KENDİ SAĞLIK KARNESİYLE HASTA ANNESİNİ TEDAVİ ETTİRME, SUÇUN OLUŞMAMASI

YARGITAY Ceza Genel Kurulu
ESAS: 2013/450
KARAR: 2014/82

Sanık A…’ın nitelikli dolandırıcılık suçundan beraatine ilişkin, Salihli Ağır Ceza Mahkemesince verilen 09.03.2006 gün ve 10-131 sayılı hükmün, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 19.10.2011 gün ve 10268-5246 sayı ile;

"Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir.

Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte bir takım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır.

Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, fiille olan ilişkisi, mağdurun durumu, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır.

Somut olayda; sanığın rahatsızlanan annesinin tedavi işlemlerinin yapılabilmesi için hastaneye yatmasını zorunlu gören, doktor R. Y.beyanı üzerine hiçbir sosyal güvencesi olmayan ve annesi olan Arzu Temiz’i kendi Bağkur karnesi ile Kula devlet hastanesine A.. kimlikte yazılı A.. U.. olduğunu beyan ederek girişini yaptırdığı, aynı hastanenin hemşiresi olan Serpil Çelik’in hasta yatış tarihinden itibaren 1 hafta kadar sonra dosyasındaki evrakları doldururken, sağlık karnesindeki yazılı doğum tarihi ile yatan hastanın doğum tarihini şüpheli görmesi ile araştırması ve konu ile ilgili sanığın çelişkili ifadeler vermesi ile şüphelenmesi üzerine olayın ortaya çıktığı, yalanın basit ve çıplak bir yalan olmaktan çıkıp hastanede yatış süresi ve hastanede yapılan tedavi hizmetleri karşısında suçun oluştuğu gözetilmeden yazılı şekilde hüküm tesisi" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel mahkeme ise 28.12.2011 gün ve 313-310 sayı ile;

"Sanık A.. U..’ın işlem yapılmak üzere hastane yetkililerine verdiği sağlık karnesinde kendi fotoğrafının bulunduğu ve hastane görevlisi tarafından sağlık karnesine ilk bakışta hastaneye yatıp tedavi gören hastaya ait olmadığının kolaylıkla anlaşılabildiği, karne sahibi A.ile A.arasında 25 yaş farkı bulunması, nitekim servis hemşiresinin sağlık karnesine bakınca durumu hemen fark etmesi nedeniyle sağlık karnesinin iğfal kabiliyeti bulunmadığı anlaşıldığından, sanık A.. U..’ın üzerine atılı dolandırıcılık suçunun unsurlarının oluşmadığı" gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir.

Bu hükmün de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 06.06.2013 gün ve 77451 sayılı "bozma" istemli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın üzerine atılı nitelikli dolandırıcılık suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

1947 doğumlu olan sanık A.. U..’ın, hakkında verilen beraat kararı kesinleşen 1922 doğumlu annesi A.T. rahatsızlanması nedeniyle hastaneye götürdüğü ve kendisine ait Bağkur sağlık karnesiyle kayıt işlemlerini ve hastaneye yatışını yaptırdığı, Arzu Temiz’in 15.09.2005-21.09.2005 tarihleri arasında A.. U.. adına düzenlenmiş olan sağlık karnesiyle hastanede yatarak tedavi gördüğü,
Kula Devlet Hastanesi Baştabipliği’nin 01.12.2005 tarihli yazısında; A.T.borç olarak tahakkuk ettirilen 413,82 Liranın 21.09.2005 ve 21.11.2005 tarihlerinde ödendiğinin belirtildiği,

Tanık R.Y.ın; olaydan birkaç gün önce sanık A. ile yaşlı olan annesi A.nun yanlarında bir erkek ile muayenehanesine gelerek muayene olduklarını, burada şahısların başkasına ait sağlık karnesi ile hastanın hastaneye yatırılıp yatırılamayacağını sorduklarını, böyle bir şeyin mümkün olamayacağını kendilerine anlattığını, olay tarihinde devlet hastanesinde dahiliye uzmanı ve tek doktor olarak görev yaptığı bir sırada hastanın tekrar hastaneye geldiğini, kendisini özel muayenehanesinde muayene ettiği için tahlil yapılmak üzere pusula yazıp verdiğini, sanıkların pusulayı sağlık karnesi ile birlikte hemşireye verdiğini, hemşirenin de kayıt işlemlerini yapıp tahlil için yönlendirdiğini, hastanın öğleden sonra tahlil sonuçları ile birlikte polikliniğe geldiğini, tahlillerde kan değerlerinin düşük olduğunu görünce hastanede yatmasına karar verdiğini ve bu yönde gerekli talimatı vererek hastanın ibraz ettiği sağlık karnesi ile yatmasının sağlandığını, ertesi gün seminer için Antalya’ya gittiğini, bir hafta sonra görevine başladığını, hemşire S.Ç.in sağlık karnesindeki fotoğraf ile yatan hastanın doğum tarihlerindeki farklılığı öğrenerek durumu anladığını ve kendisine haber verdiğini beyan ettiği,

