Başvurucu, kasten insan öldürme, yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından yargılandığı İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin E.2003/73 sayılı dosyasında, yargılamanın yedi yıldan fazla sürmesi, ayrıca delillerin eksik toplanması ve hatalı değerlendirilmesi sonucu mahkûmiyetine karar verilmesi nedenleriyle Anayasa’nın 36. maddesinde belirtilen adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, yeniden yargılanma ve tazminat talebinde bulunmuştur.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

 

Başvuru Numarası: 2014/2860

Karar Tarihi: 19/11/2014

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

 

Başkan  :  Serruh KALELİ
Üyeler  :  Nuri NECİPOĞLU
 Hicabi DURSUN
 Erdal TERCAN
 Hasan Tahsin GÖKCAN
Raportör  :  Akif YILDIRIM
Başvurucu  :  Halil İbrahim ERSÖYLEYEN

BAŞVURUNUN KONUSU

Başvurucu, kasten insan öldürme, yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından yargılandığı İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin E.2003/73 sayılı dosyasında, yargılamanın yedi yıldan fazla sürmesi, ayrıca delillerin eksik toplanması ve hatalı değerlendirilmesi sonucu mahkûmiyetine karar verilmesi nedenleriyle Anayasa’nın 36. maddesinde belirtilen adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, yeniden yargılanma ve tazminat talebinde bulunmuştur.

BAŞVURU SÜRECİ

Başvuru, 26/2/2014 tarihinde Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir.

Birinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 30/6/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir.

Bölüm Başkanı tarafından 30/9/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve bir örneğinin görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmesine karar verilmiştir.

Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 27/10/2014 tarihli yazısında, Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarına ve bu kapsamda sunulan görüşlerine atfen, başvuru hakkında görüş sunulmayacağı bildirilmiştir.

III.    OLAY VE OLGULAR

Olaylar

Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde olaylar özetle şöyledir:

Başvurucu, kurulan silahlı örgüte üye olma, nitelikli yağmaya teşebbüs, kişi hürriyetinden mahrum bırakma, kastın aşılması suretiyle adam öldürme ve suç eşyasını kabul etme suçlarından İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 30/3/2006 tarih ve 2006/15 Sorgu, sayılı kararıyla tutuklanmıştır.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 31/3/2006 tarih ve E.2006/119 sayılı iddianamesi ile başvurucunun S. Ç liderliğinde oluşturulan suç örgütüne üye olmak, A. O. K.’yi öldürmek, A. Y.’yi gasp etmek ve suç eşyasını kabul etmek suçlarını işlediğinden bahisle ve cezalandırılması istemiyle İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesine kamu davası açılmıştır.

Başvurucu hakkındaki yargılama dosyası, anılan Mahkemenin 27/4/2006 tarih ve E.2006/8, K.2006/109 sayılı kararıyla aynı Mahkemenin E.2003/73 sayılı dosyası ile birleştirilmiştir.

A. O. K.’nin öldürülmesi olayı ile ilgili 30/8/2002 tarihli olay yeri inceleme ve ölü muayene tutanağında, klasik otopsi yapılması gerektiği bildirilmiştir.

Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Dairesinin 7/11/2002 tarihli raporunda;  çürüme nedeniyle ölü lekelerinin lokalizasyonun ayırt edilemediği, zenci başı görünümü olduğu, sol kol medialde 30×10 cm’lik ekimoz alanı saptandığı, sol ramus mandibula altından başlayıp arkaya doğru uzanan 7 cm uzunluğunda 0,1 cm genişliğinde çizgisel cilt lezyonu görüldüğü, bu bölgede ekimoz saptandığı, solda ön aksiller çizgide 2-7 kodları, sağda 3.v e 4. kodları, arka aksiller hatta da 8. ve 9. kodların kırık olduğu, boyun arka kısmında, boynun arkaya deviye olması sonucu oluşan boydan boya kat izi bulunduğu bildirilmiştir.

