FAALİYETTE BULUNAN CEMAAT VAKIFLARI hk.

İdari Dava D. Kur. 2006/1219 E., 2008/2216 K.

İdari Dava D. Kur. 2006/1219 E., 2008/2216 K.

  • FAALİYETTE BULUNAN CEMAAT VAKIFLARI
  • 2762 S. VAKIFLAR KANUNU(MÜLGA) [ Madde 44 ] “İçtihat Metni”

    Temyiz İsteminde Bulunan (Davalılar) : 1- Başbakanlık

    2- Vakıflar Genel Müdürlüğü

    Vekili:Av. …

    Karşı Taraf (Davacı) : Büyükdere Surp Boğos Ermeni Kilisesi Vakfı

    Vekili.: Av. …, Av. …

    İstemin Özeti:Danıştay Onuncu Dairesi’nin 15.11.2005 günlü, E:2003/2271, K:2005/6745 sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması, davalı idareler tarafından istenilmektedir.

    Savunmanın Özeti:Danıştay Onuncu Dairesi’nce verilen kararın usul ve hukuka uygun bulunduğu ve temyiz dilekçesinde öne sürülen nedenlerin kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı belirtilerek, temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır.

    Danıştay Tetkik Hakimi Yalçın Macar’ın Düşüncesi: Temyiz isteminin reddi ile Daire kararının onanması gerektiği düşünülmektedir.

    Danıştay Savcısı Nevzat Özgür’ün Düşüncesi : 19.6.1926 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 864 sayılı Kanunu Medeninin Sureti Mer’iyet ve Şekli Tatbiki Hakkında Kanun’un 8. maddesinde Kanunu Medeni’nin yürürlüğe girişinden önce vücuda getirilen vakıflar hakkında ayrıca bir tatbikat kanunu yayınlanacağı, Kanunu Medeni’nin yürürlüğe girişinden sonra vücuda getirilecek tesislerin Kanunu Medeni hükümlerine tabi olacağı kurala bağlanmış, anılan Yasa’da belirtilen tatbikat kanunu olarak 13.12.1935 tarihinde yürürlüğe giren 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun “Amaç” başlıklı 1. maddesinin birinci fıkrasında “4 Birinci Teşrin 1926 tarihinden önce vücud bulmuş vakıflardan” ibaresine yer verildikten sonra, mazbut ve mülhak vakıflara ilişkin hükümlere yer verilmiş, cemaatlerce idare olunan vakıfların mülhak vakıf olduğu belirtilmiş, bu maddeyi değiştiren ve 1949 yılında yürürlüğe giren 5404 sayılı Kanun ise o tarihe kadar mülhak vakıf olarak nitelenen cemaat vakıflarını ayrı bir vakıf türü olarak belirlemiş, “cemaatlere ve eşrafa mahsus vakıflar bunlar tarafından seçilen kişi veya kurullarca yönetilir.” kuralını getirmiştir. Böylece Kanunu Medeni öncesi vakıflar mazbut, mülhak ve cemaat vakıfları olarak üç grup halinde düzenlenmiştir.

    Aktarılan Yasa hükümlerine göre, Türk Kanunu Medenisinin yürürlüğe girdiği 4.10.1926 tarihinden sonra gerek mazbut ve mülhak vakıf ve gerekse cemaat vakfı kurulamayacağı, bu tarihten itibaren ancak Kanunu Medeni hükümlerine tabi olarak tesis adı verilen vakıf niteliğinde kuruluşların vücuda getirilebileceği, niteliği bakımından bir tasfiye yasası olan 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 4 Birinci Teşrin 1926 tarihinden, yani Kanunu Medeni’nin yürürlük tarihinden önce vücud bulmuş vakıflar hakkındaki uygulamaları düzenlediği, anılan Yasa’nın bu tarihten sonra vücud bulan hiç bir vakıf hakkında uygulanmasının söz konusu olamayacağı açıktır.

