Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen yasaklara aykırı eylemleri nedeniyle Davalı Parti’nin Anayasa’nın 69. ve Siyasi Partiler Yasası’nın 101. ve 103. maddeleri uyarınca temelli kapatılması istemi.

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Esas Sayısı : 2002/2 (Siyasî Parti Kapatma)

Karar Sayısı : 2009/1

Karar Günü : 09.07.2009

R.G. Tarih-Sayı : 12.02.2011-27844

DAVACI: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI: Türkiye Sosyalist İşçi Partisi

DAVANIN KONUSU: Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen yasaklara aykırı eylemleri nedeniyle Davalı Parti’nin Anayasa’nın 69. ve Siyasi Partiler Yasası’nın 101. ve 103. maddeleri uyarınca temelli kapatılması istemi.

I- DAVA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kapatılma istemli 6.6.2002 günlü ve SP.49 Hz.2002/9 sayılı İddianamesi şöyledir:

‘GİRİŞ:

Çağdaş demokrasilerde, yurttaşların devlet yönetimine katılmaları, genel ve eşit oy hakkı ile sağlanır. Kişilerin sahip oldukları değişik siyasal görüşleri, seçim yoluyla oy hakkı çerçevesinde birleştirerek iktidara ulaşmayı amaçlayan ise, siyasal partilerdir. Tüzük ve programları doğrultusundaki çalışmaları ile ulusal istencin (iradenin) oluşmasındaki rol ve görevleri nedeniyle siyasal partilerin demokratik siyasi yaşamdaki önemleri tartışmasızdır.

Siyasal partiler, belli siyasal düşünce ve amaçlar çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrılabildikleri kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşmasında diğer kurumlardan daha değişik etkisi bulunan siyasal partiler yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımı somutlaştıran hukuksal yapılardır.

Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları incelendiğinde Anayasa koyucunun, bu konuya özel önem ve değer vermiş olduğu açıkça görülmektedir. Anayasa, temel ilke olarak siyasal partilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması gerektiğini öngörmektedir.

Anayasa’nın 68. maddesinin birinci fıkrasında, ‘Vatandaşlar, siyasi parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahiptir’ ilkesine yer verilerek ikinci fıkrasında, ‘Siyasi partiler demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır’ denildikten sonra üçüncü fıkrasında da ‘Siyasi partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler’ kuralına yer verilmiştir.

Siyasi partilerin demokratik siyasi yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmasını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da bir gereğidir. Nitekim Anayasa’nın ikinci maddesinde ‘Türkiye Cumhuriyeti, (‘) demokratik, (‘) bir hukuk Devletidir.’ denilmektedir. Hukuk devleti de, her şeyden önce hukukun üstünlüğünü kabul eden ve koruyan devlettir.

Siyasal partilerin, uyacakları esasların Anayasa’da yer alması, çalışmaların Anayasa ve yasa kurallarına uygunluğunun özel biçimde denetlenmesi, onların olağan bir dernek sayılmadıklarını, demokratik yaşamın vazgeçilmez öğesi olduklarını doğrulamaktadır.

Anayasa’nın, 68. maddesinin dördüncü fıkrasında, ‘Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.’ diye belirtildikten sonra, 69. maddesinin altıncı fıkrasında da, ‘Bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak onun bu nitelikteki fiillerinin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesi halinde karar verilir.’ dördüncü fıkrasında ise, ‘Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi’nce kesin olarak karara bağlanır.’ denilmişti.

Görülüyor ki, devlet yönetimindeki etkinlikleri ve ulusal istencin gerçekleşmesinde başlıca araç oluşları, Anayasa koyucu, siyasal partileri öteki tüzelkişilerden farklı görerek kapatılma nedenlerini Anayasa’da özel biçimde düzenlemiştir.

Demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan partilerin, sosyal ve siyasal yaşamdaki etkileri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasa koyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı tutarak, kurulmalarını, çalışmalarında uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları, özel olarak belirlemekle kalmamış, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlemesini de öngörmüştür.

