Refah Partisi’nin lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği savıyla kapatılması istemi

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Esas Sayısı : 1997/1 (Siyasî Parti Kapatma)

Karar Sayısı : 1998/1

Karar Günü : 16.1.1998

DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Refah Partisi

DAVANIN KONUSU : Refah Partisi’nin lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği savıyla kapatılması istemidir.

I- DAVA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 21.5.1997 günlü, SP.13-Hz.l997/109 sayılı iddianamesinde şöyle denilmektedir:

‘Refah Partisi’nin aşağıda ayrıntılarıyla açıklayacağım eylemleri, Siyasî Partiler Kanununun parti kapatılmasına neden olacak pekçok hükmünü ihlal etmekle birlikte, 23.7.1995 gün ve 4121 sayılı Yasanın 7 nci maddesiyle Anayasamızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası şu şekilde değiştirilmiştir.

‘Bir Siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına ancak onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tesbit edilmesi halinde karar verilir.’

Anılan fıkrada yazılı Anayasamızın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında ise; ‘Siyasî Partilerin tüzük ve programları ile eylemleri Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz. Suç işlenmesini teşvik edemez.’ hükmüne yer verilmiştir.

Anayasamızın 11 inci maddesi ‘Anayasa hükümleri yasama, yürütme, yargı organlarını, idare makamlarını, diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.’ hükmünü, 138. maddesi de ‘Hakimler, Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler’ kuralını içermektedir.

Anayasanın 11 ve 138. maddeleri karşısında mahkemelerin hüküm verirlerken Anayasa hükümlerini dikkate almak zorunda oldukları bir gerçekliktir. Ancak aynı konuda farklı biçimde düzenlenmiş yasa ve Anayasa kuralları varsa ne olacaktır’

Bilindiği gibi Anayasadaki yasaklar somut ve soyut olmak üzere gruplandırılmaktadır. Soyut yasaklar ya da yasaklamalar, içerikleri tam olarak belirlenmemiş olanlardır. Yasama organı bunları somutlaştırmak ve Anayasa buyruğunu yerine getirmek zorundadır, yoksa görevini savsaklamış olur. Soyut yasaklar yasama organınca somutlaştırılmadıkça idare ve yargı tarafından doğrudan uygulanmazlar. Anayasada yazılı açık ve net yasaklamalar ise, kendiliklerinden ve doğrudan doğruya uygulanabilir. (Prof. Dr. Bülent Tanör, Türkiyenin İnsan Hakları Sorunu, s.261-262; Prof. Dr. Tekin Akıllıoğlu, İnsan Hakları, 1992, 53-54; Prof. Dr. Zafer Gören, Başsavcılığımıza yazdığı görüş bildirme yazısı).

Anayasa Mahkememiz, 1963 yılında verdiği iki kararda, Anayasanın, yürürlüğe girdiği tarihte var olan kanunlardaki aykırı hükümleri kendiliğinden yürürlükten kaldırmasının mümkün olamayacağı belirtilmişse de; o tarihte yürürlükte olan 1961 Anayasasının geçici 9 uncu maddesinde Anayasa Mahkemesinin göreve başladığı tarihte yürürlükte olan kanunlar hakkında iptal davası açılması gerektiği hükme bağlandığından, Anayasa Mahkememizin aksine bir karar vermesi olanaksızdı. Buna rağmen, 1963 yılından sonra verdiği birçok karara göre (3.6.1976 gün ve 13/31; 3.7.1964 gün ve 22/54; 13.1.1966 gün ve 26/1; 30.9.1969 gün ve 24/50; 2.8.1967 gün ve 22/22; 30.11.1983 gün ve 8/3; 3.6.1976 gün ve l3/31; 17.8.1971 gün ve 41/67 sayılı kararlar) Anayasada sadece özü belirlenmiş bir kural değil de, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir kanunun aykırı hükümlerini zımmen ilga edebilmelidir.

Aslında 1982 Anayasasının 177 nci maddesindeki ‘mevcut kanunların Anayasaya aykırı olmayan hükümleri veya doğrudan Anayasa hükümleri, Anayasanın 11 inci maddesi gereğince uygulanır.’ Açık hükmü karşısında Anayasa Mahkemesinin değindiğimiz kararlarına tarihi bir değer atfedilebilir.

Danıştay’a göre ‘Anayasanın temel hukuk kuralları dışında bir konuyu ayrıntılarıyla düzenlemesi ve bu hüküm daha önceki kanunlarda bulunup, aynı konuyu düzenleyen hükümlere aykırı olması halinde, konuyu yeniden düzenleyen Anayasa hükümlerinin uygulanması tabiidir.’-12.2.1970 gün ve 2/1 sayılı Danıştay İçtihadı Birleştirme Kararı-,

Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararına göre de ‘özel kanunun düzenlediği bir konunun, Anayasa’nın bir hükmüyle açıkça düzenlenmiş olması halinde zımni ilga bulunduğu, doğrudan doğruya Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği belirtilmiştir.’ 15.1.1962 gün ve 1/2 sayılı Ceza Genel Kurulu Kararı-,

23.7.1995 gün ve 4121 sayılı Yasa’nın 7 nci maddesiyle Anayasamızın 69 ve 68 nci maddesinde, Siyasî Partiler Kanunu’nda yürürlüğe girmesinden sonra değişiklik yapılmıştır. Bir Siyasî partinin hangi eylemlerin odağı haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tesbit edilmesi halinde temelli kapatılmasına karar verileceği, Anayasamızın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında açık, net ve hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde belirtilmiştir.

0 halde, bir Siyasî partinin lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin odağı haline gelip gelmediği, Siyasî Partiler Kanununun 103. maddesi gözönünde tutularak değil, Anayasamızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası gözönünde tutularak belirlenmelidir.

Siyasî Partiler Kanunu tümüyle yürürlükten kaldırılsa, Anayasamız doğrudan uygulanarak bir Siyasî parti kapatılmayacak mıdır’ Elbette kapatılabilecektir ve bu konuda doktrinde oybirliği vardır.

Özel yasa olan Siyasî Partiler Kanunu yürürlükte olduğu sürece, açık ve net olan Anayasa hükümleri dahi uygulanamaz. Kaldırılsa uygulanabilir demek de mümkün değildir. Çünkü Anayasa hükümlerinden hiçbiri ‘yedeknorm’ niteliğinde değildir ve normlar hiyerarşisinde en üst mevkidedir.

Bütün bu nedenlerle Başsavcılığımız, lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği için Refah Partisi hakkındaki kapatma istemini, Anayasamızın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68 inci maddenin dördüncü fıkrasına dayanarak yapmıştır.

Anayasamıza Göre Lâiklik:

1982 Anayasası’nın 1 inci maddesinde, devlet şeklini ‘Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.’ diyerek belirtmiş ve 2 nci maddede de Cumhuriyetin niteliklerini saymıştır. Bu maddeye göre;

‘Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.’ Değiştirilemeyecek hükümleri düzenleyen 4. madde, 2. maddedeki cumhuriyetin niteliklerinin değiştirilmez ve değiştirilmesinin teklif edilmez olduğunu hükme bağlamıştır. Böylece Türkiye Cumhuriyetinin niteliklerinden olan lâiklik ilkesinin değiştirilemeyeceği açıkça ortaya konmuş, güvence altına alınmıştır.

1982 Anayasası’nın ‘Başlangıç’ kısmında yer alan; ‘Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün, tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğin karşısında koruma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı…’

Şeklinde bu ifade ile ‘Lâiklik ilkesi’nin açık ve kesin surette ortaya konulduğunu görmekteyiz. Ayrıca;

‘Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve 0 nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusundadır…’

Sözleri ile de Atatürk ilkelerinin benimsenmesi sonucu zımnen ‘Lâiklik ilkesinin’ Anayasa’ya yön veren ilkeler arasında bulunduğu anlaşılmaktadır.

Anayasa’nın 176. maddesine göre, Başlangıç kısmı, Anayasa’nın dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirtir ve Anayasa metnine dahildir. Aynı maddenin gerekçesinde de Başlangıç kısmının Anayasa’nın diğer hükümleri ile eşdeğer olduğu ifade edilmiştir.

Batı sözlükleri, lâikliği genel olarak ‘din ve ruhbanlıkla ilgisi olmayan’ diye tanımlarlar- Yrd. Doç. Dr. Bihterin (Vural) Dinçkol, 1982 Anayasası çerçevesinde ve Anayasa Mahkemesi kararlarında lâiklik-,

Aslında lâiklik dini değil, hukuki bir kavramdır. Hukuki açıdan lâiklik, kısaca ve genel olarak din işleri ile dünya işlerini ayıran bir rejimdir. Bu ifade ile anlatılmak istenen, sadece devlet içinde din ve dünya işleriyle, ilgili otoritelerin birbirinden ayrılması değil, aynı zamanda sosyal hayatın eğitim, aile, ekonomi, hukuk, görgü kuralları, kıyafet vb. gibi cephelerinin din kurallarından ayrılarak, zamana ve yaşamın zorunluluklarına, gereklerine göre saptanmasıdır. Aksi düşünüldüğünde, din işleri ile dünya işlerini birleştiren bir rejim anlaşılır. -Prof. Dr. Niyazi Berkes, Teokrasi ve lâiklik, s. 25-,

Lâiklik ilkesi ile dinin Siyasî ve hukuki bir güç olması engellenir.

Dinler, dünya işlerine karışıp Siyasî bakımdan güç kazandıkları ölçüde asıl ruhani erklerini gözardı edip, soysuzlaşmaya başlarlar – Hüseyin Batuhan, Lâiklik ve Dini Taassup, s.60-,

‘Demokrasi herşeyden önce lâikliğe dayanır. Gerçek demokrasiler lâik olanlardır. Zira demokrasinin iki önemli unsuru özgürlük ve eşitliktir. Bu unsurların gerçekleşmesi ancak, dini zorlamaların olmadığı lâik toplumlarda mümkündür.

Anayasa Mahkememizin 21.10.1971 gün ve 53/76 sayılı kararında lâiklik ilkesinin şu unsurları kapsadığı belirtilmiştir:

‘a- Dinin devlet işlerinde egemen ve etkili olmaması esasını benimseme,

b- Dinin, bireylerin manevi hayatına ilişkin olan dini inanç bölümünde aralarında ayırım gözetilmeksizin, sınırsız bir hürriyet tanımak suretiyle dini Anayasa inancası altına alma,

c- Dinin, bireyin manevi hayatını aşarak, toplumsal hayatı etkileyen eylem ve davranışlara ilişkin bölümlerinde, kamu düzenini, güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla, sınırlamalar kabul etme ve dinin kötüye kullanılmasını ve sömürülmesini yasaklama,

ç- Devlete, kamu düzenini ve haklarının koruyucusu sıfatıyla dini hak ve hürriyetler üzerinde denetim yetkisi tanıma niteliklerinden oluşmuş bir ilkedir’.

Anayasa Mahkememizin 25.10.1983 gün ve 2/2 sayılı kararında, Türkiye’deki lâiklik anlayışının batıdaki Hıristiyan ülkelerinden farklı bir yapı ve düşünce biçimine sahip olduğu belirtilmiş ayrıca sosyalist ülkelerin lâiklik anlayışı ile de benzerlik taşımadığı vurgulanmıştır. Hıristiyan ve İslam dini inanç ve gereklerinin farklılığına değinildikten sonra kararda şöyle denilmiştir;

‘Dini ve din anlayışı farklı olan bir ülkenin lâikliği, o ülke batı medeniyetine açık olsa dahi batılı ülkelerdeki anlayış içinde benimsemesi esasen düşünülemez ve beklenemez.

…Atatürk Devrimlerinin hareket noktasında lâiklik ilkesi yatar ve devrimlerin temel taşını bu ilke oluşturur. Başka bir anlatımla lâiklik açısından verilecek en küçük ödün, Atatürk devrimlerini yörüngesinden saptırarak, yok olması sonucunu doğurabilir.’

Davamıza Dayanak Yaptığımız Deliller:

1- 3511 sayılı Yasa’nın 2. maddesiyle 2547 sayılı Yasa’ya eklenen ek m.16 hükmü şu şekilde idi:

‘Yükseköğretim Kurumlarında, dersane, laboratuvar, klinik, poliklinik ve koridorlarında çağdaş kıyafet ve görünümde bulunmak zorunludur. Dini inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü ve türbanla kapatılması serbesttir.’

Bu hükmün iptalinin istenmesi üzerine, Anayasa Mahkememiz sorunu ‘bir yasal düzenlemenin din kurallarına, dinsel inançlara ve gereklere göre yapılıp yapılamayacağı’ şeklinde saptadığı 7.3.1989 gün ve 1/12 sayılı kararında, lâik bir devlette hukuk kurallarının kaynağını dinde değil, akılda bulunduğu, kişilerin iç dünyasına ilişkin kurallar getiren din prensiplerinin yasallaştırılmasının düşünülemeyeceği vurgulandıktan sonra:

‘Tevhidi Tedrisat Kanunu gereğince dinsel eğitimin bile lâik devlet anlayışına göre yapılması gerekir.

…Birlikte çalışmalar yapanların kardeşlikleri, arkadaşlıkları, dayanışmaları yarınları için bile gerekli iken, onları dinsel gereklerle ayırmak, kimin hangi inançtan olduğunu bir işaretle belli etmek, onların yakınlaşmalarını, birlikte çalışıp karşılıklı yardımlaşmalarını ve işbirliğini önler; ayrılıklara, dinsel inanç ve görüşler nedeniyle çatışmalara yol açar.

…Dersliklerde ve ilgili yerlerde dinsel inançları simgeleyen belirtilenden uzak kalınması zorunluluğu nedeniyle yükseköğretim kurumlarında dinsel gereğe bağlanan başörtüleri lâik bilim ortamıyla bağdaştırılamaz.

…Lâiklik ilkesine ve lâik eğitim kuralına karşı eylemlerin demokratik bir hak olduğu savunulamaz.

…Belli biçimde giyinmek özgürlüğü, dinsel inancı aynı, ayrı olanlar ve olmayanlar arasında farklılık yaratmaktadır. Vicdan özgürlüğü, istediğine inanma hakkıdır. Lâiklikle vicdan özgürlüğü karıştırılarak, dinsel giyinme özgürlüğü savunulamaz. Giyim konusu Türk Devrimi ve Atatürk ilkeleriyle sınırlı olduğu gibi vicdan özgürlüğü konusu da değildir.

…Yükseköğretim kurumlarında dinsel giyim esaslarını içeren düzenleme, dinsel kurallardan arındırılmış devlet düzenine, giyim nedeniyle dinsel bir elatmada bulunmaktadır.

…Sözkonusu yasa hükmü, Anayasa’nın 174. maddesinde de yazılı Devrim yasalarına da aykırıdır.’

gerekçesiyle, Anayasa’ya aykırı olduğundan iptaline karar verilmiştir.

Anayasamızın 138/son maddesi hükmüne göre ‘ Yasama ve yürütme organları ile idare; mahkeme kararlarına uymak zorundadırlar; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez’.

Okullarda öğrencilerin dinsel kuralların emrettiği biçimde takılan başörtüsü ile bulunmalarının lâiklik ilkesine aykırı olduğu kesinleşmiş yüksek mahkeme kararıyla belgelenmesine rağmen, Genel Başkan Necmettin Erbakan dahil, Refah Partisi’nin tüm yöneticileri, kendilerine oy getirdiği inancıyla hemen her konuşmalarında okullarda ve hatta Devlet dairelerinde başörtüsü ile öğrenim görme ve çalışmanın Anayasal bir hak olduğunu ısrarla iddia ederek halkı kışkırtmışlar, eylemler düzenlemişler, hatta genel başkan Erbakan ‘iktidar olduklarında rektörlerin başörtüsüne selam duracağını’ bir seçim konuşmasında ileri sürebilmiştir.

‘Başörtüsü’ konusunda yapılan eylemlerin yaygınlığı, bu hususta parti üyelerince ve yöneticilerince binlerce konuşma yapıldığının dikkatli televizyon izleyicilerince dahi açıklıkla saptanması karşısında; bu partinin yalnız bu konudaki eylemleri, söz ve davranışları bile lâikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiğini kabule yeterlidir.

2- 23 Mart 1993 günü, TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un Başkanlığı’nda siyasî parti liderlerinin Anayasa değişikliği konusunda yaptıkları 3. toplantıda Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan;

(‘Benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın’ tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz. Çok hukuklu bir sistem olmalı, vatandaş genel prensiplerin içerisinde kendi istediği hukuku kendisi seçmeli, bu bizim tarihimizde de olagelmiştir. Bizim tarihimizde çeşitli mezhepler olmuştur. Herkes kendi mezhebine göre bir| hukuk içinde yaşamıştır ve de herkes huzur içinde yaşamıştır. Niçin ben başkasının kalıbına göre yaşamaya mecbur olayım’… Hukuku seçme hakkı inanç hürriyetinin ayrılmaz bir parçasıdır) diyerek, lâik devlet düzenimizi eylemli olarak ortadan kaldıracak önerilerde bulunmuştur.(Ek 1)

3- Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, 13.4.1994 tarihinde Refah Partisi Meclis Gurubunda yaptığı konuşmada:

(Şimdi ikinci bir önemli nokta, Refah Partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulacak, sorun ne’ geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak, kansız mı olacak bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum amma, bunların terörizmi karşısında herkes gerçeği açıkça görsün diye bu kelimeleri kullanma mecburiyetini duyuyorum. Türkiye’nin şu anda birşeye karar vermesi lazım Refah Partisi adil düzen getirecek, bu kesin şart, geçiş dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak, kanlı mı olacak, altmış milyon buna karar verecek) diyebilmiştir.

4- Yine Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın 13.1.1991 günü Sivas’ın Sıcak-Çermik ilçesinde Refah Partisi’nin Eğitim Seminerinde yaptığı, çeşitli basın organlarında yayınlanan, hatta Deniz Kuvvetleri Komutanımız Güven Erkaya tarafından 28.2.1997 günü yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında okunduğu pekçok gazete haberine göre sayın Erbakan’ın sezsizce dinlemekle yetindiği iddia edilen konuşmada (Ek 2);

(…sen Refah Partisi’ne hizmet etmezsen hiçbir ibadetin kabul olmaz… Çünkü başka türlü müslümanlık olmaz. Başka türlü kurtuluş yok. Refah bu ordudur. Bütün gücünle bu ordunun büyümesi için çalışacaksın. Çalışmaz isen patates dinindensin… Bu parti islami cihad ordusudur. Kendi kendine CİHAD ediyorum diye faaliyette bulunamazsın. Karargaha bağlı olmak zorundasın. Her faaliyette karargaha bağlı olmak zorundayız. Karargaha danışılmadan yapılan faaliyetler tefrikadır. Çalışacaksan, burada çalışacaksın. Müslüman mısın’ Bu orduda asker olmaya mecbursun… Cihada para vermeden müslüman olunmaz. Kişinin müslümanlığı, cihada verdiği para ile ölçülür. Bir müslüman, zekatını götürüp fakire veremez. Zekatını beytülmale, cihad ordusunun karargahına, ilçe teşkilatının başkanlığına verecektir. Biz müslümanız. Biz Kur’anı hakim kılmak isteyene gideceğiz. Hepimiz Refahcı olmaya mecburuz, çünkü cihad ediyoruz… Şuurla Refaha çalışan cennete gidiyor Neden’ Çünkü Refah demek Kur’an nizamını hakim kılmak için çalışmak demektir.) demiştir.