Tanık S. Ç.olay tarihinden önce doktor R.ın bir hastanın yatmasına karar verdiğini, dahiliye servisinde görevli olduğu gün yatış için gelen hastayı servise kabul ettiğini ve yatmasını gerçekleştirdiğini, daha sonra serviste görevli olduğu bir gün yatan hastanın sağlık karnesini incelediğinde, hastanın yaşlı ve sağlık karnesindeki doğum tarihinin de daha genç bir kişiye ait olmasından şüphelenerek hastanın başında refakatçi olarak bulunan bayana sorduğunda önce kaçamaklı cevaplar verdiğini, sonra yatan hastanın sağlık karnesi sahibi olmadığını söylediğini, bunun üzerine durumu doktor R.a bildirdiğini belirttiği,

Hakkında verilen beraat kararı kesinleşen Arzu Temiz’in; rahatsızlığı nedeniyle kızı A.. U..’ın kendisini doktora götürdüğünü, sonra hastaneye yattığını, yapılan işlemleri kızının yaptığını, kendisinin bilgisi olmadığını ifade ettiği,

Sanık A.. U.. aşamalarda; A.T.in annesi olduğunu, rahatsızlanması nedeniyle doktor R. Y. özel muayenehanesine götürdüğünü, doktorun annesine baktıktan sonra annesini hastaneye götürmesini istediğini, doktora annesinin sağlık karnesinin olmadığını söylediğini, hastaneye gittiğinde cahil olduğundan ve parası olmadığından kendi sağlık karnesiyle annesini hastaneye yatırdığını, sağlık karnesinin hemşire tarafından incelenmesi sonucunda durumun ortaya çıktığını, masrafları ödemeyi kabul ettiğini, hastane ücretini ödediğini, annesinin suç tarihinde yürüyemediğini, yapılan işlemlerden onun bilgisinin olmadığını, tüm işlemleri kendisinin yaptırdığını beyan ettiği,

Anlaşılmaktadır.

5237 sayılı TCK’nun “Dolandırıcılık” başlıklı 157. maddesinde; “Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir” şeklinde dolandırıcılık suçunun temel şekli düzenlenmiş olup, 158. maddesinde ise suçun nitelikli halleri on bent halinde sayılmıştır.
Dolandırıcılık suçunun maddi unsurunun hareket kısmı, 765 sayılı TCK’nun 503. maddesinde bir kimseyi kandırabilecek nitelikte hile ve desiseler yapma olmasına karşın, 5237 sayılı TCK’nun 157. maddesinde hileli davranışlarla bir kimseyi aldatma şeklinde ifade edilmiş olup, 765 sayılı Kanunda yer alan desise kavramına 5237 sayılı Kanunda yer verilmemiş ve hileye desiseyi de kapsayacak şekilde geniş bir anlam yüklenmiştir.

Malvarlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;
1) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması,
2) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması,
3) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması,
Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.

Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile eylem arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve zarar da, nesnel ölçüler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik bir zarar olmalıdır.

Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu diğer malvarlığına karşı işlenen suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece malvarlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlâl edildiği vurgulanmıştır.

5237 sayılı TCK’nun 157. maddesinde yalnızca hileli davranıştan söz edilmiş olmasına göre, her türlü hileli davranışın dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesi gerekmektedir.

Kanun koyucu anılan maddede hilenin tanımını yapmayarak suçun maddi konusunun hareket kısmını oluşturan hileli davranışların nelerden ibaret olduğunu belirtmemiş, bilinçli olarak bu hususu öğreti ve uygulamaya bırakmıştır.

Hile, Türk Dili Kurumu sözlüğünde; “birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen, dolap, oyun, desise, entrika” (Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, s.891) şeklinde, uygulamadaki yerleşmiş kabule göre ise; “Hile nitelikli yalandır. Yalan belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun denetleme olanağını ortadan kaldırmalıdır. Kullanılan hile ile mağdur yanılgıya düşürülmeli ve yanıltma sonucu kandırıcı davranışlarla yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır… hileli davranışın aldatacak nitelikte olması gerekir. Basit bir yalan hileli hareket olarak kabul edilemez” biçiminde tanımlanmıştır.
Öğretide de hile ile ilgili olarak; “olaylara ilişkin yalan açıklamaların ve sarf edilen sözlerin doğruluğunu kuvvetlendirecek ve böylece muhatabın inceleme eğilimini etkileyebilecek yoğunluk ve güçte olması ve bu bakımdan gerektiğinde bir takım dış hareketler ekleyerek veya böylece var olan halden ve koşullardan yararlanarak, almayacağı bir kararı bir kimseye verdirtmek suretiyle onu aldatması, bu suretle başkasının zihin, fikir ve eylemlerinde bir hata meydana getirmesidir” (Sulhi Dönmezer, Kişilere ve Mala Karşı Cürümler, 2004, s. 453),“objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki meydana getiren her türlü davranıştır” (Tezcan/Erdem/Önok, Teorik ve Pratik Ceza Hukuku, 2006, s. 558), “hile, oyun, aldatma, düzen demektir. Objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki doğurucu her davranış hiledir” (Centel/Zafer/Çakmut, Kişilere Karşı Suçlar, 2007, Cilt I. s. 452) biçiminde tanımlara yer verilmiştir.

