Başvurucular Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulan Soruşturma Komisyonu tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında, Komisyon Başkanı’nın talebi üzerine bu Komisyon’un çalışmaları ile ilgili olarak verilen yayın yasağı kararıyla ifade özgürlüğünün; anılan yasağa ilişkin yapılan itirazın tatmin edici bir gerekçe gösterilmeksizin reddedilmiş olması nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

GENEL KURUL

KARAR

 

Başvuru Numarası: 2014/18803

Karar Tarihi: 10/12/2014

R.G. Tarih-Sayı: 21/2/2015-29274

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GENEL KURUL

KARAR

Başkan  :  Haşim KILIÇ
Başkanvekili  :  Serruh KALELİ
Başkanvekili  :  Alparslan ALTAN
Üyeler  :  Serdar ÖZGÜLDÜR
 Osman Alifeyyaz PAKSÜT
 Recep KÖMÜRCÜ
 Burhan ÜSTÜN
 Engin YILDIRIM
 Nuri NECİPOĞLU
 Hicabi DURSUN
 Celal Mümtaz AKINCI
 Erdal TERCAN
 Muammer TOPAL
 Zühtü ARSLAN
 M. Emin KUZ
 Hasan Tahsin GÖKCAN
Raportör  :  Sinan YILMAZ
1. Başvurucu  :  Mahmut TANAL
2. Başvurucu  :  Levent GÖK
Vekili  :  Av. Kemal AKKURT
3. Başvurucu  :  Adnan KESKİN
4. Başvurucu  :  Fatma Banu GÜVEN DOKUR
5. Başvurucu  :  Kerem ALTIPARMAK
6. Başvurucu  :  Yaman AKDENİZ
Vekilleri  :  Av. Onur Can KESKİN

 

 

 BAŞVURUNUN KONUSU

Başvurucular Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulan Soruşturma Komisyonu tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında, Komisyon Başkanı’nın talebi üzerine bu Komisyon’un çalışmaları ile ilgili olarak verilen yayın yasağı kararıyla ifade özgürlüğünün; anılan yasağa ilişkin yapılan itirazın tatmin edici bir gerekçe gösterilmeksizin reddedilmiş olması nedeniyle de adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

BAŞVURU SÜRECİ

Başvuru, 1/12/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir.

2 /12/2014 tarih ve 2014/18876 numaralı başvuru ile 3/12/2014 tarih ve 2014/18946 numaralı başvurular, konu bakımından aynı nitelikte bulunmaları nedeniyle, 2014/18803 numaralı başvuru ile birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir.

Birinci Bölüm, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve görüş için bir örneğinin Adalet Bakanlığına gönderilmesine karar vermiştir. Niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanmasını gerekli gördüğünden, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 28. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca, başvuruyu görüşülmek üzere Genel Kurul’a sevk etmiştir.

İçtüzüğü’nün 71. maddesinin  (2) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurul, başvuru hakkında ivedilikle karar verilmesini gerekli görerek incelemenin Bakanlık cevabı beklenmeden yapılmasına karar vermiştir.

III.  OLAY VE OLGULAR

Olaylar

Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:

Başvurucular Mahmut Tanal, Levent Gök ve Adnan Keskin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde temsil edilen Ana Muhalefet Partisinin milletvekilleridirler. Başvurucular Kerem Altıparmak ve Yaman Akdeniz akademisyen olup, başvurucu Fatma Banu Güven Dokur ise gazetecidir.

Türkiye Büyük Millet Meclisinde eski Ekonomi Bakanı, İçişleri Bakanı, Avrupa Birliği Bakanı ile Çevre ve Şehircilik Bakanı hakkındaki iddialara ilişkin olarak Meclis Soruşturması Komisyonu kurulmuştur.

21/11/2014 tarihinde söz konusu Komisyonun Başkanı tarafından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına başvurularak, Anayasa’nın 98., 100. ve TBMM İçtüzüğünün ilgili maddeleri gereğince, Komisyon tarafından yürütülen soruşturma hakkında bazı basın ve yayın organlarında soruşturmanın gizliliğini ihlal edecek ve masumiyet karinesi ilkesini çiğneyecek şekilde yayınlar yapıldığından bahisle, soruşturmanın sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi ve ilgililerin lekelenmeme hakkının korunması için soruşturmanın bitim tarihi olan 27/12/2014 tarihine kadar yazılı ve görsel medya ile internet ortamında yayın yasağı verilmesi talep edilmiştir.

Bunun üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu söz konusu talebi yerinde bularak 24/11/2014 tarihli yazısı ile Ankara 7. Sulh Ceza Hâkimliği’ne başvurmuştur.

Ankara 7. Sulh Ceza Hâkimliği, 25/11/2014 tarihinde bu talebi incelemiş ve talebe ekli bilgi ve belgeler doğrultusunda Meclis Soruşturması Komisyonu tarafından yürütülen soruşturmanın gizli olduğunu tespit ederek, haklarında soruşturma yapılan eski bakanların kişilik haklarının zedelenmemesi, şöhret ve diğer haklarının korunması gerekçesi ile komisyon tarafından istenen bilgi ve belge içerikleri, dinlenen tanık, bilgi sahibi ve bilirkişi ve diğer ilgili kişilerin beyanlarının içerikleri hakkında 27/12/2014 tarihi mesai bitimine kadar tüm yazılı, görsel medya ve internet ortamında yapılan yayınlar hakkında yayın yasağı konulmasına karar vermiştir.

Başvurucu, Mahmut Tanal bu karara karşı 27/11/2014 tarihinde itiraz merci olan Ankara 8. Sulh Ceza Hakimliğine başvurmuştur.

Ankara 8. Sulh Ceza Hakimliği Başvurucu Mahmut Tanal’ın talebini incelemiş ve 28/11/2014 tarihinde, Ankara 7. Sulh Ceza Hakimliğinin ilgili kararının usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle kesin olarak reddetmiştir.

Diğer başvurucular, söz konusu karara karşı yapılan itirazların Ankara 8. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından incelendiğini, yasağın usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle talebin reddedildiğini, dolayısıyla bu itirazın esası hakkındaki Hakimliğin kararının müstakar hale geldiğini belirterek, yeni bir itirazda bulunmanın etkisiz olacağı gerekçesiyle bu yolu tüketmemişlerdir.

Talebin reddi kararı başvurucu Mahmut Tanal’a 28/11/2014 tarihinde tebliğ edilmiştir.

Başvurucular 1/2/2014, 2/12/2014 ve 3/12/2014 tarihlerinde Anayasa Mahkemesine başvurmuşlardır.

İlgili Hukuk

Anayasa’nın 98. ve 100. maddeleri şöyledir:

 “MADDE 98- Türkiye Büyük Millet Meclisi soru, Meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve Meclis soruşturması yollarıyla denetleme yetkisini kullanır. Soru, Bakanlar Kurulu adına, sözlü veya yazılı olarak cevaplandırılmak üzere Başbakan veya bakanlardan bilgi istemekten ibarettir. Meclis araştırması, belli bir konuda bilgi edinilmek için yapılan incelemeden ibarettir.Genel görüşme, toplumu ve Devlet faaliyetlerini ilgilendiren belli bir konunun, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda görüşülmesidir. Soru, Meclis araştırması ve genel görüşme ile ilgili önergelerin verilme şekli, içeriği ve kapsamı ile cevaplandırılma, görüşme ve araştırma yöntemleri Meclis İçtüzüğü ile düzenlenir.

 

MADDE 100- (Değişik: 3/10/2001-4709/31 md.) Başbakan veya bakanlar hakkında, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az onda birinin vereceği önerge ile, soruşturma açılması istenebilir. Meclis, bu istemi en geç bir ay içinde görüşür ve gizli oyla karara bağlar.

Soruşturma açılmasına karar verilmesi halinde, Meclisteki siyasî partilerin, güçleri oranında komisyona verebilecekleri üye sayısının üç katı olarak gösterecekleri adaylar arasından her parti için ayrı ayrı ad çekme suretiyle kurulacak onbeş kişilik bir komisyon tarafından soruşturma yapılır. Komisyon, soruşturma sonucunu belirten raporunu iki ay içinde Meclise sunar. Soruşturmanın bu sürede bitirilememesi halinde, komisyona iki aylık yeni ve kesin bir süre verilir. (Ek cümle: 3/10/2001-4709/31 md.) Bu süre içinde raporun Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına teslimi zorunludur.

(Değişik: 3/10/2001-4709/31 md.) Rapor Başkanlığa verildiği tarihten itibaren on gün içinde dağıtılır, dağıtımından itibaren on gün içinde görüşülür ve gerek görüldüğü takdirde ilgilinin Yüce Divana sevkine karar verilir. Yüce Divana sevk kararı ancak üye tamsayısının salt çoğunluğunun gizli oyuyla alınır.

Meclisteki siyasî parti gruplarında, Meclis soruşturması ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.”

Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 110. maddesi şöyledir:

“Meclis soruşturması komisyonunun çalışma usulü ve süresi

MADDE 110- Soruşturma komisyonu üye tamsayısının salt çoğunluğu ile toplanır ve toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir.

Komisyonun çalışmaları gizlidir. Bu komisyona kendi üyeleri dışındaki milletvekilleri katılamazlar.

Soruşturma komisyonu, raporunu Anayasanın 100 üncü maddesine göre kuruluşundan itibaren iki ay içinde verir. Soruşturmanın bitirilememesi halinde, komisyona iki aylık yeni ve kesin bir süre verilir. Komisyonun bu konudaki istem yazısı Genel Kurulun bilgisine sunulur. Bu süre içinde raporun Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına teslimi zorunludur.”

İNCELEME VE GEREKÇE

Mahkemenin 10/12/2014 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucuların 1/12/2014 tarih ve 2014/18803 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği düşünüldü:

Başvurucuların İddiaları

Başvurucular, yayın yasağının halkın haber alma ve bilgilenme hakkını kısıtlayıcı nitelikte olduğunu ifade ederek Anayasa’nın 26. maddesinde düzenlenen düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin 10. maddesinde düzenlenen ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini ileri sürmüşlerdir. Başvurucu Mahmut Tanal ayrıca, yolsuzluk suçlarından toplumun her bireyi gibi zarar gördüğünü,  bu açıdan taraf sıfatı bulunmasına rağmen Ankara 8. Sulh Ceza Hakimliğinin itiraz üzerine verdiği gerekçeden yoksun kararla Anayasa’nın 36. ve 141. maddeleri ile Sözleşme’nin 6. maddesinde tanımlanan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini de iddia etmiştir.

Değerlendirme

Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:

Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan HaklarıSözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. …

30/3/2011 tarih ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un “Bireysel başvuru hakkı” kenar başlıklı 45. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek Türkiye’nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir.”

6216 sayılı Kanun’un “Bireysel başvuru hakkına sahip olanlar” kenar başlıklı 46. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Bireysel başvuru ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenenler tarafından yapılabilir.

6216 sayılı Kanun’un 46. maddesinde kimlerin bireysel başvuru yapabileceği sayılmış olup, anılan maddenin (1) numaralı fıkrasına göre, bir kişinin Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmesi için üç temel ön koşulun birlikte bulunması gerekmektedir. Bu önkoşullar, başvuruya konu edilen ve ihlale yol açtığı ileri sürülen kamu gücü eylem veya işleminden ya da ihmalinden dolayı, başvurucunun “güncel bir hakkının ihlal edilmesi“, bu ihlalden dolayı “kişisel olarak” ve “doğrudan” etkilenmiş olması ve bunların sonucunda başvurucunun kendisinin mağdur olduğunu ileri sürmesidir (B. No: 2013/6179, 20/3/2014, § 24).