5- Refah Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Necmettin Erbakan, lâikliğe aykırı söz ve davranışlarıyla tanınan bazı tarikat liderlerine, Devrim Yasalarına aykırı kıyafetleriyle geldikleri Başbakanlık konutunda yemek vererek, bu çeşit kişilerin Devlet katında itibar gördüklerini ve eylemlerinin hoş karşılandığını kanıtlamaya çalışmıştır.

6- Refah Partisi üyesi olup, lâiklik ilkesine aykırı söz ve eylemleri tesbit edilen pekçok kişi var. Bunlardan önemli görevler yüklenmiş olan ve konuşmaları video, kaset ve doğruluğundan kuşku duyulamayacak tutanaklarla tesbit edilen kişilerin konuşmalarından bazı bölümleri değerlendirmenize sunuyoruz.

A- Refah Partisi Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nün 21.3.1994 gün ve 7444 sayılı yazıları ekinde gönderilen video-bant çözümünde,

(Biz Kur’an nizamından yüz çevirenlerden, ülkesinde Allah Resulü yetkisiz kılanlardan mutlaka hesap soracağız.) dediği görülmektedir.

Şevki Yılmaz, Rize Belediye Başkanı seçilmeden kısa bir süre önce İstanbul’da yaptığı konuşmada;

(Sizleri ahirette Dünyada seçtiğiniz liderlerle çağıracağız…Bugün Kur’anın kaçta kaçı bu ülkede uygulanıyor hesap ettiniz mi’ Ben hesap ettim. Kur’anı Kerimin % 39’u bu ülkede ancak uygulanabiliyor. 6500 ayeti rafa kaldırılmış… Kur’an Kursu inşa ettin. Yurt yaptın, çocuk okutuyorsun, öğretmenlik yapıyorsun, vaaz ediyorsun. Bunlar cihad bölümüne girmez. Ameli salih bölümüne girer hakkın ihkakı için, hakkın yayılması, Allah’ın kelimesinin yükselmesi için yapılacak iktidar çalışmasına cihad derler. Cenabı hak bunu Siyasî mücerretten emretmemiş. Cahudiden emretmiş. Ne demek’ Ordu halinde yapılır. Komutanı bellidir… Namaz kılmanın şartı iktidarın müslümanlaştırılmasıdır. Allah diyor ki, camilerden önce iktidar yolu müslüman olacak. . Beş vakit namaz kılınacak yerler için kubbeler yapma sizi cennete götürmez. Çünkü bu ülkede Allah kubbe yapıp yapmadığını sormuyor. Sormayacak, yetkili olup olmadığını soracaktır… bugün müslümanların yüz lirası varsa, bu yüzliranın 30 lirasını kız ve erkek evlatlarımızı yetiştirecek Kur’an kurslarına ayırırken, 60 lirasını da iktidara giden Siyasî kuruluşlara ayıracağız… Allah bütün Peygamberlerini iktidar için mücadele ettirmiştir. Bana tarikat menşeinden iktidar için boğuşmayan bir isim gösteremezsiniz. Size diyorum ki, saçlarım adedince başlarım olsa, herbir baş Kur’an yolunda koparılsa yine bu sahip davasından vazgeçmeyecektir… Allah’ın size soracağı soru şöyle; küfür düzeninde islam devleti olsun diye niçin çalışmadın’ Erbakan ve arkadaşları parti görüntüsü altında bu ülkeye islamı getirmek istiyor. Savcı anladı. Savcı kadar biz anlasak bunu, meseleyi halledeceğiz… Bu ülkede dinin simgesinin Refah olduğunu Yahudi Abraham bile anlamıştır… Kim iktidar müslümanın eline geçmeden cemaatı silaha teşvik ediyorsa, ya o cahildir, ya başkaları tarafından görevlendirilen bir haindir. Çünkü, hiçbir peygamber devleti ele geçirmeden harbe müsade vermemiştir… Müslüman akıllı olur. Karşısındaki düşmanı nasıl yeneceğini göstermez. Kurmay çizer, asker uygular. Eğer kurmay planını açıklarsa, yeni bir plan kurması ümmetin komutanları üzerine vaciptir. Bizim görevimiz, konuşmak değil, asker olarak ordu içerisinde harpteki planı uygulamaktır…) demiştir.

Aynı kişi milletvekili seçildikten sonra, 29.11.1996 tarihli konuşmasında şöyle diyor.

(Mecliste 158 tane İmam-Hatip mezunu kökenli milletvekili var. Bizim derdimiz Lise-İmam Hatip ayırımı değil liselileri de aynı imam hatip ruhuyla yetiştirmek… insanlara din dersi yetmez. Birde ahiret hazırlık dersi konulmalıdır… Bu ülkede en büyük terör, en büyük isyan Allah’a ve Resulüne yapılıyor. Gelin bu ülkede hep birlikte Başbakan’ından Cumhurbaşkanı’na kadar hepimiz ölüm ve ölümden sonraki hayata hazırlık yaptıralım… Samsunspor’un taraftarı olur da Allah’ın taraftarı olmaz mı bu Dünyada… Elhamdülillah şimdi kilit taşı omuzumuzda. Belediyeler merdiven kurdu. Köprünün ortasına ulaştık. Bir buçuk milyar islam kurtuluş ordusu koruyor. Bak Erbakan hocayı tanımayanlar duysun, o bu köprünün kuruluş ustası ve mimarıdır.) demiştir.

B- Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, 14.3.1993 tarihinde Kırıkkale’de yaptığı konuşmada;

(Bu vatan bizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim. Rejim ve kemalizm başkalarınındır… Türkiye yıkılacak beyler. Türkiye Cezayir olur mu diyorlar’ Orada %81 nasıl olmuşsa, %20 falan değil, % 81’lere ulaşacağız. Boşuna uğraşmayın ey emperyalist batının, sömürgeci batının, vahşi batının ve Dünyayla beraber olacağız diyerek ırz ve namus düşmanlığı yapan, müslüman kadınının bacakları arasına insan yerine köpek yerleştirecek kadar köpekleşen ve enikleşen batının taklitçiliğine soyunmuş olan sizlere sesleniyorum. Boşuna uğraşmayın, Kırıkkalelilerin ellerinde gebereceksiniz.) demiştir.

Bu konuşmaya ait bant çözümünün tamamını inceleyen Prof. Dr. Bahri Öztürk. 25.9.1995 tarihli bilirkişi raporunda.

(Konuşmada özellikle belli bir dini görüş ve inanca sahip olanlarla olmayanlar arasındaki farklılık ön plana çıkarılmakta, bu dini görüş ve inanca sahip olmayanlar, şayet bu görüş iktidara gelirse ‘gebertileceklerine’ kadar varan düşmanca hareketlerin hedefi olarak gösterilmektedir. Nitekim konuşmanın diğer yerlerinde de, örneğin ‘bütün hesapları biz soracağız. İstiklal Mahkemelerinin hesabını da biz soracağız. İskilipli Atıf Hoca’nın hesabını da biz soracağız gibi faildeki amacı ortaya koyan ifadelere sıklıkla yer verilmektedir. Sanığın eylemi TCK.nun 312/2. maddesine göre ‘suç işlemeye dolaylı tahrik’ suçunu oluşturur.) denilmektedir.

Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’ın bu konuşmasına ait kasetler çoğaltılarak Refah Partisi teşkilatına dağıtılmış ve mahalli teşkilatlarca da vatandaşlara dinletilmiştir. Söz konusu kasetlerden biri Dalaman ilçesinde ele geçince 1995 yılana kadar Refah Partisi Dalaman İlçe Başkanlığını yapan Süleyman Akbulut ve 1995 yılında bu görevi devralan ilçe başkanı Ömer Halit Malatyalı, 24.10.1995 tarihinde Dalaman C. savcısı Sinan Esen’e verdikleri ifadelerde ‘üzerinde (Saltanat ve Emperyalizm) yazılı bu kasetin kendilerine Refah Partisi Genel Merkezi tarafından gönderildiğini’ açıklıkla belirtmişlerdir.

C- Refah Partisi Ankara Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tekdal, 24.11.1996 günü Kanal-D televizyon kanalında görüntülü olarak verilen konuşmasında şöyle diyor:

(Parlamenter sistemin hakim olduğu yerlerde, eğer bir millet gerekli şuuru göstermez, hak nizamının tesisi sadedinde gayret sarfetmez ise, kendisini iki bela karşılayacaktır. Bunlardan bir tanesi bütün münkerler karşısına gelecek, zulüm görecek ve zulmün neticesinde de helak olup gidecektir. Bir diğeri mükellef olduğu hak nizamının tesisi için çalışmadığı için cenabı hakka hesabını veremeyecektir ve bu takdirde de yine zelil olacaktır. İşte değerli kardeşlerim, bu hassasiyetlere dikkat etmek suretiyle hak sistemini tesis etmek isteyen ve bu uğurda mücadele eden topluluklara elden gelen gayretin gösterilmesi elbetteki vazifemizdir. Türkiye’de hak nizamı tesis etmek isteyen siyasal kadronun adı Refah Partisi’dir)

D- 24.11.1996 günlü Kanal-D’de yayınlanan TEKE-TEK programına katılan Refah Partisi Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, görüntülü bant çözümünden açıkça anlaşıldığı gibi;

(Asker kalkmış diyor ki, PKK.lı olmanıza müsade ederiz ama, şeriatçı olmanıza asla, bu kafayla çözemezsiniz. Çözüm isterseniz şeriatçılıktır.) demiştir.

E- Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, 10 Kasım 1996 günü Atatürk’ün hatırasını anmak için yapılan törenden sonra;

(Hakim güçler ‘ya bizim gibi yaşarsınız, ya da her türlü fitneyi, fesadı içinize sokarız.’ diyorlar. Bu yüzden de Refah Partili bakanlar bile kendi dünya görüşlerini bakanlıklarına yansıtamıyorlar. Bu sabah ben de, resmi görevim, sıfatım nedeniyle bir törene katıldım. Süslü püslü görünüşüme bakıp da lâik olduğumu sakın sanmayın. inancımıza saygı duyulmadığı, sövüldüğü bir dönemde, içim kan ağlayarak, bu günkü törenlere katıldım. Belki Başbakan’ın, bakanların, milletvekillerinin bazı mecburiyetleri vardır. Ancak sizin hiçbir mecburiyetiniz yok. Bu düzen değişmeli, bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola, harman ola, müslümanlar içlerindeki hırsı, kini, nefreti eksik etmesin) demiş, orada bulunan Refah Partisi Kayseri Milletvekili Memduh Büyükkılıç: (Başkanımız duygularımıza tercüman oldu.) demiştir.

F- 8 Mayıs 1997 günü Refah Partisi Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik, Meclis kulusinde;

(Refah Partisi iktidarında İmam-Hatipleri kapatmaya kalkarsanız kan dökülür. Cezayir’den beter olur. Ben de kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek fıstık gibi olacak. Ordu, 3.500 PKK’lı ile baş edemedi. Altı milyon islamcıyla nasıl baş edecek. Rüzgara karşı işerlerse yüzlerine gelir. Bana vurana ben de vururum. Ben sapına kadar şeriatçıyım. Şeriatın gelmesini istiyorum.) demiş, haber 10 Mayıs 1997 günü yayınlanan çok tirajlı gazetelerimizin hemen hepsinde yayınlanmıştır.

G- Refah Partili Sincan Belediye Başkanı, Sincan’da düzenlediği Kudüs Gecesinde salona İslami Terörist örgüt Liderlerinin büyükboy posterlerini astırdığı, aydınlarımıza ‘şeriat enjekte edeceğini’ söylediği için Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce tutuklanmasından sonra, Refah Partili Adalet Bakanı Şevket Kazan, mahkeme kararını protesto ettiği imajını yaratacak biçimde hapishanede kendisini ziyaret etmiştir.

7- İddianamemizin (6) numaralı bölümde açıklanan konuşmalar, defalarca görüntülü olarak televizyonlarımızda gösterilmesine, gazetelerimizde defalarca yer almasına rağmen, bu konuşmaları yapanlar hakkında Refah Partisi’nce hiçbir disiplin işlemi yapılmamış olması, bu konuşmaların Refah Partisi yöneticilerince de benimsendiğinin, hatta teşvik edildiğinin en açık delilidir.

8- Din eğitiminin, lâik ve demokratik düşünebilen vatandaş yetiştirilmesinin önünde en önemli engel olduğu, en gelişmiş demokratik ülkelerde bile kavranmış; her demokratik devlet, bazan Anayasa ve yasalarına hüküm koyarak, bazan da sadece Yüksek Mahkeme İçtihatlarıyla ‘din eğitimini’ daima denetim altında bulundurmuştur. Zira ‘din adamı’ ihtiyacını karşılamak için açılan okullar dışında, milyonlarca çocuğunun din eğitimi görerek ve düşünce yapısının bu eğitime göre şekillenmesine rıza gösteren bir devlet, lâik devlet olarak nitelendirilemez.

Bazı örnekler vermek gerekirse; (örnekler için bakınız ‘1982 Anayasası çerçevesinde ve Anayasa Mahkemesi Kararlarında Lâiklik’. Yrd. Doç. Dr. Bihterin Dinçkol, Kazancı Yayınları, 1992. s. 123-128):

A.B.D’de Anayasa’nın Ek 1. maddesi gereğince, din eğitimi devletçe desteklenmemektedir: Yani A.B.D’de resmi okullarda dini öğretim yapılmamaktadır. A.B.D.’de resmi devlet okullarında öğretmenlerin dini kisve taşımaları yasak edilmiştir.

Ennel V.Vikale davasında (1962) Ameriken Federal Yüksek Mahkemesi devlet okullarında dua okutulmasını Amerikan Anayasası’na aykırı görmüştür.

1948 yılında görülen Me Collom Board Of Education davasına konu olan olayda, kamu okulların da serbest saatlerde, dini ders öğretmenlerinin ücretsiz olarak ve velilerinden izin de alarak boş odalarda ders vermelerine ilişkin olarak Yüksek Mahkeme, vergiler ile desteklenen devlet okul binalarının, dini doktirinleri yaymak için kullanıldıkları dolayısıyla Evorson prensibinin ihlali olduğu görüşünden hareketle Anayasa’ya aykırılık yargısına varmıştır.

Amerikan Federal Yüksek Mahkemesi 1943 tarihli West Virginia V.Barnette davasında da ‘Anayasal takım yıldızı içinde eğer bir sabit yıldız varsa o da, hiçbir resmi makamın, politikada, milliyetçilikte, dinde ya da düşünce ile ilgili herhangi bir alanda tek doğrunun ne olacağını buyurma yetkisine sahip olmadığıdır.’ şeklinde kararını açıklamıştır. Böylece devletin dini konularda da insanların inançlarına etkide bulunamayacağı görüşü ortaya konulmuştur.

İsviçre Anayasası’nın 49. maddesine göre, hiç kimse din derslerine katılmaya zorlanamaz.

Almanya Federal Cumhuriyeti Anayasası’nın 7. maddesine göre ‘Din dersi devletin denetim hakkına halel gelmeyecek şekilde yapılmalıdır.’ Almanya’da ayrıca çocukların din dersine katılıp katılmamaları velilerin isteğine tabi tutulmuştur.

İngiltere’de Eğitim Yasası (Educational Act) ‘dini inancı olmayan birine dini eğitim yaptırılamaz.’ hükmünü taşımaktadır.

Okulların lâikleştirilmesi, Fransa’da 19. Yüzyılın sonlarında gerçekleştirilmiştir ve bunun sonucunda devlet okullarında din öğretimi kaldırılmıştır. Encychopedia Britannica, Volüma 6, 15 th edition, s.418-.

Yugoslavya Federal Sosyalist Cumhuriyeti Anayasası’nın 174. maddesinde ‘Dinsel topluluklar, sadece din adamlarının yetiştirilmesi için din okulları açabilir’ hükmü ile, dinsel eğitimin sınırlarını çizmiştir- Yaşar Gürbüz. Anayasalar, 1981. s.319-.

3.3.1340 gün ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun 3. maddesinde ‘Maarif Vekaleti Yüksek diniyat mütahassısları yetiştirmek üzere Darülfünunda bir ilahiyat Fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hidematı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetiştirmesi için ayrı mektepler küşat edecektir’.

Anayasamızın 174. maddesinde sayılan ve ‘Anayasaya aykırı olduğu şekilde anlaşılamayacağı ve yorumlanamayacağı’ vurgulandıktan sonra İnkılâp Kanunlarının en başında yazılı olduğuna göre, Tevhidi Tedrisat Kanunu Anayasa hükmü haline gelmiştir.

0 halde, 1) Gereğinin fazla ilahiyat fakültesi açılması, 2) İmam-Hatiplik gibi din görevi görecek memurların yetişmesini sağlayacak adedi geçecek şekilde, başka bir anlatımla milyonlarca çocuğumuzu dini eğitime tabi kılacak şekilde İmam-Hatip okulları açılması açıkça Anayasaya ve eğitimde lâiklik ilkesine aykırıdır.

Hal böyleyken politikacılarımız, ihtiyacın katbe kat üstünde İmam-Hatip okulu açarak ve böylece milyonlarca çocuğumuzun dini eğitimden geçmesini sağlayarak, Türkiye Cumhuriyetinin ‘Lâik devlet’, ‘Anayasaya uygun şekilde yönetilen devlet’ olup olmadığını tartışmalı hale getirmişlerdir.

Bu durumda Milli Güvenlik Kurulu’nun, görevi gereği ‘ihtiyaç fazlası İmam-Hatip okullarının kapatılmasını veya bundan böyle yeni İmam-Hatip Okulları açılmamasını’ hükümetimize tavsiye ve ısrarla takip etme hakkı doğmuşken; Refah Partisi’nin mütemadiyen yeni İmam-Hatip okulları açılması gerektiğinin propagandasını yapması; Milli Güvenlik Kurulu’nun aldığı sekiz yıllık kesintisiz eğitim yapılmasını hükümete tavsiye etme kararı, İmam-Hatip okullarından bir tanesini bile kapatma sonucu doğurmayacağı, öğrencilerin bu okullarda dört yıl dini eğitim görmelerini engellemediği halde, bu tavsiye kararının hayata geçmemesi için düzenlediği eylemler ve tüm yöneticilerinin bu konuda halkı kışkırtıcı konuşmalar yapmalarının, lâiklik ilkesine aykırı eylemler olduğundan kuşku duyulmamalıdır.

İstek: Yukarıda açıklanan nedenlerle, Refah Partisi’nin temelli kapatılmasına karar verilmesi, Anayasamızın 69. Maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68. maddesinin dördüncü fıkrası gereğince talep olunur.’

II- DAVALI PARTİNİN ÖN SAVUNMASI

Refah Partisi’nin 4.8.1997 günlü ön savunması aynen şöyledir:

  1. Bölüm (Giriş)
  2. Fasıl: Dünya’da ve Türkiye’de ‘Demokrasi’,’ İnsan Hakları’ ve Özgürlükler’in Gelişmesi

A- Birinci Kısım : Dünyadaki Gelişmeler :Birinci Kısım :

Dünya Küreselleşiyor Artık Bir ülkenin Çağdaşlığı ‘Demokrasi’ ‘İnsan Hakları’ Ve ‘Özgürlük’ Standartları İle Ölçülüyor.

A- 1. Faşist ve Müdahaleci Denemeler İnsanlığa Saadet Getirmedi.