Adli Tıp Kurumu Başkanlığı 1. İhtisas Kurulunun 29/1/2003 tarihli raporunda A. O. K.’nin ölümünün zorlama bir ölüm olduğu belirtilmiştir.

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 11/10/2011 tarih ve E.2003/73, K.2011/248 sayılı kararıyla başvurucu, kasten insan öldürme suçundan 20 yıl hapis, yağma suçundan 8 yıl hapis, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan ise 5 yıl hapis cezasına mahkûm edilmiş ve tutukluluk halinin devamına karar verilmiştir. Gerekçenin ilgili kısımları şöyledir:

       “.Tüm dosya kapsamı sanık savunmaları, şikayetçi A. Y.’nin hazırlık aşamasındaki beyanları, genel adli muayene raporu, diğer bilgi ve belgeler bir bütün olarak incelenmesi sonucunda;

. ile Halil İbrahim Ersöyleyen’in diğer sanıklar T. Ş. ve F. Z. ile birlikte 3 gün boyunca elleri ve gözleri bağlı vaziyetteki müştekiyi sorguladıkları, dövdükleri ve T. Ş. ve F. Z.’nin zaman zaman müştekinin başında nöbetleşe olarak bekledikleri maktül A. O. K.’nin alacağının tahsili maksadıyla müşteki A.Y.’nin mal varlığının araştırılması ve bu parayı ödemesi hususunda onu zorladıkları, . netice itibariyle 3 gün süre ile alıkoydukları müşteki A.Y.’nin bu alacak konusunda sorumlu bulunmadığı kanaatine vardıkları ve A.Y.’nin bu olanları kimseye anlatmaması, aksi halde kendisine ve yakınlarına zarar verileceği şeklinde gerekli ikazlar yapıldıktan sonra işyerine yakın bir yere götürülüp bırakıldığı,

       .

       Atılı suçun, suç tarihi itibari ile yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK’nın 499 maddesinde tarif edilen para temin etmek maksadı ile tenhaya adam kaldırmak mahiyetinde olduğu, ancak bu suçun daha sonra yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK’nın da benzer bir tanımlamasının ve paralel bir düzenlemesinin bulunmadığı, dolayısıyla sanıkların eylemlerinin nitelikli yağmaya teşebbüs ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarını oluşturacağı kabul edilerek,

       .

       Ölü muayene tutanağı, adli tıp raporlarından ölen A. O. K.’nin aldığı darbelerin sayısı, darbelerin birden fazla kod kırığına neden oluşu, ölenin domuz bağıyla bağlanmak suretiyle aldığı darbelerle, öleceğinin muhakkak olduğunun sanıklar tarafından da değerlendirilebileceği kabul edilerek, kastın aşılması suretiyle adam öldürmenin sınırlarının aşıldığı ve sanıklar . ve Halil İbrahim Söyleyen’in, kasten A. O. K.’yi öldürdüğü kabul edilmiş ve kasten adam öldürme suçundan cezalandırılmalarına;. karar vermek gerekmiştir.”

Başvurucunun temyizi üzerine anılan Mahkeme kararı, Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 3/7/2013 tarih ve E.2013/2300, K.2013/4743 sayılı ilamıyla onanmış ve karar aynı tarihte kesinleşmiştir.

Başvurucu onama kararından 30/1/2014 tarihinde haberdar olmuştur.

Başvurucu, 26/2/2014 tarihinde süresi içinde bireysel başvuru yapmıştır.

İlgili Hukuk

1/2/1926 tarih ve 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu’nun 448. maddesi şöyledir:

“Her kim, bir kimseyi kasten öldürürse 24 seneden 30 seneye kadar ağır hapis cezasına mahkûm olur.”

26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 149. maddesinin (1) numaralı fıkrası ve 109. maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkraları.