Anayasa’nın anılan buyurucu kuralı uyarınca çıkarılan 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nda; siyasi partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri ve kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirilmiştir. Getirilen sistemde, Anayasa’da yer alan yasaklara uymayan siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılacağı öngörülmüştür.

Davalı siyasi parti, gerekli bildiri ve belgeleri 03.01.1993 günü İçişleri Bakanlığına vermesiyle Siyasi Partiler Yasası’nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır.

Türkiye Sosyalist İşçi Partisi Genel Merkez ve il merkezinin bulunduğu binada 12.12.2000 günü yapılan aramada silahlı örgüt üyelerinin resimleri, döviz ve pankartları bulunmuştur. Bu nedenle davalı partinin Genel Başkanı Turgut KOÇAK ile merkez yürütme kurulu üyesi Hasan YAVAŞ ve Necmi ÖZYURDA hakkında parti binalarını silahlı çetelerin organize ettiği eylemcilere bilerek açtıkları ve binalarının bir kısmının tamamen onların hizmetine verdikleri nedeniyle Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığınca ‘Hürriyetçi demokratik düzeni yıkarak yerine komünist bir düzeni kurmak için kurulu silahlı çetenin hal ve vasfını bilerek yardım etmek’ suçundan 09.01.2001 gün ve 2000/620 Hazırlık, 2001/5 Esas sayılı iddianame ile kamu davası açılmıştır. Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesince, sanıkların atılı suçtan dolayı; TCY.nın 169, 59, 40, 31 ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddeleri uyarınca sonuç olarak 3’er yıl 9’ar ay ağır hapis cezası ile cezalandırılmalarına ve 3’er yıl süreyle kamu hizmetlerinden yasaklanmalarına karar verilmiş ve bu karar Yargıtay 9. Ceza Dairesince onanarak kesinleşmiştir. Parti Genel Başkanı ile Merkez Yürütme Kurulu üyelerinin ayrıntılarına aşağıda yer verilecek olan mahkemece saptanan eylemlerinin, Anayasa ve Siyasal Partiler Yasası’na aykırılık oluşturduğu kanısına varılmıştır.

II- DAVA KONUSU EYLEMLER

Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 15.5.2001 günlü 2001/7 esas ve 2001/70 sayılı kararında belirtildiği gibi, adı geçen davalı parti Genel Başkanı ve Merkez Yürütme Kurulu üyeleri hakkında açılan kamu davası TCY.nın 169. maddesinden kaynaklanan silahlı örgüt mensuplarına yardım ve yataklık suçuna ilişkindir. Davaya konu olay şöyledir:

12.12.2000 günü F tipi cezaevlerini protesto eden ve ölüm oruçlarına destek veren örgüt mensupları davalı partinin Genel Merkez ve il örgütünün bulunduğu, Ziya Gökalp caddesindeki binası önünde gösteri yapmaya başlamışlardır. Göstericilerin gösteri sırasında, Güvenlik kuvvetleri saldırıda bulunmaları üzerine Güvenlik kuvvetlerinin de gösteri yapanlara müdahale ettiği ve gösteri yapanların da çevredeki binalara kaçtıkları bundan dolayı da davalı parti binasının olay günü arandığı anlaşılmıştır.