Yerleşmiş uygulamalar ve öğretideki baskın görüşlere göre ortaya konulan ilkeler gözönünde bulundurulduğunda; hile, karşısındakini aldatan, yanılgıya düşüren, düzen, dolap, oyun, entrika ve bunun gibi her türlü eylem olarak kabul edilebilir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi, gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Gösterişte, fail sahip bulunmadığı imkanlara ve sıfata sahip olduğunu bildirmekte, gizli davranışta ise kendi durum veya sıfatını gizlemektedir. Ancak sadece yalan söylemek, dolandırıcılık suçunun hile unsurunun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Kanun koyucu yalanı belirli bir takım şekiller altında yapıldığı ve kamu düzenini bozacak nitelikte bulunduğu hallerde cezalandırmaktadır. Böyle olunca hukuki işlemlerde, sözleşmelerde bir kişi mücerret yalan söyleyerek diğerini aldatmış bulunuyorsa bu basit şekildeki aldatma, dolandırıcılık suçunun oluşumuna yetmeyecektir. Yapılan yalan açıklamaların dolandırıcılık suçunun hileli davranış unsurunu oluşturabilmesi için, bu açıklamaların doğruluğunu kabul ettirebilecek, böylece muhatabın inceleme eğilimini etkisiz bırakabilecek yoğunluk ve güçte olması ve gerektiğinde yalana bir takım dış hareketlerin eklenmiş bulunması gerekir.

Failin davranışlarının hileli olup olmadığının belirlenmesi noktasında öğretide şu görüşlere de yer verilmiştir: “Hangi hareketin aldatmaya elverişli olduğu somut olaya göre ve mağdurun içinde bulunduğu duruma göre belirlenmelidir. Bu konuda önceden bir kriter oluşturmak olanaklı değildir”(Özbek/Kanbur/Doğan/Bacaksız/Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 2010, s.687), “Hileli davranışın anlamı birtakım sahte, suni hareketler ile gerçeğin çarpıtılması, gizlenmesi ve saklanmasıdır”(Doğan Soyaslan, Ceza Hukuku Özel Hükümler 6. Baskı, sf.343), “Hilenin, mağduru hataya sürükleyecek nitelikte olması yeterlidir; ortalama bir insanı hataya sürükleyecek nitelikte olması aranmaz. Bu nedenle, davranışın hile teşkil edip etmediği muhataba ve olaya göre değerlendirilmelidir” (Nur Centel – Hamide Zafer – Özlem Çakmut, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, 2007, Cilt I. s.457).

Esasen, hangi davranışların hileli olup olmadığı ve bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği yolunda genel bir kural koymak oldukça zor olmakla birlikte, olaysal olarak değerlendirme yapılmalı, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiille olan ilişkisi, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmak suretiyle sonuca ulaşılmalıdır.

Bu bilgiler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Sanığın rahatsızlanan annesini üzerinde fotoğrafı bulunan kendisine ait sağlık karnesi ile hastahanede tedavi ettirmesi şeklinde gerçekleşen somut olayda, sanığın işlem yapmak için hastane yetkililerine verdiği sağlık karnesinde kendi fotoğrafının bulunması, sanık ile annesi arasındaki yaş farkının 25 olması, sağlık karnesinin yatan hastaya ait olmadığının hastane görevlisi tarafından ilk bakışta hemen ve kolaylıkla farkedilmesi gibi hususlar birlikte değerlendirildiğinde, sanığın basit bir yalandan ibaret olan eyleminin dolandırıcılık suçunun maddi konusunun hareket unsurunu oluşturan hileli davranış olarak nitelendirilemeyeceği anlaşıldığından, dolandırıcılık suçunun unsurları itibariyle oluşmadığı kabul edilmelidir.

Bu itibarla, sanığın dolandırıcılık suçundan beraatine ilişkin yerel mahkeme direnme hükmü isabetli olup onanmasına karar verilmelidir.

SONUÇ:
1- Usul ve kanuna uygun olan Salihli Ağır Ceza Mahkemesinin 28.12.2011 gün ve 313-310 sayılı direnme kararının ONANMASINA,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 18.02.2014 günü yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

İstatistikler: Gönderilme zamanı gönderen admin — Pzr Mar 22, 2015 7:39 pm — Cevaplar 0 — Ziyaret 66


kararara.com Sitesine Git

Bir Cevap Yazın