İNCELEME VE GEREKÇE

Mahkemenin 19/11/2014 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun 26/2/2014 tarih ve 2014/2860 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği düşünüldü:

Başvurucunun İddiaları

Başvurucu, yargılandığı davada, delillerin eksik ve hatalı değerlendirildiğini, kendisinin atılı suçları işlemediğini, hakkında mahkûmiyete yeter kesin açık delil olmamasına rağmen ceza aldığını, teşhis yapılmadan ve bazı müşteki beyanları alınmadan ceza hukuku kuralları hiçe sayılarak karar verildiğini, maktulün kalp krizi sonucu ölmesine rağmen yeniden otopsisinin yapılmadığını, yargılamanın dokuz yıl sürdüğünü, otopsi taleplerinin reddedildiğini, emsal kararlara rağmen tahliye taleplerinin reddedildiğini, haksız yere ceza aldığını belirterek, Anayasa’nın 36. maddesinde tanımlanan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş, yeniden yargılanma ve tazminat talebinde bulunmuştur.

Değerlendirme

Başvuru formu ve ekleri incelendiğinde, başvurunun, adil yargılanma hakkının ihlali iddiasına yönelik olduğu görülmektedir. Başvurucu her ne kadar emsal kararlara rağmen tahliye taleplerinin reddedildiğini ve haksız yere mahkûm edildiğini belirterek özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ise de, bu iddiaların özü, söz konusu kararın adil olmadığı hususu ile ilgilidir. Başvurucu makul sürede ve adil yargılanmadığı yönündeki şikâyetlerini dile getirirken bu ifadelere yer vermiştir. Tutuklamaya yönelik herhangi bir şikâyette bulunmamıştır. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki tavsifi ile bağlı değildir. Bu sebeple başvurucunun bütün iddiaları aşağıda iki başlık altında ve adil yargılanma hakkı çerçevesinde değerlendirilmiştir.

Kabul Edilebilirlik Yönünden

Delillerin Eksik Toplandığı ve Hatalı Değerlendirildiği İddiası

Başvurucu, atılı suçları işlediğine dair mahkûmiyetine yeterli delil olmadığını; teşhis işlemi yapılmadan, bazı müşteki beyanları alınmadan ve maktulün kalp krizi sonucu öldüğünün tespiti için yeniden otopsi işlemi yapılmadan mahkûmiyet kararı verildiğini belirterek, bu hususların adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür

Anayasa’nın 148. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:

“Bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz”

6216 sayılı Kanun’un Bireysel başvuruların kabul edilebilirlik şartları ve incelenmesi” kenar başlıklı 48. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“Mahkeme, .açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul edilemezliğine karar verebilir.”

6216 sayılı Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrasında açıkça dayanaktan yoksun başvuruların Mahkemece kabul edilemezliğine karar verilebileceği belirtilmiştir. Anayasa’nın 148. maddesinin dördüncü fıkrasında ise açıkça dayanaktan yoksun başvurular kapsamında değerlendirilen kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlara ilişkin şikâyetlerin bireysel başvuruda incelenemeyeceği kurala bağlanmıştır.

Anılan kurallar uyarınca, ilke olarak derece mahkemeleri önünde dava konusu yapılmış maddi olay ve olguların kanıtlanması, delillerin değerlendirilmesi, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması ile derece mahkemelerince uyuşmazlıkla ilgili varılan sonucun esas yönünden adil olup olmaması bireysel başvuru incelemesine konu olamaz. Bunun istisnası, derece mahkemelerinin tespit ve sonuçlarının bariz takdir hatası veya açık keyfilik içermesi ve bu durumun kendiliğinden bireysel başvuru kapsamındaki hak ve özgürlükleri ihlal etmiş olmasıdır. Bu çerçevede, kanun yolu şikâyeti niteliğindeki başvurular, bariz takdir hatası veya açık keyfilik bulunmadıkça Anayasa Mahkemesince esas yönünden incelenemez (B.No: 2012/828, 21/11/2013, § 21).