İnsanlık kısa bir süre sonra 21. asra girecektir. Bulunduğumuz noktada arkamızda kalmakta olan 20. asra genel bir bakış yaptığımızda 1. Dünya Savaşına kadar olan dönemde yeryüzünde imparatorlukların geniş yer kapladığını görmemize karşılık, 1. Dünya Savaşından sonra artık milli devletlerin ağırlık kazandıklarına şahit oluyoruz.

Milli devletler döneminin başlangıcında Almanya, İtalya, İspanya, Rusya gibi Avrupa ülkeleri başta olmak üzere bir çok ülkede faşist ve müdahaleci yönetimler iş başına geldiler. Bunlar ‘devlet esastır vatandaşlar devlet için birer vasıtadan ibarettir’ zihniyetiyle hareket ettiler. İnsan hak ve özgürlüklerini tanımadılar, kısıtladılar, çiğnediler. Böylece, insanlık Hitler, Musolini ve Stalin dönemlerini yaşadı. Bu dönemler ne kendi ülkeleri halkına, ne de insanlığa saadet getirdi. Tam tersine, dünya çatışmaya sürüklendi. İkinci Dünya Savaşı kaçınılmaz hale geldi.

İkinci Dünya Savaşında insanlık en büyük trajedilerinden birini yaşadı. Milyonlarca insan hayatını kaybetti. İnsanlık en büyük acıları, en büyük ızdırapları çekti.

İkinci Dünya Savaşından sonraki 50 yıllık dönemde, insanlık bu acı tecrübelerden ders alarak, artık kendisine ‘Demokrasiyi, İnsan Hak ve Özgürlüklerini ana gaye edindi’. Böylece yeni çağa girdik.

A-2. Günümüzde, Bütün Dünyada Demokrasi, İnsan Hak Ve Özgürlüklerinin Tam Ve Kamil Manada Gerçekleştirilmesi Hedef Alınmıştır.

Son 50 yıllık çağa girerken en önemli adım Birleşmiş Milletler Teşkilatının kurulması olmuştur.

Türkiye’nin de kurucu üyesi bulunduğu Birleşmiş Milletler Teşkilatının kuruluşunda temel esası, ‘Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’ teşkil etmiştir.

San Francisco’da 26.06.1945 imzalanan ve 24.10.1945’de yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Andlaşması ile Birleşmiş Milletler Teşkilatı kurulmuştur.

Birleşmiş Milletler Andlaşmasını imzalayan devletler, andlaşmada öngörülen amaçları gerçekleştirilmesi, insanlığa ve insan haklarına yapılagelen saldırıların önlenmesi amacıyla ulusların benimseyeceği kuralların saptanması için yeni bir çaba içine girmişlerdir. Bunun sonucu olarak 10.12.1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kabul edilmiştir. Bu Beyannamenin 8. maddesinde ‘Her şahsın, fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır.

Bu hak din veya kanaat değiştirmek hürriyetini, dinini veya kanaatini tek başına veya topluca açık olarak veya özel surette, öğretim, tatbikat, ibadet ve ayinlerle izhar etme hürriyetini içerir’ denilmektedir.

Bu Teşkilatın kuruluşunda isminden de anlaşılacağı gibi, Milletlerin, halkların haklarının korunması esas alınmıştır. Yani asıl gaye insanın haklarının teminat altına alınması ve mutluluğudur. Bu temel gayenin açıkça ortaya konması ve gerçekleştirilmesi için daha başta, insan hakları beyannamesindeki bir takım insan haklarının gerçek manada tesbiti ve açıklanması konusundaki Sovyet Blokunun çıkardığı güçlüklerle karşılaşılmıştır.

Bu yüzden, gerçek demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerden yana olan Avrupa ülkeleri, ayrıca bir ‘Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi’ hazırlayıp, ilan etmek mecburiyetinde kalmışlardır.

Avrupa’nın ilk siyasî kuruluşu olan Avrupa Konseyi’ne ilişkin Statü, 10 devlet tarafından 5.5.1949’da Londra’da imzalanmış ve 3.8.1949’da yürürlüğe girmiştir.

Avrupa Konseyi’nin amaçları arasında yer alan ilkelerin en önemlisi kuşkusuz insan haklarının ve temel özgürlüklerin geliştirilmesi ve korunmasıdır.

Konsey Statüsünün 3. maddesinde, her üye devletin, hukukun üstünlüğü ilkesini ve kendi yetki alanı içinde bulunan herkesin insan haklarından ve temel özgürlüklerden yararlanma ilkesini kabul ettiği, açıkça belirtilmiştir.

Statü bununla da yetinmeyerek, 8. maddesinde insan haklarına ve temel özgürlüklere uymayan, bunları ciddi biçimde çiğneyen üye devletlerin Konsey’den çıkarılması yolunu öngörerek, insan haklarına saygılı olmayı bir yaptırıma bağlamıştır.

İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair olan bu sözleşmeye kısaca ‘Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ de denilmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 4.11.1950’de aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 15 devlet tarafından Roma’da imzalanmış 3.9.1953 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, yalnız insan haklarının korunmasını sağlayan bir belge değil, aynı zamanda demokrasiyi de somutlaştıran bir belgedir.

Türkiye, imzaladığı bu Sözleşme ile, insan hakları ve demokrasi yolunda önemli adımlar atmaya devam etmiştir.

Nitekim Sözleşmenin 9. maddesi, bunun açık bir ifadesidir.

Madde 9.’Her şahıs düşünme, vicdan ve din hürriyetine sahiptir. Bu hak, din veya kanaat değiştirme hürriyetini ve alenen veya hususi tarzda ibadet ve ayin veya öğretimini yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini veya kanaatini izhar eylemek hürriyetini tazammun eder.’

Bu oluşumları takiben uzun yıllar insanlık ‘soğuk harp’ dönemini yaşadı. Ne var ki, İkinci Dünya Savaşından önceki dönemde yaşanan faşist ve müdahaleci yönetimlerin bir devamı olan Sovyetlerdeki baskıcı yönetim halkına ve insanlığa mutluluk getiremediği için yaşayamamış ve komünizmin iflası ve Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla soğuk harp dönemi sona ermiştir.

Şimdi 7-8 yıldır; Bütün insanlık birlikte yeryüzünde her yerde ve her ülkede demokrasi, insan hakları ve özgürlüğün tam ve kamil manada yerleşmesi ve yürümesini hedef almış, bunun gerçekleştirilmesi için de el birliğiyle çalışmaya koyulmuştur.

Bu maksatla:

Helsinki’de 3.7.1973 tarihinde yapılan, Avrupa’da Güvenlik ve İşbirliği Konferansında bir Nihai Senet ortaya konmuştur.

Helsinki Nihai Senedi’nin 7. bölümünde .’Katılan Devletler, ırk, cinsiyet, dil ve din ayrımı gözetmeksizin herkes için düşünce, vicdan, din veya inanç özgürlüklerini de kapsamak üzere, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı gösterirler.

Katılan Devletler, insan kişiliğinin özündeki onurdan doğan ve kişinin özgür ve tam gelişmesi için zorunlu bulunan, yurttaşlık hak ve özgürlükleriyle, siyasî, ekonomik, sosyal, kültürel ve başka hakların ve özgürlüklerin etkin biçimde kullanılmasını geliştirir ve desteklerler.

Bu çerçeve içinde, Katılan-Devletler kendi vicdanının buyruğu uyarınca tek başına ya da topluca bir din veya inanca inanmak ve onun gereklerini yerine getirmek özgürlüğünü kişiye tanırlar.’

Bu çerçeve içinde yapılan çalışmalarının sonuncusu, 21 Kasım 1990 tarihli Paris Andlaşması’dır.

Paris Şartında: ‘İnsan Hakları ve temel hürriyetler, tüm insanlarına doğumlarıyla birlikte iktisap ettikleri vazgeçilmez haklardır ve kanunlarla garanti altına alınmışlardır. Bunların korunması ve geliştirilmesi devletin başta gelen görevidir. Bunlara saygı, zorba bir devlete karşı asıl güvenceyi oluşturur. Bunlara uyulması ve tam olarak uygulanması hürriyetin, adaletin, barışın temelidir.

Demokrasi, ifade hürriyetinin, toplumun her kesimine karşı hoşgörünün ve herkes için fırsat eşitliğinin en iyi güvencesidir.

Ayırım gözetmeksizin herkesin: düşünce, vicdan, din ya da inanç hürriyetine, ifade hürriyetine,

Örgütlenme ve toplantı düzenleme hürriyetine, seyahat etme hürriyetine sahip olduğunu;..’

Bu sözleşmeler, hem özgürlüklerin etkili bir güvence sistemine kavuşturulmasını sağlamış, hem de insan haklarının dokunulmaz ve kutsal olduğunu taahhüt altına almıştır.

Bir demokrasi, insan hakları ve özgürlüğün tam ve kamil manada yerleşmesi ve yürümesi için elden gelen gayret yandan bütün dünyanın küreselleşmesi ‘aynı standart değerlere’ sahip olması ve diğer yandan da, yer yüzünün her yerinde gösterilmiştir.

Bu gelişmelerin sonucu olarak uluslararası standartlara uygun ‘demokrasi, insan hakları ve özgürlük’ mefhumları, özellikleri, detayları, olmazsa olmaz şartlarıyla açık ve kesin bir şekilde adeta matematik bir kesinlikle tesbit olunmuştur.

Çağdaş dünyanın, ‘demokrasi’, ‘insan hakları’, ‘özgürlük’açısından ve bunlara dayalı olarak, ‘Siyasî Partiler Hukuku’ bakımından geldiği son nokta aşağıdaki [I. Bölüm, 3. Fasıl, A.] kısmında belirtilmiştir.

B- İkinci Kısım : Türkiye’deki Gelişmeler.

B -1. Türkiye Bütün Bu Uluslar Arası Demokrasi, İnsan Hakları Ve Özgürlük Standartlarına Uymayı Taahhüt Etmiş Bir Ülkedir.

Türkiye yukarda açıklanan çağdaş, küresel gelişmeleri adım adım takip etmiş. Bütün bu uluslararası andlaşmaları onaylamış ve bunların hükümlerine riayet edeceğini hem kendi vatandaşlarına, hem de Dünya’ya ilan etmiştir.

Nitekim :

Türkiye 24.10.1945’te yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Andlaşmasını 15.5.1945 tarih ve 4801 Sayılı Yasayla onaylamıştır.

Birleşmiş Milletler tarafından 10.12.1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini de 27.5.1949’da onaylamıştır.

Aynı şekilde Türkiye Avrupa Konseyi’nin 3.8.1949’da yürürlüğe giren Avrupa Konseyi Statüsünü 5456 Sayılı Yasa ile 12.12.1949’da onaylamış ve 8.8.1949 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere Avrupa Konseyi Üyesi olmuştur.

Ve yine Türkiye 3.9.1953’te yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini 18.5.1954 tarihinde onaylamıştır.

Bunun gibi Türkiye 22 Kasım 1990’da ilan edilen Paris Şartını aynı toplantıya iştirak ederek imzalamıştır.

B – 2.Uluslararası Taahhütler Milli Hukukun Bir Parçasıdır.

Anayasanın 90. maddesinde açıkça: ‘Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak anlaşmaların onaylanması, TBMM’nin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır…

Usulüne göre yürürlüğe konmuş milletlerarası anlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.’ hükmü yer almıştır.

Bu hükme göre, Türkiye usulüne uygun şekilde, yukarıdaki uluslararası anlaşmaların altına imza koymuş, bu anlaşma hükümlerini onaylayarak yürürlüğe koymuştur.

Bu anlaşmaların hükümlerinin Anayasaya aykırılığı ileri sürülemeyeceği gibi, bunlar Milli hukukun bir parçası olduğundan, mer’i hukukta tatbiki zaruri hükümlerdir.

Aynı şekilde Türkiye;

Birleşmiş Milletler Andlaşmasının 14. bölümü gereği kurulan uluslararası Lahey Adalet Divanı’nı en yüksek bir hukuk mercii olarak tanıdığı gibi;

Türk vatandaşlarının ve kuruluşlarının Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (AİHK) müracaatını 1987’de, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (Divanın) (AİHM) yetkisini ise 1990’da kabul etmiştir.

Böylece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini de üst mahkeme olarak kabul etmiş, bu Anlaşmaların ilgili hükümleri gereğince vatandaşlarının ve kurumlarının bu Mahkemelere müracaat hakkını tanımış, bu Mahkemelerin hükümlerine uymayı taahhüt etmiştir.

B- 3. Uluslararası Standartlara Göre Lâiklik; Din, Vicdan Ve İfade Hürriyetinin Teminatı Olduğu Gibi; Dine Karşı Olma Da Değildir. İnanç Hürriyetini Tahdit Veya Ortadan Kaldırmanın Vasıtası Olarak Kullanılamaz.

Türkiye’nin de taraf olduğu yukarıda zikredilen uluslar arası anlaşmaların hepsi demokrasi, insan hakları ve özgürlüğün en önemli parçası olarak ‘Din ve Vicdan Hürriyeti’ni kabul etmiştir.

Ve yine gelişmiş batı ülkelerindeki tatbikatta açıkça görüldüğü gibi, din ve vicdan hürriyetinin ‘olmazsa olmaz’ şartı olarak kabul ettikleri ayrılmaz parçaları şunlardır:

  1. İfade hürriyeti; İnancını açıklama ve inancına uygun konuşma hürriyeti.
  2. Öğrenim hürriyeti; Dinini öğrenme ve öğretme hürriyeti. 3. Örgütlenme hürriyeti; İnanan insanların dini hizmetleri gerçekleştirmek için örgütlü olarak çalışma hürriyeti.
  3. İbadet hürriyeti; Dininin emirlerini yerine getirebilme ve inancına uygun olarak yaşama hürriyeti.

Lâik devlet, akıl ve ilim esaslarına dayalı olarak, kendi düzenini kurar ve lâik olduğu için de, vatandaşlarına, her türlü inanç sahibine eşit ve tarafsız bir şekilde davranır ve bu hakları tanır.

Uymayı taahhüt ettiğimiz uluslararası standartlara göre, diğer insan haklarının tarifinde olduğu gibi lâikliğin de ne olup, ne olmadığı konusunda batıdaki uygulamalardan yararlanmak mümkündür.

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, daha baştan devletin temel esaslarının uluslararası standartlara uygun olması benimsenmiş ve buna uygun olarak da Lozan Anlaşmasıyla Türk vatandaşlarının tamamı için inanç hürriyetinin olmazsa olmaz mahiyetindeki unsurları çeşitli maddelerde ayrı ayrı teminat altına alınmıştır.

Nitekim, Lozan Anlaşması’nın 3. faslı ‘Azınlıkların Himayesi’ başlığını taşımakta olup, bu fasılda yer alan 38. maddede aynen . ‘Türk Hükümeti; doğum yeri., milliyet, lisan, ırk veya din ayırımı yapmaksızın Türkiye ahalisinin tamamına hayat ve özgürlükler bakımından tam ve kamil bir koruma bahşetmeyi taahhüt eder’ denilmektedir.

Bu hüküm gereğince herkese ve bu meyanda azınlıklara da tam ve kamil manada özgürlüklerin tanındığı ve bu hakların korunacağı taahhüt edilmiştir.

Yine aynı maddede yer alan; ‘Türkiye’nin bütün ahalisi kamu düzeni ve genel ahlaka aykırı olmayan her din, mezhep veya itikadın gerek topluca, gerekse bireysel olarak hakkına sahip olacaklardır.’ hükmü ile de herkese din hürriyeti tanınmıştır.

Aynı şekilde Lozan Anlaşmasının 39. maddesinde yer alan ‘Herhangi bir Türk vatandaşının özel ve ticari ilişkilerinde, din ve basın yayında, genel toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanması kısıtlanmayacaktır.’ demek suretiyle din hürriyetinin ayrılmaz bir parçası olan ifade hürriyeti uluslararası bir Anlaşmayla her Türk vatandaşı için teminat altına alınmıştır.

Ve yine Lozan Anlaşmasının 40. maddesinde yer alan; ‘Gayrimüslim ekalliyetlere mensup olan Türk tebaası hukuken ve fiilen diğer Türk tebaaya tatbik edilen aynı muamele ve aynı teminattan müstefit olacaklar ve bilhassa, masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü müesesatı hayriye, diniye veya içtimaiyeyi, her türlü mektep ve sair müesesatı talim ve terbiyeyi tesis, idare ve murakabe etmek ve buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal ve ayini dinilerini serbestçe icra etmek hususlarında müsavi bir hakka malik bulunacaklardır.’ hükümleriyle hiçbir ayırım yapılmaksızın bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ve bu arada gayrimüslim azınlıkların da din hürriyetinin ayrılmaz parçası olan öğrenim, örgütlenme ve ibadet hürriyeti teminat altına alınmıştır.

Ayni şekilde Lozan Anlaşması 42. maddesinde yer alan : ‘Türkiye hükümeti gayrimüslim azınlıkların aile hukuku ve şahsi hukuk bahsin de bu konuların azınlıkların örf ve adetlerine uygun her türlü yasa çıkarmayı kabul eder. Bu yasalar Türkiye Hükümeti ile ilgili azınlıklardan her birinin eşit sayıda temsilcilerinden oluşan özel komisyonlar tarafından düzenlenecektir. Uyuşmazlık halinde Türkiye Hükümetiyle Birleşmiş Milletler müştereken , Avrupa hukukçuları arasından , tarafların seçtiği hakemlere ilaveten bir baş hakem seçeceklerdir’ Lozan Anlaşmasının 43. maddesinde yer alan ‘Gayrimüslim azınlıklara mensup Türk vatandaşları inançlarına aykırı veya dini ibadetlerini engelleyen herhangi bir muamelenin ifasına mecbur tutulmayacakları gibi, (kendi) hafta tatilleri gününde mahkemelerde bulunmaktan veya herhangi bir kanuni muamele icrasından kaçındıklarından dolayı bunların hiçbir hakları düşmeyecektir.’ hükümleriyle din ve vicdan hürriyetinin ayrılmaz parçası olan ve ibadet hürriyetinin bir bölümünü teşkil eden dininin emirlerine örf ve adetlerine uygun şekilde yaşama hürriyeti teminat altına alınmış ve özel hukuk imkanı verilmiştir.

Görüldüğü gibi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunun temeli olan Lozan Anlaşmasıyla uluslararası standartlara uygun olarak din ve vicdan hürriyetinin bütün ayrılmaz parçalarının bütün çağdaş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de uygulanacağının teminatı verilmiştir.

B – 4. Milli Hukukumuzun, Siyasî Partilerle İlgili Gayesi de; Çağdaş Demokrasi, İnsan Hakları de Özgürlük Standartlarına Noksansız Uymaktır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Türkiye Cumhuriyetinin daha kuruluş esnasında bile her sahada çağdaşlık temel ilke olarak benimsenmiştir. O günden bugüne kadar da daima çağdaş gelişmelere uymak için elden gelen gayret gösterilmiştir. Çağdaşlığın ölçüsü olan demokrasi, insan hakları, özgürlük bakımından da en ileri ülkelerdeki uygulamaların ortaya koyduğu dünya standartlarına ulaşmak ve aynı seviyede olmak Türkiye’nin her zaman temel gayesi olmuştur.

Siyasî partilerle ilgili Anayasa ve kanuni düzenlemeler de bu temel prensipler ve hedefe bağlı olarak geliştirilmiştir.

