davacı kurum harçtan muaf olduğundan harç alınmasına yer olmadığına; sonradan yürürlüğe giren yasa nedeniyle karşılıklı olarak taraflar yararına masraf ve vekalet ücreti takdirine yer olmadığına; davacı tarafça yapılan yargılama giderlerinin üzerinde bırakılmasına, karar verilmiştir.

    Davacı vekilinin temyizi üzerine Özel Daire’ce; yukarıda başlık bölümünde yer alan nedenlerle, davanın reddine ilişkin temyiz istemleri reddedilmiş; karar yargılama giderleri ve vekalet ücretine hasren bozulmuştur.

    Mahkemece, önceki kararda direnilmiş; hükmü temyize davacı hazine vekili getirmiştir.

    Bu aşamada, Anayasa Mahkemesi’nin 12.05.2011 gün ve E: 2009/31 K: 2011/77 sayılı kararıyla, “25.02.2009 günlü, 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 2. maddesiyle, 21.6.1987 günlü 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen cümlenin ve 3. maddesiyle 3402 sayılı Yasa’ya eklenen Geçici 10. maddenin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline” karar verilmiş ve bu karar, 23.07.2011 gün ve 28003 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

    Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasına girilmeden önce davanın reddine ve Özel Dairece de bu karara yönelik temyiz istemlerinin reddine gerekçe yapılan 5841 sayılı Yasa ile değişik 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/3. maddesinde düzenlenen “…

    …iddia ve taşınmazın niteliğine…

    … bakılmaksızın” hükmünün iptaline ilişkin bu Anayasa Mahkemesi kararının eldeki davaya etkisinin ne olacağı, tartışılmıştır.

    Bu durumda öncelikle üzerinde durulması gereken husus, yerel mahkeme kararının bir bölümüne yönelik temyiz istemlerinin Yargıtay Özel Dairesince reddedilmiş olmasıyla (onanmasıyla) bozma kapsamı dışında bırakılan hususların Anayasa Mahkemesinin iptal kararına konu olması üzerine yeniden esastan inceleme konusu yapılıp yapılamayacağı meselesidir.

    Anayasa’nın 153.maddesi uyarınca, Anayasa Mahkemesinin iptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamamakta; ancak Resmi Gazetede yayımlandıktan sonra yürürlüğe girmektedir.

    Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının yasama, yürütme ve yargı organları ile idari makamlar, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı açıktır.

    Diğer taraftan, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu(HUMK)’nun 76. maddesinde “Hakim re’sen Türk kanunları mucibince hüküm verir….” ; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu(HMK)’nun 33. maddesinde yer alan “Hakim, Türk hukukunu resen uygular” hükümleri ile ifadesini bulan yasal ilke gözetildiğinde; Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararlarının derdest dosyalar yönünden uygulanmasının zorunluluğu ortadadır.

    Bir başka yönüyle, Anayasa Mahkemesinin iptal kararları usulü kazanılmış hakların istisnasını teşkil ederler. Özel Dairece, yerel mahkemenin, 10 yıllık hak düşürücü sürenin geçtiğinden bahisle verdiği red kararına yönelik temyiz itirazlarını reddederek; sadece mahkeme masrafları ve vekalet ücreti yönünden hükmün bozulmasına karar vermiş ise de; temyiz isteminin reddine gerekçe yapılan yasa metninin Anayasa Mahkemesince yukarıda değinildiği üzere önce yürürlüğünün durdurulup, ardından iptal edilmiş olması nedeniyle, artık yargılaması devam etmekte olan davanın tarafları yararına usulü kazanılmış hakkın gerçekleştiğinden söz edilemeyecektir.

    Bu noktada, usulü kazanılmış hak; Yargıtay’ca bir kararın bozulması ve mahkemece bozma kararına uyulması halinde, bozulan kararın bozma sebeplerinin kapsamı dışında kalmış cihetlerinin kesinleşmiş sayılması, davaların uzamasını önlemek maksadıyla kabul edilmiş çok önemli bir usul hükmüdür. Bir konunun bozma sebebi sayılmamış ve başka sebeplere dayanan bozma kararına mahkemenin uymuş olması halinde, bu durum taraflardan birisi lehine usulü bir müktesep hak meydana getirir ki, bu hakkı ne mahkeme ne de Yargıtay halele uğratabilir.