Bu üç temel koşula ilave olarak anılan Kanun’un 45. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre, Anayasa Mahkemesine ancak Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerden AİHS ve buna ek Türkiye’nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin ihlal edildiği iddiasıyla başvurulabilir. Buradan çıkan sonuca göre Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerden, AİHS ve buna ek Türkiye’nin taraf olduğu protokoller kapsamında bir hakkı doğrudan etkilenmeyen kişi “mağdur” statüsü kazanamaz (B. No: 2013/6179, 20/3/2014, § 25).

Bireysel başvuruda “mağdur” kavramı, davada menfaat veya dava ehliyeti gibi kurallardan bağımsız bir şekilde yorumlanır (Gorraiz Lizarraga ve Diğerleri/İspanya, B. No: 62543/00, 10/11/2004, § 35). Ayrıca mağdur kavramının yorumu, günümüzde toplumun koşulları ışığında değişime tabi olup, bu kavram aşırı biçimcilikten uzak bir şekilde uygulanmalıdır (Gorraiz Lizarraga ve Diğerleri/İspanya, § 38), (B. No: 2014/11438, 24/7/2014, § 20).

Kendilerinin belirli bir işlemden doğrudan etkilenme tehdidiyle ya da tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını ve dolayısıyla potansiyel olarak mağdur olduklarını iddia eden başvurucular ile yalnızca ulusal hukukları değiştirmeyi veya toplumun menfaatinin korunmasını amaçlayan başvurular arasında dikkatli bir ayrım yapılmalıdır. Bu son bahsedilen türdeki ve içtihatta “halk davası” (actio popularis) olarak isimlendirilen başvurulara bireysel başvuru hakkı tanınmamıştır. Dolayısıyla bireylerin, kendi bireysel haklarının ihlal edildiğini ileri sürmeksizin, toplumun menfaatlerinin ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunma hakları bulunmamaktadır (B. No: 2014/11438, 24/7/2014, § 20).

Somut olayda başvurucuların ihlale neden olduğunu ileri sürdükleri kamu gücü işlemi, TBMM’de dört eski bakan hakkında devam eden soruşturmaya ilişkin olarak Ankara 7. Sulh Ceza Hakimliği tarafından verilen yayın yasağı kararıdır. İçeriği incelendiğinde bu kararın, soruşturmanın gizliliğine ilişkin ilgili Kanun ve Meclis İçtüzüğü hükümlerinin tekrarından ibaret olduğu ve bir yenilik getirmediği anlaşılmaktadır. TBMM’de yürütülen soruşturmanın gizli olmasının nedeni ilgili İçtüzük ve Kanun hükümleri olduğundan, somut bireysel başvurudaki şikayetin aslında fiilen söz konusu hükümlere yönelik olduğu açıktır.

Yukarıda ifade edildiği şekilde (§§ 17 ve 18) Anayasa’nın Meclis Soruşturması Komisyonunun oluşum, görev ve yetkilerini düzenleyen 100. maddesinin son paragrafı meclis soruşturması komisyonlarının çalışmaları hakkında Meclisteki siyasî parti gruplarında, meclis soruşturması ile ilgili görüşme yapılamayacağını ve karar alınamayacağını hükme bağlamıştır. Aynı şekilde TBMM İçtüzüğü’nün 110. maddesinin ikinci paragrafı Meclis Soruşturması Komisyonunun çalışmalarının gizli olduğunu ve üyeler dışında kimsenin bu çalışmalara katılamayacağını ifade etmektedir.

Meclis soruşturmalarının Meclisin klasik yasama işlemi olmayıp yargısal veya yarı yargısal bir işlemi olduğu uygulama ve doktrinde de genel kabul gören bir yaklaşımdır. Mahkememiz de daha önceki kararlarında meclis soruşturmasını Anayasa ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne verilmiş bir ‘Adli görev ve Yetki’ olarak tanımlamış ve böylece meclis soruşturmasını yasama organı eliyle yürütülen bir yargı faaliyeti olarak kabul etmiştir. (AYM, E. 1970/25, K. 1970/32, K. T. 18/6/1970).

Bu bağlamda Meclis Soruşturması Komisyonu, bir nevi ceza soruşturması yürütmektedir, bu nedenle bu soruşturma açısından Cumhuriyet savcısı konumundadır. Nitekim hazırlanan rapor, daha sonra açılabilecek ceza davasında iddianame yerine geçen belge olarak kabul edilmektedir. Hal böyle olunca TBMM İçtüzüğünün 110. maddesinin öngördüğü gizliliği, 4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 157. maddesinde düzenlenen soruşturmanın gizliliği ile aynı şekilde yorumlamak gerekir. Soruşturmanın gizliliğini ihlal ise 26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 285. maddesinde suç olarak düzenlenmiştir.

Söz konusu soruşturmanın bir ceza soruşturması olduğunda duraksama yoktur. Ancak yürütülen soruşturmanın içeriği dikkate alındığında başvurucuların ne soruşturmanın sujelerinden oldukları ne de soruşturulan kişilere atfedilen fiillerden doğrudan ve şahsen etkilendikleri söylenebilir. Başvurucuların konumları ve statüleri gereği topluma karşı sorumlu oldukları olgusu da doğrudan ve şahsen etkilenmiş olma gerekliliğini karşılama noktasında yeterli değildir.

Başvurucu Mahmut Tanal’ın itirazının mercii tarafından taraf ehliyeti konusu tartışılmaksızın esastan incelenmiş olması da bu başvurucunun bireysel başvuru sürecinde mağdur sıfatını kazandığının kabulü şeklinde yorumlanamaz. Mahkememiz önceki tarihli kararlarında, derece mahkemeleri önündeki taraf ehliyeti ile bireysel başvuru açısından kişi yönünden yetkinin aynı şey olmadığını, kişi bakımından yetki konusunun Mahkememizin takdir değerlendirmesine tâbi olduğunu ifade etmiştir (B. No: 2013/1752, 26/6/2014, § 40). Bu haliyle başvurucular söz konusu meclis soruşturmasının tarafı değildirler.

Bireysel başvuruda bir başvurunun kabul edilebilmesi için başvurucunun sadece mağdur olduğunu ileri sürmesi yeterli olmayıp, ihlalden doğrudan etkilendiğini yani mağdur olduğunu göstermesi veya mağdur olduğu konusunda Anayasa Mahkemesini ikna etmesi gerekir. Bu itibarla, mağdur olduğu zannı veya şüphesi de mağdurluk statüsünün varlığı için yeterli değildir (B. No: 2013/8479, 6/2/2014, § 24).

Bu çerçevede başvuruculardan Mahmut Tanal, “toplumda yaşayan bir birey olarak yolsuzluk suçlarından toplumun her bireyi gibi etkilenmekte” olduğunu ve bu nedenle “taraf sıfatı”nın bulunduğunu ileri sürmekte ise de, yürütülen soruşturmayla doğrudan ve kişisel olarak ilgisini gösterebilmiş değildir. Başvurucu, soruşturmanın gizli olmasına ilişkin kanun ve İçtüzük hükümlerini hatırlatan başvuruya konu kamu gücü işleminin kendisi bakımından nasıl bir somut etki oluşturduğunu ve kişisel olarak etkilendiğini açıklamamakta, soruşturmanın gizli olarak yapılması nedeniyle “toplumun her bireyi gibi” etkilendiğini ileri sürmektedir. Gerçekten de söz konusu kanun ve İçtüzük hükümlerinden kaynaklanan soruşturmanın gizliliği ilkesinin varlığı nedeniyle bilgi edinme hakkı bakımından “herkes” etkilenebilmektedir. Bu itibarla soruşturmanın gizliliğine yönelik başvuru soyut (in abstracto) nitelikte bir şikayet mahiyetindedir.

Başvurucular başvuruya konu kamu gücü işleminin kendilerini kişisel olarak ve doğrudan etkilediğini somut olarak gösteremedikleri gibi, ilgili kanun ve İçtüzük hükümleri gereği gizli olan soruşturma işlemlerinden bilgi sahibi olmalarında meşru menfaatlerinin bulunduğunu da gösterebilmiş değillerdir. Somut olayda başvurucuların soruşturmanın gizliliği kapsamındaki bilgi ve belgelere ulaşmada meşru menfaatlerinin bulunduğu, dolayısıyla mağdur oldukları yönündeki kabul, yürütülmekte olan herhangi bir soruşturmayla ilgili bilgi almak ve vermek isteyen ancak bu talebi kamu gücü tarafından karşılanmayan herkese mağdur statüsü kazandırabilecektir. Böyle bir sonuç ise sadece mağdur statüsünü öngörülemez biçimde genişletmekle kalmayacak, aynı zamanda ceza yargılaması hukukunun temel ilkelerinden biri olan soruşturmanın gizliliği ilkesini de uygulanamaz hale getirebilecektir.

Açıklanan nedenlerle, başvurucuların, ihlale neden olduğunu ileri sürdükleri kamu gücü işleminden kişisel olarak ve doğrudan etkilenmedikleri anlaşıldığından, başvuruların diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin “kişi yönünden yetkisizlik” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

Başkan Haşim KILIÇ, Başkanvekilleri Serruh KALELİ ve Alparslan ALTAN ile üyeler Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ ve Erdal TERCAN başvurucuların tamamı, üye Serdar ÖZGÜLDÜR ise başvuruculardan Fatma Banu GÜVEN DOKUR, Kerem ALTIPARMAK ve Yaman AKDENİZ yönünden“kişi yönünden yetkisizlik” şeklindeki çoğunluk görüşüne, konunun esas yönünden incelemesi sonrasında karar verilebileceğine yönelik karşı görüşleri ile katılmamışlardır.

HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle, başvurunun “kişi yönünden yetkisizlik” nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA, Başkan Haşim KILIÇ, Başkanvekilleri Serruh KALELİ, Alparslan ALTAN, üyeler Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ ve Erdal TERCAN’ın tüm başvurucular yönünden, üye Serdar ÖZGÜLDÜR’ün ise başvurucular Fatma Banu GÜVEN DOKUR, Kerem ALTIPARMAK ve Yaman AKDENİZ yönünden karşıoyları ve OY ÇOKLUĞUYLA; yargılama giderlerinin başvurucular üzerinde bırakılmasına OYBİRLİĞİYLE, 10/12/2014 tarihinde karar verildi.