Aşağıdaki bölümde (I. Bölüm, 2. Fasıl, 1. Kısım) dünyadaki gelişmeye paralel olarak memleketimizde, siyasî partilerimizle ilgili mevzuatta yapılan değişikliklerin mahiyeti ve ana gayeler bakımından ne ifade ettikleri açıklanmıştır.

B- 5. Türkiye’nin Uymayı Taahhüt Ettiği Uluslararası Anlaşmalara Göre Siyasî Partiler Hukukunda Geldiği Son Nokta :

Uluslararası andlaşmalar ‘kanun hükmünde’ olup doğrudan uygulanma gücüne sahip olduğundan gerek Lozan Andlaşması gerekse AİHS hükümleri, Türkiye için bugün gelinen nokta açık ve net ilkeler ortaya koymaktadır. Siyasî parti davalarında da AİHS hükümlerinin gözönünde bulundurulması gerekmektedir. Bu gereklilik, yüksek mahkemelerin varlık nedenleri (raison detre) düşünüldüğünde, kendini daha fazla hissettirmektedir. Anayasa Mahkemeleri, hak ve özgürlükleri, kamu erkini kullananların muhtemel ihlallerine karşı korumak için vardırlar. (DURAN, L.: ‘The Function and Position of Constitutional Jurisdiction in Turkey’, in: Turkish Public Administration Annual, 1984, no.11,sh.3),

‘Anayasa Mahkemesi eski üyelerinden Sayın Yı1maz Aliefendioğlu’nun kelimeleriyle ifade edecek olursak’, ‘Anayasa Mahkemesi, Anayasa ilkelerini yorumlarken, insan hak ve özgürlüklerinin eriştiği çağdaş anlayış ve insan haklarına saygıyı sürekli göz önünde tutmak, Anayasa’nın öngördüğü devlet yetkileriyle temel hak ve özgürlükler arasındaki dengenin korunmasına özen göstermek durumundadır’ (‘Karşıoy Yazısı’, E.1993/3, K.1994/2, AMKD, sayı 30, cilt 2, sh.1217/1218.)

Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Yekta Güngör Özden de Anayasa Mahkemesi’nin 30. Kuruluş Yıldönümünde düzenlenen Sempozyum’un açış konuşmasında aynı gerçeği belirtmiştir. Sayın Özden’e göre: ‘İnsan hakları evrensel bir ülküdür. Her durum ve koşulda, her zaman yaşanıp savunulmalı, hiçbir nedenle sınırlanmamalı ve özüne dokunulmamalıdır. İnsan haklarının çiğnenmesi bağışlanmaz bir suç kabul edilmedikçe bu konudaki yakınmaların arkası kesilmez. Hukukçuların özellikle anayasa yargıçlarının bu konuda sorumlulukları büyüktür. Mahkememiz, insan haklarına dayanan, yollamalar yapan kararlar vermektedir. Yargıçların da uluslararası sözleşmelere daha çok özen göstermesi gerekir.’ (‘Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden’in Açış Konuşması’, Anayasa Yargısı, no.9, sh .10/l1.)

Anayasa Mahkemesi Raportörü Sayın Doç. Dr. Mehmet Turhan’ın da belirttiği gibi: ‘Anayasa Mahkememiz, bir siyasî partinin kapatılması davasında, ‘kanun hükmünde’ olduğu için AİHS’ni Siyasî Partiler Yasası ile birlikte değerlendirmek; Anayasaya aykırılığı tespit ederken de, Anayasa hükümlerini AİHS’de (ve ek Protokollerde) öngörülen hak ve özgürlükleri dikkate alarak yorumlamak durumundadır.’ (TURHAN, M.: ‘Demokratik Devlet İlkesi Açısından Siyasî Partilerin Kapatılmaları ile İlgili Hükümlerdeki Uyumsuzluklar’, in: Yeni Türkiye, sayı 10, yıl: 1996, sh.420.)

Nitekim Anayasa Mahkemesi kimi kararlarında AİHS’nin örgütlenme hakkını düzenleyen 11. maddesine göndermede bulunmuştur. (Örneğin bkz. E.1993/3 K.1994/2, 16.6.1994; AMKD, sayı:30, Cilt:2, sh.1207/1208).

Dolayısıyla, Türkiye’de bir Siyasî parti kapatma davasında şu hususların değerlendirilmesi gerekir:

a- Siyasî parti kapatma kakarı AİHS 11. maddesinin ikinci paragrafından sayılan sebeplerden hangisine dayandırılmaktadır’ Partinin programı ya da eylemleri kamu güvenliğini mi tehdit etmektedir’ Genel ahlaka mı aykırıdır’ Yoksa başkalarının hak ve özgürlüklerini mi ihlal etmektedir’

Öncelikle bu soruları sınırlama temellerini dar bir yoruma tabi tutarak cevaplamak gerekir.

Anılan sorulara açık ve kesin cevaplar bulunamıyorsa bir siyasî partinin kapatılması talebiyle dava açılamaz.

Sınırlama nedenlerini keyfi, geniş yoruma tabi tutarak ve kapsamlarını genişleterek de bu sorular ‘olumlu’ yönde cevaplandırılamaz.

Anayasa Mahkemesi Raportörü Sayın Doç. Dr. Mehmet Turhan bu kavramlardan ne anlaşılması gerektiğini şu şekilde açıklıyor:

‘Bir siyasî partinin kapatılması sözkonusuysa, örgütlenme hak ve özgürlüğünün AİHS’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasında sayılan ‘milli güvenlik’, ‘kamu güvenliği’ ve ‘….başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması’ gibi kısıtlama sebeplerinin somutlaştırılması gereklidir. Milli güvenliğin korunması sebebine dayanmak için, örgütlenmenin, ülke topraklarını parçalamaya yöneldiği ve bu amaca yönelik hareketlerin bölge barışını bozma eğilimi gösterdiği delillendirilmeli; kamu güvenliğinin korunması sebebini ileri sürebilmek için ise parti örgütünün terörü desteklediği veya yönettiği, halk arasında kin ve husumet duygularını körüklediği ispat edilmelidir. Keza, başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması sebebine dayanabilmek için de, terörle örgütün (partinin) bağlantısı kanıtlanmalıdır.’ (TURHAN, Yeni Türkiye, Sayı 10, sh.422)

b- Bu sebeplerden bir ya da daha fazlası ileri sürülerek partinin kapatılması isteniyorsa, bunun ‘demokratik bir toplumda gerekli’ olup olmadığı sorgulanmalıdır. AİHK’nun Sosyalist Parti davasında da vurgulandığı gibi, rastgele, keyfi sınırlandırmaları önlemek için ‘demokratik bir toplumda gereklilik’ katı (strict) bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. (Avrupa İnsan Hakları Komisyonunun 26 Kasım 1996 tarih ve 21237/93 Sayılı kararı: Sosyalist Parti davası, parg. 81 ) ( E k Bölüm I, No:l)

Burada dikkate alınması gereken husus bir siyasî partiyi kapatmanın ‘acil bir toplumsal gereksinme’ye (presing social need) matuf olup olmadığıdır. Bir başka ifadeyle, zorunlu, kaçınılmaz ve acil bir sosyal ihtiyaç olmadığı müddetçe haklar sınırlandırılamaz.

Bu nedenle, yıllar önce söylenmiş olduğu iddia edilen sözler delil gösterilerek bir siyasî partinin kapatılması mümkün değildir.

Nitekim 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun parti üyelerinin eylem ve konuşmalarının üzerinden iki yıl geçmişse değerlendirmeye alınamayacağını belirten hükmü böylesi iddiaların önünü kesmek içindir. (Madde 101/d-1)

Aynı şekilde kapatılması istenen siyasî partinin eylem ve düşüncelerinin ‘potansiyel tehlike teşkil ettiği’ ve ‘ileride büyük zararlara sebep olabileceği’ gibi faraziyelerle de örgütlenme özgürlüğü kısıtlanamaz.

Bu açıklamalar ışığında iddianamede yer alan ve Sayın Başsavcının Partimizin kapatılmasına delil olarak ileri sürdüğü görüş ve beyanların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile garanti altına alınmış ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında ele alınması gerektiği açıktır. Aşağıda ayrıntısıyla izah edileceği üzere; iddia konusu görüş ve konuşmaların AİHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrasındaki sebepler kapsamında mütalaa edilmesi mümkün değildir. Bu ifadelerin, ‘geniş’ ve ‘keyfi’ yorumlanması halinde dahi sınırlandırma sebeplerine dayanılması mümkün değildir. Ayrıca, bu şekildeki sınırlandırmalar, temel unsurları ‘çoğulculuk’ ve ‘hoşgörü’ olan demokratik bir toplumda ‘gerekli’de değildir. Dolayısiyle parti kapatma davaları bir yandan örgütlenme hakkını ortadan kaldırmakta, diğer yandan da ifade özgürlüğünun alanını son derece daraltmaktadır. Çağdaş demokrasilerde şiddet ve terörü savunmayan, başkaları için ‘açık’, ‘ciddi’, ‘mevcut’ ve ‘somut’ bir tehlike teşkil etmeyen siyasî partiler kapatılamaz ve kapatılamamaktadır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasının soğuk savaş şartlarında ve faşist rejimlerin henüz hayaletinin hafızalarda taze olduğu bir dönemde Federal Almanya Anayasa Mahkemesi’nin Faşist Parti ve Komünist Partisi’ni kapatma kararları 50 yıl önceki o dönemin şartları içinde değerlendirilmesi gereken istisnai durumlardır. Bunun dışında çağdaş dünyanın bugün ulaştığı noktada genel kural olarak siyasî partiler kapatılamaz. Kapatılamaz, zira siyasî partiler modern demokrasinin olmazsa olmaz unsurlarıdır. Nitekim, aynı partiler daha sonra tekrar kurulmuş; fakat, bir daha kapatılmamışlardır.

Helsinki İnsan Hakları İzleme Komitesi (Human Rights Watch) gibi saygı NGO’ların ve The Ecomomist gibi prestijli uluslar arası dergilerin partimizin kapatılması istemiyle açılan davaya gösterdikleri duyarlılık ve tepki de esasen bu hakikatı ifade etmektedir. (Bkz. Refah Partisinin Kapatılmasına Dair Davaya İlişkin İnsan Hakları İzleme Komitesi Helsinki: Endişe Beyanatı, 3 Temmuz 1997 ve ‘Generals and Politics: The Increasing Lonilenes of being Turkey’, The Economist, 19 Temmuz 1997) (Ek: Bölüm I, No:2 – Ek: Bölüm I, No:3)

Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Partisi’nin kapatılma kararlarını Sözleşme’nin 11. maddesi ile garanti altına alınan örgütlenme özgürlüğüne oybirliği ile aykırı bulması da bu görüşe somut destek teşkil etmektedir. TC. Dışişleri Bakanlığı’nın Adalet Bakanlığı’na yazdığı AKGY+387-2614 sayı ve 25 Şubat 1997 tarihli yazı) :

  1. Fasıl : Türkiye’de Siyasî Partiler Hukuku İle İlgili Gelişmeler

A- Birinci Kısım: Türkiye’de Siyasî Partilerle İlgili Mevzuatın Ve Tatbikatın Gelişmesi

Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa’mızın ”Başlangıç’ kısmında belirtildiği gibi ‘Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak’ demokratik ülkeler arasındaki yerini almıştır. Böylece Anayasa’mız daha ‘Başlangıç’ kısmında Türkiye’nin demokratik bir ülke olduğunu, demokrasi ve insan hakları bakımından bütün dünyadaki çağdaş demokratik ülkelere paralel olarak gelişmekte olan bir ülke olduğunu açık bir şekilde belirtmiştir.

Demokrasilerde temel esas milletin iradesidir. Bu yüzden demokrasilerde egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Milli iradeye dayanmayan hiçbir güç meşru sayılamaz. Milli iradenin baskı ve engellemelerle tecellisinin önlenmesi demokrasiyle bağdaşmaz. Demokrasilerde iktidarı da muhalefeti de belirleyen tek güç, milli iradedir. Başka bir deyişle demokrasilerde iktidar yönetim yetkisini, muhalefet ise denetim hakkını milli iradeden alır. Milli irade, siyasî partilerle tezahür eder. Bu yüzden siyasî partiler demokrasilerin vazgeçilmez temel unsurlarıdır. Bundan dolayıdır ki çağdaş dünyada ‘ kutsal devlet’ anlayışı yerine, ‘demokrasinin, insan haklarının ve özgürlüğün kutsallığı’ anlayışı yerleştikçe siyasî partilerin kapatılmaması fikri esas olmuş ve olmaktadır. Esasen totaliter rejimlerdeki ‘kollektif suç’ yerine çağdaş ülkelerde ‘suçun şahsi1iği ‘ prensibinin yerleşmesi de siyasî partilerin kapatılmaması temel esasını pekiştirmiştir. İşte bu çağdaş gelişmelere paralel olarak Türkiye’mizde de 50 yıldan beri demokrasimiz çeşitli merhalelerden geçerek bu çağdaş noktaya ulaşmış bulunmaktadır.

Bilindiği gibi ülkemiz 1946 yılında çok partili hayata geçmiştir. O tarihten bu yana siyasî partiler mevzuatımızda dünyadaki çağdaş gelişmelere paralel olarak çok önemli değişimler olmuştur. Bu gelişmeleri aşağıdaki gibi dört merhale halinde özetlemek mümkündür.

  1. 1946 – 1960 Dönemi
  2. 1961 Anayasası Dönemi
  3. 1982 Anayasası Dönemi
  4. 1983 tarih ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’ndan Sonraki Dönemi
  5. 1946 – 1960 Dönemi:

1946 – 1960 Döneminde siyasî partiler 28.6.1938 tarih ve 3512 Sayılı Dernekler Kanunu’na tabi idi. Bu sebeple siyasî partiler, sıradan dernekler gibi Sulh Ceza Mahkemelerince kapatılabilirdi.

Bir cümle ile o dönemde siyasî partilerimiz başlıca üç şeyden; müstakil bir Siyasî Partiler Kanunundan, Anayasa teminatından ve Anayasa Mahkemesi güvencesinden yoksundu. Bu durum, 1961 Anayasası dönemine kadar devam etti.

  1. 1961 Anayasası Dönemi:

1961 Anayasası ile siyasî partilerimiz için yeni bir dönem başladı. Siyasî partiler ‘demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları’ olarak anayasal kuruluşlar haline geldiler. Bu arada 1961 Anayasası ile Anayasa Mahkemesi kuruldu. Siyasî partileri kapatma davalarına bakma görevi Anayasa Mahkemesi’ne verildi. Böylece siyasî partilerimiz büyük bir teminata; Anayasa Mahkemesi güvencesine kavuştular. 1965 yılında da 648 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu çıkarıldı.

Öte yandan 1971 Anayasa değişikliği ile siyasî partilere, belli şartlar dahilinde, Devlet yardımı öngörüldü. (mad.56/son).

  1. 1982 Anayasası Dönemi:

7 Kasım 1982 günü % 92 nisbetinde halkoyuyla kabul edilen yeni Anayasamız demokrasinin ruhuna uygun olarak siyasî partilere büyük önem vermiş hatta özel korumaya almıştır. Bu da gayet tabiidir. Çünkü siyasî partilerin korunması demokratik rejimin yani milli iradenin korunması demektir.

Siyasî partisiz demokratik siyasî hayat düşünülemez (TEZİÇ, E.:Anayasa Hukuku, 3. baskı, İstanbul, 1996, sh. 305).

Çünkü; ‘demokratik siyasî hayatın motoru siyasî partilerdir’ (DAVER, B.: Siyaset Bilimine Giriş, S. baskı, Ankara-1993, sh. 166).

Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında da belirtildiği gibi: ‘.. çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine katılmaları temel koşuldur… Kişilerin ayrı ayrı güçleriyle sonuç almaları zordur. Bireysel iradelerini birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, … vazgeçilmez öneme sahip olan siyasî partilerdir’

‘Siyasî partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler…. siyasî katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.’

‘Siyasî partiler, demokratik rejimin ‘olmazsa olmaz”şartıdır.’ Anayasa Mahkemesi, 6.6.1994, E.1993/3, K.1994/2, AKMD, sayı.30, (sh.1061-1229) sh.1184)

Bu yüzdendir ki Anayasamıza göre:’Siyasî partiler demokratik Siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır’ (mad.68, fıkra 2)

‘Siyasî partiler önceden izin almadan kurulurlar’ (mad.68, fıkra 3′

Siyasî partiler mahiyetleri itibariyle, hukuken, ‘ serbest kuruluşlar’dır (TEZİÇ, Anayasa Hukuku, sh. 316).

Kamu yararına çalışan bir dernek veya vakıf hükmünde değillerdir. Önemleri itibariyle bunları çok aşan kurumlardır. Bu önemlerinden dolayıdır ki Anayasa’mız siyasî partilere Devlet’in yeterli mali yardım yapmasını öngörmüştür. (mad.68, fıkra 7)

Yine önemlerinden dolayıdır ki Anayasa’mızın amir hükmüne göre: ‘Siyasî Partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenme ve kapatılmaları ile siyasî partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir’ (mad.69, fıkra son)

Anayasa’nın sözünü ettiği Kanun, 22.4.1983 tarih ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’dur.

  1. 1983 Tarih ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunundan Sonraki Dönem:

Bu yeni dönemde çağdaş gelişmelere paralel olarak siyasî partilerin kapatı1maması hususunda büyük ve önemli adımlar atılmıştır.

Nasıl insanlık çağdaşlaştıkça ‘kutsal devlet’ anlayışı yerine ‘demokrasinin, insan hakları ve özgürlüğün kutsallığı’ hakim olmaya başlamışsa, buna paralel olarak milli iradenin serbestçe tecellisinin en mühim vasıtaları olan siyasî partilerin de ufku açılmış, önündeki yasaklar kaldırılmış, teminata kavuşmaları için yoğun çabalar harcanmış ve siyasî partilerin kapatılmaması hedefine paralel olarak bunların kapatılabilmelerine ait şartlar son derece ağırlaştırılmış ve birçok vazgeçilemez hükümlere bağlanmıştır.

Nitekim 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu, siyasî partiler hakkında kapatma davalarının açılabilmesini aşağıda ayrıntılarıyla izah edeceğimiz 5 unsurun hepsinin yerine getirilmesi şartına bağladığı gibi, bir üyenin ihracını da tabii hakimince hüküm giymesi şartına bağlamıştır.

Ayrıca Anayasa Mahkemesi’ne kapatma davası açılınca ilgili üyenin 30 gün içinde ihracı halinde kapatma davasının düşeceği hükmünü de getirmiştir.

Bunun gibi 1995 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile de siyasî partiler lehine aşağıdaki (B-1) bölümünde izah edilen yeni esaslar getirilmiştir.

Türkiye’deki 50 yıllık bu gelişmeyi siyasî partilerle ilgili Anayasa hükümleri, siyasî parti kanunları ve Anayasa Mahkemesi içtihatları açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

B- İkinci Kısım: Siyasî Partiler Hukukunda Ulaşılan Son Merhale:

Yukarıdaki bölümlerde dünyadaki demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerdeki çağdaş gelişmelere genel bir bakış yapılmış, bunlara paralel olarak Türkiye’deki son elli yıllık gelişmelerde ana hatlarıyla belirtilmiş ve yine Türkiye’de bu gelişmelere uygun olarak Siyasî Partiler Hukuku’yla ilgili değişimler ve merhaleler ortaya konulmuştur.

