Kuranın Hikmeti ve Güzelliği

KUR’ÂN-I KERİMİN lâfzı da, mânâsı da Allah’a aittir. O, İlâhî bir kitap, semâvî bir hitaptır. Kur’ân yalnız mânâsıyla değil, aynı zamanda hem lâfzıyla, hem kelimeleri oluşturan harflerin seçilişiyle, hem de kelimelerin cümledeki sıralanışıyla ve bu sıralanıştaki âhengiyle bütün olarak bir mûcizedir.

14 asırdır en dâhi edipleri, en derin Avrupa bilginlerini kendine hayran bırakmış, kalplerini ve akıllarını fethetmiştir. Zaman zaman bu edip ve bilginler hayranlıklarını ifade etmekten kendilerini alamamışlar, hakikatleri dile getirmekten çekinmemişler, aklı selîm sahibi olmanın gereğini yapmışlardır.

Meselâ, Kur’ân’ın İngilizce mütercimlerinden Mr. Rodweld, Kur’ân karşısındaki hayranlığını şöyle dile getirir:

‘Kur’ân’ı okudukça, onun bizi mesrur ettiğini ve hayretlere düşürdüğünü; sonunda bize üstünlüğünü kabul ettirdiğini ve huzurunda bizi secdeye vardırdığını görürüz.’(1)

Kur’ân, lâfzıyla da, mânâsıyla da hiçbir kitaba benzemez. Onun üslûbunda öyle hârika bir belâğat, lâfzında öyle akıcı bir güzellik vardır ki, okuyan insan doymak bilmeyen bir lezzete kavuşur. Bunun için de Kur’ân’a vakit ayıran mü’minlerin onu okudukça okuyası gelir.

Dünyada en tatlı şeylerden dahi usanç duyan kimseler, Kur’ân’ın ruhanî havasına bürünerek tekrar ettikçe içi açılır, zerre kadar usanç duymazlar. Çünkü Kur’ân Allah kelâmı olması dolayısıyla, mü’min onu okudukça Rabbiyle konuştuğunun farkına varır.

Kur’ân’ın lâfzındaki mûcizeliğinin açıkça görülmesinin bir diğer yönü de, küçük yaşta bulunan bir çocuğun hâfızasına ağır gelmeyip kolayca ezberleyebilmesidir. Halbuki Kur’ân’ın dışındaki herhangi bir kitapta bu özelliği bulmak mümkün değildir.

Bugün başta ülkemiz olmak üzere dünyanın dört bir yanında 10-12 yaşında Kur’ân hâfızı olan çocukları görmemiz mümkün olduğu gibi, İslâm tarihinde çok küçük yaşta Kur’ân hâfızı olan zatları görmekteyiz.

Meselâ Tâbiînin büyük âlimlerinden Süfyan bin Uyeyne dört yaşında iken, büyük müfessir ve müçtehid olan İbni Cerir et-Taberî ise yedi yaşındayken birer Kur’ân hâfızıydılar.

Kur’ân-ı Kerîm her an gençliğini, tazeliğini ve tadını muhafaza etmektedir. Sağlığı yerinde olan bir insanın ruhunu sarıp, onu huzur ve sükûna eriştirdiği gibi, en müzmin bir hastalığa yakalanan ve en küçük bir gürültüden bile rahatsız olan hastaların kulağına Kur’ân sesi öyle hoş gelir ki, onu rahatsız etmediği gibi, bıktırıp usandırmaz da…

Yine can çekişen ölümcül hastalara Kur’ân sesi şifa dağıtan bir Cennet içeceği, bir zemzem suyu gibi gelir. Bunun için ölümü yaklaşan mü’minlerin başında hiçbir şekilde ses çıkartılmazken, Kur’ân sesi eksik edilmemeye çalışılır.

Kur’ân’ın bu özelliğini Bediüzzaman şöyle dile getirir:

‘Usandırmamasının sırr-ı hikmeti şudur ki: Kur’ân kulûbe (kalplere) kut ve gıda ve ukûle (akıllara) kuvvet ve gınadır (zenginlik) ve ruha mâ (su) ve ziyâ (ışık) ve nüfûsa (nefislere) deva ve şifa olduğundan usandırmaz. Hergün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi her gün yesek usandıracak. 

‘Demek, Kur’ân hak ve hakikat ve sıdk ve hidâyet ve hârika bir fesâhat olduğundan usandırmıyor; daima gençliğini muhafaza ettiği gibi, teravetini (tazeliğini), halâvetini (tadını) muhafaza ediyor.’
(2)

Kur’ân’ı en iyi tarif eden, en güzel anlatan, onu en iyi tanıyan şüphesiz Sevgili Peygamberimizdir (a.s.m.). O Kur’ân’ın ilk muhatabı, ilk dinleyeni, ilk okuyanı, ilk okutanı ve ilk tebliğ edeniydi.

Kur’ân’la meşgul olan insan neler kazanır, neler elde eder, nasıl bir şuûra erer?

Kur’ân-ı Kerîm bir mü’minin hayat programıdır. Yolunu, yönünü, istikametini, istikbalini, hedefini, gayesini ve maksadını Kur’ân belirler.

Hâris bin A’ver rivâyet ediyor: Birgün mescide uğradım. Cemaati birtakım dedikoduya dalmış olarak gördüm. Sonra Hazret-i Ali’nin (r.a.) yanına gittim.

‘Ey Mü’minlerin Emîri!’ dedim, ‘Cemaatin dedi-koduya daldığının farkında mısınız?’

Bunun üzerine Ali (r.a.), ‘Bunu gerçekten yapıyorlar mı?’ diye sordu.