    Bu itibarla, 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 1. maddesine 2002 ve 2003 yıllarında 4771 ve 4778 sayılı Yasalar ile eklenen fıkraların da bu bakış açısıyla değerlendirilmesi gerektiğinden, sözü edilen yasalarla getirilen yeni hükümlerin Kanunu Medeni’nin yürürlüğe girdiği 4 Birinci Teşrin 1926 tarihinden önce vücud bulmuş cemaat vakıfları hakkında uygulanabileceği konusunda duraksamaya yer yoktur.

    Öte yandan, Lozan Andlaşması’nın 39. maddesinde müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyruklarının müslümanların yararlandıkları aynı medeni haklardan yararlanacakları, Türkiye’de oturan herkesin din ayrımı gözetilmeksizin kanun önünde eşit olacağı, 40. maddesinde müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyruklarının öteki Türk uyruklarıyla aynı işlemlerden ve aynı güvencelerden yararlanacakları, özellikle her türlü hayır kurumlarıyla, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek, denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe yapmak konularında “eşit” hakka sahip olacakları, 42. maddesinde Türk Hükümeti’nin müslüman olmayan azınlıkların Türkiye’deki vakıflarına her türlü kolaylıklar ve izinler sağlayacağı ve Türk Hükümeti’nin yeniden din ve hayır kurumları kurulması için, bu nitelikteki “öteki” özel kurumlara sağlanmış gerekli kolaylıklardan hiç birini esirgemeyeceği, 43. maddesinin ikinci fıkrasında ise bu maddenin birinci fıkrası hükmünün müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyruklarının, kamu düzeninin korunması için “öteki” Türk uyruklarına yükletilen yükümler dışında tutulacağı anlamına gelmeyeceği belirtilmekte olup, bu Andlaşma’da yer alan söz konusu hükümlerin, müslüman olmayan Türk uyrukları ile diğer Türk uyruklarının eşit haklara sahip olmalarına, müslüman olmayan azınlıkların vakıflarına kolaylıklar ve izinler sağlanmasına ve yeniden din ve hayır kurumları kurulması hususunda bu nitelikteki öteki özel kurumlara sağlanmış olan kolaylıkların sözü edilen azınlıklara da sağlanmasına ve ayrıca bu azınlıkların kamu düzeninin korunması için ötekj Türk uyruklarına yükletilen yükümler dışında tutulamayacağına ilişkin olduğu ve bu niteliği itibariyle azınlıkların farklı bir statüye sahip olmalarını değil, öteki Türk uyruklarıyla aynı haklara sahip olmalarını ve aynı yükümlülüklere tabi tutulmalarını öngördüğü açıktır.

    Bu itibarla, Lozan Andlaşması’nın belirtilen hükümleri uyarınca müslüman olmayan azınlıkların Türk Kanunu Medenisine tabi olmayan yeni cemaat vakıfları kurabilecekleri yönündeki iddiada isabet bulunmamaktadır. Zira Lozan Andlaşmasında böyle bir hakka yer verilmiş değildir.

    Öte yandan, Türk Kanunu Medenisi ile gerek müslüman olmayan Türk uyruklarının ve gerekse öteki Türk uyruklarının bu Kanun hükümlerine tabi olmak kaydıyla yeni vakıf kurmaları engellenmemiş, bu konuda aralarında ayrıma yer verilmemiştir.

    Başka bir anlatımla, müslüman olmayan Türk uyrukları Kanunu Medeni’nin yürürlük tarihinden itibaren bu Kanuna tabi yeni vakıflar kurabilirler ise de bu tarihten itibaren cemaat Vakfı niteliğinde vakıf kuramayacakları kuşkusuzdur.

    Esasen, cemaat, vakfı kavramına Kanunu Medenide yer verilmemesi, tasfiye amaçlı bir yasa olan 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nda bu kavrama yer verilmesi de Kanunu Medeni’nin yürürlüğünden önce vücud bulmuş mazbut ve mülhak vakıflar ile cemaat vakıflarının hukuki varlıklarını Kanunu Medeni hükümlerine değil, 2762 sayılı Kanun hükümlerine göre özel bir statü içinde devam ettirmeleri gerektiğini göstermektedir.

    Bu nedenle, Medeni Kanuna göre kurulan vakıflar ile cemaat vakıfları arasında Lozan Andlaşması’nda öngörülen eşitlik kıyaslaması yapılması mümkün değildir.