Mahkemece kabul edilen duruma göre davalı partinin Genel merkez binasında yapılan aramada << ‘2×1.5 ebadında kırmızı bez üzerine sarı harflerle yazılmış ‘yaşasın ölüm orucu, direnişimizin zaferi’, 4×2.5 ebadında sarı bez üzerine kırmızı harflerle yazılmış, ‘Buca-Ümraniye-Ulucanlar’ evlatlarımız hiç teslim olmadı ki’, Tiyadlı aileler imzalı, 3×1.5 ebadında kırmızı bez üzerine sarı harflerle yazılmış ‘Hücreler ölümdür, karşı çıkalım’ ibareli bez pankartların ve aynı zamanda ‘Hayati Can-Bayrampaşa Cezaevi TKP/ML, Hicabi Küçük- Bursa Cezaevi TİKB, Ali Ayata- Bursa Cezaevi TKP/ML, Müjdat Yanat- Aydın Cezaevi DHKP/C, Bilginç Özkeskin- Bayrampaşa Cezaevi DHKP/C, Tahsin Yılmaz- Bayrampaşa Cezaevi TİKB, Hüseyin Demircioğlu Ankara Kapalı Cezaevi MLKP, Aygün Uğur Ümraniye Cezaevi TKP/ML, Altan Berdan Kerimgiller-Bayrampaşa Cezaevi DHKP/C, Osman Akgün-Bayrampaşa Cezaevi TİKB, Alye İdil Ekmen-Çanakkale Cezaevi DHKP/C isimli şahışların 20×40 ebadında fotoğrafları ve ayrıca hücrelere izin vermeyeceğiz Ankara Tiyad imzalı, ‘Hücrelere değil, Sağlığa Bütçe, Tutsak Yakınları imzalı’ evlatlarımızı öldürtmeyeceğiz, Tiyadlı aileler, yaşasın açlık grevi direnişimiz Tiyadlı aileler, F tipi kapatılsın, Tutsak aileleri imzalı’ ibareli dövizlerin asılı olduğu tespit edilmiştir.

Ayrıca Sosyalist İşçi Partisinin binasında yapılan aramada, vitaminli ağrı kesici ilaçlar, bebek mamaları, serum için kullanılan inffüzyon setleri, beyaz bez üzerine siyah yazılar ile yazılmış, şahısların üzerlerinde giydikleri, ‘Yaşasın ölüm orucu direnişimiz’ imzalı 10 adet, Hücrelere girmeyeceğiz Tiyad imzalı 7 adet, Hücrelere izin verme Tiyad, imzalı 3 adet olmak üzere toplam 20 adet yelek, ayrıca salon içerisinde yeşil renkli kenneks marka spor çanta içerisinde Tiyadlı anneler Ankara’ya yürüdü yazılı 6 adet video kaseti, 1×2 ebadında kırmızı bez üzerine beyaz harflerle yazılmış yaşasın ölüm orucu direnişimiz, Tiyadlı aileler yazılı, 5×2 ebadında kırmızı bez üzerine sarı harflerle yazılı, yaşasın ölüm orucu direnişimiz Tiyadlı aileler yazılı, 5×10 ebadında kırmızı bez üzerine sarı yazılar ile yazılmış, yaşasın ölüm orucu direnişimizin zaferi, Tiyadlı aileler yazılı, 1.5×6 ebadında kırmızı bez üzerine sarı yazılar ile yazılı gıda iş 5×4 ebadında kırmızı bez üzerine sarı harflerle yazılı ‘Evlatlarımız ölümlere ya siz bu yükü taşımaya hazır mısınız’ Tutsak aileleri imzalı, 2×3 ebadında kırmızı bez üzerine sarı harflerle yazılmış ‘Yaşasın ölüm orucu direnişimizin zaferi Tiyadlı aileler imzalı, 50×75 ebadında cezaevinde sözde işkence gördüğü iddia edilen şahısların kırmızı fon üzerine yapıştırılmış 25 adet fotoğrafı, tutsaklar değil katiller yargılansın, adalet istiyoruz Tiyad aileleri imzalı 1 adet, DGM’ler kapatılsın, TMY kaldırılsın, Tiyad aileleri imzalı, direniş geleneği sürüyor tutsak aileleri imzalı, anaların öfkesi katilleri boğacak şeklinde yazılmış dövizler>> bulunmuştur.

III- KONUYLA İLGİLİ YASAL DÜZENLEMELER

Davalı siyasi partinin, kapatılma nedeni olarak iddianamede dayanılan ve ilgili görülen Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası kuralları şunlardır:

A- Anayasa Kuralları

Siyasi Partilerin kapatılmalarıyla ilgili düzenlemelerin kaynağı, Devletin temel öğelerini belirleyerek bunları güvenceye bağlayan ve toplumsal uzlaşmanın temelini oluşturan Anayasa’nın aşağıdaki maddelerinde yer alan kurallardır:

Madde 68-

Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez”