Bu bölümde bütün değişimlerden sonra Türkiye’deki Siyasî Partiler Hukuku’nun eriştiği son merhale ana hatlarıyla belirtilmiştir. Halihazır durumu belirtirken:

B-l. Anayasa’da yapılan değişikliklerle erişilen son merhale,

B-2. Siyasî Partiler Kanunu’nda yapılan değişikliklerle erişilen son merhale,

B-3. Anayasa Mahkemesi içtihatlarıyla erişilen son merhale, olmak üzere üç bölümde kısaca özetlenmiştir.

aöyle ki;

B-1. Anayasa’da Siyasî Partiler Lehine Yapılan Değişiklikler:

Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne dahil etmek için Anayasa’mızda, 1995 yılında siyasî partiler lehine önemli değişiklikler yapılmıştır. Değişikliklerin amacı; Siyasî Partiler Hukuku’nda en son çağdaş normların Türkiye’de uygulanmasını sağlamaktır.

Söz konusu değişiklikleri üç grupta toplayabiliriz.

  1. Kapatma Sebepleriyle İlgili Değişiklikler:

1995 Anayasa değişikliği ile çağdaş gelişmeye paralel olarak Türkiye’mizde de siyasî partilerin kapatılmaması ana prensibi beninsenmiş, 1982 Anayasası ile 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda kabul edilen pek çok kapatma sebepleri ortadan kaldırılmıştır.

Artık bir siyasî partinin kapatılması ancak aşağıdaki üç sebebin, var olması için belirtilen, açık, kesin deliller ve koşulların sübut bulması halinde mümkün olabilecektir.

1 ) Bir siyasî partinin tüzük ve programının Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrası hükümlerine aykırı olması,

Böylece 1982 Anayasası ve ayrıca 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda daha önce çok daha şümullü bir şekilde yer almış olan kapatma sebepleri şimdi Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasındaki hususlara inhisar ettirilmiştir.

2 ) Bir siyasî partinin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlar ile yabancı gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması,

Önceleri siyasî partilerin yurtdışından yardım almaları kat’i surette yasak iken 1995 değişikliği ile Anayasa, yabancı ülkede bulunmasına rağmen Türk uyrukluğunda olan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alınması yasağını kaldırmıştır. (mad.69, fıkra 9′

3 ) Bir Siyasî Partinin, Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasında belirtilen fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin sübut bulması.

Ancak sübut için 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun ilgili maddelerinde belirtilen şartların tahakkuku halinde bir siyasî parti kapatılabilir.

  1. Siyasî Partilere Katılım ve Siyasî Parti Organlarıyla İlgili Değişiklikler:

1995 Anayasa değişikliği ile siyasî haklar genişletilmiş, Siyasî yasaklar azaltılmış, böylece siyasî partilerin daha köklü, güçlü ve etkin kuruluşlar haline gelmeleri için zemin hazırlanmıştır.

Eskiden derneklerin, vakıfların, sendikaların, üniversite öğretim üyelerinin hatta reşit olmasına rağmen 21 yaşını ikmal etmemiş gençlerin, kısacası çok geniş bir kitlenin siyaset yapması yasak iken 1995 Anayasa değişikliği ile bu yasaklar sona ermiştir.

Ayrıca siyasî partilerin kadın kolları ve gençlik teşkilatı kurmaları mümkün hale getirilmiştir.

  1. 1995 Anayasa Değişikliği İle Bir Siyasî Partinin Kapatılmasının Sonuçları hafifletilmiştir: Şöyleki;
  2. Anayasa Mahkemesi kararıyla bir siyasî parti temelli olarak kapatıldığı zaman, 1995’ten önce, kapatılma davasının açıldığı tarihte parti üyesi olan bütün milletvekillerinin vekilliği düşerken artık sadece söz ve eylemleriyle partinin kapatılmasına sebep olan kimselerin milletvekilliğinin düşmesi esası getirilmiştir.
  3. Anayasa’da 1995’te yapılan değişiklikten önce ‘temelli kapatılan siyasî partilerin kapatılma tarihinde üyeliği devam eden kurucuları, genel başkanı, merkez karar ve yönetim kurulu ile her kademedeki yönetim ve disiplin kurulu üyeleri ve Türkiye Büyük Millet Meclisi siyasî parti grubu üyeleri başka bir siyasî partinin kurucusu, yöneticisi ve deneticisi olamazlar’dı.

Günümüzde ise bu yasaklar sadece partinin kapatılmasına sebep olan kimseler için geçerli hale getirilmiştir.

  1. Eskiden bir siyasî partinin temelli kapatılmasına sebep olan kimseler on yıl süreyle siyaset dışı kalırken 1995 değişikliği ile Anayasa bu süreyi beş yıla indirmiştir. (mad.69/VIII)

B-2. Siyasî Partiler Kanunu’ndaki Değişiklerle Ulaşılan Son Merhale:

2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’muz, bir partinin kapatılmasını, bilhassa odak haline gelme sebebiyle kapatma davası açılabilmesini beş kesin şartın gerçekleşmesine bağlamıştır.

Çağdaş gelişmeye paralel olarak siyasî partilerin kapatılmaması ilkesi yönünde adımlar atılırken Türkiye’mizde de 1986 yılında 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda çok önemli değişiklikler yapılmıştır. Bu meyanda bir siyasî partiden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın bir üyenin ihracını talep edebilmesi için bu üyenin ‘hüküm giymesi’ şartı getirilmiş, bir siyasî partinin suç odağı haline geldiği iddiası ile dava açılabilmesi ise beş kesin şarta bağlanmıştır. Bu şartlar:

  1. Suç sayılan fiillerin parti mensuplarınca işlendiğinin ‘hüküm giymeleriyle’ sübut bulması,
  2. Bu üyelerin partiden ihraçları için Cumhuriyet Başsavcısı’nın partiye bildirimde bulunması,
  3. Partinin bu üyeleri 30 gün içinde ihraç etmemesi,
  4. Bu fiillerin üyelerce kesif bir biçimde işlendiğinin sübut bulması,
  5. Partinin bu fiilleri benimsediğinin de sübuta ermesi.

Anayasa koyucu ise bu şartları dahi yeterli görmemiş olmalı ki yukarıda belirttiğimiz gibi 1995 yılında Anayasa’da siyasî partiler lehine -ilaveten- önemli düzenlemeler yapmış; siyasî katılımcılığı artırırken siyasî partilerin kapatılma sebeplerini azaltmış ve daraltmıştır.

Gerek 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda 1986’da yapılan değişiklikler gerekse1995’te Anayasa’da yapılan değişiklikler, sonuç olarak, siyasî parti yasaklarını azaltan, savunmaya daha fazla imkan tanıyan ve parti kapatmaktan ziyade partilerin sağlıklı bünyeye kavuşmalarını esas alan çağdaş gelişmelere paralel olan değişmelerdir.

B-3. Anayasa Mahkemesi İçtihatlarındaki Gelişme:

Anayasa Mahkemesi içtihatları da, çağdaş gelişmelere paralel olarak ‘parti kapatılmaması ilkesi’ yönünde gelişmiştir.

Yukarıda 1995 Anayasa değişiklikleriyle partilerin kapatılma sebeplerinin son derece daraltıldığını ve 2820 Sayılı Kanun ve 1986 yılında yapılan değişiklikle de ‘odak’ olma sebebiyle siyasî partilerin kapatılmasının birçok şartların sübutuna bağlandığını belirtmiştik.

Bu bölümde ise dünyadaki ve Türkiye’deki çağdaş mevzuat gelişmelerine paralel olarak Anayasa Mahkemesi içtihatlarındaki gelişmelere, parti kapatılmaması istikametinde atılan adımlara değinmek istiyoruz.

Nitekim Yüksek Mahkeme, 500’e yakın sanık ve 80’e yakın eylemle suçlanıp konusu suç teşkil eden fiillerin işlendiği bir ‘odak’ haline gelmekle suçlanan Halkın Emek Partisi’nin odak haline gelmediğine karar vermiştir (Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993, E.1992/l, K.1993/l, (R.G.18.8.1993/21672])

Yine Yüksek Mahkeme’miz, tüzük ve programıyla Anayasa’nın 136., Siyasî Partiler Kanunu’nun ise Anayasa’nın Geçici 15. Maddesinin korumasında olan 89. maddesine aykırı davrandığı iddiası ile Demokratik Barış Hareketi Partisi’nin kapatılması için açılan davayı, reddetmiştir (E. 1996/3 [Siyasî Parti-Kapatma) Sayılı dava ile ilgili gerekçeli karar henüz yayınlanmamıştır).

  1. Fasıl : Bu Dava Dünyadaki Ve Türkiye’deki Gelişmelere Ters Düşmüştür.

A – Birinci Kısım: Çağdaş Demokrasilerde Siyasal Partilerin Kapatılması İfade Ve Örgütlenme Özgürlükleri İle Bağdaşmaz.

Dünya ve Türkiye’nin bugün demokrasi, insan hakları, özgürlük, düşünce hürriyeti ve siyasî partiler hukukunda geldiği nokta:

Avrupa insan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Paris Şartı gibi belgeler İnsan hakları ve demokrasi alanında çağdaş dünyanın geldiği en son noktayı göstermektedir. Bu noktada siyasî partiler hukukunun eriştiği son aşamayı tesbit edebilmek için bu belgelerin içeriklerine bakmamız gerekir.

Parti kapatma davalarında AİHS’in ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi ile örgütlenme hakkını düzenleyen 11. maddesi öncelikle dikkate alınması gereken hükümler içermektedir. Siyasî partiler birer ‘örgüt’ olarak 11. maddede garanti altına alınan örgütlenme hakkının siyasî alanda tezahürleridirler. Dolayısıyla parti kapatma kararlarının öncelikle 11. madde kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. AİHK’nun içtihatları da zaten bu yöndedir. AİHK Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Parti kararlarında Sözleşme’nin 11. maddesinin siyasî partilerin kapatılması konusunda bir lex specialis oluşturduğunu düşünmektedir. (Sosyalist Parti (SP/PERİNÇEK v. Turkey davası, Başvuru No:21237/93, Avrupa İnsan Hakları Komitesi Karar Tarihi: 26.11.1996, para.86 (Ek: Bölüm I, No:4). Bununla beraber AİHS’nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi de parti kapatma davaları için önemli ilkeler ve açık hükümler içermektedir. Bu nedenle biz Sözleşme’nin 11. ve 10. maddelerini birlikte ele alacağız.

AİHS ,11. Maddeye göre:

‘1. Herkes, menfaatlerini korumak için sendika kurma ve onlara katılma hakkı dahil, barışçıl toplanma ve örgütlenme özgürlüğüne sahiptir.

  1. Yasalarla öngörülen ve demokratik bir toplumda gerekli olan, milli güvenlik veya kamu güvenliği, düzensizliğin veya suçun önlenmesi, sağlık ve ahlakın korunması ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması nedenlerinin dışında hiçbir nedenle bu haklara sınırlama konamaz. Bu madde silahlı kuvvetler, polis ya da devlet memurlarının bu haklardan yararlanmalarına yasal kısıtlama getirilmesini engellemez.’

AİHS’nin 10. Maddesi de benzer şekilde ifade özgürlüğünü ve sınırlarını düzenlemektedir. Buna göre:

‘1. Herkes ifade özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat taşıma ve resmi makamlarca karışılmaksızın ve ülke sınırlarına bakılmaksızın bilgi ve fikirlerin alınıp yayılması özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletleri radyo, televizyon veya sinema girişimlerini izne bağlamaktan engellemez.

  1. Kullanılması ödev ve sorumluluklar içeren bu Özgürlükler, demokratik bir toplumda gerekli olan, ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü veya kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması veya suçun önlenmesi, genel sağlık yada ahlakın korunması başkalarının ün ve haklarının korunması, gizli belgelerinin açıklanmasının engellenmesi yada yargının otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla kanunla konulan kural, şart, kısıtlama ve cezalara bağlanabilir.’ (AİHS 10 ve 11. maddeleri İngilizce aslından çevrilmiştir. Orjinal metinler için bkz. I. Brownlie (ed.), Basic Documents on Human Rights, Third Edition, Oxford: Clarendon Pres, 1992, sh. 330/331)

Görüldüğü gibi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, ifade öz gürlüğü ve örgütlenme hakkı konusunda önce genel ilkeleri vermekte ( 10/ 1 ve 11/1), sonrada bu hakların hangi durumlarda sınırlandırılabileceğini belirtmektedir. (10/2 ve 11/2). Ancak hemen belirtmek gerekir ki Sözleşme çerçevesinde hakların korunması esas, sınırlandırılması ise kesin şartlara bağlanmış istisna niteliğindedir.

Uluslararası İnsan Hakları Hukuku literatüründe otorite olarak kabul edilen Van Dijk ve Van Hool’un da önemle vurguladıkları gibi, bu maddelerin ikinci paragraflarında yer alan ulusal güvenlik, kamu düzeni, genel ahlak gibi sınırlandırma sebeplerinin dar yoruma tabi tutulması gerekir. Aksi takdirde birinci paragrafta garanti altına alınan hakkın yaşama alanı kalmayacaktır. Sınırlandırma nedenleri geniş yorumlandığında Sözleşme’nin öngördüğü hakların korunması ‘hayal’ olmanın ötesine geçemiyecektir. (P.van DIJK & G.J.H. Van HOOL: Theory and Practice of European Convention on Human Rights, Second Edition, Deventer: Kluwer, 1990, sh.583, Ayrıca bkz. P.SIEGHART: The Lawful Rights o Mankind: An Introduction to the International Legal Code of Human Rights, Oxford: OUP, 1986, sh.81)

Böyle bir tehlikeyi önleyebilmek için AİHS, ifade özgürlüğüne ve örgütlenme özgürlüğüne getirilen sınırlamaları da sınırlamıştır. Buna göre 10. ve 11. maddelerinin 2. paragraflarda yer alan nedenlerle haklara yapılan müdahalelerin ‘yasayla öngörülmesi’ (prescribed by law) ve ‘demokratik bir toplumda gerekli (necesary in a democratic society) olması gerekir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) çeşitli davalarda sınırlandırma sebeplerinin nasıl yorumlanmasına ve demokratik toplumun neyi gerektirdiğine dair genel ilkeler ve açık hükümler ortaya koymuştur. AİHM, ‘Silver v.UK’ davasında bu ilkeleri dört ana madde altında özetlemiştir:

(a). (Demokratik toplumda) ‘gerekli’ sıfatı… ‘izin verilebilir,’ ‘sıradan’, faydalı’, ‘makul’, ya da ‘arzu edilir’ gibi ifadelerin esnekliğine sahip değildir.

(b) Taraf Devletler sınırlamaları uygulama bakımından mutlak olmayan bir takdir yetkisine sahip olmakla birlikte, bu sınırlamaların Sözleşmeye uygunluğu noktasında son söz (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinindir.

(c) ‘demokratik bir toplumda gerekli’ ifadesi (haklara yönelik) müdahalenin ‘acil bir sosyal gereksinimi’ karşılaması ve ‘meşru amacını aşmaması’ demektir.

(d) garanti altına alınan hakkı sınırlandırmaya yönelik istisnaları içeren Sözleşme ifadeleri dar yorumlanmalıdır. (Silver v. United Kingdom davası, 25 Mart 1983, Series A, No.61; (1983J, 5 EHRR 347, para.97.)

ABD Yüksek Mahkemesi (Supreme Court) da ifade özgürlüğü ile ilgili kararlarında bir hakkın sınırlandırılabilmesi için o hakkın kullanımının ‘açık ve mevcut bir tehlike’ (clear and present danger) oluşturması gerektiğini belirtmiştir (Bkz. ‘Schenk v. United States’ davası, 249 U.S. 47 [1919], sh.52).

Supreme Court yargıcı Brandeis’e göre: ciddi zarar endişesi, konuşma ve toplanma özgürlüğünü sınırlamayı tek başına haklı gösteremez İnsanoğlu cadılardan korktu ve adınları yaktı. İfade özgürlüğünü meşru bir şekilde sınırlandırabilmek için bu özgürlüğün kullanımının sonucunda ciddi zararlar doğacağına dair endişenin makul temellere (reasonable ground) dayanması gerekir’ (‘Dennis v. United States’ davası, 341 U.S. 494 [1951], sh.585) Benzer bir yaklaşım için bkz. (‘Butler v.Michigan’ davası 352 U.S.380 [1957), sh.383).

Ancak başkaları için ‘açık’, ‘mevcut’ ve ‘ciddi’ bir tehlike sözkonusu ise hakların ve özgürlüklerin kullanımı kısıtlanabilir. Profesör Ronald Dworkin’in ifadesiyle hınca hınç dolu bir tiyatroda yalan yere ‘yangın var!’ diye bağırmak sınırlandırmayı gerektiren davranıştır. [R.DWORKIN: Taking Rights Seriously, London: Duckworth, 1977, sh.204]

Buradaki tehlike ‘açık’, ‘mevcud’ ve ‘ciddi’dir. Bu unsunlar gerçekleşmediği halde, ‘potansiyel tehlike’ yada ‘yoruma başvurma’ suretiyle tehlike tesbiti gibi mülahazalarla özgürlüklerin sınırlandırılması düşünülemez. Bir hakkın kullanımının ‘bugün değilse bile ileride tehlike oluşturabileceği’ faraziyesi ile kısıtlanması söz konusu olamaz.

Parti kapatma davalarında AİHS’nin 10. maddesiyle korunan ifade özgürlüğü de önemli bir yer işgal etmektedir. Handyside davasında ve daha sonraki davalarda AİHM bu konudaki görüşlerini net bir şekilde ortaya koymuştur. AİHM’nin ‘Handyside’ davasında çizdiği ‘demokratik toplum’ resmi daha sonra ifade özgürlüğü ile ilgili hemen her davada tekrar edilmiştir. AİHM düşünceyi açıklama özgürlüğünü çağdaş demokrasinin temel unsuru olarak kabul etmekte ve bu özgürlüğe yönelik sınırlamalara karşı özel bir hassasiyet göstermektedir. ‘Handyside v.UK’ davasında AİHM ‘ifade özgürlüğü’ ve ‘demokratik toplum’ arasındaki ilişkiyi şu şekilde ifade etmiştir: İfade özgürlüğü demokratik toplumun hayati temellerinden biri olup, bu toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için gerekli temel şartlardandır. O (ifade özgürlüğü) sadece ‘lehte’, ‘gücendirmeyen’ veya ‘tarafsız’ ‘bilgi’ ve ‘düşünceler’ için değil aynı zamanda devleti veya belli bir toplum kesimini gücendiren, şok eden veya rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. Bütün bunlar ‘demokratik toplum’un vazgeçilmez unsurları olan çoğulculuk, hoşgörü ve müsamahanın (geniş görüşlülüğün) gerekleridir. (Handyside v. United Kingdom, 7.12.1976, Series A, No.24;

/I979-80) I EHRR 737, para. 49. Ayrıca bkz. Sunday times (The) v.United Kingdom, (1979-80) 2 EHRR 245, para.65, Lingens v. Austria, (1986) 8 EHRR 407, para. 41, Castells v. Spain, (1992), 14 EHRR 445, para. 42, Thorgeirson v. Iceland, (1992) 14 EHRR 843, para. 63, Prager and Oberschlich v.Austria, (1995), 21 EHRR 1, para.38, Ivoght v. Germany, (1996), 21 EHRR 205, para. 52.)