    Nitekim, Medeni Kanun hükümleri cemaat vakıflarına olduğu kadar mazbut ve mülhak vakıflara da uygulanmamakta,dolayısıyla aralarında yasa önünde eşitlik kuralını ihlal eden bir ayrıma yer verilmemektedir. Bu nedenle Lozan Andlaşması’nda öngörülen eşitlik ilkesinin ihlal edildiğine ilişkin iddialar geçerli görülmemiştir.

    Belirtilen bu hukuki duruma göre, bir vakfın 2762 sayılı Kanunda öngörülen cemaat vakfı statüsünde kabul edilebilmesi için Kanunu Medeni’nin yürürlüğe girdiği 4.10.1926 tarihinden önce vücud bulmuş olması gerektiği konusunda duraksamaya yer yoktur.

    Vakıflar eski ve yeni vakıf hukukunda vakfiye ile kurulup mahkeme kararıyla tescil edildikleri halde cemaat vakıflarının diğer vakıflarda olduğu gibi vakfedeni ve vakıf senedi (vakfiyesi) bulunmamaktadır. Bilinen anlamda vakıf stasüsünde olmayan bu kurumların hemen tümü kanun hükmünde sayılan padişah fermanlarıyla kurulmuşlardır. Çünkü, Osmanlı Devletinde gayrimüslimlerin kurmak istedikleri kilise, manastır, mezarlık gibi dini yerlerin kendilerine tahsis edilmesi ve gayrimenkullere sahip olabilmeleri ancak padişahın böyle bir öylemi uygun görmesi ve taşınmazı bu tür amaçlara tahsis etmesiyle mümkün olabilmekteydi. Bu gün için ise cemaat vakıflarının 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gereğince 1936 yılında verdikleri beyannamelerin vakfiye yerine geçtiği kabul edilmektedir. (Prof.Dr. Ata Sakmar, Cemaat Vakıflarıyla İlgili Hukuki Düzenlemeler Cumhuriyetin 80. yılında Uluslararası Vakıf Sempozyumu Kitabı, sh.113)

    2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 44. maddesinde “Bu Kanunun neşri tarihinden en az onbeş yıl evvelinden beri vakıf olarak tasarruf edildikleri vergi kayıtları, icar konturatları ve eşhası hükmiyenin gayrimenkule tasarruflarına dair olan 16 Şubat 1328 tarihli Kanunun neşrinden sonra tapuya verilmiş defterler ve müesseselerin hesap defterleri ve buna benzer vesikalarla anlaşılacak olan yerler o suretle vakıf kütüğüne kaydolunurlar” kuralına yer verilmiş, muvakkat maddesinde de mütevellilerin bu Kanunun yürümeğe başladığı günden itibaren üç ay içinde idare ettikleri vakıfların mahiyetlerini ve madde devamında belirtilen diğer hususları gösterir bir beyanname düzenleyerek vakıflar dairesine vermeye mecbur oldukları, bu beyannameyi vermiş olan mütevellilere bir makbuz ilmühaberi verileceği, bu ilmühaberi hamil olan kimselerin bu Kanun dairesinde vakıflarının idaresine devam edecekleri ve bu müddet içinde beyanname vermemiş olanların vakıflarında tasarruf edemeyecekleri, bu gecikme haklı bir sebebe müstenit değilse veya verdikleri beyanname hakikate uygun bulunmazsa mütevellilikten derhal azlolunacakları, beyannamelerin altı ay içinde tetkik ve tasdikinin mecburi olduğu ve bu beyannamelerin muhtevasının vesika ve teamüllere rjıüstenit olması ve bu vesika ve teamüllerin bu Kanunun neşrinden evvel mevcut ve mer’i bulunmasının şart olduğu belirtilmiştir.