Adil yargılanma hakkı bireylere dava sonucunda verilen kararın değil, yargılama sürecinin ve usulünün adil olup olmadığını denetletme imkânı verir. Bu nedenle, bireysel başvuruda adil yargılanmaya ilişkin şikâyetlerin incelenebilmesi için başvurucunun yargılama sürecinde haklarına saygı gösterilmediğine, bu çerçevede yargılama sürecinde karşı tarafın sunduğu deliller ve görüşlerden bilgi sahibi olamadığı veya bunlara etkili bir şekilde itiraz etme fırsatı bulamadığı, kendi delillerini ve iddialarını sunamadığı ya da uyuşmazlığın çözüme kavuşturulmasıyla ilgili iddialarının derece mahkemesi tarafından dinlenmediği veya kararın gerekçesiz olduğu gibi, mahkeme kararının oluşumuna sebep olan unsurlardan değerlendirmeye alınmamış eksiklik, ihmal ya da açık keyfiliğe ilişkin bir bilgi ya da belge sunmuş olması gerekir (B.No: 2013/2767, 2/10/2013, § 22).

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), delillerin kabul edilebilirliği şikayetlerini, somut davada kullanılan delilin sanığın hazır bulunduğu duruşmada ve “silahların eşitliği” ve “çelişmeli yargılama” ilkeleri ya da söz konusu delillerin yargılamanın bütününe olan etkisi çerçevesinde değerlendirmektedir  (Tamminen/Finlandiya, B.No: 40847/98, 15/6/2004, §§ 40-41; Barberà, Messegué ve Jabardo/İspanya, B.No: 10590/83, 6/12/1988, §§ 68, 81-89). AİHM pek çok kararında, AİHS’in 19. maddesi bağlamında görevinin, Sözleşmeci Devletlerin Sözleşmeye ilişkin yükümlülüklerinin gözetilmesini sağlamak olduğunu, Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) koruması altında bulunan hak ve özgürlükler ihlal edilmedikçe ulusal bir mahkemenin olaylara ya da hukuka ilişkin yaptığı hataları inceleme görevinin bulunmadığını, AİHS’in 6. maddesinin adil yargılanma hakkını güvence altına almakla beraber bu maddenin öncelikli olarak ulusal hukuk bağlamında düzenlenmesi gereken bir konu olan delillerin kabul edilebilirliğine ilişkin bir kural ortaya koymadığını belirtmektedir (Schenk/İsviçre, B.No: 10862/84, 12/7/1988, §§ 45-46; Desde/Türkiye, B.No: 23909/03, 1/2/2011, § 124).

AİHM, bariz bir şekilde keyfi olmadıkça, belirli bir kanıt türünün -iç hukuk açısından hukuka aykırı olarak elde edilmiş kanıtlar da dâhil olmak üzere- kabul edilebilir olup olmadığına veya aslında başvurucunun suçlu olup olmadığına karar vermenin kendi görevi olmadığını kararlarında ifade etmektedir. AİHM, kanıtların elde edilme yöntemi de dâhil olmak üzere yargılamanın bir bütün olarak adil olup olmadığını ve AİHS’teki bir hakkın ihlali söz konusu ise tespit edilen ihlalin niteliğini inceleme konusu yapmaktadır (Jalloh/Almanya [BD], B.No: 54810/00, 11/07/2006, § 95; Desde/Türkiye, B.No: 23909/03, 1/2/2011, § 125; Khodorkovskiy ve Lebedev/Rusya, B.No: 11082/06, 13772/05, 25/7/2013, § 699) AİHM’e göre, delillerle ilgili esas olarak başvurucuya, delillerin gerçekliğine itiraz etme ve kullanılmalarına karşı çıkma fırsatı verilip verilmediği incelenmelidir (Bykov/Rusya [BD], B.No: 4378/02, 10/3/2009, § 90; Khodorkovskiy ve Lebedev/Rusya, B.No: 11082/06, 13772/05, 25/7/2013, § 700).

