Davacıların haksız tutuklanma sonucu uğramış oldukları zarar hk.

Ceza Genel Kurulu 2011/9-161 E., 2011/175 K.

Ceza Genel Kurulu 2011/9-161 E., 2011/175 K.

 

  • HAKSIZ TUTUKLANMA
  • MANEVİ TAZMİNAT
  • 466 S. KANUN DIŞI YAKALANAN VEYA TUTUKLANAN KİMSELERE … [ Madde 2 ]
  • 818 S. BORÇLAR KANUNU [ Madde 60 ] “İçtihat Metni”

    Davacıların haksız tutuklanma sonucu uğramış oldukları zarar nedeniyle 10.000’er Lira manevi tazminatın, davalı hazineden tahsiline yönelik istemlerinin kısmen kabulü ile 4.500’er Lira manevi tazminatın, dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacılara verilmesine, fazlaya ilişkin taleplerin reddine ve 900 Lira vekalet ücretinin davalı hazineden alınarak davacılara verilmesine ilişkin, Hakkari Ağır Ceza Mahkemesince verilen 29.12.2005 gün ve 58-418 sayılı hükmün davalı hazine vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 25.06.2009 gün ve 3193-7474 sayı ile;

    “Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 07.03.2000 gün ve 2000/8-44-48 E.K. sayılı kararı da gözetilerek, tazminat istemine ilişkin davanın, beraat kararının verildiği tarihten itibaren 9 yıl 2 ayı aşan uzun bir süreden sonra açıldığı, davacı asilin bu süre içinde hakkındaki hükmün kesinleştiğini bilmediğinden söz edilmesinin yaşamın olağan akışına uygun bulunmadığı, bu durumda davanın 466 sayılı Kanunun 2. maddesinde öngörülen süre içinde açıldığının kabulünün mümkün olamayacağı anlaşılmakla, davanın süre yönünden reddine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde davanın kabulü ile tazminata hükmedilmesi” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

    Yerel mahkeme ise 27.01.2010 gün ve 382-20 sayı ile;

    “…1- Davacının 466 sayılı Yasa uyarınca tazminat istemine esas teşkil eden Diyarbakır 3 no’lu DGM’nin 1994/617 Esas, 1996/7 Karar sayılı dosyasına ilişkin olarak mahkemesince verilen cevaptan ve ekinde gönderilen kesinleşme şerhini içerir ilamdan; davacılar M…

    …. C…

    …. ve T…

    …. Ç…

    …. hakkında açılan kamu davasında, davacıların ‘devlet ülkesi topraklarından bir kısmını ayırmaya matuf eylemlerde bulunma’ suçundan cezalandırılmasının talep edildiği, bu suçlama nedeniyle davacıların soruşturma aşamasında 07.09.1994 tarihinde gözaltına alındıkları, 16.09.1994 tarihinde tutuklanıp cezaevine konuldukları, 16.01.1996 tarihinde tahliye edildikleri ve yargılama sonucunda aynı tarihte davacı-sanıkların üzerine atılı suçlama nedeniyle delil yetersizliğinden beraatine karar verildiği, böylece davacıların toplam 496’şar gün (1 yıl 4 ay 11 gün) özgürlüklerinden yoksun kaldığı, kararın davacılar yönünden temyiz edilmeksizin 24.01.1996 tarihinde kesinleştiği, kesinleşen kararın bizzat davacılara tebliğ olunmadığı, davacıların kesinleşen karardan dava açılmadan beş gün önce haberdar olduğunun kabulü gerektiği;

    2- Yargıtay 9. Ceza Dairesinin bozma ilamında da belirtildiği üzere; beraat kararının kesinleşmesinden dava açma süresine kadar 9 yıl 2 ayı aşan bir zamanın geçtiği,