    Aktarılan bu Yasa hükümlerine göre cemaat vakıflarını idare edenlerin 2762 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 13.12.1935 tarihinden itibaren üç ay içinde belgelere ve teamüllere dayalı olarak düzenleyecekleri beyannameleri vakıflar idaresine vermek zorunda oldukları, bu beyannamelerin altı ay içinde vakıflar idaresince incelenerek uygun bulunması halinde onaylanması gerektiği ve verdikleri beyannameler onanmış bulunan cemaat vakıflarının Yasa’da öngörülen cemaat vakfı statüsünde faaliyetlerine devam edebilecekleri, bu süre içinde beyanname vermemiş olan mütevellilerin ancak haklı bir sebebe dayalı olarak beyanname veremediklerinin anlaşılması halinde mütevelliliğe devam edebilecekleri, aksi halde vakıflar idaresince derhal mütevellilikten azlolunacakları açıktır.

    Öte yandan, 4.10.1926 tarihinden önce vücud bulmadığı için 2762 sayılı Yasa’ya göre cemaat vakfı sayılmasına olanak bulunmayan kuruluşlar hakkında kimi idari makamlarca cemaat vakıflarına ilişkin mevzuat hükümlerinin zaman içerisinde uygulanmış olmasının bu kuruluşlara cemaat vakfı statüsü kazandıramayacağı kuşkusuzdur. Zira, anılan Yasa uyarınca cemaat vakfı sayılmanın ön koşulu 4.10.1926 tarihinden önce vücud bulmak olduğundan, bu tarihten önce vücud bulduğunu kanıtlayamayan hiç bir kuruluşun cemaat vakfı statüsünden yararlanması mümkün değildir ve bu hukuki duruma karşın bazı makam ve merciler tarafından açıkça hatalı olarak bu tür kuruluşlar hakkında cemaat vakıflarına ilişkin hükümlerin uygulanmış olmasının bu kuruluşlara kazanılmış hak sağlamayacağı kuşkusuzdur.

    Dosyanın incelenmesinden, 10.3.1936 tarihinde Apel oğlu Andon Vakfı mütevellisi tarafından 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun muvakkat maddesi uyarınca verilen beyannamede davacının, 1 Şubat 1858 tarihli beyannamesi ve evkaf muhasebesinde müseccel 10 Sefer 1275 tarihli vakıfnamesi mevcut olan Apel oğlu Andon Vakfının hayratı durumunda olduğunun belirtildiği,idareye davacı adına verilmiş başkaca bir beyannamenin bulunmadığı ve davacının 4.10.1926 tarihinden önce bağımsız bir cemaat vakfı olarak vücud bulduğunu kanıtlayan belge sunulamadığı anlaşılmaktadır.

    Bu itibarla, Kanunu Medeni’nin yürürlük tarihi itibariyle cemaat vakfı olarak vücud bulmadığı sabit olan davacıya cemaat vakıflarını gösteren listede yer verilmemesine ilişkin düzenlemede hukuka aykırılık bulunmadığından, bir kısım taşınmazın 4771 sayılı Kanun uyarınca vakıf adına tescil edilmesine ilişkin başvurunun reddine dair bireysel işlemde de hukuka aykırılık görülmemiştir.

    Açıklanan nedenlerle Daire kararının bozulmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

    TÜRK MİLLETİ ADINA

    Hüküm veren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nca, dosyanın tekemmül etmiş olması nedeniyle davalı idarelerden Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün yürütmenin durdurulması istemi görüşülmeksizin ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasası’nın 17. maddesi uyarınca davacının duruşma istemi kabul edilmeyerek, dosya incelendi, gereği görüşüldü:

    Dava, 24.1.2003 günlü ve 25003 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “Cemaat Vakıflarının Taşınmaz Mal Edinmeleri, Bunlar Üzerinde Tasarrufta Bulunmaları ve Tasarrufları Altında Bulunan Taşınmaz Malların Bu Vakıflar Adına Tescil Edilmesi Hakkında Yönetmelik” ekindeki “Faaliyette Bulunan Cemaat Vakıfları” başlıklı listede davacı vakfa yer verilmemesi işlemi ile davacının tasarrufunda olduğunu öne sürdüğü taşınmazların tescili için yaptığı başvurunun “kilisenin tek başına vakıf tüzel kişiliği olmadığı” gerekçesiyle reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılmıştır.