Başkan

Haşim KILIÇ

Başkanvekili

Serruh KALELİ

Başkanvekili

Alparslan ALTAN

Üye

Serdar ÖZGÜLDÜR

Üye

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Üye

Recep KÖMÜRCÜ

Üye

Burhan ÜSTÜN

Üye

Engin YILDIRIM

Üye

Nuri NECİPOĞLU

Üye

Hicabi DURSUN

Üye

Celal Mümtaz AKINCI

Üye

Erdal TERCAN

Üye

Muammer TOPAL

Üye

Zühtü ASLAN

Üye

M. Emin KUZ

Üye

Hasan Tahsin GÖKCAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KARŞI OY GEREKÇESİ

Türkiye Büyük Millet Meclisinde dört eski Bakan hakkındaki iddialara ilişkin olarak kurulan Meclis Soruşturma Komisyonu Başkanı tarafından 21/11/2014 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına başvurularak Anayasanın 98, 100 ve TBMM İçtüzüğünün ilgili maddeleri gereğince, Ekonomi Eski Bakanı Mehmet Zafer ÇAĞLAYAN, İçişleri Eski Bakanı Muammer GÜLER, Avrupa Birliği Eski Bakanı Egemen BAĞIŞ ile Çevre ve Şehircilik Eski Bakanı Erdoğan BAYRAKTAR hakkında kurulan (9/8) esas numaralı Meclis Soruşturması Komisyonunca yürütülen soruşturma hakkında bazı basın ve yayın organlarında soruşturmanın gizliliğini ihlal edecek ve masumiyet karinesi ilkesini çiğneyecek şekilde yayınlar yapıldığından bahisle soruşturmanın sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi ve ilgililerin lekelenmeme hakkının korunması bağlamında soruşturmanın bitim tarihi olan 27/12/2014 tarihine kadar yazılı ve görsel medya ile internet ortamında yayın yasağı kararı verilmesi talep edilmiş, Ankara 7. Sulh Ceza Hâkimliği, 25/11/2014 tarihinde TBMM Komisyonu tarafından yürütülen soruşturmanın gizli olduğunu tespit ederek, haklarında soruşturma yapılan eski Bakanların kişilik haklarının zedelenmemesi, şöhret ve diğer haklarının korunması gerekçesi ile Komisyon tarafından istenen bilgi ve belge içerikleri, dinlenen tanık, bilgi sahibi ve bilirkişi ve diğer ilgili kişilerin beyanlarının içerikleri hakkında 27/12/2014 tarihi mesai bitimine kadar tüm yazılı, görsel medya ve internet ortamında yapılan yayınlar hakkında yayın yasağı konulmasına karar vermiştir.

Başvurucular, Türkiye Büyük Millet Meclisi Soruşturma Komisyonu tarafından yürütülen sözkonusu soruşturma kapsamında Komisyon Başkanı’nın talebi üzerine bu Komisyonun çalışmaları ile ilgili olarak yayın yasağı konulmasının ve bu yasağa ilişin yapılan itirazın tatmin edici bir gerekçe gösterilmeksizin reddedilmiş olmasının,  adil yargılanma haklarını ve ifade özgürlüklerini ihlal ettiğini, sürdürülen soruşturma içeriğine erişimin mahkeme kararıyla tümüyle engellenmesinin temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin anayasal kriterlere aykırı olduğunu ve ölçülülük ilkesine uymadığını ileri sürmüşlerdir.

Mahkememiz çoğunluğu tarafından, “başvurucuların güncel ve kişisel haklarına yönelik bir müdahale olmadığı anlaşıldığından başvuruların “kişi yönünden yetkisizlik” nedeniyle kabul edilemez olduğuna” karar verilmiştir. Aşağıda belirtilen gerekçelerle Mahkememiz çoğunluğunun bu görüşüne katılmamız mümkün olmamıştır.

6216 sayılı Kanun’un 46. maddesinin 1. fıkrasına göre “bireysel başvuru ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenenler tarafından yapılabilir”. Başvuru konusu olayda da, başvurucuların mağduriyetlerine neden olabilecek hakları olmadığı yahut kamu gücünden doğrudan etkilenmediği, başvurucuların, güncel, kişisel bir haklarının olup olmadığı ve kamu gücünden doğrudan etkilenip etkilenmediklerinin araştırılması gerekmektedir.

Öncelikle olayda bir yayın yasağı söz konusu olduğundan,  başvurunun Anayasa’nın 26. maddesi ve AİHS’nin 10. maddesi kapsamında ifade özgürlüğü açısından değerlendirilmesi gerekir. Bu hakkın bireysel başvuruya konu olabilecek haklardan olduğu konusunda şüphe yoktur.

Anayasa’nın “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti“ne ilişkin 26. maddesi şöyledir:“Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar.

                  .Bu hürriyetlerin kullanılması, milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.

                  Haber ve düşünceleri yayma araçlarının kullanılmasına ilişkin düzenleyici hükümler, bunların yayımını engellememek kaydıyla, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlanması sayılmaz. Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir.”

Anayasanın 26. ve AİHS’nin 10. maddeleri gereğince, herkes kural olarak ifade özgürlüğüne sahiptir. Bu özgürlük yine Anayasanın 26. maddesinde belirtilen hükümlere uygun olarak sınırlandırılabilir. Ayrıca Anayasa’nın 13. maddesi gereğince   “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” Dolayısıyla ifade özgürlüğüne ilişkin getirilecek sınırlamalar burada belirtilen gereklere de uygun olmalıdır.

Anayasa’nın “Basın hürriyeti” kenar başlıklı 28. maddesinin ilgili bölümleri şöyledir:

                  “Basın hürdür, sansür edilemez. .Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır.Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 ve 27’nci maddeleri hükümleri uygulanır….”.

9.6.2004 günlü, 5187 sayılı Basın Kanununun 3. maddesi şöyledir:

                    “Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir.

                   Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlakının, milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.”

Anılan düzenlemeler uyarınca ifade özgürlüğü, sadece “düşünce ve kanaate sahip olma” özgürlüğünü değil aynı zamanda sahip olunan “düşünce ve kanaati (görüşü) açıklama ve yayma”, buna bağlı olarak “haber veya görüş alma ve verme” özgürlüklerini de kapsamaktadır. Bu çerçevede ifade özgürlüğü bireylerin serbestçe haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanamaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelir (B.No:2013/2602,23/1/2014, §40).

Anayasadaki düzenlemelere genel olarak bakıldığında, 25. maddesinde düşünceye sahip olma özgürlüğü, 26. maddesinde düşünceyi ifade etme özgürlüğü garanti altına alınmış, Anayasa’nın 28., 29. ve 30. maddelerinde basın özgürlüğüne ilişkin ek güvenceler sağlanmıştır. Anayasa’da yer alan sınırlandırma hükümleri Anayasa’nın 13. maddesi ile birlikte değerlendirildiğinde basın özgürlüğüne yapılacak müdahalelerin dar bir alanda gerçekleşmesi gerektiği sonucuna varılır.

İfade özgürlüğü, demokratik toplumun temellerinden biri olup toplumun gelişmesi ve bireyin kendini geliştirmesi ve gerçekleştirmesi için vazgeçilmez koşullar arasında yer alır. Hakikat ışığı fikirlerin çarpışmasından doğar. Bu bağlamda toplumsal ve siyasal çoğulculuğun varlığı, barışçıl olmak koşuluyla her türlü düşüncenin serbestçe ifade edilmesine bağlıdır. Bireyler, düşüncelerini serbestçe ifade edebildikleri ve tartışabildikleri bir ortamda kişiliklerini gerçekleştirebilirler. İfade özgürlüğü, insanların kendilerini ve başkalarını tanımlamada, anlamada ve başkalarıyla ilişkilerini belirlemede ihtiyaç duydukları önemli bir değerdir. (B.No:2013/2602,23/1/2014, §41).

İfade özgürlüğünün sözü edilen toplumsal ve bireysel işlevini yerine getirebilmesi için, AİHM’nin de ifade özgürlüğüne ilişkin kararlarında sıkça belirttiği gibi, sadece toplumun ve devletin olumlu, doğru ya da zararsız gördüğü  “haber” ve “düşüncelerin”  değil, devletin veya halkın bir bölümünün olumsuz ya da yanlış bulduğu, onları rahatsız eden haber ve düşüncelerin de serbestçe ifade edilebilmesi ve bireylerin bu ifadeler nedeniyle herhangi bir yaptırıma tabi tutulmayacağından emin olmaları gerekir. İfade özgürlüğü, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin temeli olup bu özgürlük olmaksızın  “demokratik toplumdan” bahsedilemez (bkz.Handyside/Birleşik Krallık,B.No: 5493/72, 7/12/1976, §49).

Anayasa’da sadece düşünce ve kanaatler değil, ifadenin tarzları, biçimleri ve araçları da güvence altına alınmıştır. Anayasa’nın 26. maddesinde düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün kullanımında başvurulabilecek araçlar “söz, yazı, resim veya başka yollar” olarak ifade edilmiş ve “başka yollar” ifadesiyle her türlü ifade aracının anayasal koruma altında olduğu gösterilmiştir (B.No:2013/2602,23/1/2014, §43).

Düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü, insanın serbestçe haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanamaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelir.

Düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü, Anayasa’da yer alan diğer hak ve özgürlüklerin önemli bir kısmını doğrudan etkiler. Gerçekten de gazete, dergi veya kitap biçiminde basın yayın yoluyla düşüncenin yayılmasının başlıca aracı olan basın, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün kullanılma biçimlerinden biridir. Basın özgürlüğü, AİHS’de ayrı bir madde olarak değil ifade özgürlüğüne ilişkin 10. madde kapsamında koruma altına alınmıştır. AİHS’in 10. maddesi, yalnızca düşünce ve kanaatlerin içeriğini değil iletilme biçimlerini de koruma altına almaktadır. Buna karşın basın özgürlüğü, Anayasa’nın 28-32. maddelerinde özel olarak düzenlenmiştir(B.No:2013/2602,23/1/2014, §44).

Basın özgürlüğü, gazete, dergi, kitap gibi araçlar ile düşünce ve kanaatleri açıklama, yorumlama, bilgi, haber ve eleştirilerin yayın ve dağıtım haklarını kapsar (bkz. AYM, E.1996/70, K.1997/53, K.T. 5/6/1997). Basın özgürlüğü düşüncenin iletilmesini ve dolaşımını gerçekleştirerek bireyin ve toplumun bilgilenmesini sağlar. Çoğunluğa muhalif olanlar da dâhil olmak üzere düşüncelerin her türlü araçla açıklanması, açıklanan düşünceye taraftar sağlanması, düşünceyi gerçekleştirme konusunda ikna etme çabasında bulunulması çoğulcu demokratik düzenin gereklerindendir. Bu itibarla düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü ile basın özgürlüğü demokrasinin işleyişi açısından hayati bir öneme sahiptir. Basın özgürlüğü bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğü iken diğer yönüyle de halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıyla yakından ilgilidir.

Demokratik bir sistemde, kamu gücünü elinde bulunduranların yetkilerini hukuki sınırlar içinde kullanmalarını sağlamak açısından basın ve kamuoyu denetimi en az idari ve yargısal denetim kadar etkili bir rol oynamakta ve önem taşımaktadır. Halk adına kamunun gözcülüğü işlevini gören basının işlevini yerine getirebilmesi özgür olmasına bağlı olduğundan basın özgürlüğü, herkes için geçerli ve hayati bir özgürlüktür(bkz. AYM, E.1997/19, K.1997/66, K.T. 23/10/1997). Yazılı, işitsel veya görsel basın, kamu gücünü kullanan organların siyasi kararlarını, eylemlerini ve ihmallerini sıkı bir denetime tabi tutarak ve vatandaşların karar alma süreçlerine katılımını kolaylaştırarak demokrasinin sağlıklı bir şekilde işlemesini ve bireylerin kendilerini gerçekleştirmelerini güvence altına almaktadır. Nitekim AİHM, kamuyu ilgilendiren meselelerde, kamuoyunun bilgilendirilmesini engelleyen tedbirler söz konusu olduğunda, 10. madde yönünden çok daha dikkatli bir incelemede bulunacağına, kamuoyunda görüş oluşturma fonksiyonunun korunması olgusunun sadece medya ve profesyonel gazetecilerle sınırlı olmadığına işaret etmiştir. (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Lingens/Avusturya, B. No: 9815/82, 8/7/1986, § 41;Özgür radyo-Ses Radyo Televizyon Yapım ve Tanıtım AŞ/Türkiye, B. No: 64178/00, 64179/00, 64181/00, 64183/00, 64184/00, 30/3/2006 § 78; Erdoğdu ve İnce/Türkiye, B. No: 25067/94, 25068/94, 8/7/1999, § 48;Jersild/Danimarka, B.No: 15890/89, 23/9/1994, §31).