Başvurucu, hakkında cezalandırılmaya yeterli delil olmamasına rağmen ceza hukuku kuralları hiçe sayılarak haksız yere mahkûmiyet kararı verildiğini belirterek, anayasal haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Dolayısıyla başvurucunun iddialarının özü, derece mahkemesinin delilleri değerlendirme ve yorumlamada isabet edemediğine ve esas itibarıyla yargılamanın sonucuna ilişkindir. Mahkeme; sanık savunmalarına, katılan beyanlarına, tanık anlatımlarına, olay yerine ilişkin inceleme raporlarına, Adli Tıp Kurumu raporlarına ve diğer delillere dayanarak söz konusu kararı vermiştir. Anılan kararda tarafların iddia ve savunmaları, dosyaya sundukları deliller değerlendirilerek, ilgili hukuk kuralları da yorumlanmak suretiyle bir sonuca ulaşılmıştır (bkz. §  13; gerekçeli karar, s. 6-33).

Diğer taraftan başvurucu, bazı müşteki beyanları alınmadan ve maktulün kalp krizi sonucu ölüp ölmediğinin belirlenmesi için yeniden otopsi işlemi yapılmadan karar verilmesini şikâyet etmiştir. Başvuru konusu olayda, başvurucunun düzenlenmediğini iddia ettiği otopsi raporu Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Dairesince 7/11/2002 tarihinde düzenlenmiştir (bkz. §  12). Başvurucunun bu rapora yargılama sürecinde herhangi bir itirazı olmamıştır. Başvurucu, yargılamanın 25/7/2006 tarihli celsesinde, adli raporlara bir diyeceğinin olmadığını beyan etmiş, teşhis talebinde de bulunmamıştır.

Ayrıca yargılama sürecinde müştekiler A. Y. ile M. K.’nin ifadeleri alınmıştır. Başvuru formu ve ekli belgelerden başvurucunun müştekilerin beyanlarına yönelik bir itirazının olmadığı ve yargılama sürecinde müşteki sıfatıyla dinlenilmesini istediği bir kişinin de bulunmadığı anlaşılmaktadır. Somut olayda, başvurucunun delillerini sunma ve delillerin değerlendirilmesi konusunda farklı bir muameleye tabi tutulduğuna dair somut bir veri bulunmamakta olup, Mahkeme’nin delilleri değerlendirmesinde bariz takdir hatası veya açıkça keyfilik bulunduğuna dair bir bulguya da rastlanmamıştır. Öte yandan, başvuru dosyası incelendiğinde,silahların eşitliği” ve “çelişmeli yargılama” ilkelerine aykırı olarak başvurucuya delillerini sunma, inceletme ve itiraz etme hususlarında uygun olanakların sağlanmadığına ilişkin bir veri de bulunmamaktadır.

Başvurucu, yargılama sürecinde karşı tarafın sunduğu deliller ve görüşlerden bilgi sahibi olamadığına, kendi delillerini ve iddialarını sunma olanağı bulamadığına, karşı tarafça sunulan delillere ve iddialara etkili bir şekilde itiraz etme fırsatı bulamadığına ya da uyuşmazlığın çözüme kavuşturulmasıyla ilgili iddialarının derece mahkemesi tarafından dinlenmediğine veya kararın gerekçesiz olduğuna ilişkin bir bilgi ya da kanıt sunmadığı gibi mahkemenin kararında bariz takdir hatası veya açık keyfilik oluşturan herhangi bir durum da tespit edilmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, başvurucunun yargılamanın hakkaniyete aykırı olduğu yönündeki şikâyetine ilişkin olarak delilleri inceleme ve değerlendirme fırsatı bulduğu ve Derece Mahkemesi kararlarının bariz takdir hatası veya açık keyfilik içermediği anlaşıldığından, başvurunun bu kısmının, diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin “açıkça dayanaktan yoksun olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

 Yargılamanın Makul Sürede Tamamlanmadığı İddiası

Başvurucunun yargılamanın uzunluğuyla ilgili şikâyeti açıkça dayanaktan yoksun olmadığı gibi bu şikâyet için diğer kabul edilemezlik nedenlerinden herhangi biri de bulunmamaktadır. Bu nedenle, başvurunun bu bölümüne ilişkin olarak kabul edilebilirlik kararı verilmesi gerekir.