    Danıştay Onuncu Dairesi’nin 15.11.2005 günlü, E:2003/2271, K:2005/6745 sayılı kararıyla; davalı idarece Büyükdere Surp Boğos Ermeni Kilisesi Vakfı adıyla muhatap alınan davacının 2762 sayılı Vakıflar Yasası’nın geçici maddesi uyarınca ,Apel oğlu Andon Vakfı tarafından verilen beyannamede Büyükdere Surp Boğos Ermeni Kilisesi olarak yer aldığı, bu beyanname verildikten sonra cemaat vakfı olarak yönetildiği,1949 yılından sonra yöneticilerinin 5404 sayılı Yasa çerçevesinde Vakıflar Genel Müdürlüğü ve İstanbul Valiliği’nin gözetiminde seçildiği, tapuda davacı vakıf adına taşınmaz tescil edildiği, mahkemelerde açtığı davalarda vakıf tüzel kişisi olarak kabul edildiği, ayrıca Apel Oğlu Andon Vakfı Vakıflar Genel Müdürlüğü İdare Meclisi’nin 2.12.1968 günlü 474-454 sayılı kararıyla Apel Oğlu Andon Vakfı beyannamesinde adı geçen vakıfların mazbut vakıflar arasına alınması üzerine bu işlemin iptali istemiyfe Danıştay’da dava açtığı, Danıştay Onikinci Dairesi’nin işlemi hukuka aykırı bularak iptal ettiği, böylece Danıştay Onikinci Dairesi’nin 22.6.1970 günlü, E; 1969/2347,K: 1970/1361 sayılı kararıyla Apel Oğlu Andon Vakfı beyannamesinde adı geçen Büyükdere Surp Boğos Ermeni Kilisesinin cemaat vakfı olarak kabul edildiği, bu durumda, yıllarca cemaat vakfı olarak faaliyetini sürdüren, mahkemelerde ehliyetli kabul edilerek davacı konumunda bulunan, edinmiş olduğu taşınmazlar adına tapuya tescil edilen ve davalı Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Valilik tarafından cemaat vakfı olarak kabul edilip, yıllarca mensuplarınca seçilen heyet tarafından idare edilmesine izin verildiği anlaşılan davacı vakfın müstakil bir vakıf olarak kabul edilmesi ve Yönetmelik eki listede adına bu şekilde yer verilmesi gerekirken, Apel Oğlu Andon Vakfının hayratı olduğundan bahisle, müstakil bir vakıf olmadığı sonucuna varılarak Yönetmelik eki listede hayrat olarak gösterilmesinde hgkuka uyarlık bulunmadığı, gerekçesiyle, davacıya “Faaliyette Bulunan Cemaat Vakıfları” başlıklı listede yer verilmemesi biçimindeki eksik düzenleme ve tasarrufunda olduğu ileri sürdüğü taşınmazların tescili için yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlem iptal edilmiştir.

    Davalı idareler, hukuka aykırı olduğu savıyla anılan kararın temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.