    Somut davanın 466 sayılı Kanun hükümleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği, Yargıtay’ın tüm dairelerinin süreklilik kazanan uygulamalarında kesinleşen kararın bizzat davacıya tebliği tarihinden itibaren 466 sayılı Yasanın 2. maddesinde belirtilen 3 aylık sürenin başlayacağı hususunun yerel mahkemelerin uygulamalarında da süreklilik kazandığı, yine 466 sayılı Kanunun 2. maddesinin düzenlemesinde dava açma süresinin üst sınırı yazılı olmamakla birlikte; Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 07.03.2000 tarih 2000/8-44 Esas, 2000/48 Karar sayılı kararı ve Yargıtay Ceza Daireleri’nin kararlarında, beraat kararının kesinleşme tarihinden itibaren 10 yıllık sürenin en üst sınır dava açma süresi olarak uygulanması yönünde Yargıtay 9. Ceza Dairesinin mahkememiz kararını bozan kararına kadar benzeri davalar açısından kanuni boşluğa rağmen uygulama birliğinin bulunduğu, bu aşamadan sonra Yargıtay Ceza Daireleri’nden farklı ve birbiriyle çelişen kararların çıkması ihtimali ve daha önce görülen benzeri davalar nedeniyle eşitsizliklerin de doğacağı, ayrıca 10 yıllık sürenin bu tür davalarda en üst sınır dava açma süresi olarak uygulanması gerektiği hususunda farklı bir gerekçe olarak Borçlar Kanunu’nun haksız fiil sorumluluğuna ilişkin genel hükümlerinin iş bu dava ve benzeri davalarda uygulanması gerektiği, zira Borçlar Kanunu’nun 60/1. maddesinde düzenlenen;

    ‘Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava, mutazarrır olan tarafın zarara ve failine ittılaı tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz’ hükmü çerçevesinde;

    Davanın beraatle sonuçlanıp kesinleşmesine kadar devam eden manevi bir haksız fiilin/baskının mevcudiyetinin varlığı da dikkate alınmak suretiyle fiilin bu tarihten itibaren sonuçlanmış/vukuu bulmuş olacağı, davacı hakkındaki beraat kararının kesinleşmesinden itibaren 10 yıllık sürenin 466 sayılı yasa gereği açılan davalarda en üst sınır dava açma süresi (Borçlar Kanunu deyimiyle hak düşümü süresi) olduğunun ve bu nedenle de davanın yasal süresi içerisinde açıldığının kabulü gerektiği;

    3- Mahkememizce davacıların ikamet yeri, sosyal ve ekonomik durumu bakımından yapılan araştırmaya göre; dava tarihi itibariyle Hakkari İli, Yüksekova ilçesi, Dize ve Güngör Mahallelerinde oturdukları böylece davanın yetkili mahkemede açıldığı; davacı Metin’in tutuklandığı tarihte öğrenci olduğu, davacı Tahir’in ise bir ayakkabı mağazasında işçi olarak çalıştığı, Yüksekova Mal Müdürlüğü’nün yazısı uyarınca da tutuklu kalınan tarih ve öncesinde davacıların mükellefiyet kaydının olmadığı;

    Öncelikli sorun olarak, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin bozma ilamına uyma-direnme hususunda, yukarıda 2 nolu bentte açılanan gerekçelerle Yargıtay 9. Ceza Dairesinin kararına direnmek suretiyle;

    Yukarıdaki araştırma ve incelemeler sonucunda; Yargıtay Ceza Daireleri’nin istikrar kazanmış uygulamaları ve yukarıda Borçlar Kanunu genel hükümleri çerçevesinde yukarıda yapılan açıklamalar gereğince beraat kararının kesinleşmesinden itibaren 10 yıllık süre içerisinde ve kararın kendilerine tebliğinden itibaren 3 aylık hak düşürücü süre içerisinde tazminat davasının açılması (Y.9.CD.2002/492-2003/549 E/K) yönünden yapılan incelemede de davacı hakkındaki beraat kararının 24.01.1996 tarihinde kesinleşmesinden sonra dava tarihine kadar 10 yıllık sürenin geçmediği, yine beraat kararının da bizzat davacılara tebliğ olunduğuna ilişkin herhangi bir belge bulunmadığının anlaşılmasına göre 3 aylık hak düşürücü sürenin de dolmadığı, davacıların ‘devlet ülkesi topraklarından bir kısmını ayırmaya matuf eylemlerde bulunma’ suçundan yargılandığı, bu nedenle ağır hapis cezası tehdidi altında 496’şar gün (1 yıl 4 ay 11’er gün) süre ile özgürlüklerinden yoksun kaldıkları, yapılan yargılama sonucunda delil yetersizliğinden atılı suçlamadan beraat ettikleri; özgürlüklerinden yoksun kaldıkları zaman dahilinde çektikleri elem ve üzüntünün davacıları manevi çöküntü içerisinde bırakıp bu şekilde zarara uğramalarına sebebiyet vermiş olacağı anlaşıldığından, davacıların sosyal ve ekonomik durumu, atılı suçun niteliği, göz altına alınmalarına neden olan olayın cereyan tarzı, tutuklu kaldıkları süre ve benzeri hususlar da gözetilmek sureti ile zenginleşme sonucu doğurmayacak şekilde hak ve nesafet kuralları göz önünde bulundurularak ve de direnme kararı gereği aynen bir önceki hükümde gibi hükmolunan manevi tazminatın, talep gereği dava tarihi olan 12.04.2005 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, davacı lehine vekalet ücretine hükmedilmesine” karar verilmiştir.

    Bu hükmün de davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 07.06.2011 gün ve 106609 sayılı “onama” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

    TÜRK MİLLETİ ADINA

    CEZA GENEL KURULU KARARI

    Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; koruma tedbirleri nedeniyle tazminat istemine ilişkin davanın yasal süresinde açılıp açılmadığının belirlenmesine ilişkin ise de, Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca, öncelikle yerel mahkeme direnme hükmünün yeni hüküm olup olmadığı hususu ön sorun olarak ele alınıp değerlendirilmiştir.

    Ceza Genel Kurulunun süreklilik kazanmış uygulamalarına göre, şeklen ısrar kararı verilmiş olsa dahi;

    a) Bozma kararı doğrultusunda işlem yapmak,

    b) Bozma kararında tartışılması gereken hususları tartışmak,

    c) Bozma sonrasında yapılan araştırmaya, incelemeye, toplanan yeni kanıtlara dayanmak,

    d) İlk kararda yer almayan ve daire denetiminden geçmemiş bulunan yeni ve değişik gerekçelerle hüküm kurmak,

    Suretiyle verilen hüküm, özde direnme kararı olmayıp, bozmaya eylemli uyma sonucu verilen yeni bir hükümdür. Bu nitelikteki bir hükmün temyiz edilmesi halinde ise incelemenin Yargıtay’ın ilgili dairesi tarafından yapılması gerekir.

    Direnme kararında; ilk hükümde yer almayan yeni ve değişik gerekçe ile, Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Özel Daire kararlarına yer verilmiş olup, bu hususun Özel Dairece incelenmemiş olması karşısında, konunun ilk kez Ceza Genel Kurulunca incelenmesi olanaklı görülmediğinden, hükmün Özel Dairece incelenmesi gerekmektedir.

    Bu itibarla, direnme kararı olmayıp yeni hüküm niteliğindeki yerel mahkeme hükmünün, temyiz davasına bakmakla görevli olan Özel Dairece incelenmesi gerekeceğinden, dosyanın Yargıtay 9. Ceza Dairesine gönderilmesine karar verilmelidir.

    SONUÇ:

    Açıklanan nedenlerle;

    Hakkari Ağır Ceza Mahkemesince verilen 27.01.2010 gün ve 382-20 sayılı karar yeni hüküm niteliğinde olduğundan, dosyanın temyiz incelemesi için Yargıtay 9. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 12.07.2011 günü yapılan müzakerede oybirliği ile karar verildi.

 

Bir Cevap Yazın