‘Evet’ dedim.

Ali (r.a.) şöyle dedi:

‘Bakınız, ben Resulullahtan Sallallâhü Aleyhi Vesellem işittim, buyurdular ki: ‘Dikkat ediniz, büyük bir fitne kopacaktır.’

Ben, ‘Yâ Resulallah!’ dedim, ‘bu fitneden kurtuluş yolu nasıl olacaktır?’

Buyurdular ki:

‘Allah’ın kitabına sarılmakla. O kitapta sizden öncekilerin ve sonrakilerin haberi vardır. Aranızdaki meselelerle ilgili hükümler vardır.

‘O hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı ayıran bir hakemdir. Onda boş söz yoktur.
‘Kim onun hükümlerine karşı gelerek onu terk ederse, Allah onun boynunu kırar, perişan eder. Kim ondan başka bir kurtuluş yolu ararsa, Allah onu saptırır.
‘O Allah’ın sapa sağlam bir ipidir. O hikmet dolu bir öğüttür. O dosdoğru bir yoldur. Heva ve hevesler onu saptıramaz, diller onu karıştıramaz.

‘Âlimler ona doymaz; tekrarlamakla usandırmaz; insanı hayran bırakan yönleri bitip tükenmek bilmez.

‘O öyle bir kitaptır ki, cinler onu dinledikleri zaman, ‘Biz doğru yolu gösteren hârikulâde bir Kur’ân dinledik ve iman ettik’ derler.

‘Kim ona dayanarak konuşursa doğru yolu bulur. Kim onunla amel ederse mükâfatını görür. Kim onunla hük-mederse adalet etmiş olur. Kim ona çağrılırsa dosdoğru bir yol kendisine gösterilmiş olur.’

Ali (r.a.) buyurdu ki: ‘Ey A’ver! Bu sözlere sahip ol.’  (3)

Kur’ân nelerden bahsediyor, içinde neler var, hangi konuları ele alıyor? Bize nasıl bir çizgi çiziyor, nasıl bir hayat tarzı sunuyor? Hayata getirdiği prensipler nelerdir? Bunları da doğru bir şekilde Efendimizden (a.s.m.) öğreniyoruz.

Ebû Said anlatıyor. Resulullah Sallallâhü Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuştur:
‘Kur’ân-ı Kerîm, emir ve nehiy, helâl ve haram, muhkem ve müteşâbih, misâl ve temsiller üzerine inmiştir. Emrolunanları yerine getirin, yasaklananlardan kaçının, hükümleriyle amel edin, müteşabih âyetlerine iman edin ve ‘İman ettik, hepsi Rabbimizin katından gelmiştir’ deyin.’(4)

Kur’ân’da daha neler var neler? Onun daha ne gibi özellikleri ve güzellikleri vardır? Onda içimizi ve dışımızı, aklımızı ve kalbimizi, nefsimizi ve duygularımızı doyuran neler var? Onu nasıl içimize sindireceğiz? Nasıl içimize çekeceğiz? Ona nasıl sarılacağız, nasıl sahip çıkacağız? Bütün bu ard arda gelen soruların cevabını Efendimizden (a.s.m.) öğreniyoruz:

Abdullah bin Mes’ud anlatıyor. Resulullah Sallallâhü Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuştur:

‘Bu Kur’ân, Allah’ın ziyafet sofrasıdır. Yiyebildiğiniz kadar onun nimetlerinden yiyiniz.

‘Şüphesiz ki bu Kur’ân Allah’ın ipidir, apaçık bir nurdur ve fayda veren bir şifadır.

‘Kur’ân kendisine sarılanın koruyucusudur, kendisine uyanların kurtarıcısıdır. Kur’ân’a uyan doğru yoldan sapmaz ki kınansın, eğrilmez ki doğrultulsun.
‘Kur’ân’ın hârikalığı ve üstünlüğü kaybolmaz, çok okumakla eskimez.
‘Onu okuyunuz, çünkü Allah onun her harfine on ecir verir. Dikkat edin! Elif lâm mîm bir harftir demiyorum. Fakat elif tek başına bir harf, mim tek başına bir harf ve lâm tek başına bir harftir.’
(5)

Bu durumda Kur’ân-ı Kerîm hem bir ibadet ve sevap kitabı, hem de kulu Allah’a yaklaştıran en güzel bir vesile, en kısa bir yol, en kolay bir sebeptir.

Kur’ân şüphesiz Cenâb-ı Hakkın kelâmıdır, Allah’tan gelmiştir. Allah’a yaklaşmak için de Kur’ân büyük bir rehber ve kılavuzdur.

Ebû Umâme anlatıyor: Resulullah Sallallâhü Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuştur:

‘Kullar, Allah’a Ondan çıkan şeyin misliyle olduğu kadar başka bir şeyle yaklaşamamışlardır.’ Ebû’n-Nadr, ‘Kur’ân’ı kastediyor’ (6)dedi.

İmam Tirmizî’nin bize ulaştırdığı bu hadis gerçekten bir kul için çok önemli bir fırsattır. İnsan Kur’ân’la yüz yüze, göz göze gelince, kendini İlâhî huzurda görmenin, Onunla birlikte olmanın, Ona çok yakın bulunmanın haz-zını yaşıyor.

1- Kur’ân Nedir, s.128
2- Sözler, s. 351
3- Tirmîzî, Fedâilü’l-Kur’ân: 14
4- Kenzü’l-Ummâl, 1:529
5- et-Tergîb ve’t-Terhîb, 2:276
6- Tirmîzî, Fedâilü’l-Kur’ân:16

Bir Cevap Yazın