İfade özgürlüğü konusunda devletin pozitif ve negatif yükümlülükleri bulunmaktadır. Kamu makamları negatif yükümlülük kapsamında zorunlu olmadıkça ifadenin açıklanmasını ve yayılmasını yasaklamamalı ve yaptırımlara tabi tutmamalı; pozitif yükümlülük kapsamında ise ifade özgürlüğünün gerçek ve etkili korunması için gereken tedbirleri almalıdır (Benzer yöndeki AİHM görüşü için bkz. Özgür Gündem/Türkiye, B. No: 23144/93, 16/3/2000, § 43). Bu denge kurulurken Anayasa’nın 13. ve 26. maddeleri kapsamında kanunen öngörülen sınırlı sebeplerle ve meşru amaçlarla, demokratik toplum düzeninin gerekleri gözetilerek, sınırlama amacı ile aracı arasında ölçülü bir dengenin gözetilmesi ve hakkın özüne dokunulmaması gereklidir (B. No: 2013/2602, 23/1/2014, § 56). Anayasa Mahkemesi, müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını, müdahalede bulunulurken hakkın özüne dokunulup dokunulmadığını, ölçülü davranılıp davranılmadığını her olayın kendine has özelliklerine göre takdir edecektir (B. No: 2013/2602, 23/1/2014, § 61).

AİHM, basın özgürlüğü ile ilgili kararlarında ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birini oluşturduğunu hatırlatarak basına tanınması gereken güvencelerin özel bir öneme sahip bulunduğunu belirtir.  Basının ve medya organlarının özgürlüğünün kamuoyuna yöneticilerin görüş ve davranışlarını tanıtmak ve yargılamak için en iyi imkanlardan birisi olduğunun altını çizer. Basının bir görevinin de siyasal arenada ve diğer kamu yararı olan alanlarda tartışma konusu olan bilgi ve görüşleri topluma iletmek olduğu şüphesizdir. Basının bu görevi, kamuoyunun da bu bilgi ve görüşleri alma hakkı ile tamamlanır (Handyside, § 49, Centro Europa 7 S.R.L. ve Di Stefano, § 131). Başka bir anlatımla, basın özgürlüğünün bir yönünü halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğü; diğer yönünü ise, halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkı oluşturur. Mahkeme’ye göre ancak bu şekilde basın kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından yaşamsal önemi bulunan “halkın gözcülüğü”  ya da “bekçisi” görevini yapabilir.  Basın özgürlüğü söz konusu olduğunda ulusal makamlara tanınan takdir yetkisi demokratik bir toplumun yararı dikkate alınarak sınırlandırılır (Editions Plon, § 44, Bladet Tromso ve Stensaas,  § 59). Bu ilkeler öncelikle yazılı basın için geliştirilmiş olmakla birlikte, hiç kuşku yok ki görsel-işitsel basın için de geçerlidir.

Sözleşme’nin 10. maddesi, ifade özgürlüğünün kullanılmasının bazı formalitelere, koşullara, sınırlamalara veya yaptırımlara bağlanmasına engel değildir. Bununla birlikte bu kısıtlamalar öyle tehlikeler içerirler ki Mahkeme’nin sıkı bir biçimde incelemesini gerektirirler (Sté Plon, § 42). Madde 10 (2)’de belirtilen bu istisnalar dar olarak yorumlanmalı ve müdahalenin gerekliliği ‘inandırıcı’ olarak ortaya konulmalıdır (Zana/ Türkiye, (1997) 27 EHRR 667 para. 51).

Bu çerçevede, gazetecilik mesleğini yapma konusunda getirilen bir sınırlama ancak “çok istisnai koşullarda meşru görülebilir” (Cumpana ve Mazare, § 118). Özellikle basın söz konusu olunca durum böyledir: Haber çok hızla eskiyen bir üründür ve kısa bir süre için dahi olsa onun yayınlanmasını geciktirmek tüm önemini ve yararını ortadan kaldırma riski taşır (Çetin ve Diğerleri, § 49). Sözleşme’nin 10. maddesi yayın henüz gerçekleşmeden yapılan sınırlamaları  (ön sınırlamalar) yasaklamaz. Ancak bu tarz ön sınırlamalar “hem yasaklamanın sınırlarını göstermek bakımından çok sıkı bir yasal çerçeve tarafından düzenlenmeli, hem de kötüye kullanma ihtimaline karşı etkili bir yargı denetimine konu olmalıdır” (Association Ekin, § 38).

AİHM’in kamuya mal olmuş kişiler özellikle de topluma karşı sorumluluğu en üst düzeyde bulunan politikacılar söz konusu olduğunda özel hayatın gizliliği kavramını diğer kişilere oranla daha dar yorumladığı bilinmektedir.

İfade özgürlüğü ve özel hayatın korunması arasındaki dengede hedef alınan kişinin rol ve fonksiyonu ve haber röportaj ve/veya fotoğrafa konu faaliyetin niteliği önemli bir kriter oluşturmaktadır. Burada normal bireyler ile kamusal şahıs ya da siyasi kişilik olarak kamusal alanda hareket eden bireyleri ayırmak yerinde olur. Kamu tarafından tanınmayan bir kişi özel hayat hakkına ilişkin özel bir korumadan yararlanmayı talep edebilirken, kamu tarafından tanınan bireyler için böyle bir şey söz konusu değildir. (Minelli/İsviçre(kabul edilebilirlik üzerine karar), no 14991/02, 14 Haziran 2005, ve Petrenco, § 55). Mesela resmi bir görev yerine getiren siyasi kişilikler hakkında demokratik toplumdaki bir tartışmaya katkı sunabilecek olaylardan bahseden bir röportaj, böyle bir görev yerine getirmeyen bir kişinin özel hayatıyla ilgili detaylar üzerine yapılan bir röportajla bir tutulamaz. (Von Hannover, § 63, ve Standard Verlags GmbH , § 47). Zira AİHM, başkalarının şöhret ve haklarının korunması kapsamında ifade özgürlüğüne müdahalenin demokratik toplumlarda gerekliliği konusunda sade vatandaşlarla, kamuya mal olmuş kişileri, kamu görevlileriyle siyasetçileri birbirlerinden ayırarak değerlendirmeler yapmaktadır. Özellikle ifade özgürlüğü ile başkalarının hak ve şöhret değerlerinin çatışması hâlinde eğer şöhreti söz konusu olan kişi sade vatandaş ise korumayı üst düzeyde şöhretten yana tutmakta,  siyasetçinin şöhreti söz konusu ise ilke olarak tercihini ifade özgürlüğünden yana kullanmaktadır.

Lingens davasında, Federal Devlet Başkanı’nın itibarının muhtemelen zarar görmüş olabileceğini kabul eden Mahkeme, onun politikacı konumuna ve makalelerin politik meselelere ilişkin bulunduğuna ve kamu yararına vurgu yaparak, müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olmadığına hükmetmiştir (Lingens/Avusturya, (1986) 8 EHRR 407).

Yine çok yakın bir zamanda hakkında parlamento soruşturması olan bir milletvekilinin soruşturma içeriğine ilişkin basında yer alan haberlerin özel hayatın gizliliğini ihlal ettiği iddiasıyla açmış olduğu dava da vermiş olduğu Hoon/İngiltere kararında şöyle demektedir: ‘Toplumun parlamento süreçlerinden ve bu süreçlerin sonuçlarından haberdar olmasında hukuki bir yarar söz konusudur. Bu süreçler kamuya açık olmamaları halinde üstlerinin örtülebileceği konusunda toplumda bir algı yaratma riskiyle karşı karşıya kalırlar. Mahkeme anılan sebeplerle başvurucunun özel hayatın gizliliğinin ihlal edildiğine yönelik iddialarını kabul edilmez bulmuştur. (Hoon/İngiltere, B.no: 14832/11, 4/12/2014)

AİHM müdahalenin demokratik toplumda gerekli olmasını, “zorlayıcı sosyal ihtiyaç” ın varlığına dayandırmaktadır. Buna göre, sınırlayıcı tedbir, zorlayıcı bir sosyal ihtiyacın karşılanması ya da gidilebilecek en son çare niteliğinde değilse, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun bir tedbir olarak değerlendirilmemektedir. Aynı şekilde zorlayıcı sosyal ihtiyacın varlığı araştırılırken de soyut bir değerlendirme yapılmayıp, ifade ortamına dahil olan ifade edenin sıfatı,  hedef alınan kişinin kimliği, tanınmışlık düzeyi, ifadenin içeriği, ifadelerin kamuoyunu ilgilendiren genel yarara ilişkin bir tartışmaya sağladığı katkı gibi çeşitli hususlar göz önünde bulundurulmalıdır. (Bu konudaki AİHM kararları için bkz. Axel Springer AG / Almaya,[BD], B.No: 39954/08, 7/2/2012; Von Hannover/Almanya (no.2) [BD], 40660/08 ve 60641/08, 7/2/2012)

Nitekim AİHM, Axel Springer AG davasında ifade özgürlüğü ile başkalarının şöhretinin çatışması hâlinde çatışan menfaatlerin dengelenip dengelenmediğini, dolayısıyla müdahalenin demokratik toplumda gerekli ve orantılı olup olmadığını belirlemeye yönelik bazı kriterler geliştirmiştir. Bu kriterler; a) basında yer alan yazı veya ifadelerin kamuoyunu ilgilendiren genel yarara ilişkin bir tartışmaya sağladığı katkı, b) hedef alınan kişinin tanınmışlık düzeyi ve yazının amacı, c) ilgili kişinin yayından önceki davranışı, d) bilginin elde edilme yöntemi ve doğruluğu, e) yayının içeriği, biçimi ve sonuçları ve f) yaptırımın ağırlığı olarak ifade edilmiştir (bkz. Axel Springer AG / Almaya, [BD], B.No: 39954/08, 7/2/2012).

Başvuru konusu olayda da TBMM’nde oluşturulan Soruşturma Komisyonu tarafından yürütülen bir soruşturma söz konusu olduğundan, bu soruşturmanın gizliliği ile ilişkili olabilecek hükümlere bakmak gerekmektedir. Meclis soruşturmasını düzenleyen Anayasa’nın 100. maddesinde soruşturmanın gizli yürütüleceğini ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Söz konusu hükmün 4. fıkrasında “Meclisteki siyasi parti gruplarında, Meclis soruşturması ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz” şeklinde bir hüküm bulunmakta ise de, bu hüküm soruşturmanın gizli yürütülmesi ile ilgili olmayıp, soruşturma tamamlandıktan sonra, hakkında soruşturma açılan kimselerin Yüce Divana gönderilip gönderilmeyeceği konusunda parti gruplarında ve milletvekillerini bağlayacak şekilde görüşme yapılamayacağı ve karar alınamayacağına ilişkindir. O nedenle bu hükme dayanarak, Mecliste yürütülen soruşturmanın gizli olduğu, bu konuda herhangi bir yayının yapılamayacağı sonucunu çıkarmak mümkün değildir.

Başvuru konusu olaya ilişkin olabilecek Ceza Muhakemesi Kanununun 157. maddesinde soruşturma evresindeki işlemlerin gizli olduğuna yönelik bir hüküm bulunmaktadır. Yine Türk Ceza Kanununun 285. maddesinde gizliliğin ihlal edilmesi hali suç olarak kabul edilmiş ve suçun unsurları ve cezası düzenlenmiştir. Ayrıca TBMM İçtüzüğünün 110. maddesinin 2. fıkrasında Komisyonun çalışmaları gizlidir. Bu komisyona kendi üyeleri dışındaki milletvekilleri katılamazlar” şeklinde bir hüküm bulunmaktadır. Belirtilen mevzuat hükümlerinde düzenlenen soruşturmanın gizliliği ve bu soruşturmayı ihlal etmenin Türk Ceza Kanunu’nun 285. maddesinde suç olarak düzenlendiği tezinin somut olaya uygulanması yerinde değildir. Zira bir ceza soruşturmasının etkin olarak sürdürülebilmesi için gizli yapılmasına oranla soruşturma hakkında genel bir yayın yasağı konulması çok daha geniş kapsamlı ve çok daha sınırlayıcı bir önlemdir. Zira, Türk Ceza Kanunu’nun 285. maddesinin son fıkrası soruşturmanın gizliliğini ihlal suçu ile ilgili olarak önemli bir istisnaya yer vermiştir. Fıkradaki düzenleme, “Soruşturma ve kovuşturma işlemlerinin haber verme sınırları aşılmaksızın haber konusu yapılması suç oluşturmaz.” şeklindedir. Yani kural, soruşturmanın gizliliği ile birlikte aynı zamanda soruşturmanın gizliliğine riayet etmek koşuluyla haber yapılabilmesini de korumaktadır. Soruşturmanın gizliliğini ihlal, zaten başlı başına suç teşkil etmekte olup müeyyidesi Ceza Kanununda bulunmaktadır. Buna rağmen soruşturmanın gizliliğini ihlal etmeksizin yapılacak yayınlar hakkında da yasak getirilmesi geniş bir alanda ifade, basın ve haber alma hürriyetlerinin kısıtlanması sonucunu doğuracaktır.

Şu halde, Mecliste yürütülen soruşturmanın gizli olduğuna, bu konuda yayın yapılamayacağına ilişkin olarak Anayasa’da bir hüküm bulunmamaktadır; soruşturmanın gizliliği Meclis İçtüzüğünde ve CMK’da yer almış, Ceza Kanununda da ayrıca suç olarak düzenlenmiştir. Soruşturmanın gizliliğini ihlal, haber verme maksadını aşan, iftira ve hakaret niteliğindeki yayınlar yapmak zaten herhangi bir yasaklama olmaksızın Türk Ceza Kanununda suç olarak düzenlenmiş bulunmakla birlikte, suç ve yasak kapsamının haber verme ve haber alma haklarını da kapsayacak şekilde genişletilmesi kabul edilemez.  Bu bakımdan, haber verme hakkının sınırlarını aşan kişiler her zaman sorumlu tutulabilirler. Çoğunluk gerekçesinde olduğu gibi, bu hükümlere dayanarak, somut olayda yürütülen soruşturmanın kanundan dolayı gizli olduğu, başvurucuların yürütülen soruşturma ile ilgili olarak bilgilenme hakları ve ifade özgürlüğünün zaten bulunmadığı, o nedenle de korunacak bir haklarının bulunmadığı, başvurucuların mağduriyetlerinin de söz konusu olamayacağı, bu açıdan mahkemenin vermiş olduğu kararın herhangi bir etkisinin ve öneminin olmadığı; ihlâlin kanundan kaynaklandığı, mahkeme kararından doğrudan etkilenmediği, yasaklama getiren mahkeme kararının soruşturmanın gizliliğine ilişkin ilgili kanun ve İçtüzük hükümlerinin tekrarından ibaret olduğu, bir yenilik getirmediği, somut başvurudaki şikayetin aslında fiilen söz konusu hükümlere yönelik olduğu şeklindeki gerekçelerle başvurunun kişi bakımından yetkisizlik nedeniyle reddi sonucuna varılması kanaatimizce mümkün değildir.

AİHM, kamuyu ilgilendiren meselelerde, kamuoyunun bilgilendirilmesini engelleyen tedbirler söz konusu olduğunda, 10. madde yönünden çok daha dikkatli bir incelemede bulunacağına, kamuoyunda görüş oluşturma fonksiyonunun korunması olgusunun sadece medya ve profesyonel gazetecilerle sınırlı olmadığına işaret etmiştir (Társaság A Szabadságjogokért/Macaristan, (Başv. 37374/05), 14 Nisan 2009, para.26).

AİHM, içtihatlarının gelişimi sürecinde ‘Bilgi edinme hakkı’ kavramını daha geniş yorumlanmaya başlamış ve kamuyu ilgilendiren konuları takip eden ve toplum için hayati önem taşıyan kişi ve oluşumları caydırabileceği gerekçesiyle, bir çok kararında ifade özgürlüğüne ilişkin 10. maddenin ihlal edildiğine hükmetmiştir  (Shapovalov/Ukraıne, 45835/05, 31 Temmuz 2012. para. 68).

Başvuru konusu olayda da, TBMM’nde yürütülen bir yolsuzluk soruşturması hakkında Sulh Ceza hakimi tarafından  “soruşturmanın bitim tarihi olan 27.12.2014 günü mesai sonu bitimine kadar tüm yazılı, görsel ve internet ortamında yapılan yayınlar hakkında yayın yasağı konulmasına” karar verilmiştir. Getirilen bu genel yayın yasağından, başvurucuların da bilgilenme haklarının ve ifade özgürlüklerinin belirli bir tarihe kadar da olsa,  olumsuz yönde etkilendiği açıktır. Getirilen yayın yasağının genel olması, doğrudan başvuruculara yönelik olmaması, bu olumsuz etkilenmenin ortaya çıkmadığı sonucunu doğurmaz.

Yukarıda ifade edilen AİHM İçtihatları ve Mahkememizin ifade özgürlüğü ve bilgiye ulaşım hakları konusunda vermiş olduğu önceki bazı kararlar dikkate alındığında görülmektedir ki, ifade özgürlüğü söz konusu olduğunda mağdur sıfatı daha geniş yorumlanmakta, korunan diğer haklarda olduğu gibi, doğrudan belirli bir şahsa yönelik etkinin veya bağlantının mevcudiyeti mutlak bir koşul olarak görülmemektedir. Bu açıdan mağdur sıfatının belirlenmesinde ifade özgürlüğü ile diğer haklar örneğin mülkiyet hakkı ihlaline ilişkin iddialar farklı bir bakışla incelenmektedir. Bu yaklaşım farklılığındaki temel unsur, ifade özgürlüğünün diğer insan haklarına nazaran, demokratik bir sistemin varlığı açısından AİHS ve Anayasa karşısında sahip bulunduğu temel önemden kaynaklanmaktadır.

Nitekim Mahkememiz, 2014/4705 sayılı ve 29.05.2014 tarihli “youtube.com isimli internet sitesinin erişiminin engellenmesine ilişkin kararında,  söz konusu sitenin sahibi Youtube LLC Corporation Service Company’nin dışındaki diğer başvurucuların, youtube.com sitesini bilgi edinme ve içerik sağlayıcı sıfatı ile bilgi paylaşımı için  kullanmakta olmaları nedeniyle mağdur sıfatını haiz olduklarını kabul etmiş ve başvurularını incelemiştir. Keza,  twitter.com isimli internet sitesinin erişime engellenmesi ilişkin 2014/3986 sayılı başvuruda da benzer bir durum söz konusudur. Anayasa Mahkemesi’nin 02.04.2014 tarihli kararında yine başvurucuların sözkonusu internet sitesinin aktif kullanıcıları olmaları nedeniyle, mağdur oldukları kabul edilmiş, başvuruları kişi bakımından yetkisizlik gerekçesiyle reddedilmemiştir. Somut başvuruda da, başvurucuların youtube.com veya twitter.com sitelerinin kullanıcılarından farklı düşünülmesi mümkün değildir. Zira başvurucular, yazılı ve görsel medyada yahut internet ortamında yayınlanacak bilgilerin aktif kullanıcıları konumundadırlar.

Başvurucuların milletvekili, gazeteci ve öğretim üyesi oldukları görülmektedir. Milletvekilinin ve gazetecilerin, TBMM’nde yürütülen bir soruşturmayla ilgili olarak ifade özgürlüklerinin ve bilgilenme haklarının normal bir vatandaşa göre daha öncelikli olması gerektiği düşünülebilir. Ancak, kanaatimizce, genel bir hak olan ve demokratik toplumun sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi için son derece önemli olan ifade özgürlüğü ve bilgilenme hakkı açısından, somut olayda başvurucular arasında bir ayırım yapmaya gerek görülmemiştir. Bu nedenlerle, başvurucuların tamamının getirilen yayın yasağından dolayı ifade özgürlüklerinin etkilendiği, bu konuda güncel ve kişisel haklarının bulunduğu kabul edilmelidir.

Başvurucuların haklarının kamu gücü işleminden doğrudan etkilenip etkilenmediği sorunu incelenirken konu çoğunluk gerekçesinde belirtildiği şekilde değerlendirildiğinde,  Anayasa ile verilen hakkın, kanunla veya Meclis İçtüzüğü ile ortadan kaldırılması veya geri alınması sonucunun doğduğu söylenebilir. Zira Anayasa m. 26’da herkese ifade özgürlüğü tanınmıştır. Bu hak Anayasa’ya uygun olarak kanunla sınırlandırılabilir. Getirilen bu sınırlandırmanın da Anayasa’ya uygun olup olmadığı iptal veya itiraz yolu ile önüne geldiğinde Anayasa Mahkemesince denetlenir, hak ve özgürlüklere ölçüsüz bir müdahale varsa hüküm iptal edilebilir. Ancak bu durum, kanunla hakkın yasaklanması veya sınırlanması halinde, Anayasa ile tanınan hakkın hiç doğmadığı veya zaten sınırlı olduğu, o nedenle de, bireysel başvuruya konu olabilecek bir hakkın ortaya çıkmadığı sonucunu doğurmaz. Anayasa ile hak doğmuştur, bu hak AİHS veya Türkiye tarafından onaylanan eki protokollerde de düzenlenmişse bireysel başvuruya konu olabilir.

Hakkı ihlâl eden kamu gücü işleminin, mahkeme kararından değil de, kanundan kaynaklanıyor olması, o konuda bireysel başvuruda bulunan kimsenin mağduriyetinin bulunmadığı anlamına gelmez. Mağduriyet varsa ve bu kanun hükmünden kaynaklanıyorsa, bu takdirde başvuru kişi bakımından yetkisizlik gerekçesi ile değil, konu bakımından yetkisizlik kapsamında değerlendirilebilir. Kaldı ki, somut başvuru konusu olayda, Ankara 7. Sulh Ceza Hakimliği, Komisyon Başkanının talebi üzerine yayın yasağı kararı vermiş, bir başvurucunun karara itirazı da Ankara 8. Sulh Ceza Hakimliği tarafından reddedilmiş, bu ret kararı üzerine bireysel başvuruda bulunulmuştur. O nedenle, doğrudan kanun hükmünün Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle yapılmış bir başvuru yoktur. Sulh ceza hakiminin somut olay üzerine verdiği yayın yasağı kararına karşı bireysel başvuruda bulunulmuştur. Bu kararın da, başvurucuların ifade özgürlüklerini etkilediği konusunda tereddüt yoktur. Mahkemenin vermiş olduğu yayın yasağı kararının CMK’daki veya Meclis İçtüzüğündeki hükümlere dayanıyor olması, mahkemenin kararını etkisiz hale getirmez; hakkı doğrudan etkilemesi sonucunu değiştirmez. Kaldı ki, mahkeme kararı sonuçta bir kanun hükmüne yahut bir hukuk kuralına dayanmak zorundadır. Mahkeme kararı ile, o konudaki genel düzenleme, somut olaya uygulanmaktadır. Bu açıdan,  başvuru konusu olayda, başvurucuların hakları, kanuna dayanarak verilen mahkeme kararından doğrudan etkilenmektedir.

Yukarıdaki ilkeler ışığında başvuruya konu olay incelendiğinde; başvuruya konu olan soruşturma bir meclis soruşturmasıdır ve bir dönem en üst düzey icra organı olan hükümette Bakan olarak görev yapmış kişilere karşı yürütülmektedir.  Meclisin iradesini bu milletvekillerine karşı soruşturma açma yönünde kullanması, konunun kamuya bakan bir yönünün olduğunun da kabulü anlamına gelmektedir. Ayrıca soruşturma, milletvekillerine yönelik şahsi nitelikli sayılabilecek iddialarla ilgili değildir. Soruşturma kamuoyunda yolsuzluk olarak tanımlanan, kamu kaynaklarının usulsüz kullanımı iddialarına yönelik bir soruşturmadır. Bu nedenle başvurucularla birlikte toplumun geneli soruşturmanın içeriğini bilme ve kamuoyunda tartışabilme noktasında hak sahibidirler.

Yukarıda açıklanan sebeplerle, başvurucuların, Ankara 7. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından getirilen yayın yasağı kararı ve bu karara karşı yapılan itiraz üzerine Ankara 8. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından verilen itirazın reddi kararına karşı bireysel başvuruda bulunmakta güncel ve kişisel haklarının bulunduğu, bu hakkın kamu gücü işleminden doğrudan etkilendiği, bu nedenle başvuruların kişi bakımından yetkisizlik gerekçesiyle reddedilmeyip, başvurunun esasının incelenmesi gerektiği kanaatinde olduğumuzdan, Mahkememiz çoğunluğunun başvurunun ‘halk başvurusu’ niteliğinde olduğu ve başvurucuların verilen gizlilik kararı açısından doğrudan mağdur sıfatlarının olmaması nedeniyle ‘kişi yönünden yetkisiz’ olduklarına” ilişkin görüşüne katılmamız mümkün olmamıştır.

Başkan

Haşim KILIÇ

Başkanvekili

Alparslan ALTAN

Üye

Erdal TERCAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KABUL EDİLEBİLİRLİK İNCELEMESİNDE

FARKLI GÖRÜŞ

 

KONU                     : 2014/18803 Esas sayılı dosya ve birleşen 2014/18876 ve 2014/18946 no’lu dosyaların kabul edilebilirlik incelemeleri.

OLAY VE İSTEM  : Türkiye Büyük Millet Meclisinde kurulu bir komisyon tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında, yapılan çalışmalarla ilgili olarak yayın yasağı konulması ve yasağa karşı başvurucuların yaptıkları itirazların gerekçesiz reddi ile adil yargılanma ve halkın haber alma ve bilgilenme hakkı kapsamında ifade özgürlüklerinin ihlal edildiği iddiası ile mahkememize yapılan başvurular hakkındadır.

DEĞERLENDİRME : Mahkememiz meclis soruşturma komisyonlarının çalışmalarının gizli ve yargısal bir faaliyet olup, gizliliği ihlalin suç olduğu, başvurucuların konumları nedeniyle gerek topluma karşı sorumluluk gerekse kişilere atfedilen fiillerden doğrudan ve şahsen etkilenmemiş ve bu nedenle mağdur sayılamayacakları gerekçesi ile başvurucuların ihlal tespiti istemi ile yaptıkları başvuruları birleşen dosya üzerinden, kişi yönünden yetkisizlik nedeniyle esasa girmeden kabul edilebilirlik incelemesi aşamasında oy çokluğu ile başvuruyu kabul edilemez bulmuştur.

Mahkememiz raportörünün dosya hakkında yaptığı çalışmadan da yararlanılarak yapılan inceleme ile;

1982 Anayasasında belirtilen demokrasi, çağdaş ve özgürlükçü bir anlayışla yorumlanmalıdır. “Demokratik toplum” ölçütü, Anayasa’nın 13. maddesi ile AİHS’in “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ölçütünün bulunduğu 9., 10. ve 11. maddelerindeki paralelliği açıkça yansıtmaktadır. Bu itibarla demokratik toplum ölçütü, çoğulculuk, hoşgörü, açık fikirlilik ve tolerans temelinde yorumlanmalıdır (bkz. B. No: 2013/409, 25/6/2014, § 93).

Anayasa’nın 26. maddesi ifade özgürlüğünün bilgi ve haberlere ulaşma boyutunu açıkça düzenlemiştir. İfade özgürlüğü, sadece “düşünce ve kanaate sahip olma” özgürlüğünü değil aynı zamanda sahip olunan “düşünce ve kanaati (görüşü) açıklama ve yayma”, buna bağlı olarak “haber veya görüş alma ve verme” özgürlüklerini de kapsamaktadır. Bu çerçevede ifade özgürlüğü bireylerin serbestçe haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanamaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelir.

AİHM, kamuyu ilgilendiren meselelerde, kamuoyunun bilgilendirilmesini engelleyen tedbirler söz konusu olduğunda,10. madde yönünden çok daha dikkatli bir incelemede bulunacağına, kamuoyunda görüş oluşturma fonksiyonunun korunması olgusunun sadece medya ve profesyonel gazetecilerle sınırlı olmadığına işaret etmiştir. Bir derneğin Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bir başvuru metnine ulaşamamasını ifade özgürlüğüne müdahale olarak görmüştür. (Társaság A Szabadságjogokért/Macaristan, (Başv. 37374/05), 14 Nisan 2009, para.26).

Başvuruculardan biri aktif olarak basında görev yapmaktadırlar. Basının görevlerinden biri de kamusal yönü olan konularda toplumda bir tartışma ortamı yaratmaktır. Bu işlev bilgiye dayanan sağlıklı bir kamusal tartışma için önemli bir işlevdir. AiHM birçok kararında kamuyu ilgilendiren konuların tartışılmasında sivil toplumun katkısının altını çizmiştir (Steel ve Morris/ the United Kingdom ( 68416/01, § 89).

AİHM, basın özgürlüğü ile ilgili kararlarında ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birini oluşturduğunu hatırlatarak basına tanınması gereken güvencelerin özel bir öneme sahip bulunduğunu belirtir.  Basının ve medya organlarının özgürlüğünün kamuoyuna yöneticilerin görüş ve davranışlarını tanıtmak ve yargılamak için en iyi imkanlardan birisi olduğunun altını çizer. Basının bir görevinin de siyasal arenada ve diğer kamu yararı olan alanlarda tartışma konusu olan bilgi ve görüşleri topluma iletmek olduğu şüphesizdir. Basının bu görevi, kamuoyunun da bu bilgi ve görüşleri alma hakkı ile tamamlanır (Handyside, § 49, Centro Europa 7 S.R.L. ve Di Stefano, § 131).  O halde, basın özgürlüğü bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğüdür; diğer yönüyle ise, bu özgürlük halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Mahkeme’ye göre ancak bu şekilde basın kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından yaşamsal önemi bulunan “halkın gözcülüğü”  ya da “bekçisi” görevini yapabilir.  Basın özgürlüğü söz konusu olduğunda ulusal makamlara tanınan takdir yetkisi demokratik bir toplumun yararı dikkate alınarak sınırlandırılır (Editions Plon, § 44, Bladet Tromso ve Stensaas,  § 59). Bu ilkeler öncelikle yazılı basın için geliştirilmiş olmakla birlikte, hiç kuşku yok ki görsel-işitsel basın için de geçerlidir.

Sözleşme’nin 10. maddesi, ifade özgürlüğünün kullanılmasının bazı formalitelere, koşullara, sınırlamalara veya yaptırımlara bağlanmasına engel değildir. Bununla birlikte bu kısıtlamalar öyle tehlikeler içerirler ki Mahkeme’nin sıkı bir biçimde incelemesini gerektirirler (Sté Plon, § 42). Madde 10 (2)’de belirtilen bu istisnalar dar olarak yorumlanmalı ve müdahalenin gerekliliği ‘inandırıcı’ olarak ortaya konulmalıdır. (Zana/ Türkiye, (1997) 27 EHRR 667 para. 51)

Bu çerçevede, gazetecilik mesleğini yapma konusunda getirilen bir sınırlama ancak “çok istisnai koşullarda meşru görülebilir” (Cumpana ve Mazare, § 118). Özellikle basın söz konusu olunca durum böyledir: Haber çok hızla eskiyen bir üründür ve kısa bir süre için dahi olsa onun yayınlanmasını geciktirmek tüm önemini ve yararını ortadan kaldırma riski taşır (Çetin ve Diğerleri, § 49). Sözleşme’nin 10. maddesi yayın henüz gerçekleşmeden yapılan sınırlamaları  (ön sınırlamalar) yasaklamaz. Ancak bu tarz ön sınırlamalar “hem yasaklamanın sınırlarını göstermek bakımından çok sıkı bir yasal çerçeve tarafından düzenlenmeli, hem de kötüye kullanma ihtimaline karşı etkili bir yargı denetimine konu olmalıdır” (Association Ekin, § 38).

AİHM’in kamuya mal olmuş kişiler özellikle de topluma karşı sorululuğu en üst düzeyde bulunan politikacılar söz konusu olduğunda özel hayatın gizliliği kavramını diğer kişilere oranla ne kadar dar yorumladığı bilinmektedir.

İfade özgürlüğü ve özel hayatın korunması arasındaki dengede hedef alınan kişinin rol ve fonksiyonu ve haber röportaj ve/veya fotoğrafa konu faaliyetin niteliği önemli bir kriter oluşturmaktadır. Burada normal bireyler ile kamusal şahıs ya da siyasi kişilik olarak kamusal alanda hareket eden bireyleri ayırmak yerinde olur. Kamu tarafından tanınmayan bir kişi özel hayat hakkına ilişkin özel bir korumadan yararlanmayı talep edebilirken, kamu tarafından tanınan bireyler için böyle bir şey söz konusu değildir. (Minelli/İsviçre(kabul edilebilirlik üzerine karar), no 14991/02, 14 Haziran 2005, ve Petrenco, § 55). Mesela resmi bir görev yerine getiren siyasi kişilikler hakkında demokratik toplumdaki bir tartışmaya katkı sunabilecek olaylardan bahseden bir röportajı, böyle bir görev yerine getirmeyen bir kişinin özel hayatıyla ilgili detaylar üzerine yapılan bir röportajla bir tutulamaz. (Von Hannover, § 63, ve Standard Verlags GmbH , § 47).

Lingens davasında, Federal Devlet Başkanı’nın itibarının muhtemelen zarar görmüş olabileceğini kabul eden Mahkeme, onun politikacı konumuna ve makalelerin politik meselelere ilişkin bulunduğuna, [86] ve kamu yararına vurgu yaparak, müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olmadığına hükmetmiştir.- (Lingens/Avusturya, (1986) 8 EHRR 407)

Yine çok yakın bir zamanda hakkında parlamento soruşturması olan bir milletvekilinin soruşturma içeriğine ilişkin basında yer alan haberlerin özel hayatın gizliliğini ihlal ettiği iddiasıyla açmış olduğu dava da vermiş olduğu Hoon/İngiltere kararında şöyle demektedir: ‘Toplumun parlamento süreçlerinden ve bu süreçlerin sonuçlarından haberdar olmasında hukuki bir yarar söz konusudur. Bu süreçler kamuya açık olmamaları halinde üstlerinin örtülebileceği konusunda toplumda bir algı yaratma riskiyle karşı karşıya kalırlar. Mahkeme anılan sebeplerle başvurucunun özel hayatın gizliliğinin ihlal edildiğine yönelik iddialarını kabul edilmez bulmuştur. (Hoon/İngiltere, B.no: 14832/11, 4/12/2014)

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Casusluk ve Devlet Sırlarının İfşası Hakkındaki Ceza Davalarında Adil Yargılanma Meseleleri hakkında 1551/2007 sayılı Kararının 1. ve 2. maddelerinde şöyle demektedir: ‘Parlamenterler Meclisi resmi sırları korumanın ifade özgürlüğünün gereksiz yere sınırlandırılması için bir bahane olarak kullanılmamasının devletlerin meşru çıkarlarına hizmet edeceğini kabul eder. Parlamento demokratik bir toplumda ifade ve bilgi özgürlüğünün önemini hatırlatır. Bu tür toplumlarda yolsuzluk, insan hakları ihlalleri ve çevreye verilen zararların açığa çıkarılması mümkün olmalıdır.’

Bu ilke ışığında bilgiye ulaşmanın da ifade özgürlüğünün korunmaya değer bir yönü olduğu tespit edildikten sonra başvurucuların söz konusu yayın yasağı karşısındaki konumu ve buna bağlı olarak mağdur sıfatlarını incelediğimizde şu hususlar öne çıkmaktadır.

Kimi başvurucular, yasama organında görevli milletvekilleridir. Demokrasilerde, özellikle temsili demokrasilerde halk, yasama süreçlerine ve yasama organının yetkisi kapsamında olan diğer faaliyetlere bizzat katılamadığından ve bu faaliyetler seçilmiş temsilciler eliyle yürütüldüğünden, bir milletvekilinin kendisine görev veren halkı gereği gibi temsil edebilmesi için söz konusu çalışmaların içeriği ile ilgili yeterli bilgiye sahip olmasının gerekliliği yadsınamaz. Bu bilgilere ulaşım doğrudan bu çalışmalarda yer alan milletvekilleri için bir sorun teşkil etmez ancak bu çalışmalara katılmayan ve meclis soruşturması gibi mevzuat gereği içerikleri sadece katılımcılar için ulaşılabilir olan çalışmalarda, gerek milletvekilleri gerekse tüm toplum için basının aracı rolü hayati bir önemi haizdir. Toplum adına konuşmak ve onun menfaatlerini üst siyasi organda temsil ile görevli bulunan başvurucuların da kamusal yönü olduğu tartışmasız olan bir meclis soruşturmasında böyle bir görevi vardır. Bu görevin gerektiği şekilde yerine getirilebilmesi için bu soruşturmanın etkinliğini karartmayacak nitelikteki içerik, kapsam ve deliller gibi konularda bilgi sahibi olması önceliklidir. Getirilen genel yayın yasağı ile oluşan müdahale, haber verme konusu yapmaya ilişkin yasaksız alanı da kaldırmıştır.

Diğer Başvuruculardan,  bir kısmı gazeteci, diğerleri ise Akademisyendir. Görüldüğü üzere tüm başvurucuların yürütülen meclis soruşturması karşısında kamuya karşı bilgilendirme ve değerlendirme yönünde etkili bir sorumluluk ve görev alanları bulunmadığı söylenemez.

Yukarıda ifade edilen AİHM İçtihatları ve Mahkememizin ifade özgürlüğü ve bilgiye ulaşım hakları konusunda vermiş olduğu önceki bazı kararlar dikkate alındığında görülmektedir ki ifade özgürlüğü söz konusu olduğunda mağdur sıfatı daha geniş yorumlanmakta başka korunan haklarda olduğu gibi doğrudan şahsi bir bağlantı olmazsa olmaz görülmemektedir. Örneğin bir mülkiyet hakkı ihlaline ilişkin bir başvuruda aranan mağdur nitelikleri ile ifade özgürlüğü bağlamında arananlar arasında ciddi bir fark vardır. Bu yaklaşım farkındaki temel unsur, ifade özgürlüğünün diğer insan haklarına nazaran, AİHS ve Anayasamızın öncelikli hedefi olan demokratik bir toplumun oluşmasındaki tartışmasız gerekliliğidir.

Bu yaklaşıma örnek olarak, Mahkememiz 2014/4705 sayılı kararında, salt başvurucuların bir internet video paylaşım sitesinin (www.youtube.com) farklı sebeplerle kullanıcısı olduklarından bahisle bu siteyle organik veya işlevsel daha sağlam kişisel bir bağlarının olup olmadığına ilişkin bir araştırma içerisine girmemiş ve özgürlükçü bir yorumla başvurucuların bu siteye erişimlerinin engellenmesini bu kişilerin mağdur sıfatı için yeterli görmüş ve haklarının ihlal edildiğine karar vermiştir.

Bir kişinin vergi gibi mali, yasalara uyma gibi sosyal yükümlülüklerini yerine getirdiği, devletin kamu kurumları üzerindeki denetim sistemine katılma ve sağladığı mali kaynakların etkin kullanılıp kullanılmadığı yolunda bilgi edinme talebi konusundaki kamu yararı, o kişinin bir internet sitesine girişinin engellenmesindeki kamu yararından daha az değildir. Bu sebeple, içinde gazetecilerin de yer aldığı başvurucuların bireysel başvuru yolunu kullanabilmesi için hukuk tekniği açısından doğrudan bir şahsi mağduriyet aranması ifade özgürlüğünün özüyle bağdaşmaz.

Kaldı ki, itiraz mercii konumunu haiz Ankara 8. Sulh Ceza Hakimliği itiraz eden başvurucu Mahmut Tanal’ın taraf ehliyeti noktasında bir sorun görmemiş ve itirazını esastan incelemek suretiyle karar vermiştir.

Mağdur sıfatının böylesi bir hakkın korunmasında kararda benimsendiği şekilde dar yorumu, Mahkememizin önceki kararlarında benimsediği devletin otoritesi ve bireyin özgürlüğü dengesinde bireysel özgürlüklerin tercihen koruma öncelik kriterleri ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ülke bazında etkin uygulanması ve sözleşmedeki hakların korunmasında milli mahkemelerin önceliği ve Anayasa Mahkemesi’nin ikincilliği şeklinde özetlenebilecek AİHS’nin metin ve ruhuyla aynı doğrultuda olan yaklaşımından uzaklaşmak olarak değerlendirilebilecektir.

Kararın temel dayanaklarından biri olan TBMM İç Tüzüğü’nün 110. maddesinde düzenlenen soruşturmanın gizliliği ve bu soruşturmayı ihlal etmenin Türk Ceza Kanunu’nun 285. maddesinde suç olarak düzenlendiği tezinin somut olaya uygulanması yerinde değildir. Zira bir ceza soruşturmasının etkin olarak sürdürülebilmesi için gizli yapılmasına oranla soruşturma hakkında genel bir yayın yasağı konulması çok daha geniş kapsamlı ve çok daha sınırlayıcı bir önlemdir. AİHM, Ürper ve Diğerleri/ Türkiye kararında bir kısım yayın organlarının ileriye dönük olarak belli bir süre ile daha içeriği henüz belli olmayan yayınlarının basım ve dağıtımının yasaklanmasını ifade özgürlüğünün ihlali olarak görmüştür. (Ürper ve Diğerleri / Türkiye (B. no: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07 p. 44-45) bu nokta kararda şöyle ifade edilmektedir.‘AİHM, yerel mahkemelerin, kısa süreliğine de olsa Ülkede Özgür Gündem, Gündem, Güncel ve Gerçek Demokrasi gazetelerinin basım ve dağıtımlarını durdurarak, kendilerine tanınan sınırlı takdir yetkisini aştığını ve basının demokratik toplumun gözlemcisi rolünü gerekçesiz bir şekilde sınırlandırdığı sonucuna varır (kıyâsen bkz., Cumpana ve Mazare – Romanya, no. 33348/96; Obukhova – Rusya, no. 34736/03). 3713 No.lu Kanun’un 6/5 maddesi temel alınarak gazetelerin tamamının ileriki basımlarını yasaklamak, demokratik bir toplumda “gerekli” olan sınırlama kavramını aşmış ve sansür boyutuna ulaşmıştır.’

Türk Ceza Kanunu’nun 285. maddesinin son fıkrası soruşturmanın gizliliğini ihlal suçunun tanımına getirdiği istisna “Soruşturma ve kovuşturma işlemlerinin haber verme sınırları aşılmaksızın haber konusu yapılması suç oluşturmaz.” şeklindedir. Yani soruşturmanın halen suç oluşturmadan haber konusu yapılabilecek bir alanının varlığını koruduğu açıktır.

Bu durumda görülmektedir ki, kararımızda söz konusu TCK maddesi yine bu maddede tanımlanmış olan sınırlamaların çok ötesinde bir genişlikte yorumlanmış ve suç sayılmayacak alanlarda yayın yasağı kapsamı ile eşit değerlendirmeye tabii tutulmuştur.

Çoğunluğun başvurunun kabul edilebilirliğine yönelik bu usul denetimi şeklinde nitelenecek kabul edilmezlik kararı, mahkemenin bazı temel haklar arasında makul bir dengenin gözetilip gözetilmediğini denetleme imkanını ortadan kaldırmıştır. Oysa başvurucuların haklarına yönelik müdahalenin varlığı, verilecek bir kabul edilebilirlik kararı sonrasında, mahkemece geçilecek işin esası aşamasında incelenecek ve getirilen yayın yasağı ile yapılan müdahalenin, kamuyu yakından ilgilendiren parlamenter sistemin işleyişine ilişkin ve yargısal boyutu olan bir konuda bireylerin haber alma hakkı ile söz konusu soruşturulanların itibar haklarının korunması arasında ki makul dengenin gözetilip gözetilmediği ayrıntılı bir şekilde değerlendirme fırsatı bulacak, yapılan müdahalenin meşru amacı, koruduğu kamu yararı, etki alanı, niteliği, elverişliliği, gerekliliği, sınırları ve ölçülülüğü tartışma imkanı bulacaktı.

Elbette, kabul edilmiş bir başvuru sonrasında esas inceleme ile mahkemenin yapılan müdahaleyi ölçülü bulması halinde başvurucuların haklarının ihlal edilmediği yönünde karar verilmesi de mümkün olup, Mahkememiz önüne ilk defa gelmiş bir konuda temel hak değerlendirmesine esas unsurların tespiti ve koruma ölçek alanlarının belirlenmesi ,mağdur sıfatı bulunmadığı yönündeki usulü tespitlerden görece daha hukuk ve demokrasi kuramına hizmet eden niteliktedir. Yukarıda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin örnek kararlarına yapılan atıflar dikkate alındığında dava dosyasında yer alan ifade hürriyetine yönelik müdahale ile kamuoyu-basın-birey arasında demokratik bir toplumdaki hak dengeleri, özgürlük alanlarının kullanma biçimleri, hakkın korunmaya değer yönü, toplum menfaati vb. çok sayıda asli denetim alanı değerlendirilememiştir.

Anılan sebeplerle getirilen yayın yasağı ile, başvurucuların ifade özgürlüğüne getirilmiş bir müdahalenin var olmadığı söylenemeyeceğinden açıkça dayanaktan yoksun olmadığı için kabul edilebilir ve esas aşamasına geçilerek incelenmesini gerektirecek nitelikteki şikayetin Anayasa’nın ilgili maddeleri yönünden denetiminin önüne geçen kararımıza esas olan söz konusu soruşturma hakkında yapmış oldukları bireysel başvurunun ‘halk başvurusu’ niteliğinde olduğu ve başvurucuların verilen gizlilik kararı açısından doğrudan mağdur sıfatlarının olmaması nedeniyle ‘kişi yönünden yetkisiz’ olduklarına ilişkin çoğunluk görüşüne katılmıyorum.

Başkanvekili

Serruh KALELİ

Üye

Recep KÖMÜRCÜ

DEĞİŞİK GEREKÇE VE KARŞI OY GEREKÇESİ

Anayasa’nın 26. maddesinde düzenlenen “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti”, aynı maddede sayılı amaçlarla sınırlanabilmekte; keza 28. maddesinde düzenlenen “Basın hürriyeti”, aynı maddenin yollamasıyla 26. maddenin ikinci fıkrasında belirtilen nedenlerle sınırlandırılabilmektedir. Salt Anayasa’nın bu iki hükmünün değerlendirilmesinden, milletvekili sıfatını taşıyan başvurucuların da “herkes” kavramı içerisinde olmaları nedeniyle bu maddeler kapsamı içinde oldukları sonucunun çıkarılması doğaldır. Ne var ki Anayasa’nın farklı hükümlerinin birbirine aykırılığı söz konusu edilemeyeceğinden; eğer Anayasa’da bu özgürlüklerin sınırlanması yolunda “özel” düzenlemeler varsa, öncelikle bu özel düzenlemelerin Anayasal yorumda dikkate alınması gerektiği de kuşkusuzdur.

“Meclis soruşturması” Anayasa’nın 100. maddesi ile öngörülmüş olan ve Başbakan ile Bakanların Yüce Divan’a sevk edilebilmeleri sonucunu doğuran bir müessesedir. Anılan maddenin son fıkrasında “Meclisteki siyasi parti gruplarında, Meclis soruşturması ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.” denilmektedir. Anılan maddedeki düzenlemenin doğası gereği, Meclis Soruşturma Komisyonun faaliyeti süresince siyasi parti gruplarında görüşme yapılamayacak konularda Meclis Genel Kurulunda görüşme yapılması, fikir beyan edilmesi de mümkün değildir. Diğer bir deyişle, milletvekilinin Meclis Soruşturması konusu fiillerle ilgili ifade özgürlüğü, bu soruşturmanın açılıp açılmaması konusunda TBMM Genel Kurulunda yapılacak görüşmeler ile Soruşturma Komisyonu raporunun TBMM Genel Kurulunda görüşülmesi safhaları bakımından söz konusu iken; TBMM İçtüzüğü’nün 107-114. maddelerinde öngörülen ve “gizli” olarak sürdürülen Soruşturma Komisyonu çalışmaları süresince (en çok 4 ay) sınırlandırılmış bulunmaktadır. İçtüzüğün 110. maddesiyle öngörülen “Komisyon çalışmalarının gizliliği” kuralı ise dayanağını Anayasa’nın 38/4 ve 95. maddeleri ile “ceza soruşturmasının gizliliği” hususundaki evrensel ceza hukuku ilkesinden almaktadır. TBMM Soruşturma Komisyonunun işin doğası gereği sahip olduğu yetkiler “adli” sonuç ve etkiye sahip olduğundan; Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 157. maddesinde belirtilen “. soruşturma evresindeki usül işlemleri gizlidir.” kuralının bir yansımasından ibaret olan söz konusu İçtüzük hükmünün (Md.110) milletvekilleri yönünden sınırlandırdığı bir özgürlüğün, bu konudaki özel Anayasa hükümleri görmezden gelinerek, başka suretlerle ihyâsı mümkün değildir.

            Bireysel başvuruda “mağdur” sıfatı yönünden yapılan değerlendirmelerde, bu kavramın bir davada taraf/başvurucu/şikâyetçi/mağdur vb. kavramlardan özerk olarak ele alındığı görülmektedir. Nitekim Anayasa Mahkemesi 2. Bölümü’nün 8.9.2014 tarih ve Başvuru No: 2014/13825 sayılı kararında bu konuya ilişkin şu değerlendirilmede bulunulmaktadır:

            “.19. Bireysel başvuruda mağdur kavramı, davada menfaat veya dava ehliyeti gibi kurallardan bağımsız bir şekilde yorumlanır (Gorraiz Lizarraga ve Diğerleri/İspanya, B. No: 62543/00, 10/11/2004). Ayrıca mağdur kavramının yorumu, günümüzde toplumun kuralları ışığında değişime tâbi olup, bu kavram aşırı biçimcilikten uzak bir şekilde uygulanmalıdır (Gorraiz Lizarraga ve Diğerleri/İspanya), (B. No: 11438, 24/7/2014).

Kendilerinin belirli bir işlemden doğrudan etkilenme tehdidiyle ya da tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını ve dolayısiyle potansiyel olarak mağdur olduklarını iddia eden başvurucular ile yalnızca ulusal hukukları değiştirmeyi veya toplumun menfaatinin korunmasını amaçlayan başvurular arasında dikkatli bir ayrım yapılmalıdır.”

            Milletvekili sıfatı taşıyan başvurucuların, esasen Anayasa’nın bu konudaki özel düzenlemeleri uyarınca Meclis Soruşturma Komisyonunun faaliyetleri süresince sınırlandırılmış olan ifade özgürlüklerinin, adli yargı organınca Komisyon başvurusu sonucu alınan ve çerçevesi çizili yayın yasağı nedeniyle ayrıca ihlâl edildiği ve bu nedenle bireysel başvuru konusunda “mağdur” oldukları kabul edilemez. Çünkü, bu konudaki mağduriyet esasen Meclis Soruşturma Komisyonunun faaliyet süresince bu başvurucular yönünden mevcut olup; adli yargı organına yapılan bir başvuru üzerine verilen karar sonrasında yeniden bu sıfatın ihyâ edilmesi söz konusu olamaz. Dolayısiyle, verilen adli yargı kararı ile buna ilişkin itirazın reddi yolundaki kararın bu başvurucuları güncel ve kişisel olarak doğrudan etkilemesi, bunun doğal sonucu olarak da milletvekili olan başvuruculara mağdur statüsü kazandırması söz konusu olamayacağından, başvurucuların bireysel başvuru yapma hakkı bulunmamaktadır.

            Açıklanan nedenlerle, anılan başvurucuların ihlâle neden olduğunu ileri sürdükleri hususların mağduru olmadıkları anlaşıldığından; başvurunun diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin, bu gerekçeyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiğini değerlendirdiğimden; çoğunluğun kararına bu gerekçe ile katılıyorum.

Diğer başvurucular yönünden yapılan değerlendirmede ise yukarıdaki ölçütlerin uygulanma imkânının olmadığı, verilen adli yargı kararı ile anılanların ifade özgürlükleri ile haber alma özgürlükleri yönünden mağdurluk sıfatlarının mevcut bulunduğu, dolayısiyle başvurularının esas yönünden incelenmesi gerektiği kanaatine vardığımdan; aksi yöndeki çoğunluğun kararına katılmıyorum.

Üye

Serdar ÖZGÜLDÜR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KARŞIOY GEREKÇESİ

          Başvurucunun mağdur sıfatının kabulüne ilişkin olarak 29.05.2014 tarihli ve 2014/705 sayılı kararda yer alan çok açık ve güçlü gerekçeler bu başvurucu yönünden de aynen geçerlidir.

          Diğer taraftan, başvurucu, Ankara 7. Sulh Ceza Hakimliği’nin 25.11.2014 tarihli yayın yasağı kararına karşı itiraz mercii olan Ankara 8. Sulh Ceza Hakimliğine başvurmuş, itiraz mercii de başvurucunun talebini inceleyerek, 7. Sulh Ceza Hakimliği kararının usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesi ile kesin olarak reddetmiştir. İtiraz mercii bu kararı verirken başvurucunun itiraza yetkili olup olmadığını tartışmamış, başka bir deyişle başvurucunun hukuki yararı bulunduğunu zımnen kabul etmiştir.

         Ulusal bir yargı merciinin kabul ettiği bir hususun Anayasa Mahkemesince yok sayılmasının, göz ardı edilmesinin veya kararın kaldırılmasının, başvurucunun temel bir hakkının ihlali hali hariç, söz konusu olamayacağı açıktır.

          Başvurucu yönünden kesinleşmiş bulunan taraf olma hak ve yetkisinin ve buna bağlı mağduriyet statüsünün derece mahkemesi kararına rağmen Anayasa Mahkemesince tanınmamasının Anayasa ve 6216 sayılı Kanunla düzenlenen bireysel başvuru hakkına uygun olmadığı düşüncesiyle ret kararına katılmıyorum.

Üye

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

 

FARKLI GEREKÇE

 

Mahkememizce birleştirilmesine karar verilen 2014/18946 numaralı bireysel başvuru başvurucularından Fatma Banu GÜVEN DOKUR ve Adnan KESKİN, basın mensubu (Gazeteci) olduklarını beyan etmişlerdir. Bu sıfatlarıyla, bu başvurucular diğerlerinden ayrılmaktadır.

Başvuru konusu yasak; tüm yazılı, görsel medya ve internet ortamında yapılan yayınları kapsadığından, gazeteci başvurucuların Anayasa’nın ve Sözleşme’nin mezkur hükümleri karşısında yasaktan doğrudanetkilendiğini kabul etmek gerektiği kanısındayız.

Anayasa’nın İkinci bölümü X. alt başlığındaki “Basın ve yayımla ilgili hükümler”i ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 10. maddesindeki “İfade özgürlüğü” hükmü ile basının toplumu bilgilendirme, kamuoyu oluşturma görevi birlikte değerlendirildiğinde, anılan başvurucuların mağdur sıfatının olmadığını söylemek mümkün görünmemektedir.

Açıklanan nedenlerle gazeteci olduğunu beyan eden başvurucular açısından mağdur statüsünün bulunmadığı, başvurunun “kişi yönünden yetkisizlik” nedeniyle “kabul edilemez olduğu” yolundaki görüşe katılmıyoruz.

Üye

Celal Mümtaz AKINCI

Üye

Muammer TOPAL

Bir Cevap Yazın