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yukarıda aktarılan sözleri defalarca tekrarlayarak ifade özgürlüğünün demokratik bir toplum için ne derece önemli olduğunu vurgulamıştır. İfade özgürlüğünün sadece resmi söylemce onaylanmış, ‘sakıncasız’ düşünceler için değil, statükoyu eleştiren hatta siyasî sistemi ‘rahatsız’ edebilecek ‘aykırı’ fikirler için de geçerli olduğunu AİHM açıkça belirtmiştir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün spektrumunun bu kadar geniş olması, demokratik toplumun olmazsa olmaz şartı olan pluralizm ve tolerans gibi değerleri yaşatmak için kaçınılmazdır.

B- İkinci Kısım.Bir Hukuk Devleti Olan Türkiye’de Refah Partisini Kapatmak Mümkün Değildir.

Refah Partisi, 19 Temmuz 1983 tarihinde kurulmuş olup; 14 yıldır Türkiye’de Anayasa ve kanunlara uygun olarak siyasî faaliyet icra etmektedir. Bu zaman zarfında ülkemizde yapılan milletvekili ve yerel yönetimler seçimlerine iştirak etmiş olan Partimiz, Mart 1989 Genel Yerel Seçimlerde, başta 5 ilimiz olmak üzere pek çok belediye başkanlıklarını kazanmıştır; Eylül 1991 Milletvekili Genel Seçimlerinde 62 milletvekili kazanarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Grup oluşturmuştur. Kasım 1993 Kısmi Yerel Seçimlerde, Partimiz adayları önemli belediye başkanlıklarını kazanmışlardır. 27 Mart 1994 Genel Yerel Seçimlerinde ise, başta İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri olmak üzere, pek çok ilin belediye başkanlıklarını, yüzlerce ilçe ve belde belediye başkanlıklarını yine Partimiz adayları kazanmışlardır. Nihayet 24 Aralık 1995 Milletvekili Genel Seçimlerinde 158 milletvekili kazanan Partimiz, Türkiye’nin en büyük partisi olarak TBMM’nde grup oluşturmuştur.

Bu zaman zarfında gerek Partimiz adına bulunulan propaganda faaliyetleri, gerek yönetimlerde işbaşına gelen Partimiz temsilcilerinin icraatları hep hukuki zeminde kalmıştır. Yerel yönetimlerde işbaşına gelen Partimiz mensupları, örnek bir yönetim sergileyerek halkımızın teveccühünü kazanmışlardır.

Bu teveccühün bir sonucu olarak, 24 Aralık 1995 Milletvekili Genel Seçimlerinde Türkiye’nin en büyük partisi hüviyetini kazanan Partimiz, önce Anamuhalefet partisi görevini üstlenmiştir. Partimiz, Anamuhalefet Partisi olarak bu dönemde önemli hukuki ve siyasî başarılar elde etmiştir. Bu başarılar neticesinde Partimiz, büyük koalisyon ortağı olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin 54. Hükümetinin kurulmasında görev almış; Partimiz Genel Başkanı, Başbakanlık görevini üstlenmiş; 18 bakanlık görevi, Partimiz mensubu milletvekillerince üstlenilmiştir.

  1. Yasama döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde teşkil edilen, başta Plan ve Bütçe Komisyonu olmak üzere, pek çok Meclis İhtisas Komisyonundaki başkanlık görevi Partimiz milletvekillerince deruhte edilmiştir.

Bu dönemde TBMM bünyesinde teşkil olunan Meclis Soruşturması ve Araştırması Komisyonlarında Partimiz milletvekilleri görev ifa etmişlerdir.

Partimiz temsilcilerinin bütün bu faaliyetleri hep hukuki zeminde icra edilmiştir.

Bu arda önemle belirtmemiz gerekir ki; büyük koalisyon ortağı olarak Partimizin görev aldığı Türkiye Cumhuriyeti’nin 54. Hükümeti aleyhine muhalefet partilerince verilen 12 Gensoru Önergesi TBMM’nce reddedilmiştir. Bu vakıa karşısında, gerek Başbakan sıfatıyla, gerek bakan sıfatıyla 54. Hükümette görev alan Partimiz temsilcilerinin Siyasî sorumluluklarının söz konusu olmadığı açıkça ortaya çıkmıştır. Siyasî sorumluluğun söz konusu olmadığı faaliyetleri dolayısıyla Partimiz temsilcisi siyasî şahsiyetlerin hukuki sorumluluğundan da bahsedilemez.

Nitekim; Prof. Dr. Erdoğan TEZİÇ’in şu görüşleri bu düşüncemizi açıkça teyid etmektedir:

‘Bir iktidar partisi için kapatma mekanizmasının işlemesi düşünülemez.’ (TÜSİAD, Demokratik Standartların Yükseltilmesi Paketi Tartışma Toplantıları Dizisi, Mayıs 1997) (Ek: Bölüm I, No: 5)

Ayrıca, Refah Partisi 4 milyonu aşkın resmi kayıtlı üyesi ile Türkiye’nin ve hatta dünyanın en büyük partisi hüviyetini kazanmıştır. Takriben 35 milyon seçmen kitlesi olan ülkemizde 4 milyon resmi kayıtlı üyesi ile Partimiz 1989 Genel Yerel Seçimlerde % 10, 1991 Milletvekili Genel Seçimlerinde % 17, 1994 Genel Yerel Seçimlerinde % 20 ve 1995 Milletvekili Genel Seçimlerinde % 22 oy almış bir partidir.

Bu görünüm karşısında, 14 yıldan beri yasalar içinde faaliyet gösteren ve Türkiye’nin en büyük partisi olan Refah Partisi’nin kapatılması hukuken mümkün değildir. Aksi takdirde, Anayasanın 2. maddesinden Devlete izafe edilen demokratiklik vasfı inkâr edilmiş olur. Aslında böyle bir uygulama, Anayasa’ya aykırılık arz edecektir!

Çünkü bu rakamlardan da ve son günlerde yapılan anketlerden de açıkça görüldüğü gibi Refah Partisi sempatizanlarıyla Türkiye’nin üçte birini temsil etmektedir.

Bu topluluğun demokratik rejimde yok farz edilmesi de göz ardı edilmesi de mümkün değildir. Esasen çağdaş dünyada parti kapatmak artık söz konusu değildir. Çünkü parti kapatmakla herhangi bir sonuca ulaşılması mümkün değildir. 14 yıldan beri yasalar içerisinde çalışarak gerek yerel yönetimlerde gerekse merkezi yönetimde halkımıza büyük hizmetleri ifa etmiş olan Refah Partisi’nin iktidarda iken ve lâikliğe aykırı hareket ettiği iddiasıyla TBMM’ne verilen Gensorunun TBMM’nce reddedildiği 20 Mayıs 1997 gününün tam ertesi günü, o güne kadar yıllarca bütün sayın Başsavcılar tarafından Refah Partisi aleyhine bir dava açılmasının hukuken mümkün olmadığının defalarca açıklanmış ve tekrar edilmiş olmasına rağmen hiç bir usul hükmü dikkate alınmadan, Partiye haber vermeden birdenbire bu davanın açılması hem Türkiye’de hem modern dünyada bir büyük hayrete ve reaksiyona sebep olmuştur.

(The Economist, 19 Temmuz 1997, Ek: Bölüm I, No.3)

(New York Times, 19 Haziran 1997, Ek: Bölüm I, No.6)

(New York Times, 14 Haziran 1997, Ek: Bölüm I, No.7)

(Deutsche Presse Agentur, 30 Mayıs 1997, Ek: Bölüm I, No.B)

Bütün uluslararası kuruluşlar böyle bir harekete karşı daha ilk andan şiddetle reaksiyonlarını ortaya koymuşlardır. Bugünkü çağdaş dünyada ve Türkiye’de böyle bir olayın cereyan etmiş olması Refah Partisi’ne değil daha çok Türkiye’ye gölge düşürmüştür. Ülkemizin uluslararası görünümünü demokrasinin ve yasaların gereği olarak hiç bir hukuki mesnede dayanmadan ve kanunların gösterdiği usul hükümlerinden hiç birini yerine getirmekten açılmış olan bu davanın bir an evvel esasına bile girilmesizin usul yönünden derhal reddedilmesi son derece büyük önem taşımaktadır. Yüksek Mahkemenin çağdaşlık, demokrasi ve ulusumuz adına bu şerefli görevi en kısa zamanda yerine getireceğine kesinlikle inanıyoruz.

Aşağıdaki bölümlerde neden bu davanın daha ilk incelemede usul bakımından reddedilmesi gerektiğinin gerekçeleri, davanın esas bakımından hiç bir hukuki mesneden dayanmadığı, hiç bir tereddüde mahal bırakmayacak şekilde belirtilmiştir.

  1. Bölüm Dava ile İlgili Anayasa ve Kanun Hükümleri

A – Birinci Kısım : Anayasa Hükümleri

23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Önceki Metin

MADDE 68- (fıkra 4) Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz. (fıkra 5) Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan Siyasî partiler kurulamaz.

23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Sonraki Metin

MADDE 68- (fıkra 4) Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milliyetiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilklerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.

23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Önceki Metin

MADDE 69- (fıkra 1) Siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasanın 14 üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.

(fıkra 5) Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetler; faaliyetlerini de takip eder.

(fıkra 6) Siyasî partilerin, kapatılması, Cumhuriyet Başsavcılığının açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesince karara bağlanır.

(fıkra 7) Temelli kapatılan Siyasî partilerin kurucuları ile her kademedeki yöneticileri; yeni bir Siyasî partinin kurucusu, yöneticisi ve deneticisi olmayacakları gibi, kapatılmış bir Siyasî partinin mensuplarının üye çoğunluğunun teşkil edeceği yeni bir Siyasî parti de kurulamaz.

(fıkra 8) Siyasî partiler, yabancı devletlerden, uluslar arası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle ayni ve nakdi yardım alamazlar, bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu fıkra hükümlerine aykırı hareket eden Siyasî partiler de temelli kapatılır.

(fıkra 9) Siyasî partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.

23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Sonraki Metin

MADDE 69- (fıkra 4) Siyasî partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır.

(fıkra 5) Bir Siyasî partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.

(fıkra 6) Bir Siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir.

(fıkra 7) Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz.

(fıkra 8) Bir Siyasî partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.

(fıkra 9) Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan Siyasî partiler temelli olarak kapatılır.

(fıkra 10) Siyasî partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenme ve kapatılmaları ile Siyasî partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.

B- İkinci Kısım: Siyasî Partiler Kanunundaki Hükümler

‘Görevli mahkeme ve savcılık

MADDE 98- Siyasî partilerin kapatılması, Cumhuriyet Başsavcısı veya Cumhuriyet Başsavcıvekilinin açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesince, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle, dosya üzerinde inceleme yapılarak karara bağlanır. Anayasa Mahkemesi gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırır.

Anayasa Mahkemesince verilen kararlar kesindir.

Cumhuriyet Başsavcılığı, iddianamesine esas teşkil edecek olayların araştırılması ve soruşturulmasında ve davanın açılması ve yürütülmesinde Cumhuriyet savcılarına ve sorgu hakimlerine tanınan bütün yetkilere sahiptir. Ancak; Anayasanın ve kanunların sadece hakimler tarafından kullanılabileceğini belirttiği yetkiler bunun dışındadır.

Cumhuriyet Başsavcısının görevlendireceği Cumhuriyet Başsavcıvekili veya Cumhuriyet Başsavcısı yardımcıları Siyasî partilerin kongrelerini izleyebilecekleri gibi, Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasî partilerden incelemek üzere gerekli gördüğü belgeleri de isteyebilir.

Siyasî partiler, Cumhuriyet Başsavcılığının isteklerine en geç onbeş gün içinde cevap vermek zorundadırlar.

Cumhuriyet Başsavcısı, soruşturmayı Cumhuriyet Başsavcıvekili veya yardımcıları eliyle de yürütebilir.

Cumhuriyet Başsavcısının soruşturma için görevlendirdiği Başsavcı yardımcılarının, Yargıtay üyeliğine seçilmeleri hali hariç, soruşturma sonuçlanıncaya kadar süreli veya süresiz başka bir göreve atanmaları Cumhuriyet Başsavcısının yazılı muvafakatına bağlıdır.

Siyasî Partilerle İlgili Yasakları İnceleme Kurulu

MADDE 99- Siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin isteklerin, Cumhuriyet Başsavcılığınca reddi halinde, yapılan itirazları incelemek üzere Siyasî Partilerle ilgili Yasakları İnceleme Kurulu kurulmuştur.

Bu Kurul, Yargıtay ceza daireleri başkanlarından kurulur. Bunların en kıdemlisi Kurulun Başkanıdır. Daire başkanlarının özürleri halinde dairenin en kıdemli üyesi Kurula katılır. Kurul üye tamsayısı ile toplanır. Karar yeter sayısı, üye tamsayısının salt çoğunluğudur.

Siyasî partilerle ilgili yasaklara aykırılık halinde dava açılması

MADDE 100- Bir Siyasî partinin, bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümleri ihlal etmesi sebebiyle Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından partinin kapatılması davasının açılması:

  1. a) Resen,
  2. b) Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle,
  3. c) Bir Siyasî partinin istemi üzerine,

Olur.

Ancak, bir Siyasî partinin Cumhuriyet Başsavcılığından dava açılmasını isteyebilmesi için, bu partinin son milletvekili genel seçimlerine katılmış olması, Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunması, ilk büyük kongresini yapmış olması, partinin merkez karar ve yönetim kurulunun üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyu ile dava açılmasının istenmesi yolunda karar alınmış bulunması ve istemin parti adına parti genel başkanı tarafından Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak yapılmış olması gerekir.

Cumhuriyet Başsavcılığı, Adalet Bakanının veya partinin yazılı isteminde yeterli delil bulunduğu kanısına varırsa davayı açar. Yeterli delil bulunmadığı kanısına varırsa dava açmayacağını istemde bulunan Adalet Bakanına veya Siyasî parti genel başkanlığına yazı ile bildirir.

Adalet Bakanının veya Siyasî partinin, Cumhuriyet Başsavcılığının bildirimi üzerine, bu bildirimin tebliği tarihinden başlayarak otuz gün içinde Siyasî Partilerle ilgili Yasakları inceleme Kuruluna yazı ile itirazda bulunma hakkı vardır.

Kurul, itirazı ivedilikle en geç otuz gün içinde inceler; itirazı haklı görmezse dava açılmaz; haklı görürse, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesine dava açmakla yükümlüdür.

Bu maddenin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde yer alan hükümler milletvekili genel seçimiyle, bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen kararın Resmi Gazetede yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanamaz.

Dördüncü kısımdaki yasaklara aykırılık halinde partilerin kapatılması

MADDE 101- Anayasa Mahkemesince bir Siyasî parti hakkında kapatma kararı:

  1. a) Parti tüzüğünün veya programının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması,
  2. b) Parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı hükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması,
  3. c) Parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin, radyo veya televizyonda yaptığı konuşmanın bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması,

Hallerinde verilir.

  1. d) 1- (b) bendinde sayılanlar dışında kalan parti organı, mercii veya kurulu tarafından bu Kanunun 4 üncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yılı geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu organ, merci veya kurulan işten el çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 4 üncü kısımda yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise, Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister.

Siyasî parti, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde istem yazısında belirtilen hususu yerine getirmediği takdirde, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesinde o Siyasî partinin kapatılması hakkında dava açar. Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenmiş iddianamenin tebliğinden itibaren otuz gün içinde ilgili Siyasî parti tarafından söz konusu parti organı, mercii veya kurulunun işten el çektirilmesi ve parti üyesi veya üyelerinin partiden kesin olarak çıkarılmaları halinde, o partinin kapatılması hakkındaki dava düşer. Aksi takdirde Anayasa Mahkemesi dosya üzerinde inceleme yaparak ve gerekli gördüğü hallerde Cumhuriyet Başsavcısının ve Siyasî parti temsilcilerinin sözlü açıklamalarını ve konu üzerinde bilgisi olanları da dinlemek suretiyle açılmış bulunan davayı karar bağlar.

2- (I ) numaralı bend gereğince bir Siyasî partiden kesin olarak çıkarılan veya çıkarılmayıp da bir Siyasî partinin kapatılmasına olan üyeleri, çıkarma kararının veya Anayasa Mahkemesinin kapatma kararının kendilerine yazı ile bildirilmesinden başlayarak on yıl süre ile başka hiçbir Siyasî partiye alınamaz, parti kurucusu olamaz, seçimlerde parti listelerinde bağımsız aday da gösterilemez ve milletvekilliği için aday olamazlar. Aksi takdirde bu gibileri üye kaydeden veya parti kurucusu olarak kabul eden veya seçimlerde bağımsız aday gösteren Siyasî partiler hakkında da (1 ) numaralı bend hükümleri uygulanır.

Bir Siyasî parti üyesinin, bu madde gereğince partisinden kesin olarak çıkarılması veya çıkartılmayıp da partinin kapatılmasına sebep olması halinde, hakkında ayrıca genel hükümlere göre işlem yapılır.

95 inci madde hükmü saklıdır.

Cumhuriyet Başsavcılığının isteklerine uyulmaması halinde yapılacak işlem:

MADDE 102- Siyasî partilerin denetimi ve faaliyetlerinin takibi hususlarında Cumhuriyet Başsavcılığının istediği bilgi ve belgeleri, belli edilen süre veya belli edilmemesi halinde makul süre içinde vermeyen Siyasî partiye Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ikinci bir yazı tebliğ olunur. Bu yazıda, belirtilen süre içinde cevap verilmediği ve istek yerine getirilmediği takdirde o Siyasî partinin kapatılması için dava açılabileceği de belirtilir. Bu tebliğde bildirilecek süre içinde yine istek yerine getirilmez veya cevap verilmezse Cumhuriyet Başsavcılığı o Siyasî partinin kapatılması için Anayasa Mahkemesinde resen dava açabilir.

Kanunsuz Siyasî faaliyetlere mihrak olma sebebiyle kapatma:

MADDE 103- Bir Siyasî partinin, bu Kanunun 78 ila 88 ve 97 inci maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde, o Siyasî parti Anayasa Mahkemesince kapatılır.

Bir Siyasî partinin yukarıdaki fıkrada yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101 inci maddenin (d) bendinin uygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin o partinin büyük kongere, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur.’

III. Bölüm- Davanın Usul Bakımından Reddi Gerekir

A -1. Parti Kapatma Davalarında, Yargılamanın Güvencesi, Usul Kurallarıdır.