    Ne var ki, davadaki taleplerden biri hakkındaki Yargıtay’ın bozma kararının kapsamı dışında kalması (kısmi onama) ile kesinleşmesi nedeniyle doğan usulü kazanılmış hakkı, maddi anlamda kesin hüküm ile karıştırmamak gerekir. Maddi anlamda kesin hükümde, mahkeme (ve Yargıtay) davadan elini tamamen çekmiş (dava bitmiş, kesin biçimde sonuçlanmış) durumdadır. Oysa, davadaki taleplerden biri hakkındaki kararın bozma kararının kapsamı dışında kalması nedeniyle kesinleşmesi halinde, mahkeme davadan elini henüz çekmiş durumda değildir. Çünkü, mahkeme hakkındaki karar bozulan taleple ilgili olarak davaya devam etmektedir. Bu davada hakkındaki karar kesinleşmiş olan taleple ilgili olarak (maddi anlamda kesin hüküm nedeniyle değil) usulü kazanılmış hak nedeniyle inceleme yapılamamaktadır. Ancak usulü kazanılmış hakkın istisnalarından birinin varlığı halinde, hakkındaki karar bozmanın kapsamı dışında kalması nedeniyle kesinleşmiş olan talep hakkında da mahkemece inceleme yapılabilir ve yeni bir karar verilebilir (Prof. Dr. Baki Kuru Hukuk Muhakemeleri Usulü 6. Baskı, cilt 5, s: 4770).

    Bu husus 28.06.1960 tarih ve 21/9 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nda da “…Sonradan çıkan içtihadı birleştirme kararının, Temyiz Mahkemesinin bozma kararına uyulmakla meydana gelen usule ait müktesep hak esasının istisnası olarak, henüz mahkemede veya Temyiz Mahkemesinde bulunan işlere tatbiki gereklidir….” şeklinde ifade edilmiştir. Anayasa Mahkemesi iptal kararlarında da aynı ilke geçerlidir.

    Somut olaya gelince:

    Eldeki dava, davacı Hazine tarafından, davaya konu taşınmazın 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun 4.maddesi uyarınca kıyıda kaldığı iddiasıyla 04.01.2006 tarihinde açılmış; yargılama sırasında 25.2.2009 tarihinde kabul edilen 5841 sayılı yasa ile değişik 3402 sayılı Kadastro Yasası’nın 12/3.maddesindeki yukarıda aynen açıklanan hükmün getirilmesi üzerine, Yerel Mahkemece 25.3.2010 tarihinde hak düşürücü süreden davanın reddine karar verilmiştir.

    Bu Kararın temyizi üzerine Özel Dairenin 4.10.2010 tarihli kararıyla; red kararına yönelik temyiz istemi reddedilmiş; hüküm mahkeme masrafı ve vekalet ücretine hasren bozulmuştur.

    Bu arada Anayasa Mahkemesinin 12.05.2011 gün ve E: 2009/31 K: 2011/77 sayılı kararıyla mahkemenin red kararına ve Özel Dairenin bu karara karşı temyiz isteminin reddine ilişkin kararına dayanak alınan yasa hükmü, yürürlüğü de durdurularak, iptal edilmiştir.

    Bu iptal kararı yayımlanmadan 17.05.2011 tarihinde mahkemece direnme kararı verilmiş ve davacı Hazine tarafından temyiz edilmiştir.

    Dosyanın Hukuk Genel Kurulunca temyiz incelemesinin yapılması aşamasında da Anayasa Mahkemesinin bu iptal kararı 23.07.2011 tarihli Resmi Gazetede yayımlanmıştır.

    Eldeki dava sonuçlanıp kesinleşmeden bu davaya uygulanabilecek olan yasa metni Anayasa Mahkemesince iptal edilerek değiştirildiğine göre, iptal kararı sonucu oluşan durumun 28.6.1960 tarih ve 21/9 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında da belirtildiği üzere, maddi anlamda kesinleşmemiş ve derdest olan eldeki davaya da uygulanması zorunludur.

    Şu durumda, Anayasa Mahkemesinin iptal kararının eldeki davaya uygulanarak, yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda bu iptal kararından sonra oluşan yeni durum dikkate alınarak Özel Dairesince inceleme yapılıp sonuca ulaşılması gerektiği kuşkusuzdur.

    O halde, Özel Daire kararının tümüyle kaldırılarak, Anayasa mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni durum dikkate alınıp, yeniden inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Dairesi’ne gönderilmesi gerekir.

    S O N U Ç: Yukarıda açıklanan gerekçelerle; Davacı vekilinin temyiz isteminin kabulü ile; Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin temyiz mahkemesi sıfatıyla verdiği 04.10.2010 gün ve 8225-9779 sayılı kararının tümüyle kaldırılmasına ve Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan durum dikkate alınarak, yeniden inceleme yapılması için dosyanın Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’ne gönderilmesine, 07.12.2011 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

 

Bir Cevap Yazın