Esas Yönünden

Başvurucu, hakkında yürütülen soruşturma ve kovuşturmanın makul süre içinde sonuçlanmaması nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

AİHS’in ortak koruma alanı dışında kalan bir hak ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi mümkün olmayıp (B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 18), AİHS metni ile AİHM kararlarından ortaya çıkan ve adil yargılanma hakkının somut görünümleri olan alt ilke ve haklar, esasen Anayasa’nın 36. maddesinde yer verilen adil yargılanma hakkının da unsurlarıdır. Anayasa Mahkemesi de Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme yaptığı bir çok kararında, ilgili hükmü AİHS’in 6. maddesi ve AİHM içtihadı ışığında yorumlamak suretiyle, gerek AİHS’in lafzi içeriğinde yer alan gerek AİHM içtihadıyla adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil edilen ilke ve haklara, Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında yer vermektedir Somut başvurunun dayanağını oluşturan makul sürede yargılanma hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil olup, ayrıca davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten Anayasa’nın 141. maddesinin de, Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği, makul sürede yargılanma hakkının değerlendirilmesinde göz önünde bulundurulması gerektiği açıktır (B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 38-39).

Davanın karmaşıklığı, yargılamanın kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunun davanın hızla sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi hususlar, bir davanın süresinin makul olup olmadığının tespitinde göz önünde bulundurulması gereken kriterlerdir (B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 41-45).

Anayasa’nın 36. ve AİHS’in 6. maddeleri uyarınca kişilere, medeni hak ve yükümlülükler ile ilgili uyuşmazlıkların yanı sıra, cezai alanda yöneltilen suç isnatlarının makul sürede karara bağlanmasını talep hakkı tanınmıştır. Suç isnadı, bir kişiye suç işlediği iddiasının yetkili makamlar tarafından bildirilmesi olup, kişiye cezai alanda yöneltilen iddianın suç isnadı niteliğinde olup olmadığının tespitinde; iddia olunan suçun pozitif düzenlemelerdeki tasnifinin, suçun gerçek niteliğinin, suç için öngörülen cezanın niteliği ile ağırlığının değerlendirilmesi gerekir. Ancak isnat olunan fiil, ceza kanunlarında suç olarak nitelendirilmiş ve yargılama aşamasında ceza hukukunun kuralları uygulanmış ise, ayrıca bir uygulanabilirlik incelemesi yapılmaksızın, adil yargılanma hakkının kapsamına girdiği kabul edilecektir (B. No: 2012/625, 9/1/2014, § 31).

Somut olayda, başvurucu kurulan silahlı örgüte üye olma, nitelikli yağmaya teşebbüs, kişi hürriyetinden mahrum bırakma, kastın aşılması suretiyle adam öldürme ve suç eşyasını kabul etme suçlarından İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 30/3/2006 tarih ve 2006/15 Sorgu sayılı kararıyla tutuklanmıştır. Başvurucu hakkında isnat olunan suçlar hapis cezasını gerektirir şekilde tanımlanmıştır (bkz. § 17). Bu çerçevede başvurucu hakkındaki suç isnadına dayalı yargılamanın Anayasa’nın 36. maddesinin güvence kapsamına girdiği konusunda kuşku bulunmamaktadır (B. No: 2012/625, 9/1/2014, § 32).

Cezai alanda yöneltilen suç isnatları ile ilgili uyuşmazlıklara ilişkin makul süre değerlendirmesinde, sürenin başlangıcı kural olarak, kişiye bir suç işlediği iddiasının yetkili makamlar tarafından bildirildiği veya isnattan ilk olarak etkilendiği arama veya gözaltı gibi tedbirlerin uygulandığı an olup, somut başvuru açısından bu tarih, başvurucunun bahse konu suçlar kapsamında tutuklandığı ve böylece isnattan haber olduğu anlaşılan 30/3/2006 tarihidir. Sürenin bitiş tarihi ise, suç isnadına ilişkin nihai kararın verildiği tarihtir. (B. No: 2012/13, 2/7/2013, § 34; B. No: 2012/625, 9/1/2014, § 32). Bu kapsamda, somut yargılama faaliyeti açısından sürenin bitiş tarihinin, başvurucu hakkındaki suç isnadına ilişkin olarak verilen mahkumiyet kararının kesinleşme tarihi olan 3/7/2013 tarihi olduğu anlaşılmaktadır.

Başvurucunun tutuklandığı 30/3/2006 tarihinden İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 11/10/2011 tarihli kararı arasında 5 yıl 6 ay 11 günlük bir sürenin geçtiği görülmektedir. 14 sanığın yargılandığı davada, mahkemece başvurucunun savunması 25/7/2006 tarihli celsede alınmıştır. Başvurucu 30/3/2006 tarihinden itibaren tutuklu olarak yargılanıp mahkum olmuştur. Hukuki ve fiili irtibat nedeniyle altı dosya birleştirilmiştir. Yargılama ilk derece mahkemesince toplam olarak 36 celsede tamamlanmıştır. Davanın kanun yolu (temyiz) aşaması ise 1 yıl 8 ay 22 gün sürmüştür.

Dosyanın sürüncemede bırakılmasında ve yargılamanın yedi yılı aşkın şekilde sürmesinde tutuklu olarak yargılanan başvurucuya veya müdafiine yüklenebilecek bir kusur bulunmadığı anlaşılmaktadır. Yargılamanın yürütülmesindeki izlenen yöntem dikkate alındığında, 30/3/2006 tarihinde tutuklanmakla başlayıp 3/7/2013 tarihli Yargıtay ilamı ile sonuçlanan davadaki yargılama süresi makul olarak değerlendirilemez.

Açıklanan nedenlerle, başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

6216 Sayılı Kanunun 50. Maddesi Yönünden

Başvurucu, yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmaması nedeniyle maddi ve manevi tazminata hükmedilmesini talep etmiştir.

6216 sayılı Kanun’un “Kararlar” kenar başlıklı 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

       “Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

Başvurucunun tarafı olduğu uyuşmazlığa ilişkin yaklaşık yedi yılı aşkın yargılama süresi nazara alındığında, yargılama faaliyetinin uzunluğu sebebiyle, yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararı karşılığında başvurucuya takdiren net 3.750,00 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

Başvurucu tarafından yapılan ve dosyadaki belgeler uyarınca tespit edilen 206,10 TL harç ve 1.500,00 TL vekâlet ücretinden oluşan 1.706,10 TL yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

Başvurucunun,

Delillerin eksik toplandığı ve hatalı değerlendirildiği yönündeki iddiasının “açıkça dayanaktan yoksun olması” nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği yönündeki iddiasının KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

Başvurucuya net 3.750,00 TL manevi TAZMİNAT ÖDENMESİNE, başvurucunun tazminata ilişkin diğer taleplerinin REDDİNE,

Başvurucu tarafından yapılan 206,10 TL harç ve 1.500,00 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.706,10 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına; ödemede gecikme olması halinde, bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal faiz uygulanmasına,

19/11/2014 tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

Serruh KALELİ

Üye

Nuri NECİPOĞLU

Üye

Hicabi DURSUN

Üye

Erdal TERCAN

Üye

Hasan Tahsin GÖKCAN

Bir Cevap Yazın