Yukarıda da açıklandığı gibi Siyasî partilerin uymadıkları takdirde kapatma sebebi olabilecek hususlar ile kapatma kararı verilebilecek haller, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda düzenlenmiş ve 1995 Anayasa değişikliği ile kapatma sebepleri ve halleri, yasadakilere oranla daha da dar kapsamlı ve mantıklı bir hale getirilmiştir (TANÖR. B: Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri, TÜSİAD Raporu, s.51 )

Siyasî partilerin kapatılması davalarının iki safhası vardır:

  1. Davanın açılmasından önceki safha
  2. Yargılama safhası.
  3. Davanın açılmasından önceki safha :

Davanın alt yapısının hazırlandığı safhadır. Bu hazırlığı, Yargıtay C. Başsavcısı yapacaktır. Siyasî partiler hakkında, ancak hangi şartlar kapatma davası açılabileceği, Siyasî Partiler Kanunu’nun 101 ve103. maddelerinde düzenlenmiştir. 1995 yılında Anayasa’da yapılan değişikliklerle ilgili olarak TBMM Anayasa Komisyonu da, 1995 Anayasa değişikliği sırasında, bu hususu şu şekilde belirtmiştir;

‘…..partinin tüzüğü gibi programı da Anayasa ve kanunla partiler için konan yasaklara veya emredici hükümlere aykırıysa, parti, esasen Anayasa Mahkemesi’nce temelli veya basit olarak kapatılacaktır… Aynı sistematiğe uygun olarak komisyonumuz, Siyasî partilerin bu ilkelere uygun hareket etmemelerinin iki ayrı şeklini açıkça düzenlenmiştir. Bunlardan birincisi, partinin tüzük ve programının bu ilkelere aykırı olması; ikinci durum ise, partinin beyan ve eylemlerinin bu ilkelere aykırı olmasıdır…..Komisyonumuz, bu ayrımı yapmış ve ikinci halde temelli kapatılmayı ancak partinin bu tür eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olmasına bağlamıştır.’ (Anayasa Komisyonu Raporu: TBMM, Dönem: 19, Yasama Yılı: 4 (S.Sayısı:861 sh: 32/33)

Görülmektedir ki, Siyasî partilerin mevzuatı, parti tüzük ve programının, yasaklara aykırı olması halini, kapatma nedeni olarak saymış, ancak bu konuda Başsavcıya bir mükellefiyet yüklemeyerek, doğrudan kapatma davası açabilme yolunu açık bırakmıştır. Fakat buna mukabil bir Siyasî parti hakkında, yasak eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olması iddiasıyla kapatma davasının açılması bir takım usuli işlemlere bağlanmıştır.

Buna göre bir Siyasî partinin, yasak eylemlerin mihrakı (odağı) haline gelmesi, iddiasının ileri sürülebilmesi için ancak aşağıdaki 5 şartın hepsinin de sübut bulması ile mümkündür. Bu şartlar:

  1. Suç sayılan fiillerin parti mensuplarınca işlendiğinin ‘hüküm giymeleriyle’ sübut bulması
  2. Bu üyelerin partiden ihraçları için Cumhuriyet Başsavcısı’nın partiye bildirimde bulunması,
  3. Partinin bu üyeleri 30 gün içinde ihraç etmemesi,
  4. Bu fiillerin üyelerce kesif bir biçimde işlendiğinin sübut bulması,
  5. Partinin bu filleri benimsediğinin de sübuta ermesi.

Yukarıdaki şartların hepsinin birden sübut bulması halinde bir partinin odak olma iddiasıyla kapatma davası açılabilecektir.

  1. Yargılama Safhası :

Bilindiği gibi, Siyasî partilerin kapatılması davalarına, Yargıtay C. Başsavcısının, açacağı dava üzerine, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle Anayasa Mahkemesi’nce bakılmaktadır (Any. mad.69, fıkra4; Siyasî Partiler Kanunu, mad.98, fıkra 3; Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun, mad.33).

Yukarıda belirttiğimiz prosedür işletilerek açılan kapatma davalarında Yüksek Mahkeme, parti yasaklarına aykırı eylemlerinden ötürü bir partinin temelli kapatılmasına, ancak yukarıdaki beş şartın mevcut olduğunu tesbit ettikten sonra davaya bakabilecek ve bu şartların varlığından sonra partinin üyelerinin yoğun bir şekilde iddia edilen yasa dışı hareketi yapıp yapmadıklarına bakarak, partinin odak haline gelip gelmediğine tespit edip, takdir hakkını kullanacaktır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 103. maddesi yollaması ile 101. maddesinin (d) bendinde belirtilen usule uyulmadan, Yüksek Mahkeme’de, her nasılsa, bir dava ikame edilmişse ne olacaktır’

Bu durum kanunun ihtar mecburiyeti aradığı davalarda, bu vecibenin yerine getirilmeden dava açılmasına benzer ki; bu ahvalde sırf bu sebeple davanın esasa girmeden usul yönünden reddi gerekir.

Parti kapatma davalarının açılabilmesi için kanunun belirlediği bu ön şartların yerine getirilmesi mecburiyeti ayrıca Yüksek Mahkemenin kararlarıyla teyid edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993 günlü, 1992/1 E, 1993/1 K. sayılı kararında: ‘2820 sayılı Yasa’nın getirdiği düzenlemeye göre, Siyasî partilerin 101. maddenin (b) bendinde sayılan organ ve görevlilerinin, dördüncü kısımda yazılı yasaklara aykırı davrandıklarının saptanması durumunda doğrudan doğruya kapatma davası açılabilmesine karşın, aynı yasak eylemlerin (d) bendinde sayılan organ, merci ya da kurullar veya parti üyeleri tarafından işlenmesi durumunda kapatma davasının açılabilmesi kimi koşullara bağlanmıştır. Bunlar, parti üyeleri bakımından ‘hüküm giyme’ ve bunun sonucunda üyelikten çıkarılması için yasa metninde belirlenen ‘tebligat’ ve buna karşın üyelikten çıkarma’ koşuludur. Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Yasa’nın 103. maddesinin en önemli öğesi olan ‘101. maddenin (d) bendinin uygulanmasını’ gözetmediği, eş anlatımla, parti üyelerinin Dördüncü Kısım’da yer alan hükümlere aykırı eylem ve konuşmalarından dolayı ‘hüküm giyme’ ile tebligatta bulunma ve buna karşın üyelikten çıkarma koşulunu aramadığı ve parti üyeleri hakkında açılmış ve devam etmekte olan kamu davalarının varlığını yeterli görerek davalı Siyasî partinin kapatılmasını istediği görülmektedir. Bu durumda, Siyasî Partiler Yasasının 103. Maddesinde yazılı kapatma nedeninin öğeler yönünden gerçekleşmediği açıktır. Buna dayalı kapatma isteminin reddi gerekir’ (Resmi Gazete: 18 Ağustos 1993/21672) demek suretiyle bu sorunun cevabını net olarak ortaya koymuş ve dava konusu olayda bu prosedür uygulanmadığı için Başsavcılığın odaklaşma iddiasına dayanan kapatma talebini reddetmiştir.

Görülmektedir ki, Anayasa Mahkemesi kurulduğu günden beri usül kurallarına çok büyük önem vermiştir. Usül kuralları, Yüksek Mahkemeye göre, yargılamanın güvencesi açısından çok önemlidir. O kadar önemlidir ki, bizzat kendisi Anayasa’da ve yasalarda öngörülmeyen bir güvence kurumu oluşturmuş ve kanunların yürürlüğünün durdurulmasını içtihad yolu ile adeta kurumsallaştırmıştır.

Böylece Yüksek Mahkeme, usuli kuralların ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermiş ve bu konuda hep hassas davranmıştır.

A – 2. Bu Davanın Açılmasında Kanunun Öngördüğü Şartlar Yerine Getirilmemiştir.

Görülmekte olan işbu dava iki bakımdan eksik ve hatalı açılmıştır.

a ) İddianamede davanın dayandırıldığı kanun maddeleri zikredilmemiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Partimiz hakkında açtığı davanın iddianamesinde, dayanılan yasa maddeleri olarak, Anayasamızın 69. maddesinin 6. fıkrası yollamasıyla 68. maddenin 4. fıkrasını göstermektedir. Gerekçe olarak da ‘…Anayasada sadece özü belirlenmiş bir kural değil de, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir kanunun aykırı hükümlerini zimnen ilga edebilmektedir.. ” düşüncesini ileri sürmüştür.

Bu görüşe katılmak mümkün değildir. Çünkü Anayasanın anılan maddeleri, sadece özü belirlenmiş kuralları içermektedir ve ayrıca bu kurallar, yürürlükte olan yasa hükümleri ile mübayenet halinde de değildir.

Keza Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında Siyasî parti kapatma ile ilgili Anayasa hükümlerinin kanunla düzenleneceği açık bir şekilde belirtilmiştir.

Hal böyleyken, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, halen yürürlükte bulunan ve Anayasa’nın değişik 68 ve 69. Maddeleriyle mübayenet halinde bulunmayan Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerine dayanmaması hatalı olmuştur. İddianamedeki sevk maddesi isabetli değildir. Çünkü; ‘Kuralların üstünlük sıralaması ile uygulama sıralaması ters orantılıdır.’ (AKILLIOĞLU, T.: İnsan Hakları I, Ankara, 1995, sh. 54)

b ) Davanın açılması yönünden odaklaşma iddiası ile ilgili usuli şartlar da yerine getirilmemiştir.

Görülmekte olan dava, Partimizin, Anayasa’nın lâiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği iddiası ile açılmıştır. Delil olarak da bir kısım üyelerimizin, muhtelif konuşmaları gösterilmiştir. Ancak bu üyeler hakkında Siyasî Partiler Kanunu’nun öngördüğü; -‘Hüküm giyme’, ‘Uyarı da bulunma’ -‘Üyelikten çıkarma’ -‘Kesif şekilde işlenme’ ve -‘Yetkili kurullarca benimseme’ şartlarının sübut bulması gereğince Başsavcılıkça uyulmamıştır.

Böyle bir davanın açılabilmesi için bu beş şartın hepsinin birden yerine getirilmesi kanuni gerekliliktir. Halbuki gerçekte bu şartların beşinin birden yerine gelmesi şöyle dursun, hiç biri varit değildir.

Hal böyle iken birkaç üyemizin sübut bulmamış konuşmaları yeterli görülmüş ve partimizin suç odağı haline geldiği varsayılarak işbu dava açılmıştır. Öte yandan Siyasî Partiler Kanunu’nun 98. Maddesi, Başsavcıya, iddianamesine esas teşkil edecek olayların araştırması ve soruşturulmasında ve davanın açılması ve yürütülmesinde Cumhuriyet Savcılarına tanınan bütün yetkileri ve görevleri vermiştir. Buna rağmen, Başsavcı, lehimizde olan delilleri de toplama cihetine gitmeyerek, savunma hakkımızı hiçe saymıştır.

Nitekim bu davanın açılışında kanunun amir hükümlerinin birbir yerine getirilmesi şöyle dursun herhangi bir konuda Partiye, ne bir şey sorulmuş, ne de haber verilmiştir. Tamamen Partinin gıyabında birden bire Anayasa Mahkemesi’ne müracaat edilmiş ve Parti bunu medyadan duymuştur. Halbuki Anayasa’nın ve yasanın tarif ettiği odak olma fiili, öyle bir fiildir ki, 14 yıl boyunca bununla ilgili hiçbir şey cereyan etmemişken, birden bire hasıl olabilecek bir olay değildir. Bu ancak yıllar içinde birçok üyelerin fiilerinin sübut bulması, partiye bildirilmesi, partinin bu üyeleri ihraç etmeyerek fiillerini üslenmesi ve 4 milyon üyesi bulunan bir parti için binlerce üye hakkında aynı işlemin cereyan etmesi ile meydana gelebilecek bir olaydır.

Hal böyleyken, çağdaş demokrasilerin olmazsa olmaz koşulu olan Siyasî partilerden biri olan ve halen ülkemizin en büyük Siyasî kuruluşu bulunan Partimize, Başsavcılıkça Dernekler Kanunu’nun 53. maddesinin, dernek kapatma davalarında derneklere tanıdığı haklar kadar dahi imkan tanınmaması kabul edilemez.

Netice olarak;

Bu dava, Anayasa’nın hem lafzına, hem de ruhuna aykırı açılmıştır.

Bu dava, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’na aykırı açılmıştır.

Bu dava hukukun temel prensiplerine aykırı açılmıştır.

Bu nedenle Yüksek Mahkemenin bu davada da, teminat olma özelliği taşıyan usül kurallarını, öteden beri olduğu gibi, büyük bir duyarlılıkla dikkate alacağından ve usule aykırılık sebebiyle dosyanın Başsavcılığa iade edileceğinden kuşkumuz yoktur. Kaldı ki muhterem Mahkemenizce bu davanın esas yönünden reddedileceğinden hiç bir şüphemiz bulunmamaktadır.

B- İkinci Kısım: Siyasî partilere ilişkin kapatma davalarında Anayasanın 68. ve 69. maddelerinin doğrudan uygulanması mümkün değildir. 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun uygulanması gerekir.

B-1. Sayın Başsavcının Bu Konudaki İddiası:

Kural olarak Anayasa Hükümleri, doğrudan uygulanmazlar. Anayasa Kuralının uygulanabilirliğini temin için, ayrıca kânûni düzenlemelere ihtiyaç vardır. Bu nedenledir ki; Anayasa’nın muhtelif hükümlerinde Anayasa’da belirtilen esaslar çerçevesinde kânûni düzenlemeler yapılması gerektiği ifade edilmiştir.

Hal böyleyken sayın C.Başsavcısı, Anayasa’nın 23/7/1995 tarih ve 4121 sayılı Kanunla değişik 68 ve 69. maddeleri ile 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun parti kapatmaya ilişkin hükümlerinin ‘Zımnen İlga’ edildiğini ileri sürerek, doğrudan Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerine istinaden Parti’mizin kapatılmasını talep etmiştir. Sayın Başsavcının iddianamesine göre: ‘… Bir siyasî partinin lâik cumhuriyet aykırı ilkelerine eylemlerin odağı haline gelip gelmediğini Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesi gözönünde tutularak değil Anayasa’mızın 69 uncu maddesinin altıncı fikrası yollamasıyla 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası gözönünde tutularak belirlenmelidir.’

Sayın Başsavcı’ya göre 1995 yılında yapılan değişiklikten sonra Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleri ile 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesi arasında bir ‘mübayenet’ ortaya çıkmıştır. Bu ‘mübayenet’ karşısında, 2820 Sayılı Kanun’un 103. Maddesinin ‘zımnen ilga’ edilmiş olduğu ve dolayısiyle, davada Siyasî Partiler Kanunu hükümlerinin değil, doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği kabul edilmelidir.

Bu iddia ve yorum tarzı, 1982 Anayasası’nın temel hükümlerine, usul ve yasalarımıza, Anayasa Mahkemesi’nin 1982 Anayasası’ndan sonraki içtihatlarına tamamen aykırıdır.

aöyleki:

B – 2. Anayasa Hükümleriyle Siyasî Partiler Kanunu Hükümleri Arasında Bir Mübayenet Yoktur.

Bir Siyasî partinin kanunen yasaklanmış belli faaliyetlerin icrası bakımından odak (mihrak) haline gelmesi dolayısiyle kapatılmasına ilişkin esaslar açısından 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu hükümleriyle 1982 Anayasası’nın 1995 değişikliğinden sonraki 69. maddesi hükmü arasında bir mübayenet mevcut değildir.

Anayasa’nın değişik 69. maddesinin 6. Fıkrasına göre; ‘Bir Siyasî partinin 68 nci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesi halinde karar verilir’

Burada, bir Siyasî partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edileceği hükme bağlanmıştır. Bununla ‘tabiî’ olan bir husus, Anayasa hükmü haline getirilmiştir. Çünkü, gerek Anayasa’nın 69. maddesine ve gerekse 2820 Sayılı Kanun’un 98. maddesine göre Yargıtay C.Başsavcılığı, sadece bir iddia makamıdır. Yargıtay C.Başsavcılığı, ancak belli şartların gerçekleştiğinden bahisle bir Siyasî partinin kapatılması gerektiği iddiasında bulunabilir. Bu husus Anayasa’nın 69. Maddesinin gerekçesinde açıkça belirtilmiştir. Buna göre;’Siyasî partilerin bütün bu yönleri ile faaliyetlerinin Anayasa, kanunlar ve kendi tüzük ve programlarına uyup uymadıklarını öncelikle denetleme; faaliyetlerini de sürekli olarak takip ederek, bunlar hakkında Anayasa ve kanunlara uymadığı takdirde dava açma ve hatta kapatma talep etme yetki ve görevi Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilmiştir.’

Yukarıda belirttiğimiz gibi, Anayasa’nın 69. maddesinin 6. Fıkrasına göre Yargıtay C. Başsavcılığı’nın parti kapatmaya dönük iddialarının doğru olup olmadığını tespit görevi, yargılama mevkiinde bulunan Anayasa Mahkemesi’ne verilmiştir. Bu husus, Siyasî partilerin kapatılması davalarında Anayasa Mahkemesi’nin ‘görevli Mahkeme’ olmasının tabiî bir sonucudur.

Bir Siyasî partinin yasaklanmış belli faaliyetler açısından odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesi halinde partinin temelli kapatılacağı hususundaki Anayasa hükmü; hangi hallerde bir Siyasî partinin bu faaliyetlerin odağı haline gelebileceği hususunda bir ölçü getirmemiştir. Aynı maddenin 10. fıkrasındaki; ‘Siyasî partilerin … denetlenme ve kapatılmaları.. yukarıdaki esaslar çerçevesinde k a n u n l a düzenlenir’ hükmü gereğince bu husus, Kanuna bırakılmıştır. Yani, bir Siyasî partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediği, 2820 sayılı Kanun’un 103. ve bu maddenin atıfta bulunduğu 101. maddenin l. fıkrasının (d) bendinde belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde belirlenecektir.

Değişiklikten önceki ve sonraki metinler karşılıklı olarak birbirleriyle mukayese edildiğinde görülecektir ki; 1995 değişikliğinden önce sadece parti tüzük ve programlarında yasaklanmış belli amaçlara ve fiillere yer verilmiş olması dolayısıyla kapatma cihetine gidileceği belirtilmişti. Buna karşılık, 1995 değişikliği ile bu kapsama ‘eylemler’ de dahil edilmiştir. Böyle bir düzenlemeye gerek duyulmasının sebebi; özellikle ülkenin bölünmez bütünlüğü aleyhine propaganda yapan partilerle ilgili olarak açılan kapatma davalarında ‘eylem’ konusunda Anayasal dayanağının bulunmadığının ve bu nedenle, Siyasî Partiler Kanunu’nun ilgili hükümlerinin Anayasa’ya aykırı olduğunun savunma olarak ileri sürülmesidir. 69. maddenin 6. fıkrası hükmü ile Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesinin anayasal dayanağı oluşturulmuştur.

B – 3. Bir an için böyle bir mübayenetin varlığı kabul edilse bile, 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanununun 101 ve 103. maddelerinin uygulanması gerekir:

Daha evvel Anayasa’nın 4121 Sayılı Kanun’la değişik 68 ve 69. maddeleri ile ilgili Siyasî Partiler Kanunu’nun 103. maddesi arasında bir mübayenetin bulunmadığını belirtmiştik. Bir an için böyle bir mübayenetin varlığı kabul edilse dahi, konuyu özel olarak düzenleyen Siyasî Partiler Kanunu’ndaki parti kapatmaya ilişkin usul ve esasları bir kenara iterek, genel esasları belirten Anayasa hükümleri doğrudan tatbik edilerek parti kapatma davası açılamaz.

Bu hususun aydınlanabilmesi için şu iki sorunun cevaplandırılması gerekmektedir:

  1. 22.4.1983 tarih ve 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu, 1982 Anayasası’nın 177. Maddesi kapsamına girer mi’
  2. Siyasî Partiler Kanunu’ndaki hükümlerle Anayasa hükümleri arasında ‘açık-seçik’ bir mübayenetin mevcudiyeti kabul edilse dahi, acaba halen yürürlükte bulunan kanun hükmünün uygulanması ‘ihmal’ edilerek, olaya doğrudan Anayasa hükmünün uygulanması mümkün müdür’ Bir başka ifadeyle; daha önce yürürlüğe girmiş kanun hükümleriyle bilahare yapılan Anayasa değişikliği neticesi Anayasa’ya konan yeni hükümler arasında mübayenet bulunması halinde; bu kanun hükümleri zımnen ilga edilmiş sayılır mı’

Birinci Soru İle İlgili Açıklamalarımız:

Sayın Yargıtay C. Başsavcısı, 2820 Sayılı Kanun’un ‘Anayasa’nın yürürlüğe girmesi’ kenar başlığını taşıyan 177. madde kapsamına dahil olduğunu düşünmektedir. Bu itibarla, Sayın Başsavcı, davayı Siyasî Partiler Kanunu yerine, doğrudan Anayasa’nın 68 ve 69. Maddelerine istinaden açmıştır.