Madde 69-

Bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesi halinde Karar verilir. (Ek cümle: 3.10.2001- 4709/25 md.) Bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği taktirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır”

B- Siyasi Partiler Yasası Kuralları

Anayasa’nın buyurucu kuralı uyarınca çıkarılan, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’ndaki dava konusu ile ilgili,

Madde 101- (Değişik: 12.8.1999 – 4445/16 md.) ‘Anayasa Mahkemesince bir siyasi parti hakkında kapatma kararı;

  1. a) Bir siyasi partinin tüzük ve programının devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, milletin egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olması, sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlaması, suç işlenmesini teşvik etmesi,
  2. b) Bir siyasi partinin, Anayasa’nın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespiti,
  3. c) ‘

Hallerinde verilir.

Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkranın (a) ve (b) bentlerinde sayılan hallerde temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin almakta olduğu son yıllık Devlet yardımı miktarının yarısından az olmamak kaydıyla, bu yardımdan kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına, yardımın tamamı ödenmişse aynı miktarın Hazineye iadesine karar verilebilir.’

Madde 103- (Değişik: 12.8.1999 – 4445/18 md.)

‘Bir siyasi partinin Anayasa’nın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası hükmüne aykırı eylemlerin odak halini oluşturup oluşturmadığı hususu Anayasa Mahkemesince belirlenir.

Bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.’

IV-KAPATMA NEDENLERİ VE DEĞERLENDİRME

Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasına göre, bir siyasi partinin eylemlerinden dolayı temelli kapatılması için 68. maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerin odağı haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince saptanması öngörülmektedir.

Anayasa’nın 68. maddesinde, ‘sınıf diktatörlüğünü savunma ve yerleştirmeyi amaçlama’, ‘suç işlenmesine teşvik etmek’ eylemleri yasak eylemlerden sayılmıştır.

Sınıf diktatörlüğünü savunan yukarıda adları açıklanan silahlı örgüt mensuplarına ait, pankart, döviz ve resimleri parti binasında saklamak bu örgütlerin eylemlerinin davalı parti tarafından benimsendiğinin ve desteklendiğinin bir göstergesidir.

Bunlarında, Anayasa’nın 68. maddesinde yasaklanan ‘sınıf diktatörlüğünü savunma’ görüşünü benimseme ve ‘suç işlenmesini teşvik etmek’ eylemi niteliğinde olduğu açıktır. Söz konusu bu eylemlerden dolayı davalı partinin genel başkanı Turgut KOÇAK ile merkez yürütme kurulu üyeleri Hasan YAVAŞ ve Necmi ÖZYURDA’nın, mensubu oldukları partinin genel merkez binasında silahlı örgüt mensuplarının döviz, pankart ve örgüt mensuplarının resimlerini saklamak suretiyle, TCY.nın 169. maddesinde yazılı silahlı örgüt mensuplarına yardım ve yataklık etme suçunu işlediklerinden dolayı hükümlülüklerine karar verilmiştir.

Görülüyor ki, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükmüne aykırı eylemler, Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrası ile Siyasi Partiler Yasası’nın 103. maddesinin ikinci fıkrasında belirtildiği gibi, partinin genel başkanı ile merkez karar yönetim organı üyeleri tarafından kararlılık içinde işlendiğinden, partinin söz konusu eylemlerin odağı durumuna gelmiş sayılacağı kuşkusuzdur.

Bu nedenlerle, davalı Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden dolayı, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın (b) bendi ile 103. maddeleri ve Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrası uyarınca kapatılmasına karar verilmesi gerekmektedir.

V- SONUÇ VE İSTEM:

Yukarıda açıklanan gerekçelerle davalı partinin eylemleri Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı olduğundan, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendi ile 103. maddeleri ve Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrası uyarınca temelli kapatılmasına karar verilmesi iddia ve talep olunur.’

II- DAVALI SİYASİ PARTİNİN ÖN SAVUNMASI

Davalı Siyasi Parti’nin 13.8.2002 tarihli ön savunması şöyledir:

‘1) TSİP (Türkiye Sosyalist İşçi Partisi) 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