    “Vakıf en genel anlamıyla, bir mal veya mülkün, satılmamak koşuluyla, bir hayır işine tahsis edilmesini; başka bir ifadeyle, bir mülkün menfaatlerinin hayri, sosyal veya kültürel hizmetlere özgülenmesini, böylece özel mülkiyetten çıkarılarak kamunun mülkiyetine geçirilmesini ifade eder. Bu yönüyle kişi ile toplum arasındaki sosyal ilişkileri düzenleyen bir sosyal yardım kurumu niteliğindeki vakıflara, tarihte ne kadar geriye gidilirse gidilsin, yerleşik düzene geçmiş insan topluluklarında, tüm uygarlıklarda ve dinlerde rastlanması olanaklı ise de, vakıf kurumu, vakfı “bir aynı Allah’ın mülkü hükmünde olmak ve menfaatleri halka ait olmak üzere hapis ve tevkif etmek” olarak tanımlayan İslam Hukuku içinde gelişmiştir. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu döneminde, müslüman olmayanların dahi İslam Hukuku’na göre vakıf kurma haklarının bulunduğu, bu çerçevede sözü edilenlerin vakfiye düzenleyerek ve mahkemeye başvurup tescil ettirdikleri vakıfların olduğu bilinmektedir. Bununla birlikte aynı dönemde, müslüman olmayanlar bu şekilde vakıf kurmak yerine, kendi inanç ve geleneklerinden hareketle, kendi cemaatlerinin manevi şahsiyetine “yükümlü bağışlama” yapmayı benimsemişler; Padişah Fermanı (Buyruk) ve İrade-i Mahsusa (Özel İzin) ile bu cemaatlerin kilise, manastır, okul, hastane, papaz evi, mezarlık, sinagog kurarak dini, ilmi ve hayri hizmetlerde bulunmalarına olarak tanınmıştır. Hatta, 16 Şubat 1328 (1912) günlü, “Eşhası Hükmiyenin Emval-i Gayrimenkuleye Tasarruflarına Dair Kanun-u Muvakkaf’ın 3. maddesiyle, “Osmanlı cemaat ve müessesat-ı hayriyesi akar almak ve tekalüf (vergi) ve rüsuma (harca) tabi bulunmak üzere, ancak kasaba ve kariyeler dahilinde emvali gayrimenkule tasarruf edebilirler. Şu kadar ki müessesat-ı hayriyeden birine min’el kadim (eskiden beri) merbut olup da, merbutiyeti Defter-i Hakani’de mukayyet bulunan arazi kemakan (önceden olduğu gibi) tasarruf edilir.” hükmü getirilerek, cemaatlerin kendi dini, ilmiye hayri kuruluşların doğrudan doğruya mal edinmesine olanak tanındığı gibi, bundan önce muvazaa ile edindikleri taşınmaz malların tapu kayıtlarını da kendi adlarına tashih etme hakkına sahip olmuşlardır.

    24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Andlaşması’nın “Akafliyetlerin Himayesi” başlıklı Üçüncü Faslında yer alan 37-45. maddelerinde, azınlık olarak nitelendirilen “gayrimüslim Türk tebaa”nın kimi bireysel haklarının yanı sıra kollektif/grup haklarının korunması da düzenlenmiş; bu çerçevede Andlaşma’nın 37. maddesiyle, Türkiye, bu fasılda yer alan hükümlerin temel yasalar olarak tanınmasını ve hiç bir yasanın, hiç bir yönetmeliğin, tüzüğün ve resmi işlemin bu hükümlere aykırı ya da çelişir olmamasını ve hiç bir yasanın, hiç bir yönetmeliğin, tüzüğün Ve resmi işlemin bu hükümlerden üstün sayılmamasını yükümlenerek; Andlaşma’nın 39. maddesinin birinci fıkrasında müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk yurttaşlarının müslümanların yararlandıkları aynı yurttaşlık haklarıyla siyasal haklardan yararlanacağı, Andlaşma’nın 42. maddesinin son fıkrasında ise, Türkiye Hükümeti’nin, söz konusu azınlıklara ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve öteki din kurumlarına tam bir koruma sağlayacağı, bu azınlıkların Türkiye’deki vakıflarına, din ve hayır işleri kurumlarına her türlü kolaylığı ve izni sağlayacağı, ayrıca Türkiye Hükümeti’nin yeniden din ve hayır kurumları kurulması için bu nitelikteki öteki özel kurumlara sağlanmış kolaylıklardan hiç birini esirgemeyeceği belirtilmiş; böylece azınlıkların farklı bir statüye sahip olmaları değil, diğer Türk yurttaşlarıyla aynı haklara ve yükümlülüklere sahip olmaları esası benimsenmiştir.

    Bu çerçevede, 17.2.1926 günlü, 743 sayılı ‘Türk Kanunu Medenisinin 74. maddesiyle belli bir ırk veya cemaat mensuplarını desteklemek gayesiyle vakıf kurulması yasaklanmış, diğer yandan bu Yasa’nın yürürlüğe girdiği 4.10.1926 tarihinden önce kurulmuş eski vakıflar, bu arada cemaat vakıfları Medeni Yasa’ya tabi tutulmamış; bunun yerine 19.6.1926 günlü, 864 sayılı “Kanunu Medeninin Sureti Mer’iyet ve Şekli Tatbiki Hakkında Kanun”un 8. maddesinde, Medeni Yasa’nın yürürlüğe girmesinden önce kurulan vakıflar hakkında ayrı bir yasal düzenleme yapılacağı belirtilmiş; sözü edilen düzenleme ise 5.6.1935 günlü, 2762 sayılı Vakıflar Yasası’yla gerçekleştirilmiştir. Bu Yasa’yla, Türk Medeni Yasası’nın yürürlüğe girdiği 4,10.1926 tarihinden önce, eski hukuka göre kurulan vakıflar hakkında, bunların varlıklarına ve vakfiyelerine zorunlu durumlar dışında dokunmadan, yeni usul ve esaslar getirilmiştir.

    Sözü edilen 2762 sayılı Vakıflar Yasası’yla, yukarıda değinilen tarihsel ve hukuksal süreçte gelişen ve Lozan Andlaşması’yla varlıkları tanınan, Türk uyruklu azınlıklara/cemaatlere ait dini, ilmi, hayri kurumlar ve vakıflara “mülhak vakıf tüzel kişiliği tanınmış; 2762 sayılı Vakıflar Yasası’nın 44. maddesinde, “Bu Kanun’un neşri tarihinden en az onbeş yıl evvelinden beri vakıf olarak tasarruf edildikleri vergi kayıtları, icar konturatları ve eşhası hükmiyenin gayrimenkule tasarrufuna dair olan 16 Şubat 1328 tarihli Kanun’un neşrinden sonra tapuya verilmiş defterler ve müesseselerin hesap defterleri ve buna benzer vesikalarla anlaşılacak olan yerler o surette vakıf kütüğüne kaydolunurlar. Bu kayıt vakıflar idaresinin istemesi üzerine tapuca o gayrimenkullerin kayıtlarına işaret ve keyfiyet münasip vasıtalarla ilan olunur. İlan tarihinden itibaren iki yıl içinde dava yolu ile bir güna itiraz olunmadığı takdirde o malların vakıf olarak kati tescilleri yapılır ve tapuları verilir. Tapu kayıtlarına işaret edilecek gayrimenkullere ait davalarda vakıflar idaresi ve varsa mütevelli de birlikte hasım olur. Bundan başka, vakıflar idaresinin 1515 sayılı Kanun hükümlerinden istifade hakkı mahfuzdur.” hükmüne yer verilmiş; aynı Yasa’nın geçici 1. maddesinin (a) fıkrasıyla da, “Şimdiye kadar vakıflar idaresine hesap vermemiş bütün mütevelliler veya mütevelli heyetleri bu Kanunun hükümleri yürümeye başladığı günden -13.12.1935- itibaren üç ay içinde idare ettikleri vakıfların mahiyetlerini, varidat ve masraflarının miktar ve nevilerinin ve müteveililiği hangi selahiyetli merciin intihap veya kararını müsteniden ve hangi tarihten beri yaptıklarını gösterir bir beyanname tazminine ve mensup oldukları vakıflar idaresine vermeye” zorunlu tutulmuşlar; böylece azınlık/cemaat vakıflarının taşınmaz malları, 2762 sayılı Yasa’nın 44. maddesi uyarınca, 16.2.1328 günlü, “Eşhası Hükmiyenin Emvali Gayrimenkuleye Tasarruflarına Dair Muvakkat Kanun” gereğince yapılan bildirimlerle ve 2762 sayılı Yasa’nın geçici 1. maddesi uyarınca verilen beyannamelere dayanılarak vakıf kütüğüne kaydedilmiş; Yasa’nın geçici maddesi uyarınca verilen ve kamuoyunda “1936 Beyannamesi” olarak adlandırılan beyannameler cemaat vakfının vakfiyesi olarak kabul edilmiştir.

    Yapılan bu açıklamalar çerçevesinde, Medeni Yasa’nın yürürlüğe girdiği tarihten sonra cemaat vakfı kurulamayacağı, niteliği itibariyle bir tasfiye yasası olan 2762 sayılı Vakıflar Yasası’nın da Medeni Yasa’nın yürürlüğünden önce vücut bulmuş cemaat vakıflarından, Medeni Yasa’nın yürürlüğe girmesinden önce vücut bulmuş ve 2762 sayılı Yasa’nın geçici maddesi uyarınca beyanname düzenlenmiş olanları kapsadığı anlaşılmaktadır.

    Öte yandan Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin 25.9.2001 günlü, E:2001/7572, K.-2001/9660 sayılı kararında da belirtildiği üzere, “cemaat vakıflarının padişah fermanı olarak emri mahsusa ile kuruldukları, vakfiyelerinin bulunmadığı, gerek öğretide, gerek yargısal uygulamada ortaklaşa ifade edilmiştir. Anılan vakıf türlerinin (cemaat vakıflarının) iki yoldan geliştiği, ilk olarak bağımsız bir vakıf kurulduğu, daha sonra da kurulmuş buluıian ana vakfa mal tahsis edildiği, böylece ana vakfın mal varlığının çoğaltıldığı bilinen bir olgudur. Genellikle İstanbul’un belli semtlerinde ana vakıf niteliğinde büyük bir hayri ya da dini vakıf kurulmuş; o semtlerde aynı cemaat hizmetlerinin görülmesine tahsis edilen diğer kurumlarda ana vakfın tüzel kişiliğine bağlanmıştır. Örneğin, bir semtte sinagog ya da kilise mevcutsa, spnradan aynı semte tesis edilen diğer sinagog ya da kiliseler ana sinagog ya da kiliseye “merbutatı” olarak bağlanmışlardır. Böylece sinagoglar ve kiliseler, ayrıca bunlara gelir sağlayan akarlar, o semtteki tek bir cemaat vakfı tüzel kişiliğinin mal varlığını teşkil etmişlerdir.”

    Dava konusu uyuşmazlıkta ise, yukarıda yapılan açıklamaya uygun olarak Apel Oğlu Andon Vakfı’nın mütevellisi tarafından 2762 sayılı Yasa’nın geçici maddesi uyarınca verilen beyannamede, davacının bu vakfın hayratından “kilise” olarak gösterildiği; davacının ayrı bir cemaat vakfı tüzel kişisi olarak nitelendirilmesine dayanak olacak başkaca bir beyannamenin, bilginin ve belgenin de bulunmadığı anlaşılmakta olup, bu durumda davacıya Yönetmelik ekindeki “Faaliyette Bulunan Cemaat Vakıfları Lîstesi”nde yer verilmemesinde ve tasarrufunda olduğunu öne sürdüğü taşınmazların tescili için yaptığı başvurunun “kilisenin tek başına vakıf tüzel kişiliği olmadığı” belirtilerek reddedilmesinde hukuka ve yasaya aykırılık bulunmamaktadır.

    Diğer yandan, Medeni Yasa’nın yürürlük tarihinden önce vücud bulmadığı ve 2762 sayılı Yasa’nın geçici maddesi uyarınca verilen beyannamasi de bulunmadığına göre cemaat vakfı sayılmasına olanak bulunmayan davacı hakkında cemaat vakıflarına ilişkin mevzuat hükümlerinin zaman içerisinde uygulanmış olmasının davacıya cemaat vakfı statüsünü, dolayısıyla vakıf tüzel kişiliğini kazandıramayacağı kuşkusuzdur.

    Açıklanan nedenlerle, davalı idarelerin temyiz istemlerinin kabulüne, Danıştay Onuncu Dairesi’nin 15.11.2005 günlü, E:2003/2271, K:2005/6745 sayılı kararının BOZULMASINA, dosyanın yeniden bir karar verilmek üzere anılan Daire’ye gönderilmesine, 4.12.2008 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

    KARŞI OY X- Temyiz edilen kararla ilgili dosyanın incelenmesinden; Danıştay Onuncu Dairesi’nce verilen kararın usul ve hukuka uygun bulunduğu, dilekçelerde ileri sürülen temyiz nedenlerinin kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı anlaşıldığından, davalı idarelerin temyiz istemlerinin reddiyle, Daire kararının onanması gerektiği oyuyla, karara katılmıyoruz.

Bir Cevap Yazın