İddianamede yer alan bu görüş ve yorum tarzı, doğru değildir.

aöyle ki:

  1. maddenin (e) bendine göre; ‘Anayasa’nın halkoylaması sonucu kabulünün ilanıyla birlikte yürürlüğe girecek hükümleri ve mevcut ve kurulacak kurum, kuruluş ve kurullar için y e n i d e n kanun yapılması veya mevcut kanunlarda değişiklik yapılması gerekiyorsa, bunlara ilişkin işlemler mevcut kanunların Anayasa’ya aykırı olmayan hükümleri veya doğrudan Anayasa hükümleri, Anayasa’nın 11 . maddesi gereğince uygulanır’

Anayasa’nın 177. maddesi, yeni Anayasa’nın yürürlüğe girmesini sağlamak için aşamalı bir usul öngören ‘bir geçiş dönemi’ hükmüdür. Maddenin (e) bendi münhasıran yeni Anayasa yürürlüğe girdikten sonra, yeni kanunlar çıkarılıncaya kadar nasıl bir yol izleneceği hususunu düzenlemektedir.

Nitekim bu husus, maddenin gerekçesinde açıkça belirtilmiştir: ‘Yeni kabul edilen Anayasaların yürürlüğü hakkındaki maddeler, diğer kanunların yürürlük maddelerinden değişik bir şekilde hazırlanmaktadır. Bu farklılığa neden olan en önemli etkenlerden biri de anayasalarda yer alan maddelerden bir kısmının bu maddelere dayalı olarak hazırlanıp kabul edilecek kanunlarla uygulamaya konulabilecek hükümleri ihtiva etmesidir. Aynı şekilde kurulması öngörülen yeni organlar da bunlara ilişkin kanunlarla düzenlenecektir. Örneğin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üye sayısını gösteren kuruluş maddesi Siyasî Partiler ve seçime ilişkin hükümler, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçimi hakkındaki hükümler ve bunlarla aynı nitelikteki diğer hükümler; kanunkoyucuya hitap etmekte olup, Kanun’un hazırlanması bakımından yürürlükte olacaktır ki, kanunkoyucu bunlara dayanarak kanunları düzenleyecek ve dolayısıyla Anayasa’nın bu konudaki hükümleri bu esaslar içinde uygulanacaktır.’

Anayasa’nın 177. , maddesinin (e) bendinde sözkonusu edilen ‘mevcut kanunlar’ ifadesine gelince, bu ifadeler ile 1982 Anayasası’nın yürürlüğe girdiği anda mevcut olan kanunlar kastedilmiştir. Bu sebepten dolayı 24.4.1983 tarih ve 18027 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu bu madde kapsamına giren bir kanun olarak mütalâa edilemez. I77. maddenin (e) bendindeki ‘mevcut kanunlar’ ifadesiyle kastedilenin, 1982 Anayasası’nın yürürlüğe girdiği anda mevcut olan kanunlar olduğu hususu Yüksek Yargıtay’ın pek çok kararında açıklanmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 14.9.1983 T. ve E.1980/4-1714, K.1983/803 (YKD, Kasım 1983, sh. 1587 vd.); Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 28.3.1988 T. ve E.1988/5-76 K.1988/135 (YKD, Haziran 1988, sh. 840 vd.) S.lı kararları örnek olarak zikredilebilir.

İkinci Soru İle İlgili Açıklamalarımız:

1995 yılında yapılan değişiklikten sonra Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleri hükümleriyle 2820 sayılı Kanun’un 103. maddesi hükmü arasında bir ‘mübayenet’ bulunduğu fikrinden hareket eden Sayın Başsavcı -açık olarak telaffuz etmese de- 103. madde hükmünün ‘zımnen ilga’ edilmiş olduğunu iddia etmektedir.

Sayın Başsavcı, bu iddiasını ispatlamak için Anayasa Mahkemesi’nin, Danıştay’ın ve Yargıtay’ın çeşitli kararlarına atıfta bulunmaktadır.

Ezcümle Sayın Başsavcı, iddianamenin 3. sahifesinde: ‘Anayasa Mahkemesi’nin verdiği birçok karara göre, Anayasa’da sadece özü belirlenmiş bir kural değil de, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir Kanun’un aykırı hükümlerini zımnen ilga edebilmelidir. ‘ demiş ve yüksek Mahkemenin: (3.6.976 gün ve 13/31; 3.7.964 gün ve 22/54; 13.1.966 gün ve 26/l; 30.9.1969 gün ve 24/50; 2.8.1967 gün ve 22/22; 30.11.983 gün ve 8/3; 17.8.1971 gün ve 41-67) sayılı kararlarını emsal göstermiştir.

Sayın Başsavcının, iddiası ve kabulü bu davada hukuken geçersizdir. Çünkü: Anayasa Mahkemesi, 1961 Anayasası ile kurulmuştur. İlk kararlarında ilke olarak Anayasa kurallarının doğrudan uygulanmasını kabul etmemiştir.

Bilahare 1961 Anayasası’nın geçici 9. ve 151. maddelerindeki Anayasa’nın yürürlüğe konmasını temin için sevkedilmiş olan istisnai hükümlerden dolayı 1982 Anayasası’ndan önceki dönemde bazı özel haller için, adı geçen Anayasa maddelerinin cevaz vermiş olması münasebetiyle, hak ve hürriyetleri genişletme ve ilgili kişiler ve kurumların lehine hareket etme maksadıyla, Anayasa’da daha ayrıntılı ve doğrudan tatbik edilebilir hükümlerin mevcudiyeti halinde Anayasa’yı uygulama istikametinde kararlar vermiştir.

Ancak 1982 Anayasası 1961 Anayasası’ndaki 151. ve geçici 9. maddelerini iptal edip, bunların yerine 152, 177 ve geçici 15. Maddeleri yürürlüğe koyunca, artık kanunları ihmal kapısı kesinlikle kapanmış, bundan dolayı da 1982 Anayasası’ndan sonraki bütün Anayasa Mahkemesi kararlarında mer’î kanun hükümlerinin uygulanmasının ihmal edilemeyeceği, bilakis özel hüküm olması dolayısiyle kanunun tatbiki gerektiği tekrar tekrar vurgulanmıştır.

Sayın Başsavcının iddianamede zikrettiği kararlar 1982 Anayasası’ndan önceki döneme ait kararlardır. 1982’den sonra 1982 Anayasası’nın getirdiği hükümlerle bu kararlar geçerliliğini kaybetmiştir. Bu kararlar, işbu davada mesned ittihaz edilemezler.

Bu hukuki gerçek, Anayasa Mahkemesi’nin aşağıdaki bölüm de iktibas etmiş bulunduğumuz kararlarında mesnetleriyle açıkça ortaya konulmuştur.

B – 4. Anayasa Mahkemesi kararları sayın Başsavcının iddiasının kabulüne imkan olmadığını göstermektedir.

  1. Anayasa Mahkemesi ilk dönemdeki kararlarında, temel ilke olarak Anayasa hükümlerinin doğrudan uygulanmasını kabul etmemiştir.

Bu görüş, Yüksek Mahkeme’nin 1963 tarihli aşağıdaki kararından açıkça anlaşılmaktadır. Karara göre: ‘Anayasa hükümleri, ister yalnız ilkeleri ana çizgileri ile ve kısaca, ister ele aldığı konuyu bütün ayrıntılarıyla tam olarak belirtmiş bulunsun, etki ve değer bakımından hep aynı niteliktedir. Yani bunlar üstün, bağlayıcı temel hukuk kurallarıdır. … Ancak, uyuşmazlık ve çelişme durumlarında sonraki Kanun’un bazı hallerde önceki Kanun’un aykırı hükümlerini, dolayısıyla kendiliğinden yürürlükten kaldırılışı gibi, temel hukuk kuralının uyuşmazlığı ve çelişmeyi meydana getiren kanun hükmünü kendiliğinden kaldırarak onun yerine geçmesi mümkün değildir. Aykırılığın giderilmesi için mutlaka bir eylem ve işlem gerekir ki, bu da ya yasama yoluyla yahut iptal müessesesinin işletilmesi ile olur. Eğer Anayasa’nın, yürürlüğe girdiği tarihte var olan kanunlardaki aykırı hükümleri kendiliğinden kaldıracağını düşünmek mümkün ve caiz bulunsaydı, bu çeşit hükümlerin ayrıca iptali için bir yolun öngörülmesi hiç de gerekmezdi’ (Anayasa Mahkemesi,ll.11.1963, E. 1963/106, K.1963/270 [AMKD, y. I, sh. 468 vd.) Ayrıca bkz. Anayasa Mahkemesi, 22.5.1963, E.1963/205,K.1963/123 (AMKD, sy. 2, sh. 20] )

b ) 1982 Anayasası ve bundan sonra verilen Anayasa Mahkemesi Kararları, Sayın Başsavcının iddiasını dayandırmak istediği Anayasa Mahkemesi Kararlarını hukuki mesnet olmaktan çıkartmıştır.

Her ne kadar Anayasa Mahkemesi 1970’li yıllarda, bazı özel hallerde Anayasa hükümlerinin doğrudan uygulanması gerektiği konusunda bazı kararlar vermiş ise de; Yüksek Mahkeme, 1982 Anayasası’nın getirdiği yeni hükümlere uyarak hususen Siyasî parti kapatma davalarıyla ilgili olarak verdiği kararlarında bu görüşten kesin olarak ayrılmıştır.

Diğer bir ifadeyle, Anayasa Mahkemesi, 1982 Anayasası yürürlüğe girdikten sonra ‘ihmal tekniği’ni kullanarak 2820 Sayılı Kanun’un Siyasî parti kapatılmasına ilişkin hükümlerinin uygulanmasından sarfınazar edilemeyeceği neticesine ulaşmıştır. Nitekim bu husus; Yüksek Mahkemenin 1993 tarihli kararında açık bir şekilde vurgulanmıştır: Anayasa’nın, Geçici I5. maddesinin kapsamında olan ve böylece Anayasal koruma altında bulunan yasa hükümlerinin sırf bu nedenle Anayasa’ya aykırı oldukları ileri sürülemeyeceği gibi, bunların (uygulanmasının) Anayasa Mahkemesi’nce ihmal edilmesinden de söz edilemez. Bu durumdaki hükümlerin ancak Anayasa’nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde yorumlanmaları düşünülmelidir. -Öte yandan, Anayasa yargısında bir yasa kuralının ihmal edilebilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen bir yasa ile Anayasa kuralının bulunması ve yasa kuralının iptal edilebilir nitelikte olması gerekir. Geçici 15. Madde nedeniyle iptali istenilemeyen kuralın ihmali de söz konusu olamaz. Bu durumda çözümün Anayasa kuralları yönünden aranması doğaldır. Anayasa’nın geçici I5. maddesinin varlığı, Anayasa’nın tümlüğü içinde bir çelişkiyi değil, ayrık bir durumu yansıtmaktadır. Geçici 15. maddenin içeriği, konuyu açık bir biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin bu kuralı yok sayması olanaksızdır. – Kaldı ki, Siyasî Partiler Yasası’nın getirdiği yasaklar, Anayasa’nın 68 ve 69. Maddelerinde yer alan kapatılma nedenlerini somutlaştırmaktadır…. (Nitekim) Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında ‘Siyasî partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir’ denilmektedir…’ (Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993, E.,1992/l, K.1993/1) [RG.: 18 Ağustos 1993/21672, sh. 184]. Aynı temel görüşler aşağıdaki Anayasa Mahkemesi kararlarında da tekrar tekrar teyit olunmaktadır: Bakınız; Anayasa Mahkemesi kararları; 10.07.1992, E.1991/2, K.1992/1 [RG.: 25.10.1992/21386]; 23.11.l 993, E.1993/ 1, K.1993/2 [RG.: 14.2.1994/21849); 16.06.1994, E.1993/3, K.1994/2 [RG.: 30.06.1994/21976]; 28.09.1984, E.1984/l, K.1984/1 [RG:14.2.1985/18666, sh.39]; 18.02.1997, E.1996/2, K.1997/2 [RG: 18.7.1997/23053];

Bu hususa müteallik doktriner görüşler için bkz. ÖZBUDUN, E., Türk Anayasa Hukuku, Ankara, 1993, sh. 387/388; ALİ EFENDİOĞLU Y., Anayasa Yargısı ve Türk Anayasa Mahkemesi, Ankara, 1996, sh. 318, 323).

  1. Anayasa Mahkemesi 1995 değişikliğine rağmen, Anayasa hükmünün değil 2820 sayılı Partiler Kanunu’nun uygulanmasına karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin, Diriliş Partisi ile ilgili olarak açılan parti kapatma davası münasebetiyle verdiği 18.2.1997 tarihli kararında aşağıdaki hükümler yer almış bulunmaktadır. ‘Anayasa’nın 69. maddesinde, Siyasî partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları ile Siyasî partilerin ve adayların seçim harcamaları usul ve esaslarının Anayasa’da öngörülen ilkeler doğrultusunda yasayla düzenleneceği kurala bağlanmış, buna uyularak da 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmıştır.’

‘Anayasa’nın anılan buyurucu kuralı uyarınca 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmış, Siyasî partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirilmiştir.’

Bu hükümlerde açıkça belirtildiği gibi 1995 değişikliklerine rağmen Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın değişen hükümlerini Sayın Başsavcının iddia ettiği gibi doğrudan uygulamamış, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun kararına mesnet yapmıştır.

Keza 1995 yılında Anayasa’nın 68. maddesinin 4. Fıkrasında yapılan değişiklik sonucunda iki devre üst üste seçime girmediği için Siyasî partilerin kapatılması hakkında bir hüküm mevcut olmadığı halde, Yüksek Mahkeme Anayasayı değil, 2820 sayılı Kanun’un ilgili hükümlerini uygulamıştır.

Görülüyor ki; Sayın Başsavcının 2820 sayılı Kanun’un ihmaline dair -davamızda- serdettiği görüş, Yüksek Mahkemenin zikrettiğimiz bu kararlarına ters düşmektedir.

(d )Anayasa Mahkemesi, Dernekler için bile Anayasa’nın 1995 Değişikliğine Rağmen Anayasa Hükmünün Değil, Dernekler Kanunu Hükümlerinin Uygulanmasına Karar Vermiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin 1995 değişikliğinden sonra, Anayasa ile Dernekler Kanunu arasında açıkça mübayenet bulunmasına rağmen; doğrudan Anayasa hükmünü değil, Dernekler Kanunu hükmünün uygulanması gerektiğini karara bağlaması da, işbu dava açısından büyük bir önemi haizdir. Şöyle ki:

1995 yılında Anayasa’da yapılan değişiklikle, derneklerin Siyasî faaliyette bulunmasını yasaklayan 33. madde hükmü de değiştirilmiştir. Buna karşılık, dernekler açısından siyaset yasağı getiren 6.10.1983 Tarih ve 2908 Sayılı Dernekler Kanunu’nun 5. maddesinin 11. bendi halâ yürürlüktedir.

Giresun Halkevleri Derneği’nin olağanüstü genel kurulunda verdikleri siyasal içerikli önergenin kabul edilmesi nedeniyle Dernekler Yasası’nın 5. ve 37. maddeleri yoluyla 76. maddesine göre cezalandırılmaları için Yönetim Kurulu üyeleri hakkında açılan kamu davasının duruşmasında; olaya uygulanması gereken 2908 Sayılı Kanun’un 11. maddesinin 5. bendi Anayasa’nın 1995 yılında değişik 33. maddesine aykırı duruma geldiği için ve iptali talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne gidilmesi gerektiği hususundaki iddianın ciddi olduğu kanısına varan yerel mahkeme, 2908 Sayılı Yasa’nın 5. maddesinin 11. bendinin iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştur.

Bu başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi şu kararı vermiştir: ‘Anayasa’da belirli konuları düzenleyen genel kurallar yanında, özel kurallara da yer verilmiştir. Bir konu, özel kurallarla düzenlenmemişse sorunların çözümünde genel kurallar uygulanır. Ancak, o konuda özel düzenlemeler varsa artık genel kurallara başvurulmaz. Anayasa kuralları etki ve değer bakımından eşit olup hangi nedenle olursa olsun birinin ötekine üstün tutulmasına olanak bulunmadığından, bunların birarada ve hukukun genel kuralları gözönünde tutularak uygulanmaları zorunludur. Sözü edilen geçici I5. Maddenin de bir Anayasa kuralı olarak, Anayasa’da yer almış bulunan diğer kurallarla etki ve değer bakımından eşit olduğunda kuşku yoktur. Anayasa’da belli bir konuyu düzenleyen özel kural varken, o konuyu da kapsamı içine alabilecek nitelikte bir genel kural bulunsa bile onun değil, konuya özgü Anayasa kurallarının uygulanması gerekir.

Söz konusu maddenin, ‘Geçici Madde’ olarak adlandırılmış bulunması etki ve değer bakımından Anayasa’nın öteki maddelerinden daha zayıf ve önemsiz olduğu biçimde yorumlanmasına neden olamaz. Çünkü, geçici maddeler genellikle geçiş dönemlerine ilişkin işlemlerin uygulama yöntemini ve kapsamını gösteren ayrık hükümleri içerirler. Hukukta genel kural olarak, yasalar, yayımından sonraki olaylara ve durumlara uygulanırlar. Bu ilkenin en çarpıcı ayrıklığı, yasalardaki geçici kurallardır. Bu nedenle yasaların geçici maddeleri ile esas maddeleri arasında çelişiklik varsa özel niteliği nedeniyle esas maddeden önce uygulanırlar. Çünkü, yasa koyucu, kuralın ayrıklığında kamu yararı görmüştür. Özel düzenlemenin genel düzenlemeden önce geleceği hukukun genel bir ilkesidir. Bir yasada öncelik alan geçici maddeler uygulanıp sonuçları tümüyle alındıktan sonra yürürlükten kalkmış olurlar. Aksi takdirde, yasalardaki geçici maddeler, yasanın bir ayrıklık olarak kapsadıkları konularla birlikte geçerliliklerini sürdürürler. Başka bir anlatımla yasakoyucu, kamu hizmetinin niteliği ve yasama politikasının gereği olarak ayrık kurallar koyabilir.

Yasa metinlerinin, kullanılan sözcüklerin, hukuk dilindeki anlamlarına göre anlaşılması gerekir. Yasa kuralının, günün sosyal ve ekonomik gerekleriyle çeliştiği sanılsa bile, yürürlükte kaldığı sürece uygulanması hukukun gereğidir. Kimi gerekçelerle bu kuralın dışına çıkılması, metinlerin anlamlarından başka biçimlerde yorumlanması, metnin bir tür düzeltilmesine kalkışılması, aslında yasada olmayanı yasaya yakıştırmak ve yorum yoluyla amacını değiştirmek ya da yasa koyucunun yerini almak olur.

Bir Cevap Yazın