CEMAAT VAKIFLARI MÜLHAK VAKIF VAKIFLARIN AMACINI SÜRDÜRMESİ

İdari Dava D. Kur. 2007/99 E., 2008/2201 K.

İdari Dava D. Kur. 2007/99 E., 2008/2201 K.

  • CEMAAT VAKIFLARI
  • MÜLHAK VAKIF
  • VAKIFLARIN AMACINI SÜRDÜRMESİ
  • 2577 S. İDARİ YARGILAMA USULÜ KANUNU [ Madde 17 ]
  • 2577 S. İDARİ YARGILAMA USULÜ KANUNU [ Madde 49 ]
  • 2762 S. VAKIFLAR KANUNU(MÜLGA) [ Madde 1 ]
  • 2762 S. VAKIFLAR KANUNU(MÜLGA) [ Madde 44 ] “İçtihat Metni”

    Danıştay Tetkik Hakimi Yalçın Macar’ın Düşüncesi: Davacının temyiz isteminin kabulüyle, temyize konu ısrar kararının Danıştay Onuncu Dairesi’nin 21.6.2005 günlü, E:2004/8356, K:2005/3544 sayılı kararındaki gerekçelerle bozulması gerektiği düşünülmektedir.

    Danıştay Savcısı Nevzat Özgür’ün Düşüncesi: İdare ve vergi mahkemelerince

    yerilen kararların temyizen incelenerek bozulabilmesi için, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 49. maddesinin birinci fıkrasında belirtilen nedenlerin bulunması gerekmektedir. Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar, söz konusu maddede yazılı nedenlerden hiçbirisine uymadığından, istemin reddi ile ısrar kararının onanmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

    TÜRK MİLLETİ ADINA

    Hüküm veren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nca, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasası’nın 17. maddesi uyarınca davacının duruşma istemi kabul edilmeyerek, dosya ihcelendi, gereği görüşüldü:

    Dava, Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıflar Meclisi’nin davacı vakfın kanunen ve fiilen hayri bir hizmetinin kalmadığından bahisle mazbut vakıflar arasında alınmasına ilişkin 22.1.1997 günlü, 71/116 sayılı kararının iptali istemiyle açılmıştır.

    Ankara Onuncu İdare Mahkemesi’nin 3.4.2002 günlü, E:2001/1752, K:2002/507 sayılı kararıyla; davacı vakfın vakfiyesinin bulunmadığı, 2762 sayılı Vakıflar Yasası’nın geçici maddesi uyarınca Vakıflar İdaresine verdiği mal varlıklarını belirten beyannamenin vakfiyesi yerine geçtiği ve böylece tüzel kişilik kazandığı, söz konusu beyannamede vakfın isminin “Büyükadada kain Rum Erkek Yetimhanesi” olarak belirtildiği, vakfa ait yetimhanenin 1984 yılında kapatılması nedeniyle faaliyeti hakkında Teftiş Kurulu Başkanlığı’nca hazırlanan 27.6.1996 tarih ve 1 sayılı inceleme raporunda vakfın gayesinin Büyükada’da bulunan yetimhanenin . ihtiyaçlarının karşılanması olduğu, vakfa ait yetimhane binası ve müştemilatının ahşap ve eski eser özelliğine sahip olduğundan yangın tehlikesi nedeniyle boşaltıldığı, başka bir binada faaliyetine devam eden yetimhanenin masrafları karşılanmakta iken yetimhane ve ilkokulun kapatılması sonrasında herhangi bir faaliyetinin kalmadığı, vakfın son on yılda (1984-1993) yapılan teftişleri neticesi düzenlenen raporlarda da hayri hizmetiyle ilgili hiçbir faaliyetinin olmadığının, gayesi yönünde hiçbir harcaması olmayıp, gelirlerinin İdari harcamalara sarfedildiğinin tesbit edildiği, ayrıca dosya üzerinde yapılan incelemede, biri Büyükada’da Rum Erkek Yetimhanesi, diğeri de Heybeliada’da Rum Kız yetimhanesi adlarında ayrı ayrı iki vakıf mevcut iken, Heybeliada’daki Rum Kız Yjetimhanesinin İkinci Dünya Savaşı sırasında kamulaştırılması ve Telsiz Okulu’nun inşaatı sebebiyle kapandığı, kız bölümünün erkek bölümü ile birleştirilerek bugüne kadar Büyükada Rum Erkek ve Kız Yetimhanesi Vakfı adı altında faaliyetine devam ettiğinin tespit edildiğinden bahisle, 2762 sayılı Yasası’nın l/D maddesine göre kanunen ve fiilen hayri bir hizmeti kalmadığından mazbut vakıflar arasına alınmasına karar verildiğinin anlaşıldığı, bu durumda davacı vakıf hakkında 2762 sayılı Yasa’nın l/D maddesi hükmü gereğince tesis olunan işlemde mevzuata aykırılık bulunmadığı, öte yandan yetimhanenin faaliyeti bulunmamakla birlikte, hayri hizmetin bina olmadan icrasının mümkün bulunduğu, amacın yetim çocukların beden ve ruh sağlığı içinde büyüyüp gelişmelerini sağlamak olduğu, bunun için vakıfça burs adı altında nakdi tediyeler yapıldığı, ayrıca bu çocukların örf ve adetlere uygun şekilde yetişmeleri, dini bakımdan eğitimlerinin sağlanması hususunda gayret gösterildiği, yetimlere yapılan yardımların vakfın defterlerinde kayıtlı bulunduğu belirtilerek, sırf yetimhane binası mevcut olmadığından vakfın hayri hizmetinin kalmadığının öne sürülemeyeceği iddia olunmuş ise de; vakfın temel amacının yetimhanenin işletilmesine yönelik olması, yetimhanenin ise 1980’li yılların başından itibaren kapalı ve kullanılmaz durumda bulunması nedeniyle temel amacını gerçekleştiremeyen vakfın, faaliyetinin devam ettiğini kanıtlama çabasına yönelik olarak az sayıda öğrenciye az miktarda burs adı altında yapılan yardımların vakfın mazbut vakıflar kapsamına alınmasına engel olamayacağı, davacının bu yöndeki iddiasına itibar edilmediği, diğer taraftan 2762 sayılı Yasa’nın l/D maddesi hükmünün hayri hizmeti kalmamış bütün vakıflara tatbiki gerektiğinden, Yasa’nın emredici hükmünün davacı vakfa uygulamasında hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle, dava reddedilmiştir.

    Sözü edilen karar, davacının karar düzeltme istemini kabul ^

    ^den Danıştay Onuncu Dairesi’nin 21.6.2005 günlü, E:2004/8356, K:2005/3544 sayılı kararıyla, davacı cemaat vakfının mülhak vakıf olarak nitelendirilemeyeceği, bu nedenle 2762 sayılı Yasa’nın 1. maddesinin birinci fıkrasının cemaat vakıfları hakkında uygulanamayacağı, esasen Medeni Yasa öncesi mevcut vakıfların 2762 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girdiği tarihten sonraki durumlarının bu Yasa’nın 1. maddesine göre değil, diğer maddelerine göre değerlendirilmesi gerektiği, öte yandan bir çok taşınmazı bulunan ve bazı öğrencilere burs veren davacı vakfın hayri hizmetinin kalmadığını kabul etmeye de olanak bulunmadığı gerekçesiyle bozulmuş ise de; Ankara 10. İdare Mahkemesi 29.9.2006 günlü, E:2006/2066, K:2006/3062 sayılı kararıyla, anılan bozma kararına uymayarak, davanın reddi yolundaki ilk kararında ısrar etmiştir.

    Davacı, hukuka aykırı olduğu savıyla anılan kararın temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.

    Vakıf, en genel anlamıyla, bir mal veya mülkün, satılmamak koşuluyla, bir hayır işine tahsis edilmesini; başka bir ifadeyle, bir mülkün menfaatlerinin hayri, sosyal veya kültürel hizmetlere özgülenmesini, böylece özel mülkiyetten çıkarılarak kamunun mülkiyetine geçirilmesini ifade eder. Bu yönüyle kişi ile toplum arasındaki sosyal ilişkileri düzenleyen bir sosyal yardım kurumu niteliğindeki vakıflara, tarihte ne kadar geriye gidilirse gidilsin, yerleşik düzene geçmiş insan topluluklarında, tüm uygarlıklarda ve dinlerde rastlanması olanaklı ise de, vakıf kurumu, vakfı “bir aynı Allah’ın mülkü hükmünde olmak ve menfaatleri halka ait olmak üzere hapis ve tevkif etmek” olarak tanımlayan İslam Hukuku içinde gelişmiştir. Nitekim, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Müslüman olmayan tebaanın (cemaatlerin) dahi İslam Hukuku’nun benimsendiği biçimiyle vakfiye” düzenleyerek vakıf kurma olanaklarının bulunduğu görülmektedir. Ancak bu dönemde, Müslüman olmayan tebaa, ayrı bir vakıf kurmak yerine, inanç ve geleneklerine göre kendi cemaatlerinin maneyi kişiliği lehine yükümlü bağışlama yapmayı benimsemiş; Padişah Fermanı (Buyruk) ve İrade-i Mahsusa (Özel İzin) ile bu cemaatlerin kilise, manastır, sinagog, papaz evi, mezarlık, okul ve hastane gibi dini, hayri ve ilmi kurumlar oluşturmasına izin verilmiş ve bunlar cemaat mensuplarının sözü edilen yükümlü bağışlarıyla hizmetini sürdürmüş, yaşatılmıştır. Hatta 16 Şubat 1328 (1912) tarihli “Eşhası Hükmiyenin Emval’i Gayrimenkuleye Tasarruflarına Dair Kanun-u Muvakkaf’ın 3. maddesiyle cemaatlerin kendi dini, ilmi ve hayri kuruluşlarının doğrudan doğruya mal edinmesine ve daha önce edindikleri taşınmaz malların tapu kayıtlarını kendi adlarına tahsis etmelerine olanak tanınmıştır.

    864 sayılı “Kanunu Medeninin Sureti Mer’iyet ve Şekli Tatbiki Hakkında Kanun”un 8. maddesinde “Kanunu Medeni’nin mer’iyete vaz’mdan makaddem vücuda getirilen evkaf hakkında ayrıca bir tatbikat kanunu neşrolunur.” hükmüne yer verilerek, 743 sayılı Medeni Yasa’nın yürürlüğe girdiği 4.10.1926 tarihinden önce kurulmuş vakıfların bu Medeni Yasa’ya tabi olmaları uygun bulunmamış; 864 sayılı Yasa’nın 8. maddesinde sözü edilen düzenleme 13.12.1935 tarihinde yürürlüğe giren 2762 sayılı Vakıflar Yasası’yla gerçekleştirilmiştir.

    2762 sayılı Yasa’nın 1. maddesinin ikinci fıkrasında “cemaatlerce idare olunan vakıflar”ın mütevellileri tarafından yönetilmesi esası benimsenerek, bunlara “mülhak vakıf denileceği belirtilmiştir. Böylece varlıkları İslam/Osmanlı Hukuku’na dayanan ve Lozan Andlâşmasıy’la korunan, Türkiyede’ki Müslüman olmayan Türk uyruklu azınlıklara ait olan dini, ilmi ve hayri kurumlar “mülhak vakıf tüzel kişiliğine dönüştürülmüş; 2762 sayılı Yasa’nın geçici 1. maddesinin (a) fıkrası uyarınca veriliş oldukları beyannameler de bu vakıfların vakfiyesi yerine geçmiştir.

    Bununla birlikte 31.5.1949 günlü, 5404 sayılı Yasa’ylâ 2762 sayılı Yasa’nın 1. maddesinin ikinci fıkrası yeniden düzenlenerek, mütevelliliği vakfedenlerin ferilerle şart edilmiş vakıflara “mülhak vakıf denileceği ifade edilerek, cemaatlere mahsus vakıfların ise bunlar tarafından seçilen kişi veya kurullarca yönetilmesi öngörülmüştür. Böylece, Medeni Yasa öncesi mevcut vakıflar mazbut ve mülhak vakıfların yanı sıra, hukuksal nitelikleri ve yönetim biçimlerinin farklılıkları nedeniyle bunlardan ayrılan “cemaat vakıflar” olarak tasnif edilmiştir. Nitekim 5404 sayılı Yasa’nın “Gerekçelinde ve bu Yasa’ya ilişkin TBMM İçişleri Komisyonu, Maliye Komisyonu ve Adalet Komisyonu raporlarında da, getirilen düzenlemeyle cemaat vakıflarının mülhak vakıf kategorisinden çıkarıldığı açıkça vurgulanmıştır.

    Bu çerçevede, 2762 sayılı Yasa’nın Medeni Yasa öncesi mevcut vakıflardan hangilerinin mazbut vakıf sayılarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce idare edileceğini gösteren 1. maddesinin birinci fıkrasının, ayrı bir vakıf türü olan cemaat vakıfları hakkında uygulanmasın£

    £ olanak kalmamıştır.

    Esasen 2762 sayılı Yasa’nın 1. maddesinin birinci fıkrasıyla; 4 Birinci Teşrin 1926, yani Medeni Yasa’nın yürürlüğe girdiği 4 Ekim 1926 tarihinden önce oluşturulan vakıflardan, vakfedenin soyundan gelen özel bir yöneticisi olmayan vakıflar ile “Evkaf Nezareti” tarafından yönetilen vakıflar (daha önce zabtedilmiş, idaresi zabtedilmiş, mütevelliliği bir makama şartedilmiş, mütevelliliği vakfedenlerin ferilerinden başkalarına şart edilmiş ve kanunen veya fiilen hayri bir hizmeti kalmamış vakıflar) “mazbut vakıflar” olarak tanımlanmış; böylece bu vakıflar tek bir tüzel kişilik altında toplanarak, temsili, idaresi ve denetimiyle Vakıflar Genel Müdürlüğü görevlendirilmiştir. Başka bir ifadeyle mazbut vakıflar yönünden 2762 sayılı Yasa’nın kapsamı gösterilmiştir. Dolayısıyla, 2762 sayılı Yasanın 1. maddesi, Medeni Yasa öncesi mevcut vakıfların p tarihteki durumları itibariyle ayrımını ve beş bentte belirtilen haller saptandığında mazbut vakıf sayılarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce yönetilmesini öngörmekte; Medeni Yasa öncesi mevcut vakıfların 2762 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girdiği tarihten sonraki durumlarının değerlendirilmesine olanak vermemektedir.

    Bu nedenle, Medeni Yasa öncesi mevcut vakıfların, 2762 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girdiği tarihten sonraki durumlarının, anılan Yasanın 1. maddesine göre değil, diğer maddelerine göre değerlendirilmesi gerektiğinden, 1936 yılında verdiği beyannameden sonra kesintisiz olarak faaliyetine devam eden davacı vakfın 2762 sayılı Vakıflar Yasası’nın l/D maddesi kapsamında mazbut vakıflar arasına alınmasına olanak bulunmamaktadır.

    Öte yandan, vakıflarda fiilen hayri bir hizmetin kalmadığından söz edebilmek için, vakfın malvarlığı ve gelir durumunun amacına hizmet edemeyecek bir dereceye düşmüş olması gerekir. Dava dosyasının incelenmesinden, Beyoğlu Üçüncü Noteri’nce onaylı bulunan ve Osmanlıcadan tercüme edilen Servet Beyanından, vakıf yerinin Padişah izni ile Rum yetimlerine hane olmak üzere Rum Patrikhanesi’ne ayrılmış olduğu, Defter-i Hakani’de de Rum yetimler namına kaydolunduğu, 1936 yılında vermiş olduğu beyannamede ismi “Büyükadada kain Rum Erkek Yetimhanesi” olarak belirlenen ve bir cemaat vakfı olan davacı vökfın, İstanbul Firuzağa, Beyoğlu Kamer Hatun, Beyoğlu Kalyoncukulluk, Beyoğlu Şahkulu, Büyükada Yalı Mahallesi, Büyükada Karanfil Sokak ve Heybeliada İsmet İnönü caddesinde bir çok taşınmazı bulunduğu, davacı vakfa ait yetimhanenin 1980’li yılların başında kapatılmakla birlikte bazı öğrencilere burs adı altında çeşitli yardımlar yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu haliyle, bir çok taşınmazı bulunduğu ve bazı öğrencilere burs verdiği anlaşılan davacı vakfın, yetimhanesinin kapatılması nedeniyle fiilen hayri bir hizmetinin kalmadığı kabul edilemez. Dolayısıyla dava konusu işlemde bu yönden de hukuka uyarlık bulunmamaktadır.

    Açıklanan nedenlerle, davacının temyiz isteminin kabulüne, Ankara 10. İdare Mahkemesi’nin 29.9.2006 günlü, E:2006/2066, K:2006/3062 sayılı ısrar kararının Bpzulmasina, dosyanın yeniden bir karar verilmek üzere anılan Mahkeme’ye gönderilmesine, 4.12.2008 gününde gerekçede ve esasta oyçokluğuyla karar verildi.

    KARŞI OY X- Lozan Andlaşması’nda, azınlık olarak nitelendirilen “gayrimüslüm Türk tebaa”nın kimi bireysel haklarının yanı sıra kollektif/grup haklarının korunmasına yönelik hükümlere de yer verilmiş; Andlaşma’nın 42. maddesinin son fıkrasında Türkiye Hükümeti’nin azınlıklara ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve öteki din kurumlarına tam bir koruma sağlayacağı, bu azınlıkların Türkiye’deki vakıflarına, din ve hayır işleri kurumlarına her türlü kolaylığı ve izni sağlayacağı, ayrıca Türkiye Hükümeti’nin yeniden din ve hayır kurumları kurulması için bu nitelikteki öteki özel kurumlara sağlanmış kolaylıklardan hiç birini esirgemeyeceği, belirtilmiştir.

    Lozan Andlaşması’nın bu düzenlemeleri, vakıflar yönünden 17.2.1926 günlü, 743 sayılı “Türk Kanunu Medenisinin 74. maddesiyle iç hukuka geçirilerek, belli bir ırk veya cemaat mensuplarının desteklemek gayesiyle tesis/vakıf kurulması yasaklanmış; ayrıca Medeni Yasa’nın yürürlüğe girdiği 4.10.1926 tarihinden önce kurulan vakıfların yeni Yasa’ya bağlı olması uygun görülmeyerek, 864 sayılı “Kanunu Medeninin Sureti Mer’iyet ve Şekli Tatbiki Hakkında Kanun”un 8. maddesinde, Medeni Yasa’nın yürürlüğe girmesinden önce kurulan vakıflar hakkında ayrı bir yasal düzenleme yapılacağı ifade edilmiştir.

    Sözü edilen düzenleme ise 5.6.1935 günlü, 2762 sayılı Vakıflar Yasası’yla gerçekleştirilmiştir. Bu Yasa’yla, Türk Medeni Yasası’nın yürürlüğe girdiği 4.10.1926 tarihinden önce, eski hukuka göre kurulan vakıflar hakkında, bunların varlıklarına ve vakfiyelerine zorunlu durumlar dışında dokunmadan yeni usul ve esaslar getirilmiş; İslam-Osmanlı Hukukuna göre kurulmuş eski vakıflar yönetim biçimlerine göre ayrıma tabi tutularak, bu vakıflar mazbut ve mülhak vakıflar olarak isimlendirilmiştir. Daha sonra 27.2.2008 tarihinde 5737 sayılı yeni Vakıflar Yasası yürürlüğe girmiş ise de, uyuşmazlığın dönemi itibariyle 2762 sayılı Yasa hükümlerine göre görülüp çözümlenmesi gerekmektedir.

    Bu bağlamda, Yasa’nın 1. maddesiyle Medeni Yasa’nın yürürlüğe girdiği tarihten önce oluşturulan vakıflardan, bu Yasa’dan önce zabtedilmiş bulunan vakıflar, bu Yasa’dan önce idaresi zabtedilmiş vakıflar, mütevelliği bir makama şart edilmiş olan vakıflar, kanunen veya fiilen hayri bir hizmeti kalmamış olan vakıflar ile mütevelliliği vakfedenlerin ferilerinden başkalarına şart edilmiş vakıflar “mazbut vakıflar tüzel kişiliği” adı altında tek bir tüzel kişilik içinde eritilmiş ve bu tüzel kişiliğin idaresi, temsili, denetimi Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bırakılmıştır. Buna karşılık vakfiyesine göre, vakfedenin soyundan gelen yöneticisi/mütevellisi belirlenebilen vakıflar ise mülhak vakıf olarak tanımlanarak, bunların her birine tüzel kişilik tanınmıştır.

    Diğer yandan 2762 sayılı Yasa cemaat vakıflarına da “mülhak vakıf kategorisinde yer vermiş; önceleri bu vakıfların tek kişiden ibaret bir organ-mütevelli eliyle yönetilmesi benimsenmiş ise de, 31.5.1949 günlü, 5404 sayılı Yasa’yla bu yöntemden vazgeçilerek cemaate, başka bir ifadeyle vakıfla ilgili kişi topluluğuna vakfın yönetimi için “yönetim kurulu” seçme olanağı getirilmiştir.

    Ancak yönetim biçimindeki bu farklılık, cemaat vakıflarının mazbut ve mülhak vakıflardan ayrı bir kategori oluşturmasına neden olacak nitelikte değildir. Yukarıda aktarılan tarihi ve hukuki süreç içinde, varlıkları, tasfiye edilmiş bulunan Osmanlı Hukuku’na dayanan ve yönetimleri Lozan Andlaşması gereğince Türkiye’deki Müslüman olmayan Türk uyruklu azınlıklara geçen bu dini, ilmi ve hayri kurumlar, 2762 sayılı Yasa’yla “mülhak vakıf tüzel kişiliğine tahvil edilmiştir. Bunun için 2762 sayılı Vakıflar Yasası’nın 44. maddesinde, “Bu Kanun’un neşri tarihinden en az onbeş yıl evvelinden beri vakıf olarak tasarruf edildikleri vergi kayıtları, icar konturatları ve eşhası hükmiyenin gayrimenkule tasarrufuna dair olan 16 Şubat 1328 tarihli Kanun’un neşrinden sonra tapuya verilmiş defterler ve müesseselerin hesap defterleri ve buna benzer vesikalarla anlaşılacak olan yerler o surette vakıf kütüğüne kaydolunurlar. Bu kayıt vakıflar idaresinin istemesi üzerine tapuca o gayrimenkullerin kayıtlarına işaret ve keyfiyet münasip vasıtalarla ilan olunur. İlan tarihinden itibaren iki yıl içinde dava yolu ile bir gün itiraz olunmadığı takdirde o malların vakıf olarak kati tescilleri yapılır ve tapuları verilir. Tapu kayıtlarına işaret edilecek gayrimenkullere ait davalarda vakıflar idaresi ve varsa mütevelli de birlikte hasım olur. Bundan başka, vakıflar idaresinin 1515 sayılı Kanun hükümlerinden istifade hakkı mahfuzdur.” hükmüne yer verilmiş; aynı Yasa’nın geçici 1. maddesinin (a) fıkrasıyla da, “şimdiye kadar vakıflar idaresine hesap vermemiş bütün mütevelliler veya mütevelli heyetleri bu Kanunun hükümleri yürümeye başladığı günden -13.12.1935- itibaren üç ay içinde idare ettikleri vakıfların mahiyetlerini, varidat ve masraflarının miktar ve nevilerinin ve mütevelliliği hangi selahiyetli merciin intihap veya kararını müsteniden ve hangi tarihten beri yaptıklarını gösterir bir beyanname tanzimine ve mensup oldukları vakıflar idaresine vermeye” zorunlu tutulmuşlar; sonuçta bu beyannameler “cemaat vakfı tüzel kişiliğinin vakfiyesini oluşturmuştur.

    Bu hukuki nitelendirmeyi gerçekleştiren 2762 sayılı Yasa cemaat vakıflarını mülhak vakıf kategorisinde değerlendirmek suretiyle, bunları eski vakıfların tasfiyesine ilişkin hükümlerine tabi kılmıştır. Yargı içtihatlarının yanı sıra öğretide de kabul edildiği üzere 2762 sayılı Yasa bir tasfiye yasasıdır. Başka bir ifadeyle, 2762 sayılı Yasa’nın tanımladığı mülhak vakıf tüzel kişiliği, Yasa’da gösterilen koşulların gerçekleşmesi durumunda mazbut vakıflar tüzel kişiliğine katılarak; hem bunların eski hukuk düzenine dayanan varlıklarının sona ermesi, hem de sahip oldukları çoğu eski ve bedii vasıflı vakıf eserlerinin yeni hukuk düzeni içinde bir kamu otoritesi eliyle ve öncelikle de vakfiyelerine göre yaşatılması esası benimsenmiştir. Bu noktada Yasa cemaat vakıflar ile mütevelliği vakfiyesine göre vakfedenin soyundan gelenlere geçen diğer mülhak vakıflar arasında ayrım yapmamıştır.

    Aksi durumun kabulü, yani cemaat vakıflarının mülhak vakıf niteliğinde olmadığının benimsenmesi halinde, bu vakıflar hakkında 2762 sayılı Yasa’nın 1. maddesi dışında, yani yönetim biçimleri, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün denetimi altında bulunmaları ve belirli koşullarla taşınmaz mal edinmeleri dışında uygulanacak başka bir düzenleme kalmamaktadır. Bu durumun ise hem Lozan Antlaşması’nın yukarıda değinilen düzenlemesine, hem Medeni Yasa’nın eski vakıfları kapsamına almak yerine, belli bir ırk ve cemaat mensuplarını desteklemek gayesiyle yeni vakıf kurulmasını yasaklamasına, hem de 2762 sayılı Vakıflar Yasası’nın sözü edilen amacına aykırı olduğu açıktır. Kaldı ki yerleşik yargı kararlarında ve bu çevrede Anayasa Mahkemesi’nin 4771 sayılı Yasa’nın 4. maddesinin (A) fıkrasıyla Vakıflar Yasası’nın 1. maddesine eklenen fıkraların iptali isteminin reddi yolundaki 27.12.2002 günlü, 2002/201 sayılı kararında, cemaat vakıfları, Türkiyede’ki Müslüman olmayan Türk uyruklu cemaatlere ait olup, Lozan Barış Andlaşması ile koruma altına alınan ve 2762 sayılı Yasa kapsamında bulunan “mülhak vakıf” niteliğindeki tüzel kişiler olarak kabul edilmektedir.

    Gelinen bu noktada mülhak vakıfların mazbut vakıflar arasına alınmasına; yani mülhak vakıf tüzel kişiliğinin sona ererek “mazbut vakıflar tüzel kişiliği” içine katılarak, idaresinin Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne geçmesine ilişkin düzenlemelere değinilmelidir.

    Daha önce ifade edildiği üzere 2762 sayılı Yasa’yla eski hukuka göre kurulmuş vakıfların tasfiyesi, zorunlu durumlar dışında vakfiyelerine ve varlıklarına dokunulmadan, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün idaresi altındaki “mazbut vakıflar tüzel kişiliği” içinde yaşatılması amaçlanmıştır. Bu doğrultuda 2762 sayılı Yasa’nın 26-32. maddelerinde mukataalı veya icareteynli vakıfların, bunlara ait taşınmazların tasarruf edenlerine bırakılması yoluyla tasfiyesinin yönetimi açıklanmış; diğer yandan Yasa’nın 21. maddesinin son fıkrası ile 39. maddesinin birinci fıkrasının son cümlesi uyarınca, mülhak vakıflarda mütevelli olması gerekenlerden kimse sağ kalmamışsa ya da on yıldan beri mütevellilik kimseye tevcih Edilememişse, o vakfın mazbut vakıflar arasına alınması öngörülmüştür. Yine aynı amaçla, Yasa’nın 1. maddesinin birinci fıkrasının (D) bendiyle, Medeni Yasa’nın yürürlüğe girdiği 4.10.1926 tarihinden önce oluşturulan vakıflardan “kanunen veya fiilen hayri bir hizmeti kalmamış olan vakıflar”ın da Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce idare edileceği belirtilmiş; böylece hayri bir hizmeti kalmamış mülhak vakıfların da mazbut vakıflar arasına alınacağı kabul edilmiştir.

    Yasa’nın 1. maddesinin birinci fıkrasının yalnızca mazbut vakıfları tanımladığını, Medeni Yasa öncesi mevcut vakıfların o tarihteki durumları itibariyle ayrımını ve beş bentte belirtilen haller saptandığında mazbut vakıf sayılarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce yönetilmesini öngördüğünü, Medeni Yasa öncesi mevcut vakıfların 2762 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girdiği tarihten sonraki durumlarının değerlendirilmesine olanak vermediğini, özetle, Yasa’nın yürürlüğe girdiği 13.12.1935 tarihinden sonra mülhak vakıfların, bu çerçevede cemaat vakıflarının kanunen veya fiilen hayri bir hizmeti kalmamış olsa da mazbut vakıflar arasına alınamayacağını kabule, özelikle Yasa’nın yukarıda değinilen temel amacı dikkate alındığında olanak bulunmamaktadır. Aksi durumda, örneğin cemaat vakfıyla ilgili kişi topluluğunun kalmamasına, bu nedenle vakıf tüzel kişiliğinin yönetim organının dahi oluşturulmamasına karşılık vakıf tüzel kişiliği devam edecektir. Cemaat vakfının, dava konusu uyuşmazlıkta olduğu gibi, hayri hizmetini yürütmesine maddeten olanak kalmamasına karşılık vakıfla ilgili kişi topluluğunun özgülediği gelirler ile başka hayri hizmetlerin yürütülebileceğinden hareketle tüzel kişiliğinin korunması ise olsa olsa bu kişi topluluğuna yani cemaate tüzel kişilik tanımak anlamına gelir ki, buna hukuken olanak bulunmadığı tartışılamaz. Diğer yandan, ortada bir vakfın hukuken varlığından söz edilmesi için “hayri bir hizmetin” bulunması gerektiği hususunda duraksama bulunmamalıdır. Bu durumun 2762 sayılı Yasa’nın yürülüğünden sonra ortaya çıkmasının sonuca bir etkisi olmayacağı kuşkusuzdur. Zira yukarıda da değenildiği üzere “hayri hizmetin” mevcudiyeti vakfın olmazsa olmaz bir koşuludur. Nitekim bugüne kadar, kanunen veya fiilen hayri bir hizmeti kalmayan mülhak vakıflar, bu arada cemaat vakıfları mazbut vakıflar arasına alınmış, böylece vakıf tüzel kişiliği sona ererek Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün idaresine geçmiş, bu yoldaki işlemlerin yargısal denetimi, vakfın hayri hizmetinin kalıp kalmadığı yönünden yapılmıştır.

    Davacı vakfın 1936 tarihinde vermiş olduğu beyannamede, vakfın Büyükadada kain Rum Erkek Yetimhanesi olarak adlandırıldığı, idare olunan hayratın yetimhane olduğu ve Rumlardan sağlanan gelirin yetimhanenin masraflarının karşılanması için kullanılacağı açıkça belirtilmiştir. Diğer yandan davacı tarafından dosyaya sunulan Servet Beyanında, vakfın yerinin Padişah izniyle Rum yetimlerine hane olmak üzere Rum Patrikhanesi’ne ayrıldığı, yine vakıf yerinin Rum yetimlerine hane yapılmak üzere Defteri Hakani’de Rum yetimler hanesi namına kaydolunduğu görülmektedir. Dolayısıyla davacı vakfın tek amacı yeri ve niteliği gösterilen yetimhanenin faaliyetlerini sürdürmektir. Buna karşılık davalı idare tarafından yapılan tespitler ile vakfa ait yetimhanenin 1980 yılların başında kapatılması nedeniyle herhangi bir faaliyetinin kalmadığı, vakfın gayesi ile ilgili olarak hiçbir harcama yapılmadığı açıkça ortaya konulmuştur. Zaten bu durum, vakfın amacını gerçekleştirmek için binanın şart olmadığı ve öğrencilere burs adı altında yardım yapıldığı yönündeki davacı savlarında da anlaşılmakta olup, bu noktada taraflar arasında çekişme bulunmamaktadır. Bu itibarla hayri hizmetiyle ilgili olarak faaliyeti kalmadığı açık bulunan vakfın, 2762 sayılı Yasa’nın l/D. maddesi uyarınca mazbut vakfa dönüştürülmesinde hukuka aykırı bir yön yoktur.

    Diğer yandan, cemaat vakıfları Padişah Fermanı (Buyruk) ve İrade-i Mahsusa (Özel İzin) ile kurulmuştur. Söz konusu iradenin, cemaatlerin kuruluş zamanlan itibariyle dini, ilmi ve hayri işlevlerini özgürce yerine getirmelerine olanak tanımak şeklinde anlaşılması ve bu sınırları içerisinde düşünülmesi gerekir. Padişah Fermani veya “İrade-i Mahsusa”nın genişletilmesine günümüzün geçerli hukukuna göre olanak bulunmamaktadır. Lozan Andlaşmasfnın 42. maddesinde sözü edilen vakıflar ile dini ve hayri kurumların işlevlerinin değinilen sınırlar gözetilerek güvence altına alındığı kabul edilmelidir., Davacı vakfın hayri bir

    hizmetinin kalmadığının anlaşılması karşısında, Lozan Andlaşfnası’nda azınlık vakıfları için getirilen koruyucu hükümler dava konusu uyuşmazlıkta uygulanamaz. Dolayısıyla davacının bu yöndeki savı ile vakfın amacını gerçekleştirilebilmek için binanın şart olmadığı yönündeki savı yerinde değildir.

    Açıklanan nedenlerle, davacının temyiz isteminin reddedilerek, usul ve hukuka uygun bulunan ısrar kararının onanması gerektiğinden, çoğunluk kararına katılmıyoruz.

Bir Cevap Yazın