Demokrasi ve Değişim Partisi Proğram’ının, Anayasa’nın başlangıç’ı ile 2., 3., 14., 69. maddelerine, Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendine, 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı savıyla, aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi istemi

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Esas Sayısı : 1995/1 (Siyasî Parti-Kapatma)

Karar Sayısı : 1996/1

Karar Günü : 19.3.1996

R.G. Tarih-Sayı :23.10.1997-23149

DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Demokrasi ve Değişim Partisi

DAVANIN KONUSU : Demokrasi ve Değişim Partisi Proğram’ının, Anayasa’nın başlangıç’ı ile 2., 3., 14., 69. maddelerine, Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendine, 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı savıyla, aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi istemidir.

I- DAVA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 5.6.1995 günlü, SP. 76 Hz.1995/45 sayılı İddianamesinde şöyle denilmektedir:

“I- Giriş

Çalışmalarıyla ulusal iradeyi oluşturarak genel ve yerel seçimler yoluyla siyasal kararları etkilemeyi hedef alan kuruluşlar olan siyasal partileri Anayasanın 68. maddesinin ikinci fıkrası hükmü, demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez ögeleri saymak suretiyle demokrasinin belirleyici temel özelliklerinden birisi olarak kabul etmiştir.

Kişilerin genel oy hakkı çerçevesinde tek tek sahip oldukları siyasal tercihleri, programları yönünde toplayıp birleştirerek siyasal iktidara ulaşmayı amaçlayan siyasal partilerin, ulusal iradenin oluşmasındaki rol ve görevleriyle olağan derneklerden farklı bir durumda bulunduğunu gözeten Anayasa, bu nedenle onları öncelikle kendi yapısı içinde düzenleme gereğini duymuş ve 68. ve 69. maddelerinde, kuruluşları, tüzük ve programlarında ve çalışmalarında uymakla yükümlü oldukları hususları ve kapatılmaları hakkında genel nitelikteki kuralları getirmiştir. Ancak, önceden izin alınmadan kurulabileceği ve onlar olmadan gerçek bir demokratik hayatın var olamayacağı kabul edilen siyasal partilerin, çalışmalarında hiçbir sınırlamaya bağlı olamayacaklarını söylemek olanaksızdır. Çünkü, toplum hayatında çok önemli işlevlere sahip bulunan siyasal partilerin demokratik düzeni ve Cumhuriyetin niteliklerini hedef alan bir güç merkezi durumuna gelmesi toplumu tehdit etmeye başlar ve kamu düzeni bozulur. Toplumun hukuksal açıdan örgütlenmiş biçimi olan devletin bizzat kendi varlığına yönelen bu gibi tehlikelere karşı hukuk devleti ilkesi çerçevesi içinde gereken önlemleri alması onun demokratik hukuk devleti olma niteliğinin gereğidir. Anayasa, siyasal partileri demokratik, siyasal hayatın vazgeçilmez ögeleri ve demokrasinin simgesi saymış olmakla birlikte, çalışmalarında sınırsız bir özgürlük tanınmamış, onların ülke zararına çalışmaların odağı olabilmesi olasılığını öngörerek bu gibi hallerde kapatılabileceklerini kabul etmiştir. Getirilen yasaklamalara uyulmaması durumunda, Türkiye Cumhuriyetinin kendisiyle özdeşleşmiş olan niteliklerin ve devletin dayanağını oluşturan temel ilke ve esasların sarsılacağı ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tehlikeye düşeceğinde hiç kuşku yoktur.

Yukarıda belirlenen nitelikler ve işlevlerin sonucu olarak Anayasa 69. maddesiyle, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunun kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetleme ve gerektiğinde kapatma davası açma görevini Cumhuriyet Başsavcılığımıza vermiştir.

Siyasal partilerin kuruluşlarından itibaren çalışmaları, denetimleri konularında olduğu kadar kapatılmalarına ilişkin ilke ve esaslar belli bir düzen içerisinde ayrıntılı olarak Siyasi Partiler Yasası (Daha sonra “SPY” olarak anılacaktır)’nda yer almış, siyasal partiler hakkında Anayasa Mahkemesinde kapatma davası açılması benimsenmiştir.

Gerekli bildiri ve belgeleri 4.3.1995 tarihinde İçişleri Bakanlığına verilmesiyle SPY.nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanan davalı siyasi partinin programının incelenmesinde kapatmayı gerektiren yasaklamalara aykırılıkların var olduğu kanısına varılmıştır.

II- Açıklamalar

SPY.nın 78. ve 81. maddelerini de içeren, dördüncü kısımdaki yasaklara aykırılık halinde partinin kapatılmasını düzenleyen 101. maddesinin (a) bendi, parti programının yasanın dördüncü kısmında yer alan hükümlere aykırı olması halini de saymıştır. Bu nedenle dava programının 101. maddenin (a) bendi uyarınca değerlendirilmesi gerekmektedir.

Demokrasi ve Değişim Partisi’nin programının bir bölümü şöyledir:

“…

“Bölgede Durum

“Ortadoğu dünyanın sıcak bir bölgesi olmayı sürdürüyor. İsrail-Filistin barışı yolunda son dönemde atılan adımlar bölgede politik ortamın yumuşaması bakımından önemlidir, ancak barış sürecinin tamamlanması için daha alınacak epeyce yol var. Ayrıca İsrail’le Suriye ve Lübnan arasındaki sorunların da çözümü gerekiyor.

Diğer yandan Ortadoğu’da sorunlar İsrail-Arap sorunundan ibaret değil. Bunun yanısıra Kıbrıs sorunu, İran-Irak sorunu, bölge devletleri arasında su sorunları ve Karabağ sorunu gibi SSCB’nin dağılmasıyla ortaya çıkan veya daha da kızışan sorunlar var. Kürt sorunu ise öteden beri, bölgenin en önemli sorunlarından biri; yıllardır bölge ülkelerini ve dünyayı meşgul ediyor; eğer adil bir çözüm bulunmazsa daha uzun süre de edecektir.

Bu sorunlar Filistin, Güney Afrika, İrlanda sorununda somut olarak kanıtlandığı gibi, zor yoluyla değil, ancak görüşmeler yoluyla barışçı yöntemlerle, halkların iradesine ve Birleşmiş Milletler kararlarına saygı gösterilerek çözülebilir. Dünyada değişen durum şimdi, bölgesel sorunların bu tür çözümünü daha da kolaylaştırmakta ve teşvik etmektedir.

Körfez savaşı sonrası Irak’ın Kuzeyinde ortaya çıkan Kürt Federe yönetimi, bölge bakımından yeni bir durumdur. Uzun yıllar Irak’taki despot yönetimden çeken ve çetin bir direniş gösteren Kürtler, son olarak Saddam Rejimi’nin yediği darbeler sonucu ve uluslararası destekle bu bölgede özgür seçimlere dayanan bir parlamento ve hükümet oluşturdu; iradesini, Kürt-Arap Federasyonu biçiminde bir çözümden yana dile getirdi.

Kürtlerin iradesine saygı gösterilmeli ve buradaki Kürt Yönetimi herkesce tanınmalıdır. Irak Sorunu’nun bütün olarak çözümü ise, Kürtlerin de iradesine saygı gösterecek demokratik bir Irak’ın gerçekleşmesine bağlıdır.

Kürtler yıllardan beri İran’da da baskı rejimine karşı hakları ve özgürlükleri için savaşıyor; bölgesel özerklik istiyor. Bu parça bakımından da sorunun çözümü Kürtlerin iradesine saygı göstermeye bağlıdır. Ne var ki İran’da, Şah diktatörlüğünün yerini alan Mollalar rejimi de baskı indirme yolunu seçmiştir.

İran yönetimi, aynı zamanda, komşu ülkelere ve dünyaya, “İslami Devrim” yayma adı altında, başka ülkelerin içişlerine karışıyor ve dünyaya terör ihraç ediyor. İran’ın başını çektiği söz konusu “İslam Radikalizmi” bugün dünya çapında bir soruna dönüşmüştür.

Söz konusu “İslam Radikalizmi” temelde, ekonomik sorunlar içinde bunalan, politik baskı gören kitleler bakımından bir çıkış arayışı, bir tepkidir. Ancak yanlış hedeflere yönelmiştir. İslam halklarının kurtuluşu da, eskiye dönmekte, ya da dini reçetelerde değil, demokraside ve sosyoekonomik gelişmededir. Bunun için de baskı rejimine son verilerek, toplumsal yaşamın demokratikleşmesi, ekonomik yaşamın emekçi halk çoğunluğundan yana yeniden düzenlenmesi gerekir.

Türkiye, dünyada büyük ölçekte değişen durumu da göz önüne alarak, taraf olduğu veya onu yakından ilgilendiren bölge sorunlarının çözümü için gerçekçi politikalara yönelmelidir. Bunlar zora-şiddete değil, uluslararası hukuk ilkelerine dayanan barışçı politikalar olmalıdır. Tüm bölge halkları gibi, Türkiye halkının da yararına olan, özgür halkların yaşadığı, barışçı ve demokratik bir Ortadoğu’dur.

Türkiye’de Durum

Osmanlıların son döneminde başlayıp Cumhuriyet döneminde de sürdürülen tüm yenileme çabalarına rağmen, Türkiye günümüzde hala çağdaş, ileri bir ülke olmaktan uzaktır ve ciddi sorunlarla yüzyüzedir. Bu sorunların başında ekonominin kötü durumu, demokrasi yokluğu ve Kürt sorunu gelmektedir. Bu üç sorun birbirini etkilemekte, beslemektedir; çözümleri de birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.

Türkiye’de dünden bugüne iktidarı elde tutan ve asker sivil bürokrasiyle kaynaşan burjuvazi ve toprak ağaları kesiminin iktidarı halk yığınları bakımından iki şey anlatır: Ağır ekonomik sömürü ve buna eşlik eden baskı. Bu egemen kesim kendine güvensiz olduğu için yığınlara hak ve özgürlük tanımadı. Emekçilere örgütlenme hakkı tanımadı.

Bu ülkede hiç bir dönemde düşünce özgürlüğü olmadı. Ülkenin hapishaneleri hep demokrasiden, emekten, yenilikten yana olan aydınlar ve yazarlarla dolu oldu; bugün de öyledir. Bu ülkede her zaman partiler kapatıldı ve yöneticileri, üyeleri tutuklandı, ağır hapis cezalarıyla, idamla yargılandı; bugünde de öyledir.

Yoğun baskı çarkının başlıca nedenlerinden biri de Kürt sorunudur. 1923’te şekillenen Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde, bizzat Cumhuriyetin kurucularınca da ifade edildiği gibi, Türkler, Kürtler ve başka etnik gruplar yaşamakta idi. Yönetici kesim, daha baştan, ülkenin etnik gerçeğine, çok kültürlü, çok dilli yapısına uygun bir siyasi ve yönetsel yapı oluşturmaktan kaçındı, başka etnik yapıları zorla Türkleştirmeye, eritmeye çalıştı. Bu baskı politikası onu izleyenlerin amaçlarına uygun sonuç vermedi; aksine bir dizi Kürt ayaklanmalarına yol açtı ve sorun ağırlaşarak günümüze kadar geldi. Bugün de Kürt sorunu, tüm ağırlığıyla ülkenin gündemindedir.

Kürtlere karşı izlenen baskı politikası, aynı zamanda Türkler bakımından da hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına, militarizmin güçlenmesine yol açtı. Ordunun başındakiler kendilerini hep sivil yönetimin üstünde ve ülkenin gerçek efendileri olarak gördüler. Durumlarının zayıfladığını hissettikleri her keresinde darbe yaparak yönetime el koydular. Son olarak 12 Eylül askeri iktidarı, toplumun tüm ilerici, demokratik güçlerini bastırarak, Anayasa adı altında bir yasaklar rejimi oluşturarak sorunları aşabileceğini sandı. Bu yasakçı sistem bugün de sürmektedir. Ancak o, sorunlara çözüm bula­ mamış onları daha da ağırlaştırmıştır.

Türkiye hiç bir dönemde, gerçek anlamda demokrasiyi tanımadı. Bu ülkede ancak demokrasinin karikatürü yaşadı. Bugün de çok partili parlamenter sistem ve sivil yönetim göstermeliktir. Parlamento gerçekte semboliktir, yasama yetkisi elinden alınmıştır. ülke en hayati konularda hükümet kararnameleri ve generallerin denetimindeki Milli Güvenlik Kurulu’nun emir ve talimatlarıyla yönetilmektedir. Özgür tartışmayı önleyen ülkedeki baskı atmosferi parlamentoda da aynen geçerlidir.

Bu koşullarda Türkiye’de halk egemenliğinden söz etmek gülünçtür. Halkın egemenliği, ancak tüm temel özgürlüklerin gerçek bir güvence altında olduğu, her toplum kesiminin özgürce örgütlenebildiği, parlamentonun bu kesimlerinin dengeli temsiline olanak verecek demokratik bir seçim sistemi sonucu oluştuğu, özgürce tartışıp karar aldığı; yani yasama yetkisini gerçekten elinde tuttuğu bir ülkede vardır.

Türkiye’de ise, ülkeyi dünden bugüne yöneten egemen kesim, Kütlere özgürlüğü, Türklere demokrasiyi çok gördü.

Bu nedenledir ki, bu iki sorun-demokrasi sorunu ve Kürt sorunu-bugün de ülkenin gündemindedir ve çözüm bekleyen hayati sorunlardır. Ülke bir savaş alanına dönüşmüştür. Temel hak ve özgürlükler daha da tırpanlanmıştır. Devlet tam anlamıyla bir polis devletidir; ülkedeki politik ortam boğucudur. Türkiye’nin barışa ve demokrasiye ihtiyacı var. Bu da, ancak Kürt sorununa eşitlik temelinde barışçı bir çözüm bularak sağlanabilir.

Bunun yanısıra Türkiye, ekonomik geri kalmışlığın çemberini kıramıyor; yıllardır toplumu bunaltan işsizlik, yoksulluk, yaşam pahalılığı son yıllarda daha da tırmandı. Zenginle yoksul arasındaki uçurum kat kat büyüdü. Emekçilerin satın alma gücü 12 Eylül döneminde yarı yarıya düştü. Dış borçlar 70 milyar dolara ulaştı. Ülke, bugün de derin bir ekonomik krizin içindedir ve yeniden IMF’nin kapısına yönelmiş bulunuyor.

Bunun bir nedeni, ülkeyi dünden bugüne yöneten kesimin izlediği ekonomik politikalardır. Bu kesim ülkenin kaynaklarını gelişmeye değil, lüks tüketime harcıyor, har vurup harman savuruyor. Ülkede pervasızca bir soygun ve talan rejimi işliyor. Rüşvet, yolsuzluk toplumsal yaşamı kemiriyor. Ülkeyi yönetenler yolsuzluğa batmış ve kaynağı belirsiz dev servetler edinmişlerdir; ama kimse onlardan hesap soramıyor; çünkü halk örgütsüz, sesi kısılmış; yargı ise onlara bağımlı. Verginin yükü yoksulların, ücretlilerin üzerinde, Zenginler ise komik derecede az vergi ödüyorlar; vergi kaçakçılığı doğal bir alışkanlığa dönüşmüş.

Feodal gericilere dayanan rejim toprak reformu yapıp topraksız ve yoksul köylünün istemlerine cevap vermiyor.

Demokrasi yokluğu ise yönetici kesime yarıyor; denetimi, hırsızlık ve yolsuzluk yapanlardan hesap sormayı önlüyor; yığınların örgütlenmesini engelliyor; bu kesimin iktidardaki ömrünü uzatıyor.

Bugünkü ekonomik krizin baş nedeni ise izlenen yanlış Kürt politikası, bunun yol açtığı şiddet ortamı ve ödenen ağır ekonomik bedeldir. Sözde “terörle savaş” adı altında yapılan harcamalar yılda 7 milyar doları buluyor. Bu Türkiye için dev bir rakamdır ve başlıbaşına bugünkü ekonomik bunalımın esas nedenini açıklamaya yetiyor. Ama asıl bedel bundan kat kat ağırdır.

Bugün yaşanan şiddet ve çatışma ortamı nedeniyle Kütlerin yaşadığı bölgede üretim neredeyse düşmüştür. Fabrikalar çalışmıyor, tarlalar ekilmiyor ve sürüler yaylalara çıkarılmıyor. Binlerce köy, pek çok kasaba ve küçük kent yıkılmış boşaltılmış ve halk zoraki göçe uğramıştır. Bölgede açlık ve işsizlik korkunç boyutlara varmıştır. Göç dalgaları bölgedeki ve batıdaki büyük kentlerin zaten iyi olmayan düzenini daha da altüst ediyor.

Zorla bastırma çabası şiddetin ve yangının büyümesine, yayılmasına yol açıyor. Bu durum Türkiye turizmini olumsuz biçimde etkiliyor ve bu alanda da milyarlarca dolarlık kayıplara yol açıyor.

Görüldüğü üzere, yönetici kesim, Kürt sorununda izlediği yanlış politikayla ülkeyi bir yangın yerine çevirmiştir. Yalnızca boş yere kan dökülmekle, Türkiye halkı büyük acılar çekmekle kalmıyor; aynı zamanda ülkenin kaynakları yararsız bir alanda tüketiliyor; halkın ekmeği kurşuna ve bombaya dönüşüyor; ülke yoksullaşıyor, ekonomik bunalım büyüyor.

Ekonomik bunalımın aşılması, işsizliğe, yoksulluğa çözüm bulunması, emekçi kitlelerin yaşam koşullarının iyileşmesi, bölgeler arasındaki eşitsiz durumun giderilmesi, ülkenin büyük dış borç yükünden kurtulması, özetle ekonominin düze çıkması ülkede barışı amaçlayan, kaynakları yıkmaya değil, yapmaya ve üretime yönelten, bugünkü parazit azınlığın pervasız vurgununa, soygununa, rüşvet ve yolsuzluk çarkına dur diyen yeni bir politikayı egemen kılmaya bağlıdır.

Sorunların çözümünü, dünden bugüne ülkeyi yöneten kesimden, yani bu günkü kötü durumun sorumlularından, halkı acımasızca sömürenlerden, ona acımasızca baskı yapanlardan ve onu sürekli aldatanlardan beklemeyiz. Bu sorunları çözecek olanlar, bundan çıkarı olan yığınlardır. İşçi köylü ve emekçilerdir; hak ve özgürlüğünden yoksun bırakılan, baskı gören Kürtlerdir; değişimden, demokrasiden yana olan aydınlardır.

Son yıllarda dünyamızda yeralan önemli değişikliklere, demokrasi ve insan hakları yönünde güçlenen eğilimlere karşılık, Türkiye’de yönetim anlayışı değişmemiştir. Yönetici kesim demokrasi ve insan hakları yönünde, Kürt sorununun barışçı çözümü yönünden adım atmamakta direniyor. Hala, soğuk savaş döneminden kalma yöntemlerle, militarizmi tırmandırarak, şovenizmi pompalıyarak, şiddet yoluyla sonuç almaya çalışıyor.

Dünden bugüne yaşayanlar, ekonomik sorunlar içinde bunalan yığınlara, baskı ve zulüm gören toplum kesimlerine; işçilere, köylülere, memurlara, aydınlara, gençlere, Kürt ve Türk insanına şunu öğretmiştir. Bu haksız düzen değişmelidir. Toplumun barışa, ekmeğe, özgürlüğe ihtiyacı var. Bunu sağlayacak olanlar ise ancak kendileridir. Onları temsil eden ve onların sözcüsü olacak bir örgüte gerek var. Özetle bu bir iktidar sorunudur. İktidarın, yetmiş yılı aşkın süredir ülkeyi yöneten ve bugünkü kötü durumdan sorumlu olan egemen azınlığın elinden alınması gerekir.

Demokrasi ve Değişim Partisi bu amaçla kurulmuştur ve bunun mücadelesini vermektedir. Partimiz ülkenin üç temel sorununu çözmeyi önüne hedef olarak koymuştur: Kürt sorununa politik ve adil bir çözüm, yani ülkede barışın gerçekleşmesi; tam bir demokrasi; ekonominin emekçi halktan yana yeniden düzenlenmesi ve gelişme yoluna sokulması.

Somut Hedefler ve Çözümler

Kürt Sorununun Çözümü İçin

Türkiye’ye barış gelmesi için, gerçek bir demokrasi ve ekonomik gelişme için Kürt sorununun çözümü şarttır ve çözüm, şiddet ve bastırmayla değil, ancak barışçı yöntemlerle mümkündür.

Partimiz, Türklerin ve Kürtlerin birarada kardeşçe yaşamasından yanadır ve bunun yolu, bugüne kadar izlenen baskı politikasına son vermek; Türkiye’yi de bağlayan uluslararası hukuk ilkelerine ve sözleşmelere uygun olarak Kürtlerin haklarını tanımak ve eşitlik temelinde çok yönlü, politik, yönetsel ve kültürel bir demokratik yapılanma sağlanmaktadır. Partimizin temel amaçlarından biri budur.

Bunun için öncelikle silahların susması ve sorunun çözümü için özgür bir tartışma ortamının oluşması sağlanacaktır. Tüm partiler bu konuya ilişkin görüş ve programlarını hiç bir kısıtlama olmaksızın, serbestçe dile getirebilecek ve halk bu görüşler arasında özgürce bir seçim yapabilecektir.

Şu anda yasaklı olan tüm partilere serbestçe çalışma hakkı tanınacaktır.

Kürt dili-kültürü üzerindeki baskılara, zoraki asimilasyon politikasına son verilecek; bu alanda da uluslararası hukuk normları ve sözleşme hükümleri hayata geçirilecektir.

Kürt dilinin, radyo televizyon yayınları dahil, toplumsal yaşamın her alanda ve aynı resmi işlemlerde serbestçe kullanımı için gereken düzenlemeler yapılacaktır.

Çağdaş Bir Demokrasi İçin

Demokratik Bir Anayasa

…Çeşitli toplum kesimlerinin ve demokratik örgütlerin katkısıyla, bu anayasa yerine, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan demokratik bir anayasa yapılacaktır.

Kürt kimliği ve hakları bu anayasada güvence altına alınacaktır.

…”

III- Kapatma Nedenleri ve Değerlendirme :

  1. A) Kapatma Nedenleri

Daha önce de değinildiği gibi, siyasal partilerin amaçları ve kapatılmalarına ilişkin esaslar Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde düzenlenmiş bulunmaktadır. 68. maddenin dördüncü fıkrası, siyasal partilerin tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı; beşinci fıkrası, sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan parti kurulamayacağı kuralını getirmiş; 69. maddenin birinci fıkrası ise, siyasal partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamayacakları, Anayasanın 14. maddesinde yer alan sınırlamaların dışına çıkamayacakları, çıkanların temelli kapatılacakları; sekizinci fıkrası da, siyasal partilerin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle ayni ve nakti yardım ve emir alamayacakları ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamayacakları, bu hükümlere aykırı hareket eden siyasi partinin temelli kapatılacağı kuralını kabul etmiştir.

Çalışmaları ile ulusal iradenin oluşmasını sağlayarak siyasal iktidara sahip olmayı hedefleyen siyasal partilerin toplum düzeni ve demokratik hayatın devamı bakımından taşıdıkları önem onların kuruluş ve faaliyetlerinin izlenmesinin benzeri örgütlerden farklı olmasını zorunlu kılmıştır. Nitekim, genel çizgileri itibariyle, olağan derneklere benzese bile, siyasal partilerin uymaları gereken esasların Anayasada yer alması, çalışmaların Anayasa ve yasalar hükümlerine uygun olup olmadığının derneklerden farklı olarak özel biçimde izlenip denetlenmesi, demokratik hayatın vazgeçilmez ögeleri sayılmalarının sonucudur. Ancak, siyasal partilerin yukarıda belirtilen hedefe ulaşmaları için yapacakları çalışmalarda mutlak bir özgürlükten yararlanmaları beklenemez. Demokratik hukuk devleti olmanın gereği olarak, bu özgürlük Anayasa ve yasalarla sınırlandırılmış, siyasal partiler çalışmalarında tümüyle serbest bırakılmamışlardır. Çünkü bu sınırlamalardan herhangi birinin çiğnenmesi halinde, Anayasa’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin özünden ayrılamayacak olan nitelikleri ve devletin dayandığı temel ilke ve görüşler hiçe sayılmış olur ve böylece doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti tehlikeye düşer.

Siyasal partilerin kurulmalarına, faaliyetlerine, denetlenmelerine, kapatılmalarına ilişkin esasları düzenleyen SPY., Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde öngörülen ilke ve esaslara paralel olarak, siyasi partilerle ilgili yasaklar başlıklı dördüncü kısmında partilerin amaç ve faaliyetlerinde uyacakları hususları düzenlenmiş, bu ilke ve esaslara uymamanın yaptırımını 101. maddenin (a), (b) ve (c) bentlerinde “partinin kapatılması” olarak belirlemiştir.

Siyasal partiler için öngörülen yasaklamalar, davanın konusunu ilgilendirdiği ölçüde, şu biçimdedir:

SPY.nın 78. maddesinde; “Siyasal partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin…Anayasanın başlangıç kısmında ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline…dair hükümlerini…değiştirmek

… dil, ırk… ayırımı yaratmak amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

…” hükmünü getirmiştir. Sözkonusu yasaklamaların Cumhuriyetin niteliklerini, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini ve Atatürk milliyetçiliği ilkesini korumaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Madde metinde belirtilen Anayasanın Başlangıç’ında, “… hiçbir düşünce ve mülahazanın… Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının…Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları… karşısında koruma göremiyeceği” ifade edilmiş; Anayasanın, 2. maddesinde ise, Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken Başlangıç’a gönderme yapılmak suretiyle ” bölünmezlik” ya da bütünlük ilkesinden dolaylı olarak söz edilmiş, 3. maddesinin birinci fıkrasında ise, “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir” hükmü getirilmiş 14. maddesinin birinci fıkrasında, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak… dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak … amacıyla kullanılamayacağı kabul edilerek temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasının önüne geçilmek istenmiştir.

Anayasanın, bir tarihsel olgu ve hukuksal temel niteliğinde olan bölünmezlik ilkesine devletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen 5., temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasıyla ilgili 13., basın özgürlüğünü düzenleyen 28. ve 30., dernek kurma özgürlüğü düzenleyen 33., gençliğin korunmasından söz eden 58., siyasal partilerin tüzük ve programlarının uyacakları esasları belirten 68., yükseköğretim kurumlarını düzenleyen 130., radyo-televizyon idaresi ve kamuyla ilişkili haber ajanslarını düzenleyen 133., kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını düzenleyen 135. maddelerinde yer verdiği, 143. maddesiyle bu bütünlük aleyhine işlenen suçlar için özel yargı yerleri olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurduğu, hatta 81. maddesinde milletvekili, 103. maddesinde Cumhurbaşkanı yemini metnine dahil ettiği görülmektedir. Bütün bu düzenlemeler, Anayasanın Türkiye Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine karşı gösterdiği duyarlılık ve titizliğin birer işaretidir. Gerçekten, toplumun hukuksal bağlamda örgütlenmesi demek olan devletin ve dolayısıyla toplumun kendi varlığına yönelebilecek tehditlere

karşı korunmasını sağlayan bölünmezlik ilkesi bir yönüyle ülkenin tümlüğünü, diğer yönüyle de ulusu meydana getiren ögelerin bütünlük oluşturmasını ifade eder. Bu ilkenin öylesine bir özelliği vardır ki, bir yönünün herhangi bir biçimde ihlal edilmesi, diğer yönünün de ihlal edilmesi sonucunu doğurmaktadır.

  1. maddenin (a) bendi, siyasal partilerin devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü yanında devlet dilinin Türkçe olduğuna dair kuralı da değiştirme amacını güdemeyeceklerini ve bu yolda faaliyette bulunamayacaklarını belirtmektedir. Anayasanın 3. maddesinin birinci fıkrası, devlet dilinin Türkçe olduğu hükmünü taşımaktadır. Bölünmezlik ilkesinin bir gereği ve sonucu olan bu hüküm, resmi işlemlerin ve yazışmaların Türk dilinde yapılması, resmi belgelerin bu dilde düzenlenmesi, öğretimin ve ulusal kültürün yalnızca Türkçeye dayanması, başka deyişle ülkedeki tek ulusal kültürü Türk kültürünün oluşturması demektir. Türkçe bireyler arasında yalnızca bir resmi dil olma durumunu çoktan aşmış; ayrı etnik kökenlerden gelseler bile, yüzyıllar boyunca karışıp kaynaşmış ve bir ortak kaderi paylaşmış, ortak bir kültüre ulaşmış kitlelerin hem günlük yaşantıda, aile içinde ve işyerinde yaygın biçimde kullandığı ortak bir iletişim aracı olabilmiş, hem de aynı kitlelerin ortak bilim, kültür ve sanat dili olma derecesine ulaşabilmiş ve böylece gerek bireysel, gerekse toplumsal iletişimin sağlanmasında başlıca araç olmuştur. Türkçenin kazandığı bu yaygınlık ve genellik gözönüne alındığında, etnik grupların sahip oldukları yerel dillerin resmi dil yerine genel iletişim ve eğitim dili olarak kullanılması düşüncesi kabul edilemez. Yerel düzeyde kalmış, gelişmemiş diller bireylere manevi varlıklarını geliştirme olanağı sağlayamaz.

Diğer taraftan; hernekadar, Anayasanın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılmaz.” hükmü getirilmiş ise de, günümüzde kullanılması yasaklanmış bir dilin bulunmadığı, her yurttaşın istediği dili özel yaşantısında özgürce kullandığı bilinen gerçeklerdendir. Anayasanın 42. maddesinin son fıkrasında; “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez…” kuralı yer almış, uluslararası sözleşmelerin hükümleri bundan ayrı tutulmuştur. İlköğretimin zorunlu olması, eğitim ve öğretim birliğinin sağlanması gereği olarak böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmuştur.

Dil konusunda Anayasada bulunan bir diğer hüküm de 14. maddenin ilk fıkrasındaki, “Anayasada yer alan hak hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek… amacıyla kullanılmazlar…” biçimindeki kuraldır. Bu hükümle, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin dil ayırımı yaratmak amacıyla kullanılamayacağı kabul edilmiştir.

Anayasa’nın 69. maddesi, bu sınırlamalara uymayan bir devlet düzeni kurma yasağını içeren 14. maddeye aykırı davranan siyasal partilerin temelli kapatılmasını buyurmaktadır.

Davanın konusu bakımından, SPY.nın 78. maddesinin (a) bendinde incelenmesi gereken bir başka husus da ” millet-ulus” ve “milliyetçilik (Atatürk milliyetçiliği” kavramlarıdır. Yüksek Mahkemenizin de, 16.7.1991 gün, Esas 1990/1 )Siyasî Parti Kapatma), Karar 1991/1 sayılı, 10.7.1992 gün, Esas 1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1992/1 sayılı, 14.7.1993 gün, Esas 1992/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1993/1 sayılı ve en son 16.6.1994 gün, Esas 1993/3 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1994/2 sayılı kararlarında belirtildiği gibi; “…”millet” kavramı; insanlığın gelişme süreci sonunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” ve yerine göre “Halk” sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi”nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavramları, başta teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasalarında yer almıştır. 1982 Anayasasının Başlangıç’ında “…Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı…”, 2. maddesinde “…Atatürk milliyetçiliği”, 12. maddesinde “…Atatürk ilkeleri…” ve 134. maddesinde “…Atatürkçü düşünce…” sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkının, kökeni, ne olursa olsun, devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriyle kimlikleri ayrımcılığa varan resmi bir tanıtım belirtisi olarak söylenmesini engellemektedir…

Anayasanın 2. maddesinin gerekçesinde, “Atatürk milliyetçiliği” olarak ifade edilen milliyetçilik kavramı, bütün bireylerin kaderde, tasada ve kıvançta ortak, bölünmez bir bütün halinde, diğer bir deyişle, ulusal dayanışma ve adalet anlayışı içinde yaşamaları olarak tanımlanmıştır. Başlangıç’ın dokuzuncu paragrafında Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğunun belirtilmesi de Atatürk milliyetçiliğinin tanımından başka bir şey değildir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerini oluşturan ve onun ulusal devlet olmasının bir sonucu olan Atatürk milliyetçiliği, çağdaş milliyetçilik anlayışıdır. Yani, hangi kökenden gelirse gelsin, bireyleri bir araya getiren, bir arada yaşatan şey, onlardaki aynı bir ulusa mensup olma duygu ve düşüncesi, bu yolda gösterilen kararlılık ve irade birliğidir. Subjektif nitelikteki bu milliyetçilik düşüncesinde esas olan, kökeni ne olursa olsun, bireyin, kendisi gibi olanlarla birlikte, kaderde, tasada ve kıvançta ortak ve bölünmez bir bütün oluşturdukları duygu, düşünce ve inancıdır. Bu bakımdan sınırları belli, bölünmez vatan esasını temel alır. Gerçekçi ve çağdaş milliyetçilik anlayışını temsil eder. Irk düşüncesi, kan bağı, diğer biyolojik ölçütler ve soyca başka görünen toplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesi bu milliyetçilik anlayışında yer almaz. Kültür milliyetçiliğidir. Bu nedenle, kökenlerine, soylarına, bakılmaksızın, bireyleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilinci ve manevi mutabakatı etrafında toplar, onları “tek ulus” yapısı içinde kaynaştırıp bütünleştirir. Yüksek Mahkemeniz de bir tarihsel olgu olarak bu milliyetçilik anlayışını kararlılık gösteren bir biçimde böyle yorumlamaktadır. Nitekim, 20.7.1971 gün, Esas 1971/3 (Parti Kapatılması). Karar 1971/3 sayılı kararda, “…Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Türk milliyetçiliği ideolojisi egemendir ve Anayasamız (Başlangıç) kuralları arasında bunu bildirdiği gibi, bütün Anayasa yapısının oturduğu temel dahi budur. Bu, Türk kültürüne dayanan bir milliyetçiliktir ve bunda ırk düşüncesi ve kökence başka görünen toplulukların ayrı tutulması düşüncesi yer almış değildir…”; 8.5.1980 gün Esas 1979/1 (Parti Kapatılması), Karar 1980/1 sayılı kararda, “… geçmişte “panislamist” ve “panturanist” görüşlerin neden olduğu acı deneyimleri yaşamış olan Türk Ulusunun din, ırk ve mezhep gibi esaslara dayalı ayrılık çabalarına ödün vermeyen, birleştirici ve toplayıcı bir “milliyetçilik” anlayışına Anayasanın Başlangıç hükümleri arasında yer verilmesi, imparatorluktan ulusal devlete dönüşmüş olan bir toplumun bilinçli bir davranışıdır….”; 27.11.1980 gün, Esas 1979/31, Karar 1980/59 sayılı karada, “… Anayasada, ırkçılık, turancılık ya da din veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları reddeden Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışı benimsemiştir…”; 18.2.1985 gün, Esas 1984/9, Karar 1985/4 sayılı kararda, “…Atatürk milliyetçiliği, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan, dil, ırk, din gibi düşüncelerle yapılacak her türlü ayrımı ret eden, birleştirici ve bütünleştirici bir anlayışı temsil eder…” biçimindeki görüşlere yer verilmiştir.

Özellikle son yıllarda benzer davalar dolayısıyla vermiş olduğu kararlarda Yüksek Mahkemenizin, giderek kazandığı öneme paralel olarak sözü edilen ilkenin anlamını daha da artan bir duyarlılıkla yorumlayıp zenginleştirdiği gözlenmektedir. Nitekim, 20.7.1971 gün ve 3-3, 16.7.1991 gün ve 1-1, 10.7.1992 ve 2-1, 14.7.1993 gün ve 1-1, 16.6.1994 gün ve 3-2 sayılı kararlarda konuya geniş anlamda açıklık getirilmiştir.

SPY.nın 80. maddesi ile “Siyasî Partiler Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı devletin tekliği ilkesini değiştirme amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar” kuralı getirilmiştir. Madde hükmünün gerekçesinde, devletimizin federe ve konfedere devletler ve siyaseten özerk kuruluşlar gibi teklik ilkesine aykırı bir nitelik taşımadığı, bu ve buna benzer ayrılmalar devletin ve milletin bütünlüğü ilkesine ve toplum yararına ters düşeceğinden, bu yolda bir amaç güdülmesinin yasaklandığı belirtilmektedir.

Bölünmezlik ilkesinin bir diğer güvencesini oluşturan SPY.nın 81. maddesinin (a) bendinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde ulusal ya da dinsel kültür ya da mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek; (b) bendinde ise Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ve yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmek ve bu yolda faaliyette bulunmak yasaklanmıştır. Maddenin gerekçesine göre, “Ülkemizde Lozan Anlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmi dilin dışında dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.

“Bir memlekette resmi dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun, eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adli ya da idari işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı, hatta zorunludur. Bu itibarla, resmi dili genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak devletin görevidir.”

Maddenin (a) bendinde siyasal partilere, ulusal veya… ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek yasaklanmıştır. Gerekçede de açıklandığı gibi, Lozan Anlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar bu yasağın dışında kalmaktadırlar.

İç hukuk kuralı haline gelmiş olan ve uluslararası hukuk alanında da sonuçlar doğuran Lozan Barış Antlaşmasının Türkiye’deki azınlıklar konusundaki hükümlerine esas teşkil eden hazırlık çalışmalarına Yüksek Mahkemeniz özellikle son kimi kararlarında ayrıntılı olarak yer vermektedir. Bunlara göre, “…Müslüman topluluklar arasındaki değişik gruplara azınlık statüsü tanınmadığı, kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak bir açıklıkta Lozan Barış Konferansı tutanaklarında bir çok kez vurgulanmıştır.

“Alt komisyon önce, etnik azınlıkların, başka bir deyimle, müslüman olmayan azınlıkların da, örneğin Kürtlerin, Çerkezlerin ve Arapların tasarıdaki koruma tedbirlerinden yararlanmalarında direnmiştir. Türk temsilci heyeti, bu azınlıkların korunmaya ihtiyaçları olmadığını ve Türk yönetimi altında bulunmaktan tamamıyla memnun olduklarını söylemiştir. Alt komisyon bu inandırıcı sözler üzerine koruma tedbirlerini yalnız müslüman olmayan azınlıklarla sınırlamayı kabul etmiştir.

“Barış görüşmelerinde söz alan İsmet İnönü: “Türkiye’de hiçbir müslüman azınlık yoktur; çünkü, kuramsal yönden olduğu kadar uygulamada da müslüman nüfusun çeşitli unsurları arasında hiçbir ayırım gözetilmemektedir.” demiştir. Aynı konferansın 20 Kasım 1922 günlü oturumunda Rıza Nur Bey tarafından okunan bildiride şu görüşler yer almıştır: “Müttefiklerin tasarısı Müslüman azınlıklardan söz etmektedir; oysa, Türkiye’de bu gibi azınlıklar söz konusu olamaz; çünkü, tarihsel gelenekler, moral düşünceler, görenekler, yapılagelişler, Türkiye’de yaşayan Müslümanlar arasında en tam bir birlik yaratmaktadır.”

Türk Delegasyonunun bu görüşleri Konferansça benimsenmiş ve

“Müttefik Temsilci Heyetlerince Sunulan Azınlıkların Korunmasına

İlişkin” 15 Aralık 1922 günlü tasarının 4., 6., 7. ve 8. maddelerinde geçen “din ya da dil”, “soy, din ya da dil azınlıkları” sözcükleri yerini “gayrımüslim ekalliyetler” sözcüklerine bırakmıştır. Böylece, Türkiye’de değişiklik bir dil kullanmanın ya da soy unsurunun bir grubun azınlık sayılmasında ölçü olarak kabul edilemeyeceği Lozan Barış Antlaşması’yla kabul edilmiştir. Aynı konferansta, Kürt azınlığın yaratılması yönünde, özellikte Lord Curzon tarafından gösterilen çabalar, Türk Delegasyonunun “Kürtler, kaderlerinin Türklerin kaderiyle ortak olduğu görüşündedirler; azınlık haklarından yararlanmak istememektedirler.” gerçeğini bildirmeleri karşısında kabul görmemiştir…” (Anayasa Mahkemesinin siyasal parti kapatılmasına ilişkin 16.7.1991, 10.7.1992, 14.7.1993 günlü kararları)

Bu suretle, ülkemizde sadece “Müslüman olmayanlar” azınlık kapsamına dahil edilmişlerdir. Müslüman olmayanlara da Müslümanlara sağlanan medeni veya siyasi haklardan yararlanma olanağı verilerek yasaklar önünde din ayırımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğunu belirtmek amacıyla böyle bir düzenlemeye gidilmiş ve örneğin antlaşmanın 38. maddesinin ikinci fıkrasında, “Gayrimüslim ekalliyetlerin bütün Türk tebaasına tatbik edilen …serbesti-i seyrüsefer ve hicretten tamamiyle istifade etmeleri”, 40. maddede, “Gayrimüslim ekalliyetlere mensup Türk tebaasının… masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü müessesatı hayriye, diniye veya içtimaiyeyi, her türlü mektep ve sair müessesatı talim ve terbiyeyi tesis, idare ve murakabe etmek ve buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal ve ayini dinilerini serbestçe icra etmek hususlarında müsavi bir hakka malik bulunacakları” kabul edilmiştir. (Anayasa Mahkemesi’nin siyasî parti kapatılmasına ilişkin 16.7.1991 günlü kararı)

Bundan ayrı olarak, bir de, 18.10.1925 tarihli Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasında, Türkiye’de yaşayan Bulgarların azınlık sayılmaları kabul edilmiş ise de, yeni Türk Devletinin lâik mevzuatı kabul etmesinden sonra bu kimseler azınlık statüsünden kendiliklerinden vazgeçmişlerdir.

Sonuç olarak, Türkiye’deki hukuk düzeninde bu iki antlaşma ile kabul edilenlerin dışında herhangi bir azınlığın bulunduğu söylenemez. Özellikle, belirli bir büyüklüğe ulaşmış devletlerde ırk, dil, din, mezhep yönünden çeşitli boyutlara varan farklılıklara sahip toplulukların, yani ulus olgusuna oranla ikincil nitelikte kesimlerin bulunması doğal olduğu kadar, gözlenen bir gerçektir de. Yüksek Mahkemenizin 8.5.1980 gün, Esas: 1979/1 (Parti Kapatılması), Karar: 1980/1 sayılı kararında belirtildiği üzere, bu gibi toplulukların dilinin ya da dininin toplumun öteki kesimlerinden ayrı olduğundan nesnel biçimde sözetmek tek başına bir “azınlığın bulunduğunu ileri sürmek” anlamına gelmez. SPY.nın 81. maddesine benzer hükmü içeren eski 648 sayılı Yasanın 89. maddesinin birinci fıkrasını yorumlayan Yüksek Mahkemeniz, aynı kararında, “azınlıklar bulunduğunun ileri sürüldüğünün” kabul edilmesi için, “söz konusu topluluğun toplumun öbür kesimlerinden ayrılan varlığını ve niteliklerini koruması ve sürdürmesi için kendisine özel bir hukuksal güvence tanınması gerektiğinin, yani bu kimselerin “azınlık hukuku”ndan yararlanmaya hak kazanmış olduklarının da açık ya da üstü örtülü biçimde ileri sürülmüş olması gerektiğini” belirtmiş bulunmaktadır. Bu gibi toplulukların her birine azınlık hakkı tanınması ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine aykırı düşer. Hele böylesi topluluklar ortak geçmişten gelen tarihsel, kültürel ve manevi bütünlük anlayışı içinde kendi kaderlerini o ulusun kaderleriyle özdeşleştirme istek ve iradesini göstermişlerse, böyle bir hakkın tanınmasına gerek kalmaz.

Kürt kökenliler diğer yurttaşlarla omuz omuza Kurtuluş Savaşına fiilen katılarak can, kan ve gözyaşı pahasına yurdumuzun işgalci düşmanlardan temizlenmesinde ve onu takiben Türkiye Cumhuriyetinin birlikte kurulmasında üstün hizmetler görmüşlerdir. Bugün dahi Türk Ulusuyla birlik ve bütünlük içinde olma duygusunun eksilmeden devam ettiği görülmektedir. Nitekim, Doğu ve Güneydoğu Anadoludaki ayrılıkçı terörden kaçan yurttaşlar, soydaşlarının bulunduğu Irak’a veya İran’a sığınmamakta, tersine, hepsi de İstanbul, Ankara, İzmir, Adana v.s. gibi şehirlere göç ederek geleceklerini yurdun başka yörelerindeki yurttaşlarla birlikte güvence altına almak istemektedirler. Bu itibarla, Türk Ulusu yanyana yaşamlarını sürdüren çeşitli halklardan değil, kendi özgür iradesiyle, ortak geçmişin yarattığı ortak kültürde geleceği de kapsayacak biçimde birleşmeye kaynaşıp bütünleşmeye karar vermiş olan tek halktan, Türk halkından meydana gelmiştir.

Anayasanın 66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu belirtilerek, Türk Ulusundan sayılmak için kabul edilen tek koşulun “vatandaşlık bağı” olduğu, bunun dışında kalan dil, din, ırk v.s. gibi farklılıkların nazara alınmadığı, Türk Ulusunun, bir hukuksal bağ anlamında vatandaş sayılanların oluşturduğu bütünlüğü ifade ettiği benimsenmiştir. “Türk olmak” Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşı olmak demektir. Bu ulus bütünlüğü içinde, şu ya da bu nedenle, yasanın deyişiyle, ulusal veya dinsel kültür, mezhep yahut ırk ya da dil ayırımına dayanan azınlıklar yoktur. Yüksek Mahkemenizin siyasî parti kapatılmasıyla ilgili 10.7.1992 ve 14.7.1993 günlü kararlarında belirtildiği gibi, “… Türk Ulusunu oluşturan etnik gruplar arasında çoğunluk ya da azınlık biçiminde bir ayırıma yer verilmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi “Türk” sayan birleştirici ve bütünleştirici milliyetçilik anlayışı kabul edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin, hangi etnik gruptan olursa olsun, “Türk” sayılması, onun etnik kimliğini inkar anlamında değil, dünyaca, devletine “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”, ulusuna “Türk Ulusu” ve vatanına “Türk Vatanı” denen ve toplum yapısında çeşitli etnik gruplar bulunan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanması ve hepsi çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önleme amacına yöneliktir.

  1. maddenin (b) bendinde ise, siyasal partilerin Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleri ve bu yolda faaliyet göstermeleri yasaklanmıştır. Bu hükümle anlatılan, Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını siyasal partilerin güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyet gösteremeyecekleridir. Burada belirtilmesi gereken, 81. madde ile ulusu oluşturan bireyler arasındaki etnik ayrımların, sahip bulunulan farklı dil ve kültürlerin yasaklanmadığıdır. Ancak yüzyıllardır birlikte hayat sürmüş, ortak bir geçmişe, tarihe, dine, geleneklere ve değer yargılarına sahip bireylerin oluşturduğu ulus bütünlüğü içinde bu öğelerden meydana gelen ortak kültürden ayrı, bireyler arasında bu bakımdan ayrımlaşma nedeni olabilecek yoğunlukta bir kültür farklılığından söz edilemeyeceğidir. Özel yaşantılarında çeşitli etnik kökenlerden gelen yurttaşların kimliklerini belirtmeleri, dillerini konuşmaları, gelenek ve göreneklerini uygulamalarının karşısında herhangi bir yasal ya da toplumsal engel yoktur. Yasaklanan, azınlık ve ayrı bir ulus oluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleridir.

Söz konusu kuralın küçük değişikliklerle benzeri olan eski 648 sayılı SPY.nın 89. maddesinin (b) bendini yorumlayan Yüksek Mahkemeniz 8.5.1990 gün, E. 1979/1 (Parti Kapatma), K.1980/1 sayılı kararında şu hükme varmıştır: “…Bu hükümde de …”azınlıklar yaratma” deyiminin açıklığa kavuşturulması gerekmekte olup, sözkonusu deyimin de maddenin tümü içinde değerlendirilmesi ve birinci fıkrasındaki “azınlıklar bulunduğunun ileri sürülmesi” deyimiyle sıkı ilişki gözönünde tutularak, aynı doğrultuda yorumlanması zorunludur. Böyle bir yorumla varılacak sonuç ise “azınlık yaratma” deyiminin ancak bir “vatandaş topluluğunda azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratma” anlamına gelebileceğidir…

“Yukarıda da değinildiği gibi, azınlıklar dil, din ve ırk gibi nitelikleri nedeniyle toplumun çoğunluğundan ayrı varlıkları ve bu varlıklarını sürdürmeye hakları bulunduğu hukukça tanınan vatandaş toplulukları olduklarından, ülkemizde azınlık hukukundan yararlanmaya hak kazanmış gruplar bulunduğunu ileri sürmek, ya da Türk dilinden ve kültüründen gayrı dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla kimi vatandaş gruplarında azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratmaya çalışmak, kuşkusuz, yukarıda açıkça ortaya konulan Anayasal durum karşısında Anayasanın Başlangıcı ile 2. ve 3. maddelerinde yer alan “ülke ve ulus bütünlüğü” temel hükmüne ve bu temel hükmü içeren 57/1 maddesine de aykırı düşer…”

Şu halde, dillerini, kültürlerini ve sanatlarını kullanabilmeleri ve geliştirebilmelerini, istemek suretiyle bir kısım yurttaşları ırk, dil ve kültür bakımlarından veya bu ad altında ulus bütünlüğünden ayrı sayma, onlarda bu bütünlükten ayrı bir azınlık oluşturdukları düşünce ve bilincini yaratma, ulus bütünlüğünün bozulmasıyla sonuçlanabilecek ya da en azından böyle bir tehlikenin belirmesine yol açabilecek olan, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlık yaratma demektir. Siyasal partiler yönünden böyle bir amaç ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine terstir. Daha önce de belirtildiği gibi, Türk ulusu bütünlüğü içinde belirli uluslar­ arası sözleşmelerle azınlık oldukları kabul edilen “Müslüman olmayan” yurttaşlar hariç, herhangi bir azınlıktan söz etmek olanaksızdır. Her Türk yurttaşı hukuk düzeninin sağladığı her türlü hak ve özgürlükten, herhangi bir etnik ayrımcılık söz konusu olmaksızın, sınırsız ve mutlak biçimde yararlanmakta, ulus bütünlüğü içinde bireysel mutluluk ve huzurunu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Böylesine ayrıcalıksız konumdaki bir kısım yurttaşlar arasında, bir azınlığa mensup olduğu duygu ve düşüncesini yaratmak ve onların sınırlı haklar rejimine tabi kılınmasını, ulusun bizzat kendisi iken azınlık haline gelmesini istemek ulus bütünlüğünü bozmaktan başka biçimde yorumlanamaz.

  1. B) Değerlendirme

Programın, “Durum Değerlendirmesi ve Program Gerekçeleri” başlıklı 1. Bölümünün (“1.Bölüm” denmiş olmasına rağmen program metninde başka bölüm bulunmamaktadır.) “Uluslararası Durum” başlıklı paragrafında, 1980’li yılların sonlarına doğru uluslararası durumda meydana gelen değişiklikler ve gelişmeler ile sonuçlarının anlatıldığı; daha sonra, “Bölgede Durum” paragrafında, Ortadoğunun sorunlu bir bölge olmaya devam ettiği ifade edilerek, İsrail-Arap, İran-Irak, akarsuların paylaşımı gibi sorunların yanında Kürt sorununun da bölge ülkelerini ve dünyayı meşgul ettiği, Irak’ın kuzeyinde oluşan Kürt yönetiminin herkesçe tanınması gerektiği; İran’da yaşayan Kürtlerin hak ve özgürlükleri için savaştıklarının belirtildiği,

kapatma davası bakımından önem taşıyan “Türkiye’de Durum” başlıklı paragrafta ise, Osmanlıların son döneminden başlayarak günümüze kadar varlığını sürdüren başlıca üç sorunun ekonominin kötü durumu, demokrasi yokluğu ve Kürt sorunu olduğu, bunların çözümünün birbirine bağlı bulunduğu,

iktidarı elinde tutan ve asker-sivil bürokrasiyle kaynaşmış burjuvazi ve toprak ağaları kesiminin halk yığınlarına ağır ekonomik sömürü ve baskı uygulayageldiği, yığınlara hak ve özgürlük tanımadığı belirtildikten sonra, aynen:

“…

1923’te şekillenen Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde, bizzat Cumhuriyetin kurucularınca da ifade edildiği gibi, Türkler, Kürtler ve başka etnik gruplar yaşamakta idi. Yönetici kesim, daha baştan, ülkenin etnik gerçeğine, çok kültürlü, çok dilli yapısına uygun bir siyasal ve yönetsel yapı oluşturmaktan kaçındı, başka etnik yapıları zorla Türkleştirmeye, eritmeye çalıştı. Bu baskı politikası onu izleyenlerin amaçlarına uygun sonuç vermedi; Aksine bir dizi Kürt ayaklanmasına yol açtı ve sorun ağırlaşarak günümüze kadar geldi. Bugün de Kürt sorunu, tüm ağırlığıyla ülkenin gündemindedir.

Kürtlere karşı izlenen baskı politikası, aynı zamanda Türkler bakımından da hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına, militarizmin güçlenmesine yol açtı….

Türkiye’de ise, ülkeyi dünden bugüne yöneten egemen kesim, Kürtlere özgürlüğü, Türkler demokrasiyi çok gördü.

Bu nedenledir ki, bu iki sorun -demokrasi sorunu ve Kürt sorunu- bugün de ülkenin gündemindedir ve çözüm bekleyen hayati sorunlardır…. Türkiye’nin barışa ve demokrasiye ihtiyacı var. Bu da, ancak Kürt sorununa eşitlik temelinde barışçı bir çözüm bulunarak sağlanabilir.

Bugünkü ekonomik krizin baş nedeni ise izlenen yanlış Kürt politikası, bunun yol açtığı şiddet ortamı ve ödenen ağır ekonomik bedeldir. Sözde “terörle savaş” adı altında yapılan harcamalar yılda 7 milyar doları buluyor…

Bugün yaşanan şiddet ve çatışma ortamı nedeniyle Kürtlerin yaşadığı bölgede üretim neredeyse durmuştur. Fabrikalar çalışmıyor, tarlalar ekilmiyor ve sürüler yaylalara çıkarılmıyor. Binlerce köy, pek çok kasaba ve küçük kent yıkılmış, boşaltılmış ve halk zoraki göçe uğramıştır. Bölgede açlık ve işsizlik korkunç boyutlara varmıştır. Göç dalgaları bölgedeki ve batıdaki büyük kentlerin zaten iyi olmayan düzenini daha da altüst ediyor.

Zorla bastırma çabası şiddetin ve yangının büyümesine, yayılmasına yol açıyor…

Görüldüğü üzere yönetici kesim, Kürt sorununda izlediği yanlış politikayla ülkeyi bir yangın yerine çevirmiştir. Yalnızca boş yere kan dökülmekle Türkiye halkı büyük acılar çekmekle kalmıyor; aynı zamanda ülkenin kaynakları yararsız bir alanda tüketiliyor; halkın ekmeği kurşuna ve bombaya dönüşüyor….

Bu sorunları çözecek olanlar, bunda çıkarı olan yığınlardır. İşçi, köylü ve emekçilerdir; hak ve özgürlüğünden yoksun bırakılan, baskı gören Kürtlerdir….

….Yönetici kesim demokrasi ve insan hakları yönünden, Kürt sorununun barışçı çözümü yönünde adım atmamakta direniyor. Hala soğuk savaş döneminden kalma yöntemlerle militarizmi tırmandırarak, şovenizmi pompalayarak, şiddet yoluyla sonuç almaya çalışıyor.

….

Dünden bugüne yaşananlar, ekonomik sorunlar içinde bunalan yığınlara, baskı ve zulüm gören toplum kesimlerine; işçilere, köylülere, memurlara, aydınlara, gençlere, Kürt ve Türk insanına şunu öğretmiştir: Bu haksız düzen değişmelidir….

Demokrasi ve Değişim Partisi bu amaçla kurulmuştur ve bunun mücadelesini vermektedir. Partimiz ülkenin üç temel sorununu çözmeyi önüne hedef olarak koymuştur; Kürt sorununa politik ve adil bir çözüm, yani ülkede barışın gerçekleşmesi; tam bir demokrasi; ekonominin emekçi halktan yana yeniden düzenlenmesi ve gelişme yoluna sokulması.

Türkiye’ye barış gelmesi için, gerçek bir demokrasi ve ekonomik gelişme için Kürt sorununun çözümü şarttır ve çözüm, şiddet ve bastırmayla değil, ancak barışçı yöntemlerle mümkündür.

Partimiz, Türklerin ve Kürtlerin bir arada kardeşçe yaşamasından yanadır ve bunun yolu bugüne kadar izlenen baskı politikasına son vermek: Türkiye’yi de bağlayan uluslararası hukuk ilkelerine ve sözleşmelerine uygun olarak Kürtlerin haklarını tanımak ve eşitlik temelinde çok yönlü, politik, yönetsel ve kültürel bir demokratik yapılanma sağlamaktır. Partimizin temel amaçlarından biri de budur.

Bunun için öncelikle silahların susması ve sorunun çözümü için özgür bir tartışma ortamının oluşması sağlanacaktır…

Kürt dili-kültürü üzerindeki baskılara, zoraki asimilasyon politikasına son verilecek; bu alanda da uluslararası hukuk normları ve sözleşme hükümleri hayata geçirilecektir.

Kürt dilinin, radyo-televizyon yayınları dahil, toplumsal yaşamın her alanında ve aynı resmi işlemlerinde serbestçe kullanımı için gereken düzenlemeler yapılacaktır.

….Çeşitli toplum kesimlerinin ve demokratik örgütlerin de katkısıyla, bu anayasanın yerine, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan demokratik bir anayasa yapılacaktır.

Kürt kimliği ve hakları bu anayasada güvence altına alınacaktır.

…”

biçiminde görüşlerin benimsendiği anlaşılmaktadır.

Davalı partinin programının “Türkiye’de Durum” adlı paragrafından yukarıya alıntı yapılan kısımları bir değerlendirmeye tabi tutulduğunda şu sonuçlar ortaya çıkmaktadır:

Öncelikle, Cumhuriyet’in kuruluş döneminde Türkiye’de kendi etnik yapısı, dili ve kültürü ile ayrı bir Kürt topluluğunun mevcut olduğu, ancak yeni devletin bu varlığı tanıma yerine baskı yoluyla onları Türkleştirmeğe çalıştığı, uygulanan bu baskı yönteminin Kürtlerin birkaç kez ayaklanmasına yol açtığı ve bu sorunun ülkenin en önemli üç sorunundan biri haline geldiği biçiminde bir tesbit yapıldıktan sonra,

Partinin, ekonomik sıkıntılar ve demokrasi yokluğu yanında Kürt sorununu da çözmeyi hedef aldığı, bu amaçla kurulduğu ve mücadele ettiği belirtilerek, sorunun çözümlenmesi için bugüne kadar izlenen baskı yöntemine son verilmesi, Türkiye’yi de bağlayan uluslararası hukuk ilkelerine ve sözleşmelere uygun olarak Kürtlerin haklarının tanınması ve eşitlik temelinde çok yönlü, politik, yönetsel ve kültürel bir yapılanmanın sağlanması, Kürt kimliği ve haklarının anayasal düzeyde tanınması, Kürt dili ve kültürü üzerindeki baskı ve asimilasyon uygulamasının kaldırılması, Kürt dilinin resmi işlemlerde de kullanılması gibi öneri ve politikalar öngörülmektedir.

Programın kapatma davasına esas alınan bu bölümlerinde, Türkiye’de Türklerden başka etnik gruplar arasında yer alan, kendi dili ve kültürüne sahip, ancak hak ve özgürlükleri tanınmayan, baskı ve asimilasyona tabi tutulan, ancak hakları tanındığı, eşitlik temelinde oluşturulacak siyasal, yönetsel ve kültürel yapılanma içinde yer aldıkları takdirde sorunları çözümlenmiş olacak bir Kürt varlığından söz edilmesi, sınırlarımız içinde yaşayan Kürt kökenli yurttaşların Türk ulusu bütünlüğünden ayrı bir ulus oluşturduklarının ifade edilmesi anlamındadır. Programın çeşitli yerlerinde, “… egemen kesim Kürtlere özgürlüğü, Türklere de demokrasiyi çok gördü…”; “… Kürt ve Türk insanına şunu öğretmiştir…”; “…Türklerin ve Kürtlerin birarada kardeşçe yaşamasından…” gibi deyim ve ibarelerde de “Kürt” adının Türk adı yanında belirtilmesi suretiyle ikiciliğin (düalizm) vurgulanması ve “eşitlik” temelinde yöntemler önerilmesi ve yapılanma sağlanmasından söz edilmesi yoluyla Kürt kökenlilerin, Türk ulusu kavramının bütünleştirici ve birleştirici anlamı dışında kalan, fakat Türk ulusu yanında ve onunla eşit durumda bulunan, kendilerine özgü hak ve özgürlüklere sahip ayrı bir halk oluşturduklarının anlatılmak istenmesi de ulaştığımız yorumu güçlendirmektedir.

Cumhuriyetin kuruluşunda Türkler, Kürtler ve başka etnik grupların yaşamakta olmasına karşın ülkenin bu etnik gerçeğine, çok kültürlü ve çok dilli yapısına uygun bir siyasal ve yönetsel yapının meydana getirilmediği, tersine başka etnik kökenlilerin zor yoluyla eritilmeye çalışıldığı, bu baskıların Kürtleri birkaç kez ayaklanmaya yönelttiği, Kürtlerin hak ve özgürlüklerinin tanınmadığı, bu sorunun uluslararası belgelerdeki kurallara uygun olarak eşitlik temelinde, barışçı yöntemlerle çözümlenebileceğinden söz edilmesinin Türkiye Devletinin ulusuyla bölünmezliğine zarar vereceğinde kuşku yoktur. Bu görüşlerle anlatılmak istenen, Türk ulusu bütünlüğü dışında Türk ve Kürt halkları olarak iki ayrı ulusun var olduğudur ki programın birinci sayfasında da davalı partinin bu iki halkın birarada kardeşçe yaşamasından yana olduğu ifade edilmektedir.

Anayasada belirlenen vatandaşlık anlayışı karşısında, din, mezhep, dil, etnik köken ayırımı yapılmaksızın her yurttaş hukuk düzenince tanınmış siyasal, medeni, ekonomik, toplumsal, kültürel vs. çeşitli haklardan mutlak olarak yararlanabildiğine göre, Kürt kökenlilere çok görülen, onların yoksun bırakıldığı hak ve özgürlüklerin yukarıda sayılanlardan farklı olması gerekir. Bu konuda programda açık ve net bir adlandırma bulunmamakla birlikte, yapılan tespit ve temennilerden talep edilen hak ve özgürlüklerin niteliği hakkında fikir yürütmek olanaklı bulunmaktadır.

Programda, Cumhuriyetin kurucularının ülkesinin etnik gerçeğini, çok kültürlü ve dilli özelliğini görmezlikten geldikleri, oluşturdukları devlet modelinde bu özelliklere uygun bir siyasal, yönetsel ve kültürel yapılanma gerçekleştirme yerine, baskı yöntemiyle başka etnik köken, dil ve kültür mensuplarını zorla Türkleştirmeye, eritmeye çalıştıkları belirtildikten sonra bu baskıların Kürt ayaklanmalarına yol açtığı ifade edildiğine göre, kendi köken, dil ve kültür özellikleri itibariyle ayrı bir siyasal, yönetsel ve kültürel yapılanmaya sahip olmasına izin verilmeyen, hak ve özgürlüklerinden yoksun kılınan topluluğun Kürt kökenliler olduğu anlaşılmakta, bu tesbite paralel olarak programın devamında, parti için bir hedef belirlenerek bunun, Kürtlerin hakkını tanımak ve eşitlik temelinde siyasal, yönetsel ve kültürel bir yapılanma sağlanması olduğu belirtilmektedir. Şu halde, Cumhuriyetin kuruluş döneminde, kurucuların Kürt kökenlilere tanımadıkları siyasal, yönetsel ve kültürel yapılanmanın ve hakların günümüzde sağlanması amaç ve hedefi parti verilmiş bulunmaktadır. Bu açıklamalardan çıkan sonuç, programda Kürtlere tanınmadığı, onların yoksun bırakıldığı söylenen hak ve özgürlüklerin, özellikle siyasal, yönetsel ve kültürel örgütlenme hakları olduğudur.

Ülkede belirli bir etnik kökene mensup olanların haklarının tanınması, siyasal, yönetsel ve kültürel bir yapılanma içinde yer almalarının sağlanması, en hafif biçimiyle devlet bütünlüğü içinde bir özerk bölge veya yapılanma oluşturulması anlamına gelir ki böyle bir amaç ve hedefin Türkiye Devletinin dayandığı ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine aykırı olduğu kesindir. Kürt kökenlilerin ulus bütünlüğü dışında kalarak kendi etnik yapılarına, kültürlerine ve dillerine uygun biçimde kendilerine göre bir siyasal, yönetsel ve kültürel yapılanma modeli içinde yer almalarının savunulması ülke ve ulus bütünlüğünü parçalayıcı sonuçlar verir. Anayasa ve SPY. siyasi partilerin bu gibi yıkıcı görüşleri benimsemesini kesinlikle yasaklamıştır. Gerçekten, Türkiye Cumhuriyeti tekil bir devlettir.

Ulusal devlet olmanın yani ulusun bağımsız bir devlet halinde örgütlenmesinin sonucu olan bu nitelik etnik, dinsel ya da başka bir düşünceyle ülkenin federe devletlere ya da özerk bölgelere ayrılmasına izin vermez. Ulusal birliği kurmak ve devam ettirmek için devlet tekil biçimde örgütlenmiştir.

Programda öngörülen, etnik gerçeğe uygun, siyasal, yönetsel ve kültürel yapılanmanın Türkiye’yi de bağlayan uluslararası sözleşmelere uygun olarak gerçekleştireceği söylenmekle birlikte bunların hangi sözleşmeler olduğu açıkca belirtilmemiştir. Ancak, daha önceki benzer kapatma davalarına konu olan siyasi parti belgelerinde bazen açıkca, bazen dolaylı olarak sözü edildiği ve Yüksek Mahkemenizce de siyasi parti kapatma kararlarında irdelendiği gibi, amaçlanan ancak adları belirtilmeyen bu uluslararası metinlerin İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme, Helsinki Sonuç Belgesi ile Yeni Bir Avrupa İçin Paris Antlaşması olduğu söylenebilir.

Yüksek Mahkemenizin çeşitli parti kapatma davalarında belirttiği gibi, Avrupa İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlükler Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında güvence altına alınmıştır. Hakları kullanmanın, özgürlüklerden yararlanmanın sınırsız olmadığı söyleyen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 29. ve 30. maddeleri, içerik olarak demokratik düzeni yıkıcı söz ve eylemlere karşı sınırlamalar getirilmesine ve önlemler alınmasına dayanak olmuştur.

İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin 11. maddesinin ikinci fıkrasında, bu hakların kullanılmasının, demokratik bir toplulukta zaruri tedbirler mahiyetinde olarak milli güvenliğin, amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, bağlılığın ve ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulacağı;

Bu maddenin, bu hakların kullanılmasında idare, silâhlı kuvvetler ve zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani olmadığı kuralı öngörülmüş,

  1. maddesinde de, bu sözleşme hükümlerinden hiçbirisinin bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini anılan sözleşmede öngörülenden daha geniş ölçüde sınırlamalara tabi tutulmasını hedef alan bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya yönelik herhangi bir hak sağladığı biçiminde yorumlanamayacağı esası kabul edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyetinin de taraf olduğu Yeni Bir Avrupa için Paris Şartı, ırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış, ülke bütünlüğünün ve demokratik düzeni kıymayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunu uluslararası bir çağrı olarak kabul etmiştir. Devletin bütünlüğünü hedef alan faaliyetler demokratik haklar ve özgürlükler çerçevesinde düşünülemez.

Bu açıklamalar ışığında varılacak sonuç, bu uluslar arası belgeler antlaşma ve sözleşmelerin, davalı partinin temel amaç olarak benimsediği ve programında yer verdiği, ülke ve ulus bütünlüğünü bozucu görüşlere olur vermediğidir.

Programdaki, Kürt dili ve kültürü ile ilgili esas ve ilkelerle anlatılmak istenen, uluslararası hukuk normlarına uygun olarak Kürt dili ve bağımsız ve ulusal nitelikteki Kürt kültürü üzerinde uygulanmakta olan baskı ve asimilasyona son verileceği, Kürt dilinin radyo-televizyon yayınları dahil resmi işlemlerde serbestçe kullanılmasının sağlanacağıdır. Bu sözlerle, Türk kültürü dışında ve ondan ayrı, kendi ulusal kültür ve dil farklılığına dayanan bir Kürt azınlığının varlığı kabul edildiği gibi, bu azınlığın sahip olduğu ileri sürülen kültürün korunması ve geliştirilmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır.

Ülkemizde yasaklanmış bir dil bulunmamaktadır. Yurttaşların özel yaşantılarında, işyerlerinde Türkçeden başka bir dil kullanmalarında herhangi bir engel yoktur. 4. maddesi ile değiştirilmezlik koruması altında bulunan Anayasanın 3. maddesi hükmüne göre de, devletin dili Türkçe olduğundan resmi işlemlerin Türkçe yapılması, bunlarla ilgili belgelerin Türkçe yazılması gerekir. Bu anayasal zorunluluk karşısında, programda Kürt dilinin resmi işlemlerde kullanılmasının kabul edilmesi Anayasanın devlet dilinin Türkçe olduğunu belirleyen 3. maddesine aykırı bir durum yaratmaktadır. Kürt dili ve kültürü ile ilgili olarak benimsenen bu ilke ve esaslar SPY.nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerinde yasaklanan, ulusal veya kültür veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürme ve Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmek demektir.

Davalı partinin programından kapatma davasına esas olmak üzere alıntı yapılan bölümü açıklanan Anayasa ve SPY. Hükümlerinin ışığı altında düşünsel bütünlük içinde değerlendirildiğinde içerdiği yasaya aykırılık hallerinin şu biçimde belirlendiği görülmektedir:

  1. a) Cumhuriyetin kurucularının ülkenin etnik gerçeğine, çok kültürlü ve dilli yapısına uygun bir siyasal ve yönetsel yapı oluşturmaktan kaçındıkları, başka etnik grupları zorla Türkleştirmeye, eritmeye çalıştıkları, bu baskıların Kürtlerin ayaklanmasına yol açtığı, Kürtlere özgürlüğün çok görüldüğü, partinin Türkler ve Kürtlerin bir arada kardeşçe yaşamalarını savunduğu, bunun yolunun izlenemekte olan baskı politikasına son verilerek Kütlerin haklarının tanınması ve eşitlik temelinde politik, yönetsel ve kültürel bir yapılanma sağlanması olduğu, partinin bu görüşü temel amaç olarak benimsediği, Kürt dilinin toplumsal yaşamın her alanında ve resmi işlemlerde serbestçe kullanılması için gerekli düzenlemelerin yapılacağı belirtilerek S.P.Y.nın 78. maddesinin (a) bendine ve 80. maddesine aykırı olarak nitelikleri Anayasada belirtilen Türk Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğine, diline ve tekillik ilkesine dair hükümlerin değiştirilmesi amacı güdülmüştür.
  2. b) Türkiye’de dili ve kültürü ayrı bir Kürt halkının varlığı benimsenerek Kürt kimliği ve ulusal haklarını Anayasal güvence altına alınmasının ilke olarak kabul edilmesi suretiyle SPY.sının 81. maddesinin (a) bendine aykırı olarak Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde ayrı bir ulus kimliğine sahip Kürt azınlığının bulunduğu ileri sürülmektedir.
  3. c) Kürt dili ve kültürü üzerindeki baskı kaldırılarak, Kürt dilinin, radyo televizyon yayınları dahil toplumsal yaşamın her alanında ve resmi işlerde serbestçe kullanılması için gereken düzenlemelerin yapılacağı belirtilerek SPY.sının 81. maddesinin (b) bendine aykırı olarak Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürü korumak, geliştirmek yoluyla azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacı güdülmektedir.

IV- Sonuç ve İstem :

Yasal dayanakları gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı Demokrasi ve Değişim Partisi programının, Anayasanın Başlangıç kısmı ile 2., 3., 14., 69. maddelerine ve SPY.nın 78. maddesinin (a) bendine, 80. maddesine, 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı amaçlar taşıdığı anlaşıldığından, davalı partinin SPY.nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.”

II- DAVALI SİYASİ PARTİNİN ÖN SAVUNMASI

Demokrasi ve Değişim Partisi’nin 28.7.1995 günlü, 95/82 sayılı Ön Savunmasında aynen şöyle denilmiştir:

“Partimizin kapatılmasıyla ilgili bu dava nedeni ile huzurunuzda savunma yapmak zorunda bırakılmış olmaktan, bu ülkenin sorumlu bireyleri olarak, ülkemiz ve onun yarınları adına utanç duyduğumuzu öncelikle belirtmemize izin verin. Sayın mahkemenize kapatılma istemiyle aleyhine dava açılan Demokrasi ve Değişim Partisi 03.04.1995 günü İçişleri Bakanlığına verilen dilekçe ile kuruldu. 06.06.1995 tarihinde de iş bu dava açıldı. Demokrasi ve Değişim Partisi daha henüz iki aylık bir parti iken, daha henüz siyasal bir eylemi ve işlemi olmadan ve daha henüz örgütlenmeye ve kamuoyuna kendisini tanıtma fırsatı bulamadan iş bu kapatılma davası ile karşı karşıya kaldı. Doğrusu Başsavcılık partiyi hazırlıksız ve kamuoyunca tanınmadan bir an evvel kapattırabilme hususunda başarılı oldu denebilir.

Başsavcı partinin eylem ve işlemlerini izleme gereği görmemiş ama Ay. 69. md. aykırılık iddiasında bulunabilmektedir. Partinin hangi eylem ve işleminin yasa hükmüne aykırılık oluşturduğunu da izah etmemiştir.

Doğrusu Başsavcılığın bu aceleciliğini anlayabilmek mümkün değildir.

Programında, uluslararası durumun genel bir değerlendirmesi yapıldıktan sonra, ülkemizin de içinde bulunduğu bölgemizin siyasi durumunu irdeleyerek “Türkiye’de Durum” başlığı altında (Sh. 4) Türkiye’nin sorunlarını tespit ederek bu sorunlara ilişkin çözüm ve önerilerini “Somut hedefler ve çözümler” (Sh. 8) başlığı altında dile getirmiştir.

D.D.P. programında “…Türkiye günümüzde hala çağdaş, ileri bir ülke olmaktan uzaktır ve ciddi sorunlarla yüzyüzedir. Bu sorunların başında ekonominin kötü durumu, demokrasi yokluğu ve Kürt sorunu gelmektedir. Bu üç sorun birbirini etkilemekte, beslemektedir; çözümleri de biribirine sıkı sıkıya bağlıdır…”

“….Yoğun baskı çarkının başlıca nedenlerinden biri de Kürt sorunudur. 1923’te şekillenen Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde, bizzat Cumhuriyetin kurucularınca da ifade edildiği gibi, Türkler, Kürtler ve başka etnik gruplar yaşamakta idi. Yönetici kesim daha başta ülkenin etnik gerçeğine, çok kültürlü, çok dilli yapısına uygun bir siyasal ve yönetsel yapı oluşturmaktan kaçındı, başka etnik yapıları zorla Türkleştirmeye, eritmeye çalıştı. Bu baskı politikası, onu izleyenlerin amaçlarına uygun sonuç vermedi; aksine bir dizi Kürt ayaklanmalarına yol açtı ve sorun ağırlaşarak günümüze kadar geldi. Bugün de Kürt sorunu, tüm ağırlığıyla ülkenin gündemindedir…” (Sh.4)

Kürt Sorununun Çözümü İçin:

“Türkiye’ye barış gelmesi için, gerçek bir demokrasi ve ekonomik gelişme için Kürt sorununun çözümü şarttır ve çözüm, şiddet ve bastırmayla değil, ancak barışçı yöntemlerle mümkündür.

Partimiz, Kürtlerin ve Türklerin birarada kardeşçe yaşamasından yanadır ve bunun yolu, bu güne kadar izlenen baskı politikasına son vermek; Türkiye’yi de bağlayan uluslararası hukuk ilkelerine ve sözleşmelere uygun olarak Kürtlerin haklarını tanımak ve eşitlik temelinde çok yönlü, politik, yönetsel ve kültürel bir demokratik yapılanma sağlamaktır. Partimizin temel amaçlarından biri de budur.

Bunun için öncelikle silahların susması ve sorunun çözümü için özgür bir tartışma ortamının oluşması sağlanacaktır. Tüm partiler bu konuya ilişkin görüş ve programlarını hiç bir kısıtlama olmaksızın, serbestçe dile getirecek ve halk bu görüşler arasında özgürce bir seçim yapabilecektir…” (Sh. 8)

Çağdaş Bir Demokrasi İçin;

“Egemen kesim, Cumhuriyet tarihi boyunca ülkemizin insanlarından demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri esirgedi. Bu, insanlarımızın demokrasiye layık, ya da buna hazır olmadıkları için değil, acımasız sömürü çarkını, haksızlıkları, yani egemen zümrenin imtiyazlarını sürdürebilmek içindi.

Söz konusu zümre bugün de ülkenin kaderini elinde tutuyor ve demokrasiyi halktan esirgiyor. Bugün de demokrasi ve özgürlük adına söyledikleri ve yaptıkları maskaralıktan başka bir şey değildir. Egemenler, yıllardır demokratikleşme adı altında halkı, iç ve dış kamuoyunu oyalıyor, kabaca aldatıyor.

Ülkemizin geniş boyutlu çağdaş bir demokrasiye ihtiyacı var ve bu daha fazla gecikmemelidir…” (Sh. 9)

Ekonomi

“…Partimiz egemenlerin yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet çarkına ve yıllardır inatla sürdürülen kirli savaşa son verecek, bu yoz çarkın ve kirli savaşın tükettiği ülke kaynaklarını, geniş halk yığınlarının yararına; üretime ve ülkenin öteki hayati sorunlarının çözümüne seferber edecektir. Böylece ülke iç barışa kavuşacak ve hızla gelişecek; enflasyonun denetim altına alınması, işsizliğin ve yoksulluğun giderilmesi, emekçi halkın yaşam standardının yükseltilmesi, geri kalmış bölgelere kaynak aktarımı mümkün olacaktır.

Demokrasi bunun güvencesi olacaktır. Demokratik bir toplumda, yönetim üzerinde halk denetimi, bağımsız yargının yolsuzluk yapanların yakasına yapışması mümkün olacaktır…” (Sh. 12)

Partimizin yukarıda izah edilen bu tespit ve taleplerine karşılık Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan iddianame esasen parti program metnine dayanmaktan ziyade, soyut fikir yürütmelere, yorum ve kıyaslara dayanmaktadır.

İddianamenin “Kapatma ve değerlendirme” başlığında yer alan iddia ve tespitlerde iddianamenin nasıl hazırlandığı hususu da izah edilmektedir.

“…Türk Ulusu yanında ve onunla eşit durumda bulunan, kendilerine özgü hak ve özgürlüklere sahip ayrı bir halk oluşturduklarının anlatılmak istenmesi de ULAŞTIĞIMIZ YORUMU (ABÇ) güçlendirmektedir…” (Sh. 30)

“…Programın birinci sayfasında da davalı partinin bu İKİ HALKIN (ABÇ), birarada kardeşçe yaşamasından yana olduğu ifade edilmektedir…” (Sh. 30, P.2)

Keza programın hiç bir yerinde böyle bir belirleme yoktur.

“…Yapılan tespit ve temennilerden talep edilen hak ve özgürlüklerin niteliği hakkında FİKİR YÜRÜTMEK (abç) olanaklı bulunmaktadır…” şeklindeki tespitleri ile iddianamenin program metninin lafzına bağlı kalınmadığı, kurucuların bu metin ile murat ettiklerinin ötesine geçilerek ve bundan hareketle varılan yorum ile hazırlandığı da anlaşılmaktadır.

Aynı şekilde talep edilen hak ve özgürlüklerin mahiyeti hakkında tespit ve temennilerden hareketle fikir yürütülmektedir. Bu aristo mantığıdır. A fenomenini B fenomeni ile izah etmektedir. Diğer bir deyimle, bu iddia makamının peşin yargısının altını doldurma gayretiyle, suç oluşturmayan ifadeleri binbir dereden su taşıyarak suç unsuru gibi gösterme çabasıdır.

Partimizin tespitleri ve talepleri ayrı ayrı hususlardır. Yasaya aykırı olmayan bu hususların, birini diğerinin eksikliğini gidermede ikame etmek, en yakın ifadeyle hukukun zorlanmasıdır.

İddianamedeki mantık karışıklığı, Türkiye’nin de taraf olduğu “Yeni bir Avrupa için Paris Şartı” antlaşmasına ilişkin tespit ve iddialarda da var. Taraf devletlerin bu antlaşma ile güvenliğe ilişkin bölümde belirtilen, “…Devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlal eden etkinliklere karşı demokratik kurumların savunulması…” ve “… tüm terörizm etkinliklerini, yöntemlerini ve uygulamalarını bir suç olarak mahkum ettiği …” husus doğrudur.

Demokrasi ve Değişim Partisi’nin programında bu norma aykırı hiç bir tespit ve talep söz konusu edilmemiştir. Aksine aynı antlaşmanın; “…katılan devletler ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunacağı ve ulusal azınlıklara mensup kişilerin, hukuk önünde tam bir eşitlikle ve hiç bir ayrımcılık yapılmaksızın, bu kimliklerini özgürce ifade etme, koruma, saklı tutma ve geliştirme hakları bulunduğunu teyid ederiz…” hükmüne rağmen, partinin Kürt kimliğine ilişkin talepleri yasaya aykırı sayılmaktadır.

Keza aynı şekilde “…Devletin bütünlüğünü hedef alan faaliyetlerin demokratik haklar ve özgürlükler çerçevesinde düşünülemeyeceği…” yolundaki tespitinin Paris Şartı hükümleri ile izahı mümkün değildir. Çünkü Paris Şartı’nın güvenliğe ilişkin hükmü, ülkenin bütünlüğünü korumayı düzenlemiştir. Devletin bütünlüğüne (üniter yapısına) ilişkin bir koruma, bu hükümlerde yer almamıştır. Sayın savcı bu hükmün içine devletin bütünlüğüne ilişkin bir ilaveyi de sıkıştırmaya çalışmaktadır. Ne yazık ki, mızrak çuvala sığmamıştır.

Aynı sözleşmeye taraf olan Belçika’nın üniter bir yapıdan federatif bir yapıya nasıl geçebildiğini izah etmek de mümkün değildir. Aksi halde Paris Şartı’nın devletin yapısını değiştirmeye, islah etmeye ilişkin hükümlerinin Belçika için demokratik hak ve özgürlük, Türkiye için ise, “yıkıcılık” olarak vazedildiğini kabul etmek gerekecektir.

İddianamenin aynı bölümünde dikkat çeken diğer hususlar ise Başsavcılığın Türklük, Türkçe ve Türk milliyetçiliğine ilişkin bilim dışı belirleme ve nitelemeleridir.

İddianamenin 14. sayfasında “…Türkçe bireyler arasında yalnızca bir resmi dil olma durumunu çoktan aşmış; ayrı etkin kökenden gelseler bile, yüzyıllar boyunca karışıp kaynaşmış ve bir ortak kaderi paylaşmış, ortak bir kültüre ulaşmış kitlelerin hem günlük yaşantıda, aile içinde ve iş yerinde yaygın biçimde kullandığı ortak bir iletişim aracı olabilmiş, hem de aynı kitlelerin ortak bilim, kültür ve sanat dili olma derecesine ulaşabilmiş ve böylece gerek bireysel, gerekse toplumsal iletişimin sağlanmasında başlıca araç olmuştur. Türkçenin kazandığı bu yaygınlık ve genellik göz önüne alındığında, etnik grupların sahip oldukları yerel dillerin resmi dil yerine genel iletişim ve eğitim dili olarak kullanılması düşüncesi kabul edilemez. Yerel düzeyde kalmış, gelişmemiş diller bireylere manevi varlıklarını geliştirme olanağı sağlayamaz…” denilmektedir.

Şayet Türkçe iddia edildiği şekilde yaygın biçimde kullanılan ortak iletişim aracı ise “…Resmi dili genç, ihtiyar, kadın, erkek, her vatandaşın bilmesini sağlamak devletin görevi…” (Sh. 19) Kılmanın mantığını anlamak ve izah etmek mümkün değildir. Ya Türkçenin yaygınlığında, ya da devlete yüklenen bu görevde bir yanlışlık vardır. Tüm iyi niyetimize rağmen ikisini bir arada anlayabilmekte güçlük çektiğimizi itiraf etmeliyiz.

Dünyanın hiç bir ulusal devletinin, resmi dilini kadın-erkek, yaşlı-genç her vatandaşına öğretmek gibi garip bir temel görevi yoktur. Zira bu devletlerin her vatandaşı dilini bilir. Ancak bizim ülkemiz gibi halkı resmi dilini bilmeyen ve yaygın şekilde konuşamayan ülkelerde devletin bu kabil görevleri vardır.

Diğer bir husus da, yerel düzeyde kaldığı, gelişmediği ve dolayısıyla bireylerin manevi varlıklarını geliştirme olanağı sağlayamayacağı iddia edilen dillere ilişkin tespitdir. Başsavcılığın isimlendirmediği bu yerel dillerle hangi dilleri kastettiğini bilemiyoruz. Fakat daha önceki tespitlerinden kastedilen dilin Kürtçe olduğu hakkında fikir yürütmek olanaklı bulunmaktadır.

D.İzoli’nin hazırladığı (Deng Yayınları, Şubat 1992 1. Baskı) Kürtçe – Türkçe sözlükte her iki dilin kelime hazinesi şu şekildedir.

Kürtçe … 30.000. kelime ve 4000 deyim (Saydam)

Türkçe … 25.000. kelime (Arapça, Farsça, Osmanlıca, İngilizce, Fransızca vd. orjinliler dahil)

Birçok baskı ve yasaklama ile kuşatılmış bulunan Kürtçenin Türkçe kadar yaygın olmadığı doğru ise de, bireylerin manevi varlığını Türkçeden daha iyi geliştirebileceği hususu açık ve nettir.

İddianamede “… ülkemizde yasaklanmış bir dil bulunmamaktadır…” (Sh. 33) Belirlemesi gerçek değildir. Ay. 26, 28, 42 vd. maddeleri kanunla yasaklanan dilden bahsetmektedir. Aynı şekilde Siyasî Partiler Yasası, Basın Yasası ve diğer bir kısım yasalarda da benzeri hükümler vardır. Çok yakın bir tarihe kadar 2932 sayılı yasa ile yasaklanan dilin Kürtçe olduğu hususunu artık sağır sultan bile duymuştur.

Tüm bu gerçekler karşısında, Başsavcılığın Türkçenin yaygınlığına ilişkin iddiasına kendilerinin de inandığını sanmıyoruz.

Parti programında Kürtçenin radyo – televizyon yayınlarında, eğitimde ve resmi işlemlerde kullanılması hususu talep edilmiştir. Fakat eğitimde “Anadil” olarak okutulacağına ilişkin bir belirleme ve ifade olmamasına rağmen Ay. 42. maddesinin zikredilmiş olmasını anlamak mümkün değildir.

İddianamenin bilimselliğe aykırı bir diğer tespiti de “…Ulus olgusuna oranla ikincil nitelikte kesim…” şeklinde ifadesidir.

Başsavcılığın bilim dünyasına kazandırdığı “İkincil nitelikte kesim” kavramını hiç bir sosyoloji kitabında, hatta hiçbir ansiklopedide bulamadık. Eğer bununla uluslaşamamış etnik topluluklar kastediliyorsa, bunun sosyoloji biliminde kategorik isimlendirmeleri vardır. Ulus, azınlık, etnik azınlık, etnisite, aşiret, klan, grup, aile vs. bunlardan bazılarıdır.

Başsavcılığın “İkincil nitelikteki kesimleri” bu bilinen kategorilerden biri ile isimlendirmemiş olmasının bilgi eksikliğinden kaynaklandığını sanmıyoruz. Daha ciddi ve önemli bir nedenle yapıldığı muhakkaktır. Bu ciddi ve önemli nedenin de ne olabileceğini sayın heyetinizin takdirine bırakıyoruz.

Parti programının bütünselliğini ve iddianamenin soyut ve bilim dışılığını izah edebilmek için değişen dünya ve yerinde duran Türkiye ikilemini açmak, tartışmak gerektiğine inanıyoruz. Bunun için değişen dünya ve onu seyreden ülkemizin çelişkilerini gözönüne sermek gerektiğine inanıyoruz.

Sayın Yargıçlar ;

Türkiye’de demokrasi, özgürlük ve insan haklarına ilişkin mücadeleler, henüz geniş halk yığınlarının yığınsal desteğini alan güçlü ve etkin bir konuma ulaşmadığı için siyasal iktidarlar, insan hakları ihlallerine yönelik tepkileri yüzeysel düzeltmelerle geçiştirebilmektedirler.

İnsan haklarının, demokratik hak ve özgürlüklerin; özetle yaşama hakkının en çok ihlal edildiği bu ülkede barış ve demokrasinin tehdit altında tutulmasında araç olarak kullanılan “Kürt Sorunu”da hala bir çözüme kavuşmamıştır. Üstelik kamuoyunu bulandıran binbir demagojik bahane ile sorunun tartışılması yasaklanmış ve ırkçı şoven politikalara karşı alternatif düşüncelerin üretilmesi engellenmiştir.

Günümüzde demokrasi; insan haklarını ön planda tutan özellikleriyle yeni boyutlar kazanmış, ülkelerin iç sorunu olmaktan çıkmış, evrensel bir niteliğe bürünmüştür. AGİT – Moskova toplantıları ile de bu, önemli ölçüde tescil edilmiştir. İşte bu yüzden, Türkiye’de, demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla yerleşmesini isteyen, değişime açık sivil ve demokratik toplum mücadelesini veren kesimlerle, statükocu, resmi ideolojinin dümen suyuna girmiş kesimler arasında önemli bir çekişme yaşanmaktadır. Bu çekişme, esasen haklıyla haksızın, barış isteyenler ile savaşta ısrar edenlerin mücadelesidir.

Türkiye uzun yıllardır demokrasinin çağdaş, evrensel ilkelerine, haklar ve özgürlüklere uymayarak, bu alandaki ihlallerle çağdaş ve ileri bir ülke olmaktan uzak kaldı.

Bu yöndeki gelişmeleri izlemek bir yana dursun, bunlara gözlerini kapattı.

Bu nedenledir ki, Türkiye uzun yıllar tek partili yönetimlere mahkum edildi. Sıkıyönetimler, askeri darbeler yaşandı. İnsan haklarının en ağır ihlalleri, sansür yasaları, aydınların, yazarların cezaevlerine tıkılması, faili meçhul cinayetler; dahası siyasal partilerin kapatılması bir alışkanlık oldu. Demokrasi ise, hep bir avuç egemen ve onların sözcüleri için var oldu.

Tarihten gelen kişiliği ve belirgin kimliği ile Kürtler de bu ülkede günyüzü görmedi. Dili yasaklandı, red ve inkar politikasıyla asimilasyonun ağır çarkına tutuldu. İnsan haklarının en ağır ihlalleriyle hep ikinci sınıf vatandaş olarak tasnif edildi.

Temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan çağdaş, çoğulcu ve katılımcı bir anayasa ile hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik bir düzen yerine, red ve inkar temelinde şekillenen baskıcı bir düzen tercih edildi. Bu düzen daha baştan, cumhuriyetin kuruluşundan sonra, bizzat cumhuriyetin kurucularınca benimsendi ve tüm topluma süngü gücüyle dayatıldı. Bu tarihi ve siyasal tercih, Kürtler bakımından yok sayılmak ve inkar edilmekti. Türkiye Cumhuriyeti için ise, iç barışın tehdit edilmesi ve kaosun sürekli olması demekti.

Nitekim cumhuriyetin kuruluşundan 1937-38 Dersim ayaklanmasına kadar Kürtler kendilerine reva görülen bu haksızlığa, red ve inkar politikasına karşı hep direndiler. Türkiye Cumhuriyeti’nde, Türk halkının sahip olduğu imkanlara onlarda sahip olabilmek için sürekli mücadele ettiler. Ne yazık ki bugünlere de bu atmosfer içinde geldiler. Bugün ise durum dünden pek farklı değildir.

Ülke gerçekleri, evrensel hukuk ilkeleri ve uluslar arası hukuk normları hiçe indirilerek, Türkiye toplumunun hak ve özgürlükler bakımından çağdaş toplumlar gibi geniş demoratik haklara kavuşması bilinçli bir biçimde engellendi.

Türkiye’de parlamento, göstermelik bir organ olmaktan öteye geçememiştir. Sivil otorite ve halk iradesi yerine, hep askerler eliyle resmi ideoloji dayatılarak ülke yönetilmeye çalışılmıştır. Devletin has partileri ve öteki muktedir güçler; tek ulus, tek dil esasına göre ülkeyi yönetmiş, bu yönde bilim dışı, ahlak dışı kurallar ve kanunlar koyarak sayıları 20 milyona yaklaşan Kürtleri yok saymıştır.

Bu boğucu ortamda demokratik haklarını kullanmak için Kürtlere fırsat verilmemiş, her seferinde sesi kıstırılmıştır. Kürt sorununun bugün de olanca sıcaklığıyla ülke gündeminde bulunmasının nedeni; gerçek dışı tezlerle Kürtleri yok sayan, red ve inkar politikasında ısrar eden politikacılardır.

Demokratik tarzda hak arayışına hep baskıyla karşılık verilen Kürtler de dünyanın diğer insanları gibi hak arayışını sürdürecektir. Bu çaba, bu kaos ortamı sürdükçe de devam edecektir.

Siyasal iktidarlar Kürtlerin haklarını kabul etmeyerek ülkeyi bir iç savaşın içine sürüklemiştir. Ne yazık ki bu haksız ve kirli savaş Türkiye toplumunun tüm kesimlerini, özellikle de emekçi kesimini olumsuz yönde etkilemekte, kaynakların heba edilmesine neden olmakta, iç barışı tehdit etmekte, giderek onulmaz yaraların açılmasına yol açmaktadır.

Bugün parlamentosu, yürütme organı ve yargı sistemiyle Türkiye, tarihi bir dönemeçle karşı karşıyadır. Yaptığımız bu değerlendirmeler de Türkiye toplumunun Cumhuriyetten bu yana yanlış yönetimler sonucu içine girdiği kaos ortamının özetidir.

Kuşku yok ki, üretim süreci içinde tüm kesimler ve tüm yapılar değişime uğramaktadır. Bu değişim tarihin akışına bakıldığında hep insanlığın yararına, onun huzur ve güven içinde yaşamasına dönük olmuştur. Özellikle de insanlık tarihine bakıldığında bu değişimin hak ve özgürlükler bakımından daha bir gelişkin olduğu görülmektedir.

Sanayinin ve bilgi iletişim teknolojisinin gelişmesiyle birlikte, insan hakları ve hukuk sistemi de gelişerek çağın değerlerine uygun bir norma kavuşturulmuştur. Dünün hukuk, hak ve adalet kavramları yerine, bugünün herşey insan için gerçeğinin önemsendiği daha çok hak, daha çok adalet ve daha çok özgürlük kavramları önemsenmiştir. Bu yeni değerlendirme uluslararası sözleşmelere yansıdığı gibi iç hukuk açısından da önemli ve etkili bağıtlara dönüşmüştür. İyi komşuluk ilişkileri yerine istikrarlı bölgeler, istikrarlı kıtalar; özetle istikrarlı bir dünya hedeflenmektedir. Bu, insanlığın ileriye, daha güzel bir dünyaya dönük kavgasının ürünüdür.

Türkiye Cumhuriyeti tarihi açısından da hak ve özgürlükler mücadelesinin, onurlu ve bir o kadar da çetin geçmişi vardır. Bu onurlu mücadele, toplumun ezilen kesimleri önderliğinde, bir avuç egemen yönetimindeki ayrıcalıklı zümrenin iktidarına karşı verilmiştir. Yukarda da belirttiğimiz gibi hep ikinci sınıf vatandaş olarak kabul edilen Kürtler de, kendilerine dayatılan bilim dışı politikalara boyun eğmemiş, bu imtiyazlı kesimle hep bir mücadele yürütmüştür.

Kürt toplumu ve onun çıkarlarını savunan Kürt politikacıları Türkiye’de yasallıkla meşruluğun arasında ciddi bir seçenekle karşı karşıya bırakılmıştır. Ya inkarcı ve red eden yasallığa boyun eğecek; Türkleştiğini, Türk olduğunu kabul edecek, ya da tarihten gelen kimliğine, belirgin kişiliğe sahip çıkarak onurlu bir kişilik sergiliyecekti.

İşte, yüzyıllardır Türk halkıyla bir arada yaşayan bu onurlu insanlar, kimliklerinin geliştirilmesine ilişkin talepleri, hep barış içinde ve demokratik bir duyarlılık inceliği içinde ifade etmiştir. Cumhuriyetin ilk kuruluşunda, Türkiye Cumhuriyeti’nin Türklerle birlikte iki asli unsurundan biri olarak sayılan Kürtler, Lozan Antaşması’ndan sonra, zor ve baskıyla “Türk” sayılmış, kendi kimliği inkar edilmiştir.

İlk meclis tutanakları, M.Kemal ve arkadaşlarının o dönemdeki konuşmaları, İsmet Paşa’nın Lozan’da başkanlık ettiği heyet adına yaptığı konuşmaları; Kürtlerin de Türkler gibi cumhuriyetin asli unsuru olduğunu göstermektedir.

Ayrıca Sevr süreci de bu konuda tarihi bir belge olarak değerlendirilebilir. (Sevr, Kürtlerin Cumhuriyetten sonra icat edilmediğinin önemli bir kanıtıdır.) Zira resmi tarihin gizlediği tarihi gerçekler de bunun böyle olduğunu göstermektedir.

Lozan’dan sonra “Misaki Milli” sınırları içinde, Türklerle birarada yaşayan Kürtlerin, Lozan ertesinde, yani Şubat 1925’te cumhuriyete karşı ayaklanmış olmaları düşündürücüdür.

İstiklal Mahkemeleri Tutanakları, ayaklanma önderlerinin beyanları ve bizzat genelkurmay belgeleri bu olay hakkında tarihe önemli belgeler olarak geçmiştir. Daha sonraki yıllarda ise; büyüklüğü ve etkileri açısından en az bu başkaldırı kadar önemli olan Ağrı ve Dersim ayaklanmaları gerçekleşmiştir.

Görülüyor ki, uzun bir süre, Kürtler cumhuriyete karşı bir hak arayışı içinde olmuştur. Kendisine dayatılan Türklük kimliğini benimsememiş, buna, karşı koymuştur. Bu red ve inkar politikasına itiraz etmiştir. Gerek Kürtler, gerekse bir bütün olarak Türkiye toplumu için acı deneyler olarak tarihimizde iz bırakan bu durum, ne yazık ki ülkeyi yönetenler için öğretici olmamıştır. 1925 yılından beri izlenen siyaset, Kürtler açısından hep bir geriye gidişi, yeni bir hak gaspını ifade eder. Tunceli Kanunu, Mecburi İskanlar, Takriri sükunlar birer utanç vesikalarıdır. Bugün de Kürt bölgesinde yaşanan kirli savaş ve sürdürülen uygulamalar bu devekuşu politikasının ürünüdür.

Eğer cumhuriyeti yönetenler, Kürtlerin bunca bedel ödemek pahasına talep ettikleri bu hakları tanısaydı, bugün gerçek bir barış ve gönüllü bir birlikten sözedilebilirdi. Ne var ki onlar, bu hakları tanımak bir yana, inatla red ve inkar politikasında ısrar ettiler.

Peki Kürtler Ne istiyor ‘

Kürtler de, Türkler gibi kimliklerini özgürce geliştirmek istiyor. Anayasa ve yasalarda hakları belirlensin, güvence altına alınsın istiyor. Bugüne kadar izlenen yanlış politika, Kürtlere de, Türklere de ağır faturalara mal oldu. Gerilim ortamı, şoven dalganın etkisiyle de her geçen gün artarak iç barışı olumsuz yönde etkiledi. Ekonominin zaten kötü olan durumu, binbir demogojik söylemle “ülke bütünlüğü” bahane edilerek, sözde “terörle savaş” adı altında yürütülen kirli savaşla daha da kötüleşti.

Olanlar ise, bu ülkenin kaynaklarının heder edilmesinden, ülkenin aydınlık geleceğinin karartılmasından başka bir şeye yaramadı.

Unutmamalıyız ki; Kürt Sorunu, adil ve demokratik bir çözüme kavuşmadıkça, ekonomik yapı düzelemez, ülke tam anlamıyla huzur ve güven ortamına kavuşamaz. Cumhuriyetin bu günkü ve gelecekteki yöneticileri, bu çıkmaz sokakta ve devekuşu politikasında ısrar etmeye devam ederlerse, endişemiz odur ki, gelecekte istesekte barışı tesis etmekte geç kalabilir, Türkler ve Kürtlerin bir arada ve yan yana yaşamasını sağlamakta zorlanabiliriz.

Bunun için, yarın geç olmadan sorunun çözümü için gerekli tartışma ortamının oluşması, Kürtlerin demokratik haklarının tanınması gerekir. Bu ise, ekonominin emekçi halkın yararına gelişme yoluna sokulması, demokrasinin gelişmesi, iç barışın güvenceye kavuşması demektir.

Kürtler uzun yıllardır bunun için çaba sarf etmekte, bunu istemektedir. Yapılması gereken de budur.

Demokrasi ve Değişim Partisi nedir ‘ Neyi amaçlamaktadır ‘

Partimiz sol bir partidir. O, ezilen ve sömürülen yoksul halkın ekonomik çıkarlarını gözeten, demokrasiyi kısıntısız bir biçimde yerleştirmek için mücadele eden; bu güne kadar iktidarı ve muhalefeti ile ülke yönetiminde bulunarak, ülkeyi kaos ortamına getiren statükocu düzen partilerine karşı mücadeleyi sol ve demokratik bir çizgide sürdürmeyi görev edinmiş demokratik bir sol partidir.

Ülkenin çok renkli yapısına uygun olarak, her türlü kültürel, politik ve yönetsel düzenlemelerin bir an evvel gerçekleşmesi için mücadele etmektedir.

Kürt sorununa eşitlik temelinde, politik çözüm önermektedir. Bu amaçla mücadele etmekte, kamuoyu oluşturmaktadır.

Demokrasi ve Değişim Partisi, 70 yıldır sürdürülen red ve inkar politikasının, iç barışı tehdit ettiğini; kaynakların savaşa aktarılarak heba edilmesine yol açtığını; yoksul kesimleri ekonomik bunalımın ağır yükü altında ezilerek tık nefes hale getirdiğini; demokrasinin kırıntılarının bile Türkiye insanına çok görülerek anti-demokratik yasa ve uygulamalarda ısrar edildiğini dile getirmekte; bu amaçla mücadele etmektedir.

Bütün partiler gibi, DDP’de ülke sorunlarına dönük görüşlerini ve çözüm önerilerini programında belirtmiş, bu görüşlerini kamuoyunun değerlendirmesine sunmuştur.

Kuşkusuz o, devekuşu politikasında ısrar eden koroya katılmak yerine, ülke gerçeklerinin gereklerini yerine getirmiş, cesur bir adım atmıştır. Resmi tarih ve resmi söylem yerine bilimselliği, objektif davranmayı, tarihle barışmayı önermiş ve bu uğurda etkili olmaya çalışmıştır.

Parti aleyhine alelacele, işbu davanın açılmış olması partinin kitlelerle buluşmasını engellediği gibi, parti programının toplumca tartışılması ve buna ilişkin beğeninin de ortaya konması engellenmiştir.

Bizler, bu ülkenin insanları olarak, siyasi taleplerimizi, içinde bulunduğumuz duruma ilişkin görüşlerimizi kitlelere anlatmak, tartışmak, iktidara geldiğimizde ise; bunları, nasıl hayata geçireceğimizi göstermek için bir parti kurduk. Kamuoyuna programımızı açıkladık.

Demokrasinin vazgeçilmez unsurları olarak gösterilen partiler, nedense ülkemizde ilk vazgeçilen kurumlar olmaktan kurtulamıyorlar. Bunun nedeni bizce bellidir. Amaç tek merkezli, tek tip düşünen özde bir, ancak isimleri farklı olan particikler yaratmaktadır. 70 yıldır yapılanlar da bundan farklı değildir.

Partilerin kuruluş amacı toplumda yükselen talepleri belli bir çerçeve içinde örgütleyerek uygulamaya geçirmektir. Yani hiç bir parti toplumun istemleri dışında talepleri öne süremez. Zira bu talepleri öne sürmesi de mümkün değildir. Aksi taktirde toplumun dışına itilip, yok olmaktan kurtulamaz. Ne yazık ki, resmi ideolojiden farklı düşünen, sorunlara daha gerçekçi ve daha nesnel yaklaşımlar gösteren kesimlerin kurduğu partilere bu doğal eleme yolu kapatılmaktadır.

Ülkemizde mevcut sorunların çözümüne, devlet yöneticilerinden farklı bir çerçeveden bakan Demokrasi ve Değişim Partisi’nin önüne ne yazık ki evrensel hukuka aykırı, Türkiye gerçeğinden uzak “yasal” engeller çıkarılmıştır.

Sayın Yargıçlar ;

Bu davanın hukuki olmadığını, tümüyle siyasi bir dava olduğunu belirtmemize izin verin. İddianameyi hazırlayan sayın savcı bir polemik ustası gibi, tarihi de çarpıtarak bizimle tartışmaya istekli görünmektedir. Ancak sayın savcı bir yandan bir hukukçu gibi davranmaya çalışırken, diğer yandan rolüne ve konumuna uygun devlet memurluğu sadakatiyle yazılı metinlere, resmi ideolojiye bağlı kalmaya özen göstermektedir. Ne yazık ki, sayın savcı parti programımıza yönelik iddialarını yazarken ve yine parti programımızı kendince yorumlamaya çalışırken, adeta kendi gizli niyetlerini de açığa vurmaktadır. Sayın savcı bir yandan Kürtlerin İran ve Irak’ta soydaşlarının bulunduğunu belirtirken, diğer yandan Kürtlerin de Türk olduğunu iddia eden uydurma tezleri de ileri sürmektedir.

Savunmamızın başında da belirttiğimiz gibi Kütler tarihi bir kimliğe, belirgin bir kişiliğe sahiptirler. Ve yine sayın savcının iddianamenin içeriği ile çelişse bile belirttiği gibi, sadece İran ve Irak’ta değil, Suriye ve bugünkü Ermenistan’da da Kürtlerin soydaşları bulunmaktadır.

Yine sayın savcı Lozan’da Türk delegasyonunun tartışmalarından, “alt komisyon önce, etnik azınlıkların başka bir deyimle, müslüman olmayan (olan kastedilmiştir B.N) azınlıkların da, örneğin Kürtlerin, Çerkezlerin, Arapların tasarıdaki koruma tedbirlerinden yararlanmalarında direnmiştir. Türk temsilci heyeti bu azınlıkların korunmaya ihtiyaçları olmadığını ve Türk yönetimi altında bulunmaktan tamamıyla memnun olduklarını söylemiştir. Alt komisyon bu inandırıcı sözler üzerine (A.B.Ç.) koruma tedbirlerini yalnız müslüman olmayan azınlıklarla sınırlamayı kabul etmiştir.” Biçiminde bir alıntı aktarmaktadır.

Sayın savcının bu alıntıyı aktarırken ne kadar şartlanmış bir tutum içinde olduğu görülmektedir. Kütlerin Türkler gibi Müslüman olmaları Türk oldukları anlamına gelmediği gibi, Türklerle birlikte ve birarada yaşamaya rıza göstermeleri de Kürtlerin Türk oldukları anlamına gelmiyor.

Sayın Savcı ; “Atatürk Milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı değil. Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkının kökeni ne olursa olsun devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur.” demektedir. (İd.S.16, Satır 22., 26) Bu tanıma göre Türk halkı ve Türk ulusu kavramları T.C. sınırları içinde yaşayan bütün yapıları kapsamaktadır. Türk kavramı. T.C. devleti sınırları içinde yaşayan insanlara konulmuş genel ve soyut bir ad ise, Türkiye sınırları dışında adına Türk denilen başka toplumların olmaması gerekir. Yani, “Türk” kavramı ya anadolu halkının adıdır. Ya da “Türk” adı, Güneydoğu Asya halklarında olan bir ırkın adıdır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Kafkaslarda, Balkanlarda, özellikle Batı Trakya’da hatta Kerkük’te bile Türkiye Türkleriyle aynı soydan geldikleri iddia edilen Türklerden bahsedilmektedir. Ne yazık ki, aynı iddia Türkiye’de “Türk” adı içinde tanımlanmış olan Kürtlerin, Sayın Savcıca da doğrulanan, İran ve Irak’taki soydaşları için ileri sürülmemektedir. Bu mantık karışıklığının içinden çıkmak, doğruyu tespit ve teslim etmek hukuk adına, çağdaşlık adına mahkememizin önünde ciddi bir görev olarak bulunmaktadır.

Sayın Yargıçlar;

Bir an için “Kürt” adının da diğer adlar gibi Türk adıyla birleşmiş ve Türk ulusu ya da Türk halkı kavramını oluşturduğunu kabul edelim. Sayın Savcının tezine göre, İran ya da Irak’taki Kürtlerin uğradığı mezalime karşı çıkmak isteyen, onların yardımına koşan hatta, gayri Türk “Soydaş” diyerek onların acılarını, sorunlarını paylaşmak istese, bölücülük yapmış sayılacaktır. Milletin bölünmezliği ilkesine aykırı davrandığı ileri sürülecektir. Bu, doğruysa “Türk Ulusunu” oluşturan tüm unsurlar için geçerli olmalıdır. Ne yazık ki bu şart, sadece Türk ırkından gelmeyenlere uygulanmıştır.

Yakın geçmişte yaşadığımız bir iki önemli örneğe değinmemize izin veriniz. T.C.’nin yöneticileri, Bulgaristan ve Yunanistan’daki Türk azınlığa “Soydaşlarımız” demektedir. Ve bütün Türk insanı da bunu böyle bilmektedir. Aynı yöneticiler İran ve Irak’daki Kürtlere, bırakınız “Soydaş” demeyi, “yurttaşlarımızın soydaşları” demekten bile bilinçli bir şekilde kaçınmışlardır. Onlara genelde sınırlara yakın bölgelerde yaşayan vatandaşlarımızın akrabaları gibi isimler bulmuşlardır.

Yukarıda ifade ettiğimiz çift ölçülülüğün, yani soydaşlık karmaşasının tek kıstası vardır: Bu devleti sadece Türk ırkından gelenlerin devleti olarak görmek. Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 yıldızın Türk ırkının tarihte kurduğu devletleri temsil ettiğini herkes bilmektedir. Bu da, “Türklüğün” cumhuriyetten evvel var olduğunu göstermektedir.

Sayın Yargıçlar;

Mahkemeniz belki gerçeklerle Anayasa ve diğer yasaların koyduğu kurallar arasında bir tercih yapma zorunluğu içine düşebilir ve her zaman olduğu gibi bu kez de tercihini Anayasa ve öteki yasalardan yana kullanabilir. Bunun vicdani sorumluluğu Mahkemenin siz değerli üyelerinin olacaktır. Şimdi de izninizle Mahkeme Başkanı Sayın Yekta Güngör Özden’in “Hukukun Üstünlüğüne Saygı” adlı eserinin 417. sayfasından bir alıntı yapmak istiyoruz. “İnsan hakları, insanın doğuşuyla sahip olduğu, devredilemez, vazgeçilemez haklarıdır. Bunlar her zaman, her koşulda, her yerde insanı insan kılan ve savunulan değerlerdir. Hukuk, bu hakları ve özgürlükleri koruyup, güçlendirme, yaygınlaştırıp, kökleştirme aracıdır. İnsan hakları, hukuk olmasa da vardır. (A.B.Ç.) Anayasalar benimsemese de vardır. (A.B.Ç.) Bana göre Anayasalardan da önce gelir. Anayasa, hukuk yoluyla bu hakları benimsedikçe ve bunlara dayandıkça, daha saygın ve onurlu olur. (A.B.Ç.) Hukuk, insan hak ve özgürlükleri önündeki değişik engelleri kaldırmakla yükümlüdür. (A.B.Ç.) Barışı, sağlığı ve mutluluğu sağlayan, insana insan olmasının kıvancını duyurmayan düzenlemeler, baskıcı işlemler hukuksallıktan yoksundur. Halk dilinde “Kalıbına uydurulması” dediğimiz, biçimsel uygunluklar hukuksallık için uygun değildir. Özde aykırılık olunca hukuksallık sözde kalır. İnsan haklarını odak sayarsak bunun çevresinde temel haklar bulunur. Birlikte bütünleşirler. Temel haklarda Anayasal gereklerle geçici sınırlamalar yapılabilirse de insan haklarında böyle düzenlemelere gidilemez ve hiç bir ödün verilemez. Çağımız insanlık çağıdır.”

Yukarıda aktardığımız düşünce, parti programımızı ve savunmamızı önemli ölçüde desteklemektedir.

Sayın Yargıçlar;

Amerika’da zencilerin haklarıyla ilgili olumlu gelişmelerin önünü, parlamentodan önce mahkemeler açmıştır. Yani hukuk, haklar ve özgürlükleri korumanın yanısıra, onları kökleştirip geliştirmiştir. İnsan hakları önündeki engelleri kaldırmakla hukukun saygınlığını artırmıştır. Mahkemeniz de böylesi bir sürecin başlamasına katkı yapabilir, bu onurun sahibi olarak tarihe geçebilir.

Sayın Savcı, iddianamenin 22. sayfasında şöyle söylemektedir: “Hele böylesi topluluklar, ortak geçmişten gelen tarihsel, kültürel ve manevi bütünlük içinde, kendi kaderini, o ulusun kaderiyle özdeşleştirme istek ve iradesini göstermişlerse, böyle bir hakkın tanınmasına gerek kalmaz.” Burada Kürt toplumunun, Türk Ulusunun kaderiyle özdeşleşme istek ve iradesini gösterdiği ileri sürülmektedir. Bizce Kürt toplumu ya da Sayın Savcının deyişiyle Kürtler, kendi iradeleri ve istekleriyle Türk sayılmayı, dillerinden ve kültürlerinden vazgeçmeyi ve öteki demokratik haklarını askıya almayı kendileri benimsemiş değillerdir. Bu onlara sonradan reva görülen baskı politikasının sonucudur. Oysa Kürtlere Kurtuluş Savaşında, Amasya Tamiminde vaadedilen ve önerilen statü kendilerinin red ve inkarı değildi, bilakis kendilerini cumhuriyetin asli unsuru olarak kabul etmekti.

Hal böyleyken, Sayın Savcının “Kendi kaderlerini o ulusun kaderiyle özdeşleştirme istek ve iradesini göstermişlerdi.” biçimindeki iddiası bir çarpıtmadan, tarihi gerçekleri tahrif etmekten öteye gitmemektedir.

Sayın Savcıya sormak istiyoruz: Türkiye’de yaşayanlara “Kökeniniz nedir'” diye kim sormuştur ‘ Veya bu yönde iradesini ortaya koyanları kim kaale almıştır ‘ Kürtlerle – Türkler kardeşçe, eşit haklarla bir arada yaşasın diyenleri, zindanlarda çürüten, göç etmek zorunda bırakan, Parti Programlarında Kürtlerden söz edildiği için partilerin kapatılmasını nasıl izah etmek gerekir ‘ Durum böyleyken, hala böyle bir iradeden söz etmek, hukuki bir belge yazarken bile, bu yanlışı ileri sürmek, Sayın Savcının olsa olsa art niyetini, ideolojik tavrını gösterir.

Sayın Yargıçlar;

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başbakanları, hatta cumhurbaşkanları bile mevcut yasaları aşan beyanatlarda Kürtlerden, Kürt realitesinden söz ederlerken, herhangi bir kovuşturmaya uğramamaktadırlar. Ne yazık ki, bizler, resmi söylemle farklı düşünenler, tarihi gerçeklere dayanarak ileri sürdüğümüz görüş ve önerilerimizden dolayı her seferinde, kovuşturmaya uğruyor; ağır hapis cezalarına çarptırılıyoruz. Bu yüzdendir ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin yetmiş yıllık tarihinde ve sözde elli yıllık çok partili döneminde iktidar ve muhalefeti ile aynı ideolojik formasyona sahip partiler nöbet değişimi yaparak demokrasicilik oyunu oynamış, ülkenin bu durumuna engel olamamışlardır.

Bu çift ölçülülük ne yazık ki, hukuk alanına da yansımıştır.

Hukuk, insanın doğuşuyla sahip olduğu devredilemez, vazgeçilemez hakları ve özgürlükleri koruyup güçlendirme, yaygınlaştırıp kökleştirme aracıdır.

Hukuk, insan hak ve özgürlükleri önündeki değişik engelleri kaldırmakla yükümlüdür. (Y.G.Özden, a.g.e.)

Hukuk, toplumsal gelişmeye paralel olarak, birey-birey ilişkisini, birey-toplum ilişkisini ve birey-devlet ilişkisini düzenler.

Hukuk, ne bir baskı aracıdır, ne de bir zümrenin imtiyazını sürdürebilmek için var olan bir kalkandır. Hukuk, herkes için vardır ve ayırımsız herkesin haklarıyla ilgilidir. Hukuk, haklıyı korurken, mağdurun hakkını ararkan bile, haksızın ve suçlunun haklarını gözetir. Suçluyu ya da suçlananı bir adalet mantığı içinde değerlendirir. Özetle hukuk; insan haklarının ayırımsız herkes için var olduğunu gözetir.

Türkiye toplumu, Türk, Kürt, Lâz, Çerkez v.s.’nin birarada yaşadığı “çok dilli” ve “çok kültürlü” bir toplumdur. Diğer bir deyişle “heterojen” bir toplumdur.

Heterojen toplumlar, çok boyutlu parti sistemine göre işler. Partiler, 1- sosyo-ekonomik boyut, 2- dinsel boyut, 3- kültürel etnik boyut, 4- şehir kırsal vs boyutlarından biri veya birkaçı temelinde program, çalışma ve oluşum yaratır. (Çağdaş Demokrasiler Arnd Lijpart, Çev. Prof.Dr. Ergun Özbudun, Doç.Dr. Ersin Olduran, Türk Siyasi Bilimler Vakfı Yay. S. 86). Oysa Türk siyasi partiler rejimi daha başından Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası tarafından resmi ideolojinin cenderesine alınmış, bunun dışına çıkması yasaklanmıştır.

Partiler önerdikleri sosyo-ekonomik modeller ve çözüm önerileri üzerinde politikalarını şekillendirirler. Toplumsal örgütlenmeyi, farklı kesimlere ulaşmayı bu yolla gerçekleştirmeye çalışırlar. Ne yazık ki, mevcut yasalar, demokrasinin vazgeçilmez unsurları olarak adlandırılan partilere, tek ideolojik kılıfa bürünmeyi şart koşuyorlar. Bu kör-topal ve tek yanlı siyasetle ülke yönetilerek demokrasi oyunu oynatılmaktadır.

Eğer gerçek anlamda bir demokrasi isteniyorsa, öncelikle partiler tek ideolojik formasyona itilmemeli ve her partiye kendi politik taleplerini özgürce tartışma olanağı sağlanmalıdır. Aksi halde tek parti, resmi ideoloji partilerine ve onun iktidarına mahkum olunur.

Sayın Yargıçlar;

Demokrasi, sadece hukuku geliştirmek, kökleştirmek gibi insan haklarının yaygınlaşmasına katkı yapmıyor. O, özgür bir tartışma ortamı ve araştırma-geliştirme mekanizmalarını güçlendiriyor. Özetle; siyasetten ekonomiye, kültürden sanata her alanda gelişmeye fırsat veriyor. Demokrasi ve hukuk içiçedir, yanyanadır. Gelişmeleri de biribirine bağlıdır. Bu nedenle hukuk ve demokrasinin gelişmesinden korkmamalıyız.

Uluslararası hukuk ve ulusal hukuk, çeyrek yüzyılda önemli gelişmeler kaydetti. Bu gelişmelerin bir çoğu uluslararası planda düzenlenen bağıtlarla evrenselleşti. Bu da, hukukun evrensel yanını güçlendirdi. Yani hukuk ve adalet, giderek ulusalüstü boyutlara erişti. Helsinki Nihai Senedi’nde ifade edilen “içişlerine karışmamak” ilkesi genel çerçevesini korusa bile, AGİT-Moskova Toplantılarıyla (insani boyut) yeni bir biçime kavuştu. Buna göre, insan hakları alanındaki ihlaller devletlerin içişleri olarak kabul edilemez.

Keza Türkiye’nin de imza koyduğu ve 1948 yılında yürürlüğe konulan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi düzenlenmiştir.

Bu bildirgeyi beslemek ve bildirge hükümlerini geliştirmek amacıyla da, ayrıca alt sözleşmeler düzenlenmiştir. Bu sözleşmeler;

Kişisel ve Siyasal Haklara İlişkin Sözleşme ile

Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Sözleşme’dir.

Sözkonusu alt sözleşmeler; Yaşama Hakkı, İşkence Yasağı, Kişi Güvenliği, Kanun Önünde Eşitlik, İnanç ve Düşünce Özgürlüğüne Dair Temel Haklar, Toplumların Kendi Kültürlerini Koruma ve Geliştirmeye Dair Temel Haklar’ı içerir.

Türkiye’nin imza koyduğu ve Anayasanın 90. maddesinin 5. fıkrası gereğince de, kanun hükmünde olan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi 1. ve 2. maddeleri davamızla oldukça yakından ilgilidir.

Madde 1- Her insan özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğar. Akıl ve vicdanla donatılmış olup, biribirine karşı kardeşlik anlayışıyla davranır.

Madde 2- Herkes; ırk, renk, cinsiyet, din, dil, siyaset ya da başka bir görüş, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet doğuş ya da benzeri bir statü gibi herhangi bir ayırım gözetmeksizin bu bildirgede öne sürülen tüm hak ve özgürlüklere sahiptir.

Ayrıca ister bağımsız olsun, ister vesayet altında, ya da kendi kendini yönetmeyen bir ülke olsun, ister başka bir egemenlik sınırlaması altında bulunsun, bir kimsenin uyruğunda bulunduğu ülke ya da alanın siyasal, hukuksal ya da uluslararası statüsüne dayanarak hiçbir ayırım gözetilemez. Demektedir.

Bu iki madde bile T.C. vatandaşları olarak Kürtlere uygulanmış olsaydı, inanıyoruz ki Kürt sorunu bu denli kangrenleşmemiş olacak, yıllarca süren savaşta katrilyonu aşan ekonomik kaynak heba edilmeyecek, bunca kan ve gözyaşına, şiddete gerek kalmayacak ve bugün de partimiz kapatılma istemi ile huzurunuzda olmayacaktı.

Yine alt sözleşmelerden bazıları şöyledir :

Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme, Savaş Suçlarının ve İnsanlığa Karşı Suçların Zaman Aşımından Yararlandırılmaması Sözleşmesi, İşkence ve Keyfi Tutuklamaya Karşı Sözleşme, İnsanlar Arasında Ayırım Gözetilmesini Önlemeye Dair Sözleşme, Kendi Kaderini Belirleme Hakkını Kabul Eden Sözleşme.

Ne yazık ki, bu sözleşmelerin hiçbirine uyulmuyor.

Görülüyor ki, Birleşmiş Milletler gibi bir kurumun sözleşmeleri dahi, Türkiye’de uygulanan bu çağdışı yasalarla hiçe indirilmiştir.

Ayrıca Sayın Savcı, “Barış görüşmelerinde söz alan İsmet İnönü : “Türkiye’de hiçbir müslüman azınlık yoktur; çünkü, kuramsal yönden olduğu kadar, uygulamada da müslüman nüfusun çeşitli unsurları arasında hiçbir ayırım gözetilmemektedir.” demiştir.” (İdd. S.20, paragraf 2) biçiminde tespit yapmaktadır. İnönü’nün “Kuramsal” terimi ile neyi kastettiğini bilmiyoruz. Ama uygulamada müslüman nüfusun çeşitli unsurları arasında hiçbir ayırım gözetilmemektedir şeklindeki iddiası, göz boyamadır, kocaman bir yalandır.

Yine Sayın Savcı, 15 Aralık 1922 günlü tasarının 4., 6., 7. ve 8. maddelerinde geçen “din ya da dil”, “soy, din ya da dil azınlıkları” sözcükleri yerini “gayri müslüm ekalliyetler” sözcüklerine bırakmıştır. Böylece, Türkiye’de değişik bir dil kullanmanın ya da soy unsurunun bir grubun azınlık sayılmasında ölçü olarak kabul edilmeyeceği Lozan Barış Antlaşması’yla kabul edilmiştir. Ayrıca konferansta Kürt azınlığın yaratılması yönünde öncelikle Lord Curzon tarafından gösterilen çabalar, Türk delegasyonunun, “Kürtler kaderlerinin Türklerin kaderiyle ortak olduğu görüşündedir; azınlık haklarından yararlanmak istememektedir.” gerçeğini bildirmeleri karşısında kabul görmemiştir…” biçimindeki mahkemenizin Siyasi Parti Kapatılmasına ilişkin 16.07.1991, 17.07.1992 ve 17.07.1993 günlü kararlarına atıfta bulunarak Kürtlerin kaderleri bakımından Türklerle ortaklık içinde oldukları için azınlık haklarından yararlanmak istemedikleri ileri sürülmektedir.

Sayın Yargıçlar;

Kürtler Cumhuriyetten bu yana içinde bulundukları siyasal ve sosyal durumdan memnun olmamışlardır. Bu durumu savunmamızın giriş bölümünde anlatmaya çalışmış ve Kürt ayaklanmalarını da bunlara örnek olarak göstermiştik. Bugün de Kürtlerin yaşadıkları bu durumdan memnun olmadıklarına değinmiştik.

Sayın Savcıya soruyoruz, Lozan Antlaşması’na göre Kürtler azınlık değil, Sayın Savcıya göre de halk değil, bize ve tarihi gerçeklere göre de Türk değil ‘ Peki kimdir bu Kürtler ‘

Sayın Savcının hazırlamış olduğu, merkezine Kürtlerin Türk olduğu anlayışını oturtan bu iddianameye karşı bazı gerçekleri de söylemeden edemedik. Açıktır ki Lozan’da da, daha sonraki dönemlerde de Kürtlerin Türkiye’de nasıl yaşamak istediklerine ilişkin ne bir referandum yapılmış, ne de bu yönde serbest bir tartışma ortamının yaratılmasına fırsat verilmiştir. Lozan’da olduğu gibi, ondan sonraki dönemlerde de ve ne acıdır ki bunca yaşanmış acı deneylere rağmen bugün de hala Kürtler Türk sayılmakta, en temel insani hakları bile tanınmamaktadır.

Sayın Yargıçlar;

Sizden önceki mahkemeler de ve eminiz sonraki mahkemeler de kararlarıyla tarihi gerçekleri değiştiremediler, değiştiremezler. Görülen bu dava Türk hukuk sisteminin bugünü adına büyük bir önem taşımaktadır. Biz kendi adımıza söylediklerimizi her alanda savunmayı bir görev bileceğiz. Bu onurlu görevi sürdürürken tarihi gerçekleri ve hukukun üstünlüğünü asla çarpıtmadan önemseyeceğiz. Bu yüce değerlere bağlı kalacağız.

Gücümüzü tarihten, cesaretimizi bilinçten alıyoruz.

Tarih bizlere de sizlere de aynı mesafededir. Onun tanıklığına sığınıyoruz.

Neticeten : Partimiz aleyhine haksız ve mesnetsiz olarak açılan davanın reddine karar verilmesini saygılarımızla arz ve talep ederiz.”

III- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2.8.1995 günlü, SP.76 Hz.1995/45 sayılı esas hakkındaki görüşünde aynen :

“Demokrasi ve Değişim Partisi hakkında 5.6.1995 günlü iddianame ile dava açılmış, davalı siyasi parti 28.7.1995 günlü ön savunmasını vermekle Yüksek Mahkemenizce istenilen esas hakkındaki görüşümüz aşağıda sunulmuştur.

Davalı siyasi partinin, davanın parti faaliyetine dayanmadığını, ulaşılan sonucun geçersiz yoruma dayandığını ön savunmada ileri sürmesi geçerli bir nedene dayanmamaktadır.

Davalı siyasi partinin kapatılma nedeni saydığımız yasaklamalarla ilgili Siyasi Partiler Yasasının 78/a, 80, 81/a ve 81/b. maddeleri “amacını güdemezler ve/veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar ve…bulunduğunu ileri süremezler” şeklinde sona ermektedir. 101/a maddesi ise parti programının bu yasaklara aykırı hükümler taşımasını kapatma nedeni saymaktadır.

Parti faaliyeti de aynı yasaklama kapsamında ise de, her iki aykırılığın birlikte gerçekleşmesi gibi bir koşul yasada öngörülmediğinden sadece parti programı dava konusu yapılmıştır. İddianamede hangi konunun yasanın hangi maddesine, doğrudan aykırılık teşkil ettiği açıkça ve yeterince izah edilmiştir.

Davalı siyasi parti, programında, adını açıklamadan, Türkiye’yi de bağlayan ve gerçekleştireceğini söylediği uluslar arası sözleşmelerden bahsetmekte, ön savunma bu sözleşmelerin neler olduğunu açıklamakta ve demokrasi ve hukukun evrensel niteliği doğrultusunda gelişen uluslararası hukuka ve bu sözleşmelere dayanılarak iddianameye cevap verilirken, daha ziyade Anayasa, yasalar ve yargı kararları eleştirilmektedir.

Ön savunmada, parti programı savunulup, iddianameye cevap verilirken varılan sonuç, Türk Devletini oluşturan Ulus’un tek bir Ulus olmak yerine etnik kökenlerine göre çeşitli uluslardan oluştuğu şeklinde kabulden kaynaklanmakta ve bu yönüyle iddianameyi doğrulamaktadır. Bazı sözleşmelerde yer alan diğer haklar yanında “Kendi Kaderini Belirleme Hakkını Kabul Eden Sözleşme” hükümlerine uyulmadığının belirtilmesi gibi.

Cumhuriyet Başsavcılığımızca davalı siyasi parti programında yer alan konular objektif olarak Anayasa ve Siyasi Partiler Yasasındaki kapatma nedenleri, yerleşik nitelik kazanmış içtihatlar ışığında açıklanmış, gerekçesi ayrıntılı biçimde ortaya konularak yasak kapsamına giren konular ile ilgili yasa maddeleri irtibatlandırılmak suretiyle işbu dava açılmış ve davanın ilerleyişinde bir değişiklik olmadığından yeni bir husus bildirilmemiştir.

Sonuç :

Yasal dayanakları ve gerekçesi 5.6.1995 günlü iddianamemizde açıklandığı üzere davalı Demokrasi ve Değişim Partisinin Programı Anayasanın Başlangıç Kısmı ile 2., 3., 6., 69. maddelerine ve Siyasi Partiler Yasasının 78/a, 80, 81-a-b maddelerine aykırı nitelikte olduğundan,

Demokrasi ve Değişim Partisi’nin Siyasi Partiler Yasasının 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.” denilmiştir.

IV- DAVALI SİYASİ PARTİNİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI

Demokrasi ve Değişim Partisi’nin 13.10.1995 günlü esas hakkındaki savunmasında aynen şöyle denilmiştir:

“Bu dava Türkiye’de demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla yerleşmesini isteyen, değişime açık, sivil ve demokratik toplum mücadelesini veren kesimlerin karşısına dikilen bir duvardır.

Bu dava statükocu, resmi ideolojinin dümen suyuna girmiş, değişime direnen kesimlere hizmet eden bir davadır. Bu dava Kürtlerin red ve inkarını ve dolayısı ile sahip olmaları lazım gelen haklarının yok sayıldığı bir politik sürecin devamıdır. Bu nedenle bu dava hukukun üstünlüğü ilkesinden ve uluslararası hukuk normlarından uzak bir davadır.

Bu dava, iç barışı, toplumsal huzuru ve adaleti savunanların önüne dikilen, tümüyle keyfi yorumların, kişisel istemlerin hakim olduğu, bilimdışılığın, keyfiliğin ve hukukun yalnızca bir araç olarak kullanıldığı, Kürt kimliğinin yok sayılmasını dayatan siyasi ve ideolojik bir davadır.

Bu dava resmi ideolojinin zor yoluyla Türkiye toplumuna benimsetildiğini gösteren tarihi bir belgedir.

Bu dava Cumhuriyetin sadece “Türk” cumhuriyeti ve bu cumhuriyet sınırları içinde yaşayanların da zorla “Türk” sayıldığı ırkçı şoven amaçların hizmetine sunulmuş bir davadır.

Özetle bu dava siyasidir. “Kürt” adının telafuz edilmesine bile tahammül gösterilmemiş, “Kürt” adının “Türk” adıyla birlikte yan yana kullanılmış olmasının bölücülük sayıldığı ırkçı bir belgedir.

Sayın Başkan, Sayın üyeler;

Bizler bu ülkenin sorumlu yurttaşları olarak üzerimize düşen görevleri ağır diyetler pahasına yerine getirdik. Bundan böyle de bu sorumluluğumuza uygun ve insanlık onuruna yakışır bir biçimde, mücadele edeceğiz.

Bu davaya konu olan, Kürt sorunu, partimiz tarafından keşfedilmiş değildir. Belli ki, bütün bunların nedeni Kürt sorununda izlenen red ve inkar politikalarıdı r.

Hak ve özgürlükler, ekonomik durum ve toplumsal katmanların tümü ya da bir kaçı hatta bir kesimi için bile tespitlerde bulunmak siyasal partilerin görevidir. Zira siyasi partileri vazgeçilmez kılan öğe de budur.

Sayın savcı ya da savcıların ön savunmamıza ilişkin hazırlamış oldukları esas hakkındaki mütalasında kapatılma isteminin nasıl bir gerekçeye dayandırıldığı görülmektedir.

Bu davada da, benzer öteki davalarda olduğu gibi “Türk Hukuk Sistemi” marifetiyle “Türklük” dayatılmaktadır.

Başsavcı, bizi mahkum edebilmek adına bilimi tahrif ediyor, bilim dünyasına belirsiz kavramlar kazandırıyor.

Sayın Yargıçlar;

Bu ülkenin insanları olarak akli ve mantıki düşünmek, gerekçelere uygun davranmak, yarınlarımızı ortaklaşa değerlendirmek ve her birimiz vicdanen rahat olmak zorundayız. Nasıl ki Türkiye’de Türklerin yaşamakta olduğu bir gerçekse, Kürtlerin ve öteki kesimlerin de yaşadığı bir o kadar gerçektir. Bu gerçek Kürt’ün, Türk’ün ve öteki kesimlerin vicdanında yer etmelidir.

Resmi tarih ve resmi söylem de buna uygun olarak tanzim edilmelidir. Bizlere düşen de, sorumlu yurttaşlar olarak bu gerçeğe katkı yapmaktır.

Osmanlı mirası üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yöneticileri imparatorluktan cumhuriyete geçişin bu denli sancılı olmasını engelleyebilirlerdi. Bunun yolu ise, Kürtlere haklarını tanımak, onların da bu ülkenin asli unsuru olduğunu kabul etmekti. Ne yazık ki, bu alanda gerekli politik adımlar atılmadı, sorunun giderek kangrenleşmesi için bilinçli bir politika izlendi.

Osmanlı döneminde Türk adıyla yan yana ve bir arada telaffuz edilen Kürt adı ne yazık ki ancak cumhuriyetin ilk 5-10 yılında hoş karşılanabildi. Tolerans görebildi. Zira cumhuriyet henüz tam anlamıyla ve bütün kurumlarıyla oturmuş olmadığı için, daha çok dış problemlerle dıştan gelen isteklerle meşguldü. Bu hoşgörü ve toleransın nedeni de bizce budur.

Sayın Yargıçlar;

Bu ülkede Kürtler hiçbir dönemde insan olmaktan doğan haklarını kullanamadılar. İnsan haklarının en ağır tahribatlarıyla karşılaştılar, dilleri yasaklandı, kültürleri yok sayıldı, hep ikinci sınıf vatandaşlar olarak görüldüler. Ne yazık ki, bu durum yargı alanında da böyle oldu.

Yıllardır resmi söylem, “Bu ülkede yaşayan her insan, her mevkiye gelebildiğine göre herkes eşittir” gibi anlaşılması güç gerekçeler kullanmakta; oysa ki, her birey kendi özel kimliğini koruyarak, bu kimliğini geliştirerek hakettiği her mevkiye gelebiliyorsa, bu tez doğru olur. Ne yazık ki bundan söz etmek mümkün değildir.

Toplumsal barış ve huzur için en önemli unsur, her alanda çoğulculuktur. Çok kültürlü, çok dilli Türkiye için ise, bu, çok daha önemlidir.

Irk ya da millet kavramları bireyden bireye, sınıfdan sınıfa ya da zümreden zümreye göre değişkenlik göstermezler. Mahkemeler ya da savcılar bunu tayin edemezler. Bu yönde hükümde bulunulsa bile sosyolojik gerçekleri değiştiremezler. Dünyada hiç bir dönemde veya dünyanın hiçbir yerinde millet veya ırk tartışmaları konusundaki ikilem, çelişki, belirsizlik ya da iddia veya savlar mahkeme kararları ile sonuçlandırılmamıştır. Mahkemeler kendilerini bu türden sorunları çözen merciler olarak görmemişlerdir. Bu tür anlaşmazlıkların çözüm yeri de mahkemeler değildir. Çözüm mercii uluslararası ilişkilerden doğan haklar veya tarafların göstereceği çabalar sürecidir. Tanık ve belgeler ise Tarih ve Coğrafyadır. Bunlar ise hiç kimsenin tekelinde olmamıştır.

Ne var ki, resmi devlet politikası Türkiye’de sayıları yirmi milyonu aşan Kürtleri yok saymış, onları zorla Türkleştirmek için ne gerekli ise onu yapmıştır. Anayasa ve öteki yasalar bu esasa göre tanzim edilmiştir. Öteki rejim yasaları, hatta Kanun Hükmündeki Kararnameler bile bu durum gözetilerek düzenlenmiştir.

Tüm bunlarla yetinilmemiş, yeni baştan tarih yazılarak adına “Türkiye Cumhuriyeti” denilen sınırlar içinde yaşayan Kürtler Türk sayılmıştır. Bu red ve inkar politikası Kürt insanına süngü zoruyla dayatılmıştır.

Bir ülke düşünün ki, yetmiş yıldır kendisini “Kürt” sayan yurttaşlarını, hem resmi politikada, hem de günlük siyasal söylemde yok saysın; bu amaçla kanunlar yapsın, hatta Anayasasını bile buna göre düzenlesin, Kürt adını, varlığını her alanda yok saysın, fakat bizzat bu Cumhuriyetin Sayın Başbakanı “Kürt realitesini tanıyorum” desin, sonra ağır eleştiri ve tepkiler karşısında kem küm ederek söylediklerini ters yüz etsin ve bu Başbakan ülkenin son otuzbeş yılında söz sahibi olan biri olsun; yine Cumhuriyetin Cumhurbaşkanı, yani devletin başı, Kürtler ve Türklerin birarada ya da yanyana yaşaması amacıyla tartışılmak istenen Federasyon konusunu bizzat tartışmaya açıyor olsun.

Bu durum, Kürtler adına trajedi, seyri bakımından komedi, Türkiye Cumhuriyeti açısından da dramdır.

Sayın Yargıçlar ;

Yine tarihi belgeler ve sosyolojik gerçekler de gösteriyor ki, Kürt adı son 20 yılın keşfedilmiş problemli bir icadı ya da dış güçlerin, yöneticilerin deyimiyle o ünlü dış mihrakların aramıza soktuğu bir nifak tohumu değildir. Aksine Kürt adı ve Kürdistan henüz Türkiye Cumhuriyeti yokken bile tarihi belgelerde yer almıştır. Bu belgelerin kaynağı da ne acıdır ki ya Kanuni Sultan Süleyman ya İttihat ve Terakki belgeleri ya da Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu olan Atatürk’tür.

Kanuni Sultan Süleyman Fransa Kralı Fransuva’ya günümüzden yaklaşık 400 yıl önce yazdığı, kendisini metheden, “Benki” diye başlayan mektubunda; Yemen, Arabistan ve daha birçok yerin adı yanında “Kürdistan” adından da söz ederek kendisini Fransuva’yla kıyaslamaya çalışmaktadır. Mustafa Kemal ise 29 Mayıs 1919 tarihinde Osmanlı Hükümetine yazdığı bir mektubunda şunları söylüyor. “Son günlerde muttali olduğum bazı mulumata nazaran Kürdistan (abç) mıntıkası ile de meşgul ve alakadar olmak icap eder” diyor.

Yüzyıllarca Osmanlı İmparatorluğu egemenliği altında Araplar ve öteki halklarla birlikte yaşayan Kürtler hiç bir dönemde Kürt adından ya da Kürt olmaktan kaynaklanan soy kimliğinden dolayı baskıya maruz kalmamışlardır. Onlar hep Kürt olarak kabul edilmişlerdir. Ulusal devlet istemleri ise hep kanla bastırılmıştır. Araplara ise güç yetirilememiştir ve koca Arabistan yarımadası Osmanlıdan bağımsızlığını kazanmıştır.

Kürtler Çaldıran’da, Malazgirt’te Türkler’le omuz omuza savaşarak kader birliği yapmışlardır. Çaldıran ve Malazgirt savaşlarının Anadolu Türkleri tarihinde birer kavşak, birer dönüm noktası olduğu da bir gerçektir. Yine Kürtler Çanakkale savaşında, Türkler’le aynı kaderi paylaşmış olmalarına rağmen, Cumhuriyetin hemen sonrasında, cumhuriyet rejimine karşı 1925’te, Şeyh Sait önderliğinde ayaklanma başlatmış olmaları da düşündürücüdür.

Bu ayaklanma, Türkiye Cumhuriyetinin onu oluşturan öğelerin devleti olmaktan,”Türk Devleti” olmaya ve başta Kürtler olmak üzere öteki kesimlere yönelik asimilasyona ve baskıya yönelmesiyle meydana gelmiştir.

Tarih ve vicdan hak ve hukuku teslim edecekse, Anadolu Türklüğü Anadoludaki mevcudiyetini Ortadoğu’da Mezopotamya’da yaşayan Kürtlere borçludur.

Yine daha bir çok zor dönemde bir arada ve kardeşçe yaşamayı becermiş olan Kürtler ve Türkler, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin “Türklük” dayatması nedeniyle zaman zaman bu kesimlerin yüreğini sızlatan, bir arada yaşamasını zorlaştıran olaylar da ne yazık ki meydana gelmiştir. Ve üzülerek söylemeliyiz ki, uygulamalara ve yanlış politikalara karşı yapılmış olan Kürt ayaklanmalarının tümünün nedeni red ve inkar politikalarını uygulayan, pantürkizm batağına saplanmış dar görüşlü, statükocu politikacılardır.

Sayın Yargıçlar ;

70 Yılı aşkın bir zamandır Türkiye’de siyasal iktidar gerek olanakları ve gerekse toplumsal düzene ilişkin düzenlemeleri statükoyu koruyan, onunla bağlaşık bir halde değerlendirmektedir. Yenilikçi ve değişime açık politikaların ise, hep önü kesilmektedir.

Bu, zaman zaman baskı ve zor yoluyla, bazen de yasalar marifetiyle gerçekleştirildi. Özetle her keresinde statüko korundu, değişim ve demokrasinin önüne set çekildi. Amaçlanan belliydi: Bir avuç egemenin saltanatını sürdürebilmek ve ülkeyi onlar için dikensiz gül bahçesi haline getirmekti.

Bizler, Türkiye’de politikacıların da, tarihe ve sosyolojik gerçeklere, en az bilim adamları kadar bağlı kalmaları gerektiğine inanıyoruz. Zira bir ülkenin geleceği hakkında bilim adamlarından çok politikacıların kararlarının rolü önemlidir. Eğer bu rolleri iyi oynayamazsak, bu rollere uygun davranamazsak ülkeye fayda yerine zarar vermemiz kaçınılmaz olacaktır.

Yargıçlar da, politikacılar da, toplumsal huzuru ve iç barışı olumsuz yönde etkileyecek olan düzenlemeleri sessizlikle izlememeli, bunları geçiştirmemelidir. Hukukun üstünlüğü ise; hukuk adamlarının gerçekçi davranmalarıyla, hak hukuk ve adalet kavramlarına bağlı kalmalarıyla daha da saygınlaşır.

Hukukçu, katı ve yasakçı yasalara sıkı sıkıya bağlı kalmak zorunda değildir. Hele siyasal iktidara ve iktidar ideolojisine asla ödün vermemelidir. Yine hukukçu, insan hakları alanındaki temel haklara ilişkin ihlaller konusunda siyasal iktidarı ve öteki üst yapı kurumlarının haksız uygulamalarına karşı çıkmak durumundadır. Hukuku ve evrensel değerlere dönüşmüş olan hak ve adalet gibi kavramları keyfiliğe alet eden, siyasal ortama göre yorumlayan değerlendirmeler hukuku hiçe indirmektir.

Bizler, Demokrasi ve Değişim Partililer olarak Türkiye’nin aydınlık yarınları ve Kürtlerin temel insan haklarından olan haklarını önemsediğimiz ve Türkiye’nin bu hale düşürülmüş olmasını içimize sindiremediğimiz için öngörülerimizi, amaç ve istemlerimizi bir program çerçevesinde ifade etmeye çalıştık.

Kuşku yok ki toplumsal yaşamda ve üretim süreci içinde rol alan tüm kesimler değişime uğramaktalar. Bu değişim genelde insanlığın yararına olmuştur. Türkiye’de ise bu değişime ayak uydurmak bir yana, buna hep direnilmiştir.

Türkiye’de uzun yıllardır demokrasinin çağdaş, evrensel ilkelerine, haklar ve özgürlüklere uymayarak bu alanlardaki ihlallerle, ileri ve demokratik bir ülke olmaktan uzak kaldı.

Bu nedenledir ki, uzun yıllardır tek partili yönetimlere mahkum olundu. Sıkıyönetimler, askeri darbeler yaşandı. İnsan haklarının en ağır ihlalleri, sansür yasaları, aydınların yazarların cezaevine doldurulması, faili meçhul cinayetler, dahası siyasal partilerin kapatılması bir alışkanlık oldu. Demokrasi ise hep bir avuç egemen ve onların sözcüleri için var oldu.

Temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan çağdaş, çoğulcu ve katılımcı bir anayasa ile hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik bir düzen yerine red ve inkar temelinde şekillenen baskıcı bir düzen tercih edildi. Bu tarihi ve siyasal tercih, Kürt toplumuna ve öteki emekçi kesimlere süngü gücüyle dayatıldı.

Ülke gerçekleri evrensel hukuk ilkeleri ve uluslar arası hukuk normları hiçe indirilerek, Türkiye toplumunun hak ve özgürlükler bakımından geniş ve ileri toplumlar içinde yer alması, çağdaş bir ülke olması, bilinçli bir biçimde engellendi. Bu yönde proje üreten kesimler ise hep bölücü, yıkıcı olarak nitelendirildiler. Ülkeyi sevmek birlik ve beraberlikten yana olmak “Türk” olmak, “Türklüğü” kabullenmek şartına bağlandı. Bu bilim dışı mantık Türkiye’de sürekli ve temel siyasal tercihe dönüştü.

Fikir üretenler, baskı grupları, rejim muhalifleri için mahkemeler çalıştırıldı, olağanüstü dönemlere özgü yasalar çıkarıldı, cezaevleri aydınlarla dolduruldu. Böylece “sükunet” sağlanmış oldu.

Üzülerek söylemeliyiz ki tarihin bu konulardaki acı deneyleri Türkiye’nin temel siyasal tercihlerini etkilemeye yetmemiştir. Resmi ideolojiye bağlı kesimler kendilerini vatansever, öteki kesimleri -Demokrasi ve değişim güçlerini- hain ya da bölücü olarak nitelemişlerdir. Musollini İtalya’sı , Hitler Almanya’sı, Franko ve

Salazar’ın İspanya ve Portekiz’leri hala insanlığın hafızalarında canlılıklarını korumaktadırlar. Adını saydığımız bu liderlerin her biri ülkelerini ve ülkelerinin geleceğini birlik ve beraberliklerini ve hatta bölünmez bütünlüklerini herkesten daha çok sevdiklerini iddia ediyorlardı. Ne acıdır ki bu insanların ülkelerine en büyük kötülüğü yapan yine bu insanlardı.

Sayın Yargıçlar;

Siyasal erk marifetiyle ve yine bu erk avantajıyla birlik ve bütünlüğün, beraberliğin hamaset edebiyatı ancak soyut bir değerlendirme olarak görülebilir. Ülkenin bu noktaya gelmesinin asıl nedenlerinden biri de bu “Vatan – Millet” edebiyatıdır.

Sayın savcı tarihi gerçekleri de çarpıtarak bizi o klasik ve artık herkesin alıştığı “Yıkıcılık”la suçlamaktadır.

Sayın savcı tespit ve temennilerimizden hareketle bizi sakıncalı göstermiş, bu nedenle partimizin de faaliyetlerden men edilerek kapatılmasını önermiştir. Türkiye’de cumhuriyet savcıları siyasal partiler konusunda hep aynı pencereden bakmışlardır. Onlara göre partiler sınırları çizilmiş bir şablon çerçevesinde program hazırlamalı politikalarını da bu şablona uygun bir biçimde ortaya koymalıdır. Aslında bu konuda yani sayın savcının bize layık gördüğü kostümün ne anlama geldiğini, hangi amaca hizmet ettiğini ön savunmada belirtmiştik. Fakat çok önemli bulduğumuz ve konuyla ilgili yaklaşımlar bakımından da kayda değer olduğunu düşündüğümüz için sayın savcının bir iki çarpıtmasına; bilimi keyfiliği için nasıl da acımasız bir biçimde harcadığına değinmek istiyoruz.

Önce Kürt dili konusunda yani Kürtçe konusunda iki önemli keyfiliği vurgulamak istiyoruz. Birincisi Kürtçenin yerel düzeyde kaldığını, gelişmediğini ve dolayısıyla, bireylerin manevi varlıklarını sağlayamayacağını iddia etmesidir. Ne acıdır ki bu iddiası bile açık bir biçimde ifade bulmamıştır. Genel olarak diller ifadesi kullanılmış ancak bu genel ifade “Kürt” dili kast edilerek özellikle kullanılmıştır. Burada sayın savcının hukuki bir belge yazarken bile siyasi bir tutum içine düştüğünü üzülerek görmekteyiz.

Yine sayın savcı Türkiye’de kanunla yasaklanmış herhangi bir dil bulunmadığını söylemekle 1991 yılında kaldırılmış olan 2932 sayılı Yasayı ve Anayasanın 26-28 ve 42 maddelerini görmezden gelmektedir. Aslında bu sayın savcı ne yaptığını iyi bilmekte. Ancak olayın bir siyasal polemik olmaktan çıkması için de bilerek ve özellikle dolambaçlı yolları tercih etmektedir. Hem yasaları istediği gibi görmek ve yorumlamak özgürlüğüne sahip olduğunu düşünmekte, hem de dil konusunda uzman olmadığı halde, bir uzman marifetiyle ancak araştırma sonuçlarında elde edilebilen “Yerel düzeylilik”, “gelişmemişlik”, “Manevi varlıkları geliştirme olanağından yoksunluk” gibi her biri tek başına ya da bir arada akademik araştırma gerektiren ve ancak böylece elde edilebilen tespitlerde bulunmak gibi bilimi, bilime saygıyı küçümsemeyi göze alabilmektedir.

Bilmeliyiz ki, savcıların da, hakimlerin de, diğer meslek gruplarının gereği olan bir uzmanlık alanı, bir bilim dalları vardır. Bu kimseler öğrenim sonucu ve araştırmalar katkısıyla ve deneylerin sonucunda elde edilen somut bilgiler ışığında öğrenip, eğitim gördükleri alanlara ilişkin tespitlerde bulunurlar. Yani hukukçu birine bir cerrah ve uzmanın işi olan by-pas ameliyatı yaptırılamaz. Yine bir inşaat mühendisine barodan avukatlık belgesi verilemez. CMUK ve HUMK hükümlerine göre; “Mahkeme, çözümü özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişilerin oy ve görüşlerinin alınmasına karar verir.” Hiçbir savcı kendi başına otopsi yapmaz, teknik hiçbir konuda belirleme yapmaz.

Sorumlu bireyler ve bu ülkenin yarınlarının problemsiz, kavgasız bir ortama kavuşmasını isteyen insanlar olarak hayatın her alanı için doğru projeler, kabul edilebilir ve gerçekçi politikalar üretmek zorundayız. Biz Demokrasi ve Değişim Partisi olarak bu alanda üzerimize düşen görevleri yerine getirmiş olmanın kıvancını taşıyoruz. Ve bu kıvancı, inanıyoruz ki bizden sonraki kuşaklarda paylaşacaklardır.

Sayın mahkemenizin önünde kapatılma istemiyle bulunan bu dava aslında sıradan bir dava ya da herhangi bir adli dava değildir. Bu dava siyasidir. Bu nedenledir ki biz de tarihin tanıklığından, tarihi belgelerden yararlanarak, bu ülkede yaşanan gerçekleri yani esas gerçekleri, yani yaşananların öteki yüzünün ortaya konması için kendimizi ve bilgimizi bu işin hizmetine koşmuş bulunmaktayız. Bilgimizi ve cesaretimizi sürekli ve kesintisiz olarak insanlığın yararına hak, hukuk ve adalet kavramlarının ruhuna uygun olarak kullanacağız. Bu amaçla, her zeminde cesaretimizi ve bilgimizi insanlığın çıkarına sunmaktan esirgemeyeceğiz.

Bu ülkede hiçbir dönemde tam anlamıyla demokrasi yaşanmadı. Demokratik hak ve özgürlüklerin kırıntılarına bile kimi zaman tahammül gösterilmedi. Kürtler açısından ise, bu hep böyle oldu. Bugün de böyledir. Bu ülkede işçiler, emekçiler ve öteki çalışan kesim enflasyonun ağır cenderesi altında hep ezildiler. Örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller toplumu bir bütün olarak tık nefes hale getirdi. Yazar ve sanatçılar anlatım özgürlüğü önündeki engeller nedeniyle hatta halkın oylarıyla seçilmiş parlamenterler bile bu nedenle der-dest edilerek cezaevlerine kondular.

Mahkemeler hem uygulamaları, hem de siyasal iktidarların baskılarına açık bir görünüm sergiledikleri için kamu vicdanında ne yazık ki aklanmamış olan yargı sistemine katkı sunmak bir yana, bu durumu daha da ağırlaştırmışlardır. Özetle yargı bağımsızlığı diye bir şey Türkiye’de ancak ve ancak bir özlem olabilmiştir. Yargıçlar ve bir bütün olarak hukuk adamları bu kötü tablodan elbette kendilerini arındıramazlar. Ancak en büyük sorumluluk bu alanda kendilerini açıkça siyasal iktidarların emrinde görenlere, hak hukuk ve adalet kavramlarını bir ideolojiye uygunlukla değerlendiren savcı ve yargıçlar da olacaktır. Bu durumun Türkiye toplumunun yarınları için ne denli tehlikeli olduğunu söylemek isteriz.

Partimiz, bütün partilerin yaptığı gibi bir programla yola çıkmıştır. Ve bu programda, Kürt sorununun çözümü için şiddet ve baskı yolunun terk edilmesini, barışçı ve demokratik yolların seçilmesini öne sürmüştür. Yine partimiz Türklerin ve Kürtlerin bir arada kardeşçe yaşamasından yana olduğunu vurgulamıştır.

Kürt sorununun çözümü ekonomik alanda da ciddi bir rahatlama sağlayacak, kaynakları yakmaya ve yıkmaya değil, yapmaya yöneltecektir.

Bu durumu tespit etmeye, bu gerçeği ortaya koymaya, son 10 yıllık harcamaların gösterdiği tablo tek başına yeterlidir. Bunca can kaybı ve iş gücü kayıbının yanı sıra, göçlerden ötürü yaşanan enerji ve üretim kaybı da, tüm kesimlerin kaybı olarak ortadadır. DDP, bu gerçeği görmüştür ve bu gidişe dur demek istemiştir.

Ne var ki, partimizin bu siyasi cesareti ve siyasi sorumluluk anlayışı ona kapatılmak gibi ağır bir bedelle mal edilmek isteniyor.

Çağdaş bir demokrasi için; egemen kesimin saltanatına son vermek gerektiğini, bu kesimin sürdürmüş olduğu imtiyazları için, işlettikleri acımasız sömürü çarkına dur demek gerektiğini belirten partimiz; söz konusu zümrenin bugün de ülkenin kaderini elinde tuttuğunu ve demokrasiyi halktan esirgediğini belirtmiştir.

Esasen bugün de demokrasi ve özgürlük adına söylenenler ve yapılanlar tam bir tuluattır. Egemenler, yıllardır imtiyazlarını sürdürebilmek için halkı oyalamaktan ve aldatmaktan başka bir şey yapmadılar. Onlar, her seferinde iç ve dış kamuoyunu aldatmak, kitleleri oyalamakta medet umdular.

Partimiz; egemenlerin yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvet çarkına son vermek, yıllardır inatla sürdürülen şiddeti durdurmak, bu şiddet politikasının ve yoz çarkın tükettiği ülke kaynaklarını, geniş halk yığınlarının yararına; üretime ve ülkenin öteki hayati sorunlarının çözümü için seferber etmenin ekonomik yapıyı bir düzene kavuşturacağını ileri sürmüştür.

Sayın Yargıçlar;

Özetle partimiz, bir politik hat ciddiyeti içinde, ülke sorunlarına cesaretle yaklaşım göstermiş ve bu sorunların çözümü için de gerçekçi tespitlerde bulunmuştur. Ne var ki sayın savcı henüz hiçbir faaliyette bulunmadan, yani kitleyle hiçbir alanda yüzyüze gelinmeden partimiz hakkında sadece ve sadece programımızdaki tespitlerden dolayı kapatma davası talebinde bulunmuştur.

Aslında bu tutum partimizin Kürt sorunu konusundaki çözüm önerilerilerine gösterilen bir tahammülsüzlüktür. Resmi ideolojiyi reddetmemize bir tepkidir.

Demokrasi ve Değişim Partisinin programı ve öteki belgeleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sınırlarının değiştirileceğini ya da bütünlüğü bozmayı hedefleyen açık ya da dolaylı ifadeler içermemiştir-içermemektedir. Parti programımız iktidarımız döneminde Kürt dilinin resmi ve öteki işlemlerde kullanılacağını belirtmiştir. Bu istemimiz belki bu yıl, belki de önümüzdeki 5-10 yıl içinde bugünün iktidar ya da muhalefet partileri tarafından hayata geçirilecektir. Bu da program ve istemlerimizin ne denli gerçekçi ve vazgeçilmez olduğunu göstermektedir.

Yine parti programımızda, hak ve özgürlüklerin mahiyeti hakkında yaptığımız tespit ve temenniler için fikir yürüten sayın savcı kendi niyetlerini ya da bize ait olmayan görüşleri, bize aitmiş gibi göstermek suretiyle keyfiliğini açıkça ortaya koymuştur. Buradan da anlaşılıyor ki, sayın savcı kendince partimizi “suçlu” kabul etmiştir.

Sorun resmi ideoloji ve Türklük dayatmasının bağımsız olması lazım gelen yargıyı ve yargı mensuplarını nasıl kuşattığıdır. Bu kuşatılmışlık üzülerek belirtmeliyiz ki Cumhuriyetin bütün kurumlarına sirayet etmiştir.

Bu nedenledir ki, demokrasilerin vazgeçilmez unsurları sayılan siyasal partiler için yapılmış Siyasi Partiler Yasası bir yasaklar demetidir. Aslında 2820 sayılı S.P.Y. siyasi partiler ve onların yöneticileri için adeta bir kelepçe görevi yapmaktadır.

Sayın Yargıçlar;

Kürtlerin de Türkler kadar Anadolu’da özgür olarak yaşamaları gerektiğini yukarıda belirtmiştik. Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de cumhuriyeti olması gerektiğini söylemiştik. Kürtlerin özgürlüğü, yani Türklerle yanyana birarada ve eşitlik temelinde yaşama hakkı ellerinden alınmıştır. Bugün en temel insan haklarının bile ihlal edildiği bir haksızlığa maruz kalmışlardır. Yani bu özgürlük köleliğe dönüşmemiş olsa bile zorla ve süngü gücü ile dayatılan Türklük dayatmasıyla hiçe indirilmiştir.

Bugün İran ve Irak’ta da Kürtler yaşamaktadır. Irak Kürtleri Kürt Federe Devleti’yle birlikte nisbeten de olsa rahattırlar. Ancak söz konusu bu iki devlet, yani İran ve Irak Senandej ve Halepçe’yi bombalarken bile, Kürtleri yok etmek için her türlü yolu denerken bile Kürt gerçeğini ve Kürdistan sözcüğünü asla yadsımadılar. Bugün bile Irak’ta; uluslararası güçlerin gözetiminde 36. paralelin kuzeyinin yönetiminin Kürtlere bırakılmasına rağmen “Kürt” ve “Kürdistan” sözcükleri yasaklanmış değildir. İran’da Kürtlerin yaşadığı bölgeye tüm baskı ve zulme rağmen “Kürdistan” denmektedir.

İlginçtir İran Hava Yolları’na ait “Kürdistan” adlı uçak dünyada sadece Türkiye’ye sefer yapamamaktadır. Bu durum bile resmi ideolojinin ve ırkçı-şoven politikanın gerçek yüzünü ortaya koymaya yetmektedir. Mollalar rejimi yaklaşık 20 yıldır Kürtlere karşı en ağır silahlarla savaşmaktadır. Irak’ta ise Baas yönetimi çeyrek asırdır Kürtlere kan kusturmaktadır. Ne acıdır ki, bu her iki ülkede bile Türkiye’dekine benzer bir biçimde Kürtler’le ilgili, Kürtleri çağrıştıran kavramlara karşı savaş açılmamıştır.

Amaç, çağdaş ve ileri bir ülke olmaksa, iç barışı ve huzuru gerçekten ve samimi olarak temin etmekse, bunun yolu Kürtlerin haklarını tanımaktan geçer. Bu ise, Kürt sorununun adil ve demokratik çözüme kavuşturulmasıyla mümkündür.

Başında da belirttiğimiz gibi bu dava Kürtlerin red ve inkarını temel alan bir mantığın ürünüdür. Bu da, hiç kimseye yarar sağlamamaktadır. Aksine sorunları daha da derinleştirmekte, ülkeyi bir bütün olarak kaos ortamına sürüklemektedir. Ama biliyor ve inanıyoruz ki, mahkemeler verdikleri kararlarıyla siyasilerin de önünü açabilirler.

Bu nedenle bu dava karara bağlanırken; Türkiye’nin toplumsal gerçekliği, nüfus yapısı, boğucu siyasal atmosferi ve bilinçli bir biçimde körüklenen Kürt Türk çatışması, Kürtlerin demokratik alanda görüşlerini özgürce ifade etmelerinin önündeki engelleri yarattığı ve bundan böyle de yaratacağı tahribatlar gözetilmelidir. Türkiye’nin buna ihtiyacı vardır.

Neticeten : Partimiz aleyhinde haksız ve mesnetsiz olarak açılan davanın reddine karar verilmesini arz ve talep ederiz.”

V- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISININ SÖZLÜ AÇIKLAMALARI İLE DAVALI PARTİ TEMSİLCİSİNİN SÖZLÜ SAVUNMALARININ DİNLENİLMESİ

Anayasa’nın, Anayasa Mahkemesi’nin çalışma ve yargılama usulünü belirleyen 149. maddesinin son fıkrası uyarınca, 24.10.1995 gününde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın sözlü açıklamaları ile davalı siyasî parti temsilcisinin sözlü savunmaları dinlenilmiştir.

A- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın Sözlü Açıklaması

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sözlü Açıklamasında :

“Sayın başkan ve değerli üyeler; Demokrasi ve Değişim Partisi’nin kapatılması istemiyle açılmış bulunan dava dolayısıyla 4121 sayılı Yasa ile Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrasına eklenen cümle gereğince, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın dinlenilmesine dair Yüce Mahkemece verilen 6.9.1995 tarihli karar hakkında Cumhuriyet Başsavcılığımızın görüşünü yazılı olarak bilgilerinize sunmayı gerekli görüyoruz.

Bu görüş ve isteğimizin kabul edilmemesi halinde, davalı partinin hukukî durumunda bir değişiklik meydana gelmediğinden, sunduğumuz iddianameyle esas hakkındaki görüşümüz içeriğini tekrarla, bunların sözlü açıklamalar olarak kabulünü saygıyla arz ve talep ederim.

Ben, bu yazılı beyanı da Başkanlığa takdim ediyorum” demiş; bundan sonra sözlü açıklama ve görüş yerine geçmek üzere 24.10.1995 günlü yazısını Başkanlığa sunmuştur.

B- Davalı Siyasî Parti Temsilcisinin Sözlü Savunması

Demokrasi ve Değişim Partisi temsilcisi sözlü savunmasında :

“Sayın Başkan, Sayın Üyeler;

Sayın Mahkemenize kapatılma istemiyle aleyhine dava açılan Demokrasi ve Değişim Partisi 03.04.1995 günü İçişleri Bakanlığına verilen dilekçe ile kuruldu. 06.06.1995 tarihinde de iş bu dava açıldı. Demokrasi ve Değişim Partisi daha henüz iki aylık bir parti iken, daha henüz siyasal bir eylemi ve işlemi olmadan ve daha henüz örgütlenmeye ve kamuoyuna kendisini tanıtma fırsatı bulamadan iş bu kapatılma davası ile karşı karşıya kaldı.

Başsavcı partinin eylem ve işlemlerini izleme gereği görmemiş ama Ay. 69 md. aykırılık iddiasında bulunmaktadır. Partinin hangi eylem ve işleminin yasa hükmüne aykırılık oluşturduğunu da izah etmemiştir.

DDP, Programında, uluslararası durumun genel bir değerlendirmesini yaptıktan sonra ülkemizin de içinde bulunduğu bölgemizin siyasi durumunu irdeleyerek “Türkiye’de Durum” başlığı altında (Sh.4) Türkiye’nin sorunlarını tespit ederek bu sorunlara ilişkin çözüm ve önerilerini “Somut hedefler ve çözümler” (Sh.8) başlığı altında dile getirmiştir.

Partinin bu tespit ve taleplerine karşılık Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan iddianame esasen parti program metnine dayanmaktan ziyade soyut fikir yürütmelere, yorum ve kıyaslara dayanmaktadır.

Kapatma Nedenleri ve İddianamenin Değerlendirilmesi

İç Hukuk Açısından

İddianamenin “Kapatma ve değerlendirme” (abç) başlığında yer alan iddia ve tespitlerde iddianamenin nasıl hazırlandığı hususu da izah edilmektedir.

“…Türk Ulusu yanında ve onunla eşit durumda bulunan, kendilerine özgü hak ve özgürlüklere sahip ayrı bir halk oluşturduklarının anlatılmak istenmesi de ulaştığımız yorumu (abç) güçlendirmektedir.

“… Programın birinci sayfasında da davalı partinin bu iki halkın (abç), birarada kardeşçe yaşamasından yana olduğu ifade edilmektedir…” (Sh. 30, P. 2)

“…Kürt kimliği ve ulusal haklarını (abç)… ayrı bir ulus kimliğine (abç) sahip Kürt azınlığının bulunduğu ileri sürülmektedir.

Programın hiç bir yerinde böylesi bir belirleme yoktur. DDP, programının hiç bir yerinde Kürtleri halk veya ulus olarak nitelendirmemiş, haklarını ise ulusal hak, aynı şekilde kimliğini ise ulus kimliği olarak nitelendirmemiştir.

İddia makamı bu sonuca nasıl vardığını da iddianamede izah etmektedir.

“…Yapılan tespit ve temennilerden talep edilen hak ve özgürlüklerin niteliği hakkında fikir yürütmek (abç) olanaklı bulunmaktadır…” Şeklindeki tespitleri ile iddianamenin program metninin lafzına bağlı kalınmadığı, kurucuların bu metin ile murat ettiklerinin ötesine geçilerek ve bundan hareketle varılan yorum ile hazırlandığı da anlaşılmaktadır.

Partinin tespitleri ve talepleri ayrı ayrı hususlardır. Yasaya aykırı olmayan bu hususların, birini diğerinin eksikliğini gidermede ikame etmek, en yakın ifadeyle hukukun zorlanmasıdır.

İddianemedeki mantık karışıklığı, Türkiye’nin taraf olduğu “Yeni bir Avrupa için Paris Şartı” antlaşmasına ilişkin tespit ve iddialarda da var. Taraf devletlerin bu antlaşma ile güvenliğe ilişkin bölümde belirtilen, “…Devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlal eden etkinliklere karşı demokratik kurumların savunulması…” ve “…tüm terörizm etkinliklerini, yöntemlerini ve uygulamalarını bir suç olarak mahkum ettiği…” husus doğrudur.

Demokrasi ve Değişim Partisi’nin programında bu norma aykırı hiç bir tespit ve talep söz konusu edilmemiştir. Aksine aynı antlaşmanın; “…katılan devletler ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunacağı ve ulusal azınlıklara mensup kişilerin, hukuk önünde tam bir eşitlikle ve hiçbir ayrımcılık yapılmaksızın, bu kimliklerini özgürce ifade etme, koruma, saklı tutma ve geliştirme hakları bulunduğu teyid ederiz…” hükmüne rağmen, partinin Kürt kimliğine ilişkin talepleri yasaya aykırı sayılmaktadır.

Keza aynı şekilde “…Devletin bütünlüğünü hedef alan faaliyetlerin demokratik haklar ve özgürlükler çerçevesinde düşünülemeyeceği…” yolundaki tespitinin Paris Şartı hükümleri ile izahı mümkün değildir. Çünkü Paris Şartı’nın güvenliğe ilişkin hükmü, ülkenin bütünlüğünü korumayı düzenlemiştir. Devletin bütünlüğüne (üniter yapısına) ilişkin bir koruma, bu hükümlerde yer almamıştır. Sayın Savcı bu hükmün içine devletin bütünlüğüne ilişkin bir ilaveyi de sıkıştırmaya çalışmaktadır.

Aynı sözleşmeye taraf olan Belçika’nın üniter bir yapıdan, federatif bir yapıya nasıl geçebildiğini izah etmek de mümkün değildir. Aksi halde Paris Şartı’nın devletin yapısını değiştirmeye, islah etmeye ilişkin hükümlerinin Belçika için demokratik hak ve özgürlük, Türkiye için ise, “yıkıcılık” olarak vazedildiğini kabul etmek gerekecektir.

İddianamenin aynı bölümünde dikkat çeken diğer hususlar ise Başsavcılığın Türklük, Türkçe ve Türk milliyetçiliğine ilişkin bilim dışı belirleme ve nitelemeleridir.

İddianamenin 14. sayfasında “…Türkçe bireyler arasında yalnızca bir resmi dil olma durumunu çoktan aşmış; ayrı etnik kökenden gelseler bile, yüzyıllar boyunca karışıp kaynaşmış ve bir ortak kaderi paylaşmış, ortak bir kültüre ulaşmış kitlelerin hem günlük yaşantıda, aile içinde ve iş yerinde yaygın biçimde kullandığı ortak bir iletişim aracı olabilmiş, hem de aynı kitlelerin ortak bilim, kültür ve sanat dili olma derecesine ulaşabilmiş ve böylece gerek bireysel, gerekse toplumsal iletişimin sağlanmasında başlıca araç olmuştur. Türkçe’nin kazandığı bu yaygınlık ve genellik göz önüne alındığında, etnik grupların sahip oldukları yerel dillerin resmi dil yerine genel iletişim ve eğitim dili olarak kullanılması düşüncesi kabul edilemez. Yerel düzeyde kalmış, gelişmemiş diller bireylere manevi varlıklarını geliştirme olanağı sağlayamaz…” denilmektedir.

Şayet Türkçe iddia edildiği şekilde yaygın biçimde kullanılan ortak iletişim aracı ise “…Resmi dili genç, ihtiyar, kadın, erkek, her vatandaşın bilmesini sağlamayı devletin görevi …” (Sh. 19) kılmanın mantığını anlamak ve izah etmek mümkün değildir. Ya Türkçe’nin yaygınlığında, ya da devlete yüklenen bu görevde bir yanlışlık vardır. Tüm iyi niyetimize rağmen ikisini bir arada anlayabilmekte güçlük çektiğimizi itiraf etmeliyiz.

Dünyanın hiç bir ulusal devletinin, resmi dilini kadın-erkek, yaşlı-genç her vatandaşına öğretmek gibi garip bir temel görevi yoktur. Zira bu devletlerin her vatandaşı dilini bilir. Ancak bizim ülkemiz gibi halkı resmi dilini bilmeyen ve yaygın şekilde konuşamayan ülkelerde devletin bu kabil görevleri vardır.

Diğer bir husus da, yerel düzeyde kaldığı, gelişmediği ve dolayısıyla bireylerin manevi varlıklarını geliştirme olanağı sağlayamayacağı iddia edilen dillere ilişkin tespitdir. Başsavcılığın isimlendirmediği bu yerel dillerle hangi dilleri kasttettiğini bilemiyoruz. Fakat daha önceki tespitlerinden kastedilen dilin Kürtçe olduğu hakkında fikir yürütmek olanaklı bulunmaktadır.

D.İzoli’nin hazırladığı (Deeng Yayınları, Şubat 1992 1. Baskı) Kürtçe-Türkçe sözlükte her iki dilin kelime hazinesi şu şekildedir:

Kürtçe…30.000. kelime ve 4000 deyim (Saydam)

Türkçe…25.000. kelime (Arapça, Farsça, Osmanlıca, İngilizce, Fransızca vd. orjinliler dahil)

Bir çok baskı ve yasaklama ile kuşatılmış bulunan Kürtçe’nin Türkçe kadar yaygın olmadığı doğru ise de, bireylerin manevi varlığını Türkçe’den daha iyi geliştirebileceği hususu açık ve nettir.

İddianamede “…Ülkemizde yasaklanmış bir dil bulunmamaktadır…” (Sh. 33) belirlemesi gerçek değildir. Ay. 26, 28, 42 vd. maddeleri kanunla yasaklanan dilden bahsetmektedir. Aynı şekilde Siyasî Partiler Yasası, Basın Yasası ve diğer bir kısım yasalarda da benzeri hükümler vardır. Çok yakın bir tarihe kadar 2932 sayılı yasa ile yasaklanan dilin Kürtçe olduğu hususunu artık sağır sultan bile duymuştur.

Tüm bu gerçekler karşısında, Başsavcılığın Türkçenin yaygınlığına ilişkin iddiasına kendilerinin de inandığını sanmıyoruz.

Parti, programında Kürtçenin radyo-televizyon yayınlarında, eğitimde ve resmi işlemlerde kullanılması hususu talep edilmiştir. Fakat eğitimde “Anadil” olarak okutulacağına ilişkin bir belirleme ve ifade olmamasına rağmen Ay. 42. maddesinin zikredilmiş olmasını anlamak mümkün değildir.

İddianamede bilimselliğe aykırı bir diğer tespit de “… Ulus olgusuna oranla ikincil nitelikte kesim…” şeklindeki ifadedir.

Başsavcılığın “ikincil nitelikteki kesimler”i sosyoloji bilminin bilinen kategorilerinden biri ile isimlendirmemiş olmasının bilgi eksikliğinden kaynaklandığını sanmıyoruz. Daha ciddi ve önemli bir nedenle yapıldığı muhakkaktır. Bu ciddi ve önemli nedenin de ne olabileceğini sayın heyetinizin takdirine bırakıyoruz.

Sayın Yargıçlar;

Yine Sayın Savcı Lozan’da Türk delegasyonunun tartışmalarından, “alt komisyon önce, etnik azınlıkların, başka bir deyimle, müslüman olmayan (olan kastedilmiştir. B.N) azınlıkların da, örneğin Kürtlerin, Çerkezlerin, Arapların tasarıdaki koruma tedbirlerinden yararlanmalarında direnmiştir. Türk temsilci heyeti bu azınlıkların (abç) korunmaya ihtiyaçları olmadığını ve Türk yönetimi altında bulunmaktan tamamıyla memnun olduklarını söylemiştir. Alt komisyon bu inandırıcı sözler üzerine (abç) koruma tedbirlerini yalnız müslüman olmayan azınlıklarla sınırlamayı kabul etmiştir.” Biçiminde bir alıntı aktarmaktadır.

Sayın Savcının bu alıntıyı aktarırken ne kadar şartlanmış bir tutum içinde olduğu görülmektedir. Kürtlerin Türkler gibi Müslüman olmaları Türk oldukları anlamına gelmediği gibi, Türklerle birlikte ve birarada yaşamaya rıza göstermeleri de Kürtlerin Türk oldukları anlamına gelmiyor.

Sayın Savcı; “Atatürk Milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı değil. Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkının, kökeni ne olursa olsun devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur.” demektedir. (İd. S. 16, Satır 22. 26) Bu tanıma göre Türk halkı ve Türk ulusu kavramları T.C. sınırları içinde yaşayan bütün yapıları kapsamaktadır. Türk kavramı, T.C. Devleti sınırları içinde yaşayan insanlara konulmuş genel ve soyut bir ad ise, Türkiye sınırları dışında adına “Türk” denilen başka toplumların olmaması gerekir. Yani, “Türk” kavramı ya Anadolu halkının adıdır. Ya da “Türk” adı, Güneydoğu Asya halklarında olan bir ırkın adıdır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Kafkaslar’da, Balkanlar’da, özellikle Batı Trakya’da hatta Kerkük’te bile Türkiye Türk’leriyle aynı soydan geldikleri iddia edilen Türk’lerden bahsedilmektedir. Ne yazık ki, aynı iddia Türkiye’de “Türk” adı içinde tanımlanmış olan Kürt’lerin, Sayın Savcıca da doğrulanan, İran ve Irak’taki soydaşları için ileri sürülmemektedir.

Sayın Yargıçlar;

Yakın geçmişte yaşadığımız bir iki önemli örneğe değinmemize izin veriniz. Türkiye Cumhuriyeti’nin yöneticileri, Bulgaristan ve Yunanistan’daki Türk azınlığa “Soydaşlarımız” demektedir. Ve bütün Türk insanı da bunu böyle bilmektedir. Aynı yöneticiler İran ve Irak’taki Kürt’lere, bırakınız “Soydaş” demeyi, “yurttaşlarımızın soydaşları” demekten bile bilinçli bir şekilde kaçınmışlardır. Onlara genelde “sınırlara yakın bölgelerde yaşayan vatandaşlarımızın akrabaları” gibi isimler bulmuşlardır.

Keza Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 yıldızın Türk ırkının tarihte kurduğu devletleri temsil ettiğini herkes bilmektedir. Bu da, “Türklüğün” Cumhuriyetten evvel var olduğunu göstermektedir.

Sayın Savcı, iddianamenin 22. sayfasında şöyle söylemektedir: “…Hele böylesi topluluklar, ortak geçmişten gelen tarihsel, kültürel ve manevi bütünlük içinde, kendi kaderini, o ulusun kaderiyle özdeşleştirme istek ve iradesini göstermişlerse, böyle bir hakkın tanınmasına gerek kalmaz…” Burada Kürt toplumunun, Türk Ulusunun kaderiyle özdeşleşme istek ve iradesini gösterdiği ileri sürülmektedir. Bizce Kürt toplumu ya da Sayın Savcının deyişiyle Kürtler, kendi iradeleri ve istekleriyle Türk sayılmayı, dillerinden ve kültürlerinden vazgeçmeyi ve öteki demokratik haklarını askıya almayı kendileri benimsemiş değillerdir. Bu onlara sonradan reva görülen baskı politikasının sonucudur. Oysa Kürtlere Kurtuluş Savaşında, Amasya Tamimi’nde vaadedilen ve önerilen statü kendilerinin red ve inkarı değildi, bilakis kendilerini Cumhuriyet’in asli unsuru olarak kabul etmekti.

Hal böyleyken, Sayın savcının “Kendi kaderlerini o ulusun kaderiyle özdeşleştirme istek ve iradesini göstermişlerdi.” (abç) biçimindeki iddiası karşısında sormak istiyoruz: Türkiye’de yaşayanlara “Kökeniniz nedir ‘” diye kim sormuştur ‘ Veya bu yönde iradesini ortaya koyanları kim kaale almıştır’ Kürtlerle – Türkler kardeşçe, eşit haklarla bir arada yaşasın diyenleri, zindanlarda çürüten, göç etmek zorunda bırakan, Parti Programlarında Kürtlerden söz edildiği için partilerin kapatılmasını nasıl izah etmek gerekir’ Durum böyleyken, hala böyle bir iradeden söz etmek, tarihi gerçekleri yansıtmaktan uzaktır.

Yine Sayın Savcı, “…15 Aralık 1922 günlü tasarının 4., 6., 7. ve 8. maddelerinde geçen “din ya da dil”, “soy, din ya da dil azınlıkları” sözcükleri yerini “gayri müslüm ekalliyetler” sözcüklerine bırakmıştır. Böylece, Türkiye’de değişik bir dil kullanmanın ya da soy unsurunun bir grubun azınlık sayılmasında ölçü olarak kabul edilmeyeceği Lozan Barış Antlaşması’yla kabul edilmiştir. Ayrıca Konferansta Kürt azınlığın yaratılması yönünde öncelikle Lord Curzon tarafından gösterilen çabalar, Türk delegasyonunun, “Kürtler kaderlerinin Türklerin kaderiyle ortak olduğu görüşündedir; azınlık haklarından yararlanmak istememektedir.” Gerçeğini bildirmeleri karşısında kabul görmemiştir…” biçimindeki mahkemenizin Siyasî Parti kapatılmasına ilişkin 16.07.1991, 17.07.1992 ve 17.07.1993 günlü kararlarına atıfta bulunarak Kürtlerin kaderleri bakımından Türklerle ortaklık içinde oldukları için azınlık haklarından yararlanmak istemedikleri ileri sürülmektedir.

Sayın Yargıçlar;

Sayın Savcının hazırlamış olduğu, merkezine Kürtlerin Türk olduğu anlayışını oturtan bu iddianameye karşı bazı gerçekleri de söylemeden edemedik. Açıktır ki Lozan’da, daha sonraki dönemlerde ve Kürtlerin Türkiye’de nasıl yaşamak istediklerine ilişkin ne bir refarandum yapılmış, ne de bu yönde serbest bir tartışma ortamının yaratılmasına fırsat verilmiştir. Lozan’da olduğu gibi, ondan sonraki dönemlerde de ve ne acıdır ki bunca yaşanmış acı deneylere rağmen bugün de hala Kürtler Türk sayılmakta, en temel insani hakları bile tanınmamaktadır.

Yine Sayın Savcı Türkiye’de kanunla yasaklanmış herhangi bir dil bulunmadığını söylemekle 1991 yılında kaldırılmış olan 2932 sayılı yasayı ve Anayasa’nın 26-28 ve 42 maddelerini görmezden gelmektedir. Ve aynı şekilde “Yerel Düzeylilik”, “Gelişmemişlik”, “Manevi varlıkları geliştirme olanağından yoksunluk” gibi her biri tek başına ya da bir arada akademik araştırma gerektiren ve ancak böylece elde edilebilen tespitlerde bulunmak gibi bilimi, bilime saygıyı küçümsemeyi göze alabilmektedir. CMUK ve HUMK hükümlerine göre; “Mahkeme, çözümü özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişilerin oy ve görüşlerinin alınmasına karar verir.” Hiç bir savcı kendi başına otopsi yapmaz, teknik hiçbir konuda belirleme yapmaz.

Lozan Antlaşması’na göre Kürtler azınlık değil, Sayın Savcıya göre de halk değil, bize ve tarihi gerçeklere göre de Türk değil’ Peki kimdir ve nedir bu Kürtler’

Bu davaya konu olan, Kürt sorunu, DDP tarafından keşfedilmiş değildir. Belli ki, bütün bunların nedeni Kürt sorununda izlenen red ve inkar politikalarıdır.

Sayın Yargıçlar;

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başbakanları, hatta cumhurbaşkanları bile mevcut yasaları aşan beyanatlarda Kürtlerden, Kürt realitesinden söz ederlerken, herhangi bir kovuşturmaya uğuramamaktadırlar. Ne yazık ki, resmi söylemden farklı düşünenler, tarihi gerçeklere dayanarak ileri sürdükleri görüş ve önerilerinden dolayı her seferinde kovuşturmaya uğruyor; ağır hapis cezalarına çarptırılıyorlar. Bu yüzdendir ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin yetmiş yıllık tarihinde ve elli yıllık sözde çok partili döneminde iktidarı ve muhalefeti ile aynı ideolojik formasyona sahip partileri nöbet değişimi yaparak demokrasicilik oyunu oynamış, ülkenin bu durumuna engel olamamışlardır.

Sayın Yargıçlar;

Yine tarihi belgeler ve sosyolojik gerçekler de gösteriyor ki, Kürt adı son 20 yılın keşfedilmiş problemli bir icadı ya da dış güçlerin, yöneticilerin deyimiyle o ünlü dış mihrakların aramıza soktuğu bir nifak tohumu değildir. Aksine Kürt adı ve Kürdistan henüz Türkiye Cumhuriyeti yokken bile tarihi belgelerde yer almıştır. Bu belgelerin kaynağı Kanuni Sultan Süleyman, İttihat ve Terakki belgeleri ile Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu olan Atatürk’tür.

Kanuni Sultan Süleyman Fransa Kralı Fransuva’ya günümüzden yaklaşık 400 yıl önce yazdığı, kendisini metheden, “Benki” diye başlayan mektubunda; Yemen, Arabistan ve daha birçok yerin adı yanında “Kürdistan” adından da söz ederek kendisini Fransuva’yla kıyaslamaya çalışmaktadır. Mustafa Kemal ise 29 Mayıs 1919 tarihinde Osmanlı Hükümetine yazdığı bir mektubunda şunları söylüyor. “Son günlerde muttali olduğum bazı malumata nazaran Kürdistan mıntıkası (abç) ile de meşgul ve alakadar olmak icap eder” diyor.

Yüz yıllarca Osmanlı İmparatorluğu egemenliği altında Araplar ve öteki halklarla birlikte yaşayan Kürtler hiç bir dönemde Kürt adından ya da Kürt olmaktan kaynaklanan soy kimliğinden dolayı baskıya maruz kalmamışlardır. Onlar hep Kürt olarak kabul edilmişlerdir.

Kürtler Çaldıran’da Malazgirt’te Türkler’le omuz omuza savaşarak kader birliği yapmışlardır. Çaldıran ve Malazgirt savaşlarının Anadolu Türkleri tarihinde birer kavşak, birer dönüm noktası olduğu da bir gerçektir. Yine Kürtler Çanakkale savaşında, Türkler’le aynı kaderi paylaşmış olmalarına rağmen, Cumhuriyetin hemen sonrasında, cumhuriyet rejimine karşı 1925’te, Şeyh Sait önderliğine ayaklanma başlatmış olmaları da düşündürücüdür.

Açıktır ki, politikacıların da, tarihe ve sosyolojik gerçeklere, en az bilim adamları kadar bağlı kalmaları gerekir. Zira bir ülkenin geleceği hakkında bilim adamlarından çok politikacıların kararlarının rolü önemlidir.

Sayın Yargıçlar;

Şimdi de izninizle Mahkeme Başkanı Sayın Yekta Güngör Özden’in “Hukukun Üstünlüğüne Saygı” adlı eserinin 417. sayfasından bir alıntı yapmak istiyoruz. “…İnsan hakları, insanın doğuşuyla sahip olduğu, devredilemez, vazgeçilemez haklarıdır. Bunlar her zaman, her koşulda, her yerde insanı insan kılan ve savunulan değerlerdir. Hukuk, bu hakları ve özgürlükleri koruyup, güçlendirme, yaygınlaştırıp, kökleştirme aracıdır. İnsan hakları, hukuk olmadan da vardır. Anayasalar benimsenmese de vardır. Bana göre Anayasalardan da önce gelir. Anayasa, hukuk yoluyla bu hakları benimsedikçe ve bunlara dayandıkça, daha saygın ve onurlu olur. Hukuk, insan hak ve özgürlükleri önündeki değişik engelleri kaldırmakla yükümlüdür. (abç) Barışı, sağlığı ve mutluluğu sağlayan, insana insan olmasının kıvancını duyurmayan düzenlemeler, baskıcı işlemler hukuksallıktan yoksundur. Halk dilinde “Kalıbına uydurulması” dediğimiz, biçimsel uygunluklar hukuksallık için yeterli değildir. Özde aykırılık olunca hukuksallık sözde kalır. İnsan haklarını odak sayarsak bunun çevresinde temel haklar bulunur. Birlikte bütünleşirler. Temel haklarda Anayasal gereklerle geçici sınırlamalar yapılabilirse de insan haklarında böyle düzenlemelere gidilemez ve hiç bir ödün verilemez. Çağımız insanlık çağıdır.”

Yukarıda aktardığımız düşünce, parti programını ve savunmamızı önemli ölçüde desteklemektedir.

Sayın Yargıçlar;

Amerika’da zencilerin haklarıyla ilgili olumlu gelişmelerin önünü, parlamentodan önce mahkemeler açmıştır. Yani hukuk, haklar ve özgürlükleri korumanın yanısıra, onları kökleştirip geliştirmiştir. İnsan hakları önündeki engelleri kaldırmakla hukuk saygınlığını artırmıştır. Mahkemeniz de böylesi bir sürecin başlamasına katkı yapabilir, bu onurun sahibi olarak tarihe geçebilir.

Irk yada millet kavramları bireyden bireye, sınıfdan sınıfa ya da zümreden zümreye göre değişkenlik göstermezler. Mahkemeler ya da savcılar bunu tayin edemezler. Bu yönde hükümde bulunulsa bile sosyolojik gerçekleri değiştirmezler. Dünyada hiç bir dönemde veya dünyanın hiçbir yerinde millet veya ırk tartışmaları konusundaki ikilem, çelişki, belirsizlik ya da iddia veya savlar mahkeme kararları ile sonuçlandırılmamıştır. Mahkemeler kendilerini bu türden sorunları çözen merciler olarak görmemişlerdir. Bu tür anlaşmazlıkların çözüm yeri de mahkemeler değildir.

Sayın Yargıçlar;

Yıllardır resmi söylem, “Bu ülkede yaşayan her insan, her mevkiye gelebildiğine göre herkes eşittir” gibi anlaşılması güç gerekçeler kullanmakta; oysa ki, her birey kendi özel kimliğini koruyarak, bu kimliğini geliştirerek hakettiği her mevkiye gelebiliyorsa, bu tez doğru olur. Ne yazık ki bundan söz etmek mümkün değildir.

Toplumsal barış ve huzur için en önemli unsur, her alanda çoğulculuktur. Çok kültürlü, çok dilli Türkiye için ise, bu, çok daha önemlidir.

Türkiye toplumu, Türk, Kürt, Laz, Çerkez v.s.’nin birarada yaşadığı “çok dilli” ve “çok kültürlü” ve bir toplumdur. Diğer bir deyişle “heterojen” bir toplumdur.

Heterojen toplumlar, çok boyutlu parti sistemine göre işler. Partiler, 1- sosyo-ekonomik boyut, 2- dinsel boyut, 3- kültürel etnik boyut, 4- şehir kırsal vs boyutlarından biri veya birkaçı temelinde program, çalışma ve oluşum yaratır. (Çağdaş Demokrasiler Arnd Lijpart, Çev. Prof.Dr. Ergun Özbudun, Doç.Dr. Ersin Olduran, Türk Siyasi Bilimler Vakfı Yay. S.86). Oysa Türk siyasi partiler rejimi daha başından anayasa ve Siyasi Partiler Yasası tarafından resmi ideolojinin cenderesine alınmış, bunun dışına çıkması yasaklanmıştır.

Partiler önerdikleri sosya-ekonomik modeller ve çözüm önerileri üzerinde politikalarını şekillendirirler. Toplumsal örgütlenmeyi, farklı kesimlere ulaşmayı bu yolla gerçekleştirmeye çalışırlar. Ne yazık ki, mevcut yasalar, demokrasinin vazgeçilmez unsurları olarak adlandırılan partilere, tek ideolojik kılıfa bürünmeyi şart koşuyorlar. Bu kör-topal ve tek yanlı siyasetle ülke yönetilerek demokrasi oyunu oynatılmaktadır.

Gerçek bir demokrasi, ancak partilerin tek ideolojik formasyona itilmemesi ve her partiye kendi politik taleplerini özgürce tartışma olanağı sağlanmasıyla mümkündür.

Ulusalüstü Hukuk Açısından

Sayın Yargıçlar;

Hukuk ve adalet giderek ulusalüstü boyutlara erişti. Helsinki Nihai Senedi’nde ifade edilen “İçişlerine karışmamak” ilkesi genel çerçevesini korusa bile, AGİT-Moskova Toplantılarıyla (insani boyut) yeni bir biçime kavuştu. Buna göre; insan hakları alanındaki ihlaller devletlerin içişleri olarak kabul edilemez.

Keza Türkiye’nin imza koyduğu ve 1948 yılında yürürlüğe konulan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi düzenlenmiştir.

Bu bildirgeyi beslemek ve bildirge hükümlerini geliştirmek amacıyla da, ayrıca yeni sözleşmeler ve alt sözleşmeler düzenlenmiştir. Bu sözleşmeler;

– Kişisel ve Siyasal Haklara İlişkin Sözleşme ile – Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Sözleşme’dir.

– Sözkonusu alt sözleşemeler ise;

– Yaşama Hakkı,

– İşkence Yasağı,

– Kişi Güvenliği,

– Kanun önünde Eşitlik,

– İnanç ve Düşünce Özgürlüğüne Dair Temel Haklar,

– Toplumların Kendi Kültürlerini Koruma ve Geliştirmeye Dair Temel Haklar’ı içerir.

Yine alt sözleşmelerden bazıları şöyledir:

– Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme,

– Savaş Suçlarının ve İnsanlığa Karşı Suçların Zaman Aşımından Yararlandırılmaması Sözleşmesi,

– İşkence ve Keyfi Tutuklamaya Karşı Sözleşme,

– İnsanlar Arasında Ayırım Gözetilmesini Önlemeye Dair Sözleşme,

– Kendi Kaderini Belirleme Hakkını Kabul Eden Sözleşme.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce 10.03.1954 gün ve 6366 sayılı yasa ile onaylanan “İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesi ve Ek Protokol” Anayasa 90. madde hükmü gereğince iç mevzuat sayılmıştır.

4 Kasım 1950 tarihinde Roma’da taraf devletlerce imzalanan iş bu sözleşme hükümleri ile düşünme ve vicdan hürriyeti (9/1 m.) bunu açıklama hürriyeti (9/2 m. – 10/1 m) tanınmış, 14. Madde hükmüyle bu hak ve hürriyetlerin “… Bilhassa cins, ırk, renk, dil, din, siyasi veya diğer kanaatler, milli veya sosyal menşe, milli bir azınlığa mensupluk…” ayrımı gözetilmeksizin herkese sağlanacağı hususu öngörülmektedir.

Keza Türkiye’nin de imzaladığı (25 Haziran 1993) Viyana bildirisi ve etkinlik Programı ile diğer bir çok uluslar arası sözleşmeler ve bidiriler azınlıklara mensup kişilerin kendi kültürlerini kullanma, uygulama, koruma ve geliştirme hak ve hürriyeti tanımaktadır.

Ne yazık ki, bu sözleşmelerin hiçbirine uyulmamaktadır ve bunların iç mevzuat gibi hüküm ifade etmesinin önü açılmamaktadır.

Neticeten

Demokrasi ve Değişim Partisi, bütün partilerin yaptığı gibi bir programla yola çıkmıştır. Ve bu programda, Kürt sorununun çözümü için şiddet ve baskı yolunun terk edilmesini, barışçı ve demokratik yolların seçilmesini öne sürmüş, Türklerin ve Kürtlerin bir arada kardeşçe yaşamasından yana olduğunu vurgulamıştır.

Kürt sorununun çözümü ekonomik alanda da ciddi bir rahatlama sağlayacak, kaynakları yakmaya ve yıkmaya değil, yapmaya yöneltecektir.

Bu durum tespit etmeye, bu gerçeği ortaya koymaya, son 10 yıllık harcamaların gösterdiği tablo tek başına yeterlidir. Bunca can kaybı ve iş gücü kayıbının yanı sıra, göçlerden ötürü yaşanan enerji ve üretim kaybı da, hepimizin kaybı olarak ortadadır DDP, bu gerçeği görmüştür ve bu gidişe dur demek istemiştir.

Ne var ki, DDP’nin bu siyasi cesareti ve siyasi sorumluluk anlayışı ona kapatılmak gibi ağır bir bedelle ödetilmek isteniyor.

Keza aynı şekilde DDP, yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvet çarkına son vermek, yıllardır inatla sürdürülen şiddeti durdurmak, bu şiddet politikasının tükettiği ülke kaynaklarını, geniş halk yığınlarının yararına; üretime ve ülkenin öteki hayati sorunlarının çözümü için seferber etmenin ekonomik yapıyı bir düzene kavuşturacağını ileri sürmüştür.

Tüm bu nedenlerle, haksız ve mesnetsiz olarak açılan iş bu kapatma davasının reddine karar verilmesini saygılarımla bilvekale arz ve talep ederim.” demiştir.

Demokrasi ve Değişim Partisi Temsilcisi bu sözlü savunmasından sonra, savunmasına esas olan yazılı metni Başkanlığa sunmuştur.

VI- İNCELEME

A- Ön Sorun Yönünden

Davalı Parti’nin Ön Savunmasında Özetle:

Demokrasi ve Değişim Partisi’nin 3.4.1995 günü kurulduğu, 6.6.1995 gününde de bu davanın açıldığı; henüz iki aylık bir parti iken, siyasal bir eylemi ve işlemi yokken, örgütlenmeye ve kamuoyuna kendisini tanıtma fırsatını bulamadan, Cumhuriyet Başsavcısı’nın, Parti’nin eylem ve işlemlerini izleme gereğini görmeden, hangi eylem ve işleminin Yasa hükmüne aykırılık oluşturduğu belirtilmeden, Anayasa’nın 69. maddesine aykırılık savında bulunulduğu ve bu kapatma davası ile karşı karşıya kalındığı ileri sürülmüş, esas hakkındaki savunmada ve sözlü açıklamada da bu görüşler yinelenmiştir.

Konu ile ilgili olarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın esas hakkındaki görüşünde de özetle:

Parti’nin ön savunmasında, üzerinde durulan hususların geçerli bir nedene dayanmadığı; Siyasî Partiler Yasası’nın yasaklamalarla ilgili, 78/a., 80., 81/a ve b maddelerinin, “amacını güdemezler ve/veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar ve … bulunduğunu ileri süremezler” şeklinde sona erdiği, 101/a maddesinin ise parti proğramının bu yasaklara aykırı hükümler taşımasını kapatma nedeni saydığı; Parti faaliyetinin de aynı yasaklama kapsamında olduğu, ancak her iki aykırılığın birlikte gerçekleşmesi gibi bir koşulun Yasa’da öngörülmediği, bu nedenle de sadece parti proğramının Yasa’ya aykırılığı nedeniyle kapatılma davası açıldığı; İddianamede hangi konunun Yasa’nın hangi maddesine, doğrudan aykırılık oluşturduğunun açıkça ve yeterince belirtildiği ileri sürülmüştür.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Anayasa Mahkemesi’nde Demokrasi ve Değişim Partisi Proğramı’nın Anayasa’nın kimi maddeleri ile, Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendine, 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı amaçlar taşıdığı gerekçesiyle dava açılmış ve bu Parti’nin aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi isteminde bulunulmuştur.

Anayasa’nın 68. maddesinin ilk üç fıkrasında; siyasî partilerin, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları olduğu; vatandaşların, siyasî parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahip bulunduğu; siyasî partilerin önceden izin almadan kurulacakları; Anayasa ve Yasa hükümlerine göre faaliyetlerini sürdürecekleri; dördüncü fıkrasında da, siyasî partilerin tüzük ve proğramları ile eylemlerinin, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamıyacağı; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangibir diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamayacağı; suç işlenmesine özendiremeyeceği kurala bağlanmıştır.

Anayasa’nın 69. maddesinde ise, siyasî partilerin kuruluş ve faaliyetleri ile denetleme ve kapatılmalarının yasayla düzenleneceği belirtilmiştir. Bu anayasal kural uyarınca da, siyasî partilerin, kurulmaları, teşkilatlanmaları, faaliyetleri, görev, yetki ve sorumlulukları, gelir ve giderleri, denetlenmeleri, kapanma ve kapatılmalarıyla ilgili, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmıştır.

Bu Yasa’nın dördüncü kısmında siyasî partilerle ilgili yasaklar belirlenmiştir. Bu kısımda yer alan 78. Maddede “Demokratik Devlet düzeninin korunması ile ilgili yasaklar”, 80. maddesinde, “Devletin tekliği ilkesinin korunması” ile ilgili yasak, 81. maddesinde de “azınlık yaratılmasının önlenmesi”yle ilgili yasaklar hükme bağlanmıştır. Bu yasaklara uyulmamasının yaptırımı da Yasa’nın 101. maddesinde kurala bağlanmış ve bu bağlamda maddenin (a) bendinde; “parti tüzüğünün veya proğramının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması” kapatma nedeni olarak kabul edilmiştir.

Bir siyasî partinin faaliyetleri nedeniyle kapatılması, Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi dışında kalan bentlerinde ve ilgili diğer maddelerinde kurala bağlanmıştır. Bu doğrultuda, tüzük ve proğram içeriğinin Anayasa ve Yasa’ya aykırı bulunması yeterli olup ayrıca faaliyetlerinin varlığını saptamak zorunluluğu yoktur.

Kuşkusuz koşulların gerçekleşmesi durumunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca bir siyasî partinin yalnızca tüzük ve programı ya da yalnızca faaliyetleri yönünden dava açılabileceği gibi, birlikte gerçekleşmesi durumunda her ikisi yönünden de dava açılması olanaklıdır.

Demokrasi ve Değişim Partisi hakkında dava yalnızca Parti’nin tüzük ve proğramının Anayasa’nın ilgili maddeleri ile Siyasî Partiler Yasası’nın dördüncü kısmında yer alan yasaklara aykırılığı nedeniyle açılmıştır. Bu nedenle davalı Parti’nin bu konudaki itirazı yerinde görülmemiştir.

B- Esas Yönünden

1- Genel Açıklama

Anayasa’nın 67. maddesinde öngörülen genel ve eşit oy hakkı çoğulcu, katılımcı kurallar ve kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine katılmalarının temel koşuludur. Bu nedenle, bireysel iradeleri birleştirip yönlendirerek onlara işlerlik kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal tercihleri birleştirip açıklık ve güç sağlayarak devlet hizmetlerini daha yararlı kılmak, hak ve özgürlükleri güvenceye bağlayarak toplumsal barışı güçlendirmek, anayasal ilkeler doğrultusunda kamuoyu oluşturarak toplumsal yaşama daha çok aydınlık getirmek yönünden vazgeçilmez öneme sahip olan siyasal partilerdir.

Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında, “Siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır” ilkesine yer verildikten sonra, üçüncü fıkrasında da, “Siyasî Partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler” denilmektedir.

Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları, Anayasakoyucunun demokrasinin benimsenmesi yönünden bu konuya özel bir önem ve değer vermiş olduğunu göstermektedir.

Siyasal partilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması temel ilkedir. Siyasal partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.

Demokrasinin simgesi sayılan siyasî partilerin, devlet yönetimindeki etkinlikleri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı tutup, kurulmalarından başlayarak çalışmalarında uyacakları ilkeleri; kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarak belirlemekle kalmamış; Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini uygun bulmuştur.

Anayasa uyarınca 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmış; siyasî partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde ayrıntılı kurallar getirilmiştir. Getirilen sistemde, yasaklara uymayan siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılacağı öngörülmüştür.

Siyasal partilerin, demokratik yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da gereğidir.

Varlığı ve etkisi, işlevleriyle ortaya çıkan devlet, belirli topraklar üzerinde yerleşmiş, bağımsız ve egemen aynı üstün güce bağlı örgütlü insanlar topluluğu olarak da tanımlanır. Bu tanıma göre, ülke ve ulus bütünlüğüyle egemenlik, yasalara dayanan bir otoriteye bağlı örgütlenme, bir devlet için vazgeçilmez öğelerdir. Her canlının kendini koruma içgüdüsü bulunduğu gibi, devletin de kendi varlığını koruma hakkı, uluslararası hukuk düzeninde de kabul edilmiştir.

Devletler hukukunda, devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve yapısına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak yetkisi biçiminde tanımlanan kendini koruma hakkı, insan hak ve özgürlüklerinden başlayarak demokratik toplum düzenini bozucu, devletin öğelerini yıkıcı her tür eylemi karşılayacak çabaları kapsar. Devletin temel dayanaklarını, sürekliliğini ve demokrasiyi yokedici sakıncaları gidermek için yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi hukuk devleti için en doğal davranıştır.

2- Değerlendirme

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, dâvalı Parti’nin proğramında Türk-Kürt ayrımı yapılarak, Kürtlerin haklarının tanınması ve eşitlik istemlerinin temelinde politik, yönetsel ve kültürel bir yapılanmanın amaçlandığı; Kürt dilinin toplumsal yaşamın her alanında ve resmî işlemlerde serbestçe kullanılması için gerekli düzenlemelerin yapılmasının istendiği; böylece önceki bölümde açıklanan gerekçelerle Siyasî Partiler Yasası’nın 78. meddesinin (a) bendine aykırı davranıldığı savında bulunmuştur.

Davalı Parti ise, İddianamede belirtilen savların haksız ve dayanaksız olduğunu ileri sürmüştür.

Öncelikle davalı Partinin proğramında yer alan görüşlerin, “Devletin Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bütünlüğü”nün bozulması amacını taşıyıp taşımadığının saptanması gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve bunu pekiştiren ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal, siyasal olduğu kadar, tarihsel ve sosyal gerçeklere dayanmaktadır.

“Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmezliği” ilkesi, Anayasa’nın birçok maddesinde özellikle vurgulanmış, Türk Milleti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğüyle, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin temel amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir (Madde 5). Ülke ve ulus bütünlüğünü korumak için temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği kabul edilmiş (Madde 13 ve 14); aynı amaçla basın ve dernek kurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (Madde 28, 30, 33); gençlerin bu anlayış doğrultusunda yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması devlete özel görev olarak verilmiş (Madde 58); bilimsel araştırma ve yayında bulunma yetkisinin Devletin varlığı ve bağımsızlığıyla ulusun ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliğine karşı kullanılamayacağı belirtilmiş (Madde 130); kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının bu nedenle Devletçe denetimi uygun bulunmuş (Madde 135); birlik ve bütünlüğe karşı işlenecek suçlar için özel mahkemelerin kurulması öngörülmüş (Madde 143); aynı konu, TBMM üyeleri ve Cumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birini oluşturmuş (Madde 81 ve 103) ve siyasî partilerin uyacakları esasların başlıcaları arasında yine “ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlük” ilkesi yer almıştır (Madde 68 ve 69).

Uluslar, nice olaylar, durumlar ve gelişmeler sonucunda varlıklarını kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihsel bir gerçektir. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde birleşip bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış olan halkın vatanı, Türk Vatanı; Milleti, Türk Milleti; Devleti de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Dünya, 11. yüzyıldan bu yana, çağlar boyu, Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için de “Türkler” adını kullanmıştır. Kuşkusuz bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupların bulunmadığı anlamına gelmez.

Anayasa’ya ve Siyasî Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel ögeleridir. Ülke ve ulus bütünlüğünü bozmaya yönelik faaliyetler sonunda, devletin bölünmezliğinin tehlikeye girmesi söz konusudur. Ülke bütünlüğünün hedef alınmasının, ulus bütünlüğünü; ulus bütünlüğünü bozmanın hedef alınmasının, ülke bütünlüğünü bozacağı kuşkusuzdur. Anayasa ve yasa, bu değerleri birlikte, ödünsüz ve mutlak olarak korumayı amaçlamıştır. Hiçbir organ bu konuda hoşgörülü davranmak ve ödün vermek yetkisini kendinde göremez.

“Millet” (ulus) kavramı, insanlığın gelişme süreci sonucunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan, “bir” oluşu somutlaştıran toplumsal yapıyı anlatır. “Millet” sözcüğüyle anlatılan yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi”nin üzerine kurulu bir anlayışdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde 1924, 1961, 1982 Anayasa’larında “millet” ve “milliyetçilik” kavramlarına yer verilmiştir. 1982 Anayasası’nın Başlangıç’ında “Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı”, 2. maddesinde “Atatürk milliyetçiliği”, 42. maddesinde “Atatürk ilkeleri” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce” sözcükleri kullanılarak çağdaş milliyetçilik anlayışı yer almaktadır. Bu anlayış ayrımcı ve ırkçı değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk milletini oluşturan bireylerin kökenleri ne olursa olsun, Devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini, başka uluslara karşıtlığı değil, dostluk ilişkileri, içte ve dışta barışla iyi gelenekleri koruyup güçlendirme çabalarını, herkesi barındıran topraklara birlikte sahip çıkma bilincini içeren çağdaş bir olgudur. Kökeni ne olursa olsun, ulus içinde herkes ayrımsız biçimde yer almakta, ulusun birliği olgusu böylece somutlaşmaktadır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerel dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir. “Misak-ı Millî” sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu, Avrupa ve Asya kıtaları arasında köprü durumunda olan, çeşitli göç ve sığınmalara kucak açan vatanda, bin yılı aşan uzun bir tarihsel gelişme sonunda yaşayan ve Kafkaslara, Balkanlara, Afrika ve Orta Doğu’ya uzanan Osmanlı İmparatorluğu’ndan arta kalan çeşitli etnik kökenlerden gelen insanlar ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, değer yargılarına, dine, hukuka ve eşit haklara sahip olarak karşılıklı şekilde birbirlerinin kültürlerini ve eski Anadolu uygarlıklarından kalan değerleri de özümseyerek birlikte ortak kültür ve kimliğe sahip bir vatan ve ulus oluşturmuşlardır. Yapısı bu biçimde olan Türk Ulusu içinde etnik kökene dayalı ayrımcılığı gütmek gerçekle bağdaşmaz.

Bu nedenle Atatürk, yeni Türk devletinin kuruluş günlerinde açıkca “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına, Türk Ulusu denir” demiş ve anayasalarımızda Ulusun birliği ve Ülkenin bütünlüğü esas alınmıştır. Bu anlayıştan uzaklaşıp ulusu etnik kökene dayalı “Türk ve Kürt” biçimde ayırarak ırka dayalı savlarla bölücülüğe gitmek olanaksızdır.

Anayasa’nın 66. maddesinde, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ilkesine yer verilmiştir. Bu ilkeyle evrensel bağlamda vatanı ve ulusuyla bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti’nde vatandaşlar arasında eşitlik sağlanması, ulusu kuran herhangi bir etnik gruba ayrıcalık tanınması önlenmiş, birleştirici ve bütünleştirici bir temel oluşturulmuştur. Maddedeki “Türk” sözcüğü ırka dayalı bir anlam taşımamaktadır. Bir kimsenin “Ben Türküm” deyişi, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, Türk Ulusu’nun bir bireyiyim” anlamını taşır. Irka dayalı bir “Türklük” savı ve etnik kökenleri değiştirme ya da kaldırma anlamına gelmez. Vatandaşlık ve ulusal kimliğin getirdiği haklar yanında sorumluluklar da vardır. Bu bağlamda etnik kökenler yurttaşlık niteliğini ve ulusal kimliği zedelemeyeceği gibi ayrı ulus olma savlarına, dayanak yapılamaz.

Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaşa, davalı Parti’nin savunmalarında belirtilenlerin aksine, hiçbir ayrım gözetilmeksizin tüm demokratik, siyasal ve temel haklar eşit olarak tanınmıştır. Nitekim, Cumhuriyet dönemi Anayasalarında, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misak-ı Millî’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde ayrıcalıklı bir Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misak-ı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken “Kürt” ayrımına yer verilmemiştir.

Davalı Partinin proğramında yer alan dil ve eğitim konusuna gelince, parti proğramında ve savunmalarda belirtilenlerin aksine asırlardır birlikte yaşayan, vatanın her yerinde içiçe kaynaşan çeşitli soy ve kökenden gelen bireyler arasında Türkçe en yaygın dildir. Türkçe sadece resmî işlerde değil, ailede, günlük yaşamda ve eğitimde, kısaca toplumsal ilişkilerin her alanında kullanılan ortak bir dil olmuştur.

Anayasa’nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz” denilmektedir. Türkiye’de özellikle yasaklanan bir dil olmadığı gibi, özel yaşamda da birçok dil kullanılmaktadır. Anayasa’nın 42. maddesinin son fıkrasında, Türkçe’den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulup öğretilemeyeceği, uluslararası andlaşmalar saklı tutularak kurala bağlanmıştır. Anayasa’nın 14. maddesinin ilk fıkrasında da, “Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbirinin dil ayrımı yaratmak amacıyla kullanılanılamayacağı ilkesine yer verilmiştir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi, Anayasa’nın 4. maddesi doğrultusunda bir kural koymuş siyasî partilerin, diğer yasaklar yanında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüyle diline ilişkin Anayasa’nın 3. Maddesini değiştirmek amacını da güdemeyeceklerini belirlemiştir.

Anayasa’daki ulus bütünlüğü ilkesinden uzaklaşarak, Parti proğramında belirtildiği biçimde Türk ve Kürt Ulusları ayrımına gidilemez. Türkiye Cumhuriyeti’nde, tek bir devlet ve tek bir ulus vardır. Birden çok ulus yoktur. İçinde değişik kökenli bireyler olsa da hepsi Türk Ulusu bütünlüğü içindedir. Tarihsel bir gerçek olan “Türk Ulusu” olgusu yerine ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar geçersizdir.

Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet tekdir, ülke tümdür, ulus birdir. Ulusal birlik, devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin, etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnik ayrılıklarla tartışılamaz. Herkesin, herzaman karşılaşabileceği ve giderek hukuk devletinde giderilip karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar, insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’dır. Çağımızda da farklı etnik grupların zorunlu hukuksal öğelerinin varlığında, birlikte uluslaşması ve devletleşmesi uluslararası düzeyde gerçekliliğini korumaktadır. Türkiye Cumhuriyeti devleti için farklı düşünmenin, haklı bir nedeni yoktur. Vatandaşlık, bölge özelliklerini ve etnik farklılığı aşan, bütünleştirici çağdaş üst bir olgudur. Bu konuda bir kimsenin diğerinden farklı olmasına, din, kültür ve etnik kökene ilişkin ayrıcalıklara yer yoktur. İnsan haklarının sadece bir kişiye, sınıfa ve zümreye değil ayrımsız olarak bütün vatandaşlara eşit olarak uygulanması esastır.

Her devlette farklılık gösteren, tarihsel süreçle ulaşılan, devlet, ülke, ulus kavramlarının yeniden değiştirilip biçimlendirilmesi olanaksızdır. Ulusal ve uluslararası hukuk düzeninde insanlığın mutluluğu için bu temel olguları korumak üzere getirilen düzenlemelere siyasî partilerin uyma zorunluluğu vardır.

Kaldıki, çağımızda tek uluslu diğer demokratik devletler de, ulus bütünlüklerini korumak için yasal tedbirler almıştır. Türkiye’deki ulusal yapılaşmaya nazaran daha yeni olan Amerika’da; Alman, Fransız, İtalyan, İspanyol, slav soyundan ve diğer etnik kökenlerden gelen Amerikan vatandaşlarının ırka dayalı olarak ayrı ayrı uluslaşması ve bunlara ayrı devletler kurma hakkının tanınması olanağı bulunmadığı gibi, aynı biçimde demokratik tek uluslu devletlerde de bu yolun açılması olanağı yoktur. Çünkü, bu devletlerde de Devlet ve ulusun parçalanması demokratik hak olarak görülmemektedir.

Davalı Parti’nin proğramında yer alan ve Cumhuriyet Başsavcılığı’nca da Siyasî Partiler Yasası’na aykırı oldukları ileri sürülen, Cumhuriyetin kurucularının ülkenin etnik gerçeğine, çok kültürlü ve dilli yapısına uygun bir siyasal ve yönetsel yapı oluşturmaktan kaçındıkları, başka etnik grupları zorla türkleştirmeye, eritmeye çalıştıkları, bu baskıların Kürtlerin ayaklanmasına yol açtığı, Kürtlere özgürlüğün çok görüldüğü, izlenmekte olan baskı politikasına son verilerek Kürtlere haklarının tanınması ve eşitlik temelinde politik, yönetsel ve kültürel bir yapılanma sağlanması gerektiği, Kürt dilinin toplumsal yaşamın her alanında ve resmi işlemlerde serbestçe kullanılması için gerekli düzenlemelerin yapılacağı biçimindeki söylemler; Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendindeki, siyasî partilerin “… Anayasa’nın 3. madesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline… dair hükümlerini … değiştirmek; Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, … dil, … ayrımı yaratmak … amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler” kurallarına açık aykırılık oluşturmaktadır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Türkiye Cumhuriyeti’nin tekil bir devlet olduğunu, ulusal devlet olmanın yani ulusun bağımsız bir devlet halinde örgütlenmesinin sonucu olan bu niteliğin, etnik, dinsel ya da başka bir düşünceyle ülkenin federe devletlere ya da özerk bölgelere ayrılmasına izin vermediğini, ulusal birliği kurmak ve devam ettirmek için devletin tekil biçimde örgütlendiğini; oysa parti proğramında Anayasa’da belirtilen Türk Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğine, diline ve tekillik ilkesine dair hükümlerin değiştirilmesi amacının güdüldüğünü, böylece davalı Parti proğramının Siyasî Partiler Yasası’nın 80. maddesine de aykırılık oluşturduğunu ve bu nedenle de kapatılması gerektiğini ileri sürmüştür.

Siyasî Partiler Yasası’nın 80. maddesinde “Siyasî partiler Türkiye Cumhuriyeti’nin dayandığı “Devletin tekliği” ilkesini değiştirme amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar” denilmiş, gerekçesinde de “Devletimizin federe ve konfedere devletler gibi teklik ilkesine aykırı bir nitelik taşımadığı, bu ve buna benzer ayırmaların devletin ve milletin bütünlüğü ilkesine ve toplum yararına ters düşeceğinden bu yolda bir amaç güdülmesinin madde ile yasaklandığı” belirtilmiştir.

Türkiye Devleti tekil, bir devlettir. Millî devlet olmanın, yani bir milletin bağımsız devlet durumunda örgütlenmesinin doğal sonucu olan bu nitelik, etnik, dinsel ya da başka herhangibir düşünceyle ülkenin federe devletlere veya özerk bölgelere ayrılmasına olur veremez.

Demokrasi ve Değişim Partisi’nin proğramında, Siyasî Partiler Yasası’nın 80. maddesinde belirlenen, Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacı güdülmemektedir. Bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın davalı Parti’nin Siyasî Partiler Yasası’nın 80. maddesi uyarınca kapatılması isteminin reddi gerekir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı İddianamesinde, “Proğramdaki, Kürt dili ve kültürü ile ilgili esas ve ilkelerle anlatılmak istenen, uluslararası hukuk normlarına uygun olarak Kürt dili ve bağımsız ve ulusal nitelikli Kürt kültürü üzerinde uygulanmakta olan baskı ve asimilasyona son verileceği, Kürt dilinin radyo-televizyon yayınları dahil resmî işlemlerde serbestçe kullanılmasının sağlanacağıdır. Bu sözlerle, Türk kültürü dışında ve ondan ayrı, kendi ulusal kültür ve dil farklılığına dayanan bir kültür azınlığının varlığı kabul edildiği gibi, bu azınlığın sahip olduğu ileri sürülen kültürün korunması ve geliştirilmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır” denilerek davalı Parti’nin, proğramının Siyasî Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı nedeniyle kapatılması isteminde bulunmuştur.

Parti savunmalarında ise, Kürtlerin dilinin yasaklandığı, asimilasyona bağlı tutuldukları; ülkenin tek ulus, tek dil esasına göre yönetildiği, bu yönde kurallar ve yasaklar konularak Kürtlerin yok sayıldığı; Parti proğramlarında Kürtçenin radyo-televizyon yayınlarında, eğitimde ve resmî işlemlerde kullanılmasının istendiği, ancak “Anadil” olarak okutulmasına ilişkin bir belirleme ve anlatımın yer almadığı ileri sürülmüştür.

İncelenen parti proğramının ilgili bölümlerinde aynen:

“Partimiz, Türklerin ve Kürtlerin bir arada kardeşçe yaşamasından yanadır ve bunun yolu, bugüne kadar izlenen baskı politikasına son vermek, Türkiye’yi de bağlayan uluslararası hukuk ilkelerine ve sözleşmelere de uygun olarak Kürtlerin haklarını tanımak ve eşitlik temelinde çok yönlü, politik, yönetsel ve kültürel bir demokratik yapılanma sağlamaktır.

Kürt dili-kültürü üzerindeki baskılara, zoraki asimilasyon politikasına son verilecek; bu alanda uluslararası hukuk normları ve sözleşme hükümleri hayata geçirilecektir.

Kürt dilinin, radyo-televizyon yayınları dahil, toplumsal yaşamın her alanında ve resmî işlemlerde serbestçe kullanımı için gereken düzenlemeler yapılacaktır” denilmiştir.

Siyasî Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerinde siyasî partilerin Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmeyecekleri, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyette bulunamayacakları öngörülmüştür.

Madde gerekçesinde, “Ülkemizde Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir…

Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı hatta zorunludur. Bu itibarla resmî dili, genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak Devletin görevidir” denilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşları arasında etnik köken ya da diğer herhangi bir nedenle düşünsel ya da uygulama bağlamında siyasal ve hukuksal ayrılık söz konusu değildir. Anayasa’ya göre, ulus ve ülke bütünlüğü devletin en temel özelliği ve ilkesidir. Türkiye Cumhuriyeti içinde birden fazla ulus olamaz. Türk ulusu içinde değişik kökenli bireyler olabilir; ancak bunların hepsi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır ve ulus kavramı içindedir.

Siyasî partilerin, çalışmalarında, devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uymaları; ülkenin ya da ulusun bütünlüğünü bozarak bir bölümünün ayrılması sonucunu doğurabilecek her türlü eylemden ve propagandadan kaçınmaları, bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri gerekir. Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü yazı, söz ve davranışın siyasal partiler için yasak olmasıdır.

Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’na göre, ırk ayrımcılığı bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Devletin bütünlüğünü koruması, en doğal hakkı ve ödevidir.

Demokrasi ve Değişim Partisi’nin Proğramıyla, bu proğramdaki görüşleri doğrulayan yazılı ve sözlü savunmalarında, uluslar arası belgelere ve ulusal gerçeklere karşın Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde, Türk Ulusu bütünlüğünden ayrı bir Kürt Ulusunun varlığı ortaya konulmakta ve bu ulusun dil ve kültürünün korunması istenmektedir. Davalı Parti’nin bu davranışları, Siyasî Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılık oluşturmaktadır.

Davalı Parti savunmalarında; Türkiye’nin de imza koyduğu ve 1948 yılında yürürlüğe konulan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin Anayasa’nın 90. maddesinin beşinci fıkrası gereğince Yasa hükmünde olduğu, bu bildirgenin 1. ve 2. maddelerinin dava ile yakından ilgili bulunduğu, ancak bu hükümlere ve bununla birlikte kimi alt sözleşmelere uyulmadığı; hukuk ve adaletin giderek ulusalüstü boyutlara eriştiği, Helsinki Nihaî Senedi’nde ifade edilen “İçişlerine karışmamak” ilkesi çerçevesini korusa bile, AGİT-Moskova toplantılarıyla (insanî boyut)un, yeni bir biçime kavuştuğu, buna göre insan hakları alanındaki ihlâllerin devletlerin içişleri olarak kabul edilemiyeceği, keza 1948 yılında yürürlüğe konulan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne Türkiye’nin de imza koyduğu, bu Bildirgeyi beslemek ve hükümlerini geliştirmek amacıyla “Kişisel ve Siyasal Haklara İlişkin Sözleşme” ile, “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Sözleşme”nin ve kimi alt sözleşmelerin düzenlendiği; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce 1.3.1954 gününde “İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesi ve Ek Protokol”un onaylanarak Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca iç mevzuat haline getirildiği, bu sözleşmenin 9. ve 10. maddeleri ile düşünme ve vicdan hürriyeti ile bunları açıklama hürriyetinin tanındığı, 14. maddesiyle de bu hürriyetlerin bilhassa cins, ırk, renk, dil, din, siyasî ve diğer kanaatler, millî veya sosyal menşe, millî bir azınlığa mensupluk gibi ayrımlar gözetilmeksizin herkese sağlanacağı hususunun öngörüldüğü, keza Türkiye’nin de 25 Haziran 1993’te imzaladığı Viyana Bildirisi ve Etkinlik Proğramı ile diğer birçok uluslararası sözleşme ve bildirilerin azınlıklara mensup kişilere kendi kültürlerini kullanma, uygulama, koruma ve geliştirma hak ve hürriyetini tanıdığı, ancak bu sözleşmelerin hiç birine uyulmadığı ve iç hukuk kuralları gibi hüküm ifade etmesinin sağlanmadığı ileri sürülmüştür.

Cumhuriyet Başsavcılığı ise özetle; uluslararası belgeler, andlaşmalar ve sözleşmelerde, davalı Parti’nin amaç olarak benimsediği ve Proğramında geçen, ülke ve ulus bütünlüğünü bozucu görüşlere yer verilmediğini belirtmiştir.

Davalı partinin ön savunmasında sözü edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 1. maddesinde, “Her insan özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğar. Akıl ve vicdanla donatılmış olup, birbirine karşı kardeşlik anlayışıyla davranır.” 2. maddesinde de, “Herkes; ırk, renk, cinsiyet, dil, siyaset ya da başka bir görüş, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş ya da benzeri bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bu bildirgede öne sürülen tüm hak ve özgürlüklere sahiptir. Bundan başka bağımsız memleket uyruğu olsun, vesayet altında bulunan, gayrimuhtar veya sair bir egemenlik sınırlamasına tâbi ülke uyruğu olsun bir kimse hakkında uyruğunda bulunduğu memleket veya ülkenin siyasal, hukuksal ya da uluslararası statü bakımından hiç bir ayrılık gözetilemez” denilmiştir.

Savunmada, yalnızca bu iki maddenin uygulanması durumunda bile kimi sorunların ortadan kalkacağı belirtilmiştir.

Ancak faaliyetleri, aynı Bildirge’nin 30. maddesinin, “Bu Bildirgenin hiçbir hükmü, herhangi bir devlet, grup ya da kişiye burada ileri sürülen hak ve özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan herhangi bir etkinlikte ve eylemde bulunma hakkını verir biçimde yorumlanamaz” hükmü içinde değerlendirilen davalı parti hakkındaki davanın İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 1. ve 2. maddeleri ile bir ilgisi bulunmadığı sonucuna varılarak ön savunmada ileri sürülen bu hususa ilişkin savlar yerinde görülmemiştir.

Davalı Parti’nin savunmalarında ayrıca, “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”ne bağlı olarak kimi alt sözleşmelerin çıkarıldığı, bu bağlamda “Avrupa İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Korumaya Dair Sözleşme”, “Helsinki Sonuç Belgesi” ve “Yeni bir Avrupa İçin Paris Antlaşması” ile kimi sözleşme ve altsözleşmelerin dava ile ilgili olduğu, Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca iç mevzuat düzeyine gelen bu sözleşme ve antlaşmalara uyulmadığı ve iç mevzuat gibi hüküm ifade etmesinin sağlanamadığı da ileri sürülmüştür.

Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrasında “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz” denilmektedir.

Anayasa Mahkemesi, siyasî parti kapatma davalarında usulüne uygun biçimde yürürlüğe konulmuş andlaşma kurallarını da gözetmektedir. çok sayıda kararda İnsan Hakları Evrensel Birdirgesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve Avrupa Sosyal Haklar Temel Yasası’na yollamada bulunulmuştur.

İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlükler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da güvence altına alınmış; demokratik düzeni yıkıcı söz ve eylemlere karşı sınırlamalar getirilmesi ve önlemler alınmasında da özellikle İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin hakları kullanmanın, özgürlüklerden yararlanmanın sınırsız olmadığını vurgulayan 29. Ve 30. maddelerine içerik olarak dayanılmıştır.

Davalı Parti’nin savunmalarının tersine Proğramının kimi bölümleri, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin örgütlenme hak ve özgürlüğüyle ilgili 11. ve 17. maddeleri ile de bağdaşmamaktadır. Sözleşme’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasında; “Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zarurî tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın ve ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tâbi tutulur.” Son fıkrasında da “Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silâhlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir” denilmekte; 17. maddesinde ise “Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu Sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkûr sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tâbi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya mâtuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir olunamaz” hükümlerine yer verilmektedir.

Oysa, davalı Parti’nin proğramı ile bunu destekleyen yazılı ve sözlü savunmalarında Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan ayrı dili ve kültürü olan bir Kürt Ulusu’nun varlığı ileri sürülmektedir.

Türkiye’de tek bir ulus vardır. Türk ve Kürt kökeninden gelen vatandaşlar, diğer etnik kökenden gelen vatandaşlarla birlikte “Ulus” bütünlüğünü oluşturmaktadır. Ayrı bir ulus, ayrı bir halk ya da bir azınlık varmış gibi bölünmeyi amaçlayan çabalara geçerlik kazandırılamaz. Uluslararası hukuk düzenindeki bu olguyu Türk Ulusu, her tür ayrılığı dışlayıp eşitliği sağlayarak Lozan Barış Andlaşması’yla, gündeminden çıkarmıştır. Ülke ve Ulus bütünlüğünü koruma hakkı, uluslararası hukuk düzeninde geçerlidir.

Davalı Parti, belirtilen belgelerin yanısıra, Helsinki Nihaî Senedi’ne, Paris Şartı’na ve kimi diğer uluslararası belgelere de uyulmadığını ileri sürmüştür. Helsinki Nihaî Senedi’nde, Devletlerin egemenlik haklarına saygı, sınırların dokunulmazlığı, devletlerin toprak bütünlüğüne saygı ve İçişlerine karışmama ilkelerine yer verilmiş; Paris Şartı’nda da, “Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur…. Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlâl eden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir” denilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı” da ırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış, ülke bütünlüğünü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunu uluslararası bir çağrı olarak kabul etmiştir.

Demokrasi, hak ve özgürlüklerin güvenceye alındığı, çoğulcu, katılımcı bir kurallar ve kurumlar düzenidir. Nitekim Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin katılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde, VİYANA’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan Deklerasyon’da da; kendi geleceğini belirleme hakkının, “Eşit Haklar” ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükûmete sahip egemen ve bağımsız bir devletin, ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğini kısmî veya bütüncül biçimde parçalayarak herhangi bir eylemin desteklenmesi ve bu eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı değerlendirmesi yer almıştır.

Belirtildiği gibi, bütün bu uluslararası kurallar, devlet, ülke ve ulus bütünlüğünün bozulmasına olanak tanımamaktadır.

Demokrasilerde ırk ayrımcılığı, bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Irk ayrımcılığının aracı durumuna düşen partinin varlığını sürdürmesi yasalar karşısında olanaksızdır. Cumhuriyet Başsavcılığı’nın davalı Parti’nin proğramında kapatma nedeni olarak gördüğü hususlar, Türkiye Cumhuriyeti için yakın ve görülebilir bir tehlike oluşturmaktadır. Böyle bir tehlike içinde bulunan bir devletinde, ülkesi ve ulusuyla bütünlüğünü koruması en doğal hakkıdır. Üstelik, Türkiye Cumhuriyeti’nin konumu ve koşulları bu tehlikeyi daha ağırlaştırmaktadır.

Belirtilen nedenlerle davalı Parti’nin uluslar arası andlaşma, sözleşme ve belgelere yönelik savları yerinde görülmemiştir.

Haşim KILIÇ gerekçenin uluslararası sözleşmelere ilişkin bölümüne katılmamıştır.

Sonuç olarak, Demokrasi ve Değişim Partisi’nin, proğramında;

Kürt dilinin toplumsal yaşamın her alanında ve resmî işlemlerde serbestçe kullanılması için gerekli düzenlemelerin yapılacağının; Siyasal çözümün, Kürt kimliğinin bütün sonuçlarıyla kabul edildiği bir ortamda bulunabileceğinin, Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla Anayasa ve yasalarca garanti altına alınmasının gerektiğinin; Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde, varlığı ile kimliğinin korunması ve sürdürülmesi gereken ayrı bir ulusal ve kültürel kimliğe sahip bir Kürt azınlığın bulunduğunun; Kürt dili ve kültürü üzerindeki baskıların kaldırılacağının ve Kürt dilinin radyo-televizyon yayınları dahil toplumsal yaşamın her alanında, bu arada resmî işlerde de kullanılması için gereken düzenlemelerin yapılacağının belirtilmesinin, Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi ile 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılık oluşturduğu saptandığından, aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi gerekir.

Güven DİNÇER bu görüşe katılmamıştır.

VII- SONUÇ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 5.6.1995 günlü, SP.76.Hz.1995/45 sayılı İddianamesiyle Demokrasi ve Değişim Partisi Proğramının 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. Maddesinin (a) bendine, 80. maddesine, 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı savıyla davalı Parti’nin 2820 sayılı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılması istenilmekle, gereği görüşülüp düşünüldü :

A- Davalı Demokrasi ve Değişim Partisi’nin;

1- Proğramının, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 80. maddesine aykırılığı savıyla kapatılması isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

2- Proğramının, 2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı nedeniyle aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince KAPATILMASINA, Güven DİNÇER’in karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,

3- Tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. Maddesi gereğince Hazine’ye geçmesine, OYBİRLİĞİYLE,

B- Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, OYBİRLİĞİYLE,

19.3.1996 gününde karar verildi.

Başkan

Yekta Güngör ÖZDEN

Başkanvekili

Güven DİNÇER

Üye

Selçuk TÜZÜN

Üye

Ahmet N. SEZER

Üye

Haşim KILIÇ

Üye

Yalçın ACARGÜN

Üye

Mustafa BUMİN

Üye

Sacit ADALI

Üye

Ali HÜNER

Üye

Lütfi F. TUNCEL

Üye

Fulya KANTARCIOĞLU

KARŞIOY YAZISI

Esas Sayısı : 1995/1 (Siyasî Parti-Kapatma)

Karar Sayısı : 1996/1

Davalı Siyasî Parti, Programının Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi ile 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılık oluşturduğu nedeniyle kapatılmaktadır.

Davalı Parti Programında yer alan yorum ve öneriler, kapatma kararının dayanağını oluşturan yasa kuralları karşısında irdelenirken ülkedeki siyasal tartışma ortamı ve özellikle yürütme organında görev alan sorumlu politik kadrolar ile diğer siyasal partilerin konu ile ilgili açıklamaları ve yasal belgelerde yer alan düşünceleri gözönünde tutulmak suretiyle değerlendirilmelidir.

Yazılı ve sözlü basında değişik görüşte politik tutum sergileyen partili kişilerle yapılan ropörtajlar ve görüşmelerde davalı Partinin Programında yer alan konulara benzer açıklama ve öneriler görülmektedir. Daha önemlisi ülke yönetiminde en ön sırada sorumluluk yüklenen siyasal görevliler ve Mecliste temsil edilen bazı siyasal partiler zaman zaman yaptıkları açıklamalarda bu davada kapatma nedeni olan konuları tartışmaktadırlar.

Yürütme organında veya muhalefette temsil edilen partilerin yetkililerince ileri sürülen veya basında tartışılabilen konularda Mecliste temsil edilmeyen bir parti programında bazı görüş ve düşünceler ileri sürülebilmesi doğaldır.

“Ülke ve devlet bütünlüğü” kavramları partilerin siyasal gücüne, Meclisteki temsiline veya iktidar veya muhalefette olmaya göre değişik biçimde ele alınamaz. Eğer ülkede en önde gelen siyasal sorumluluk sahipleri bazı konuları tartışmaya açmışlarsa ve bu tartışmayı sürdürebiliyorlarsa aynı konuda benzer yöntemlerle her siyasî parti düşüncesini açıklayabilmelidir.

Mecliste temsil edilen siyasal partilerin tartışmaya açtığı konular, tartışılması “ülke ve devlet bütünlüğü” yönünden tehlike olmaktan çıkmış konulardır. Bunlar Anayasa’nın 68. Maddesinde belirlenen ilkelere aykırılık oluşturamazlar ve düşünce açıklaması olarak anayasal teminat altındadırlar.

Bu nedenlerle davalı Partinin Programı nedeniyle kapatılmasına karşıyım.

Başkanvekili

Güven DİNÇER

Bir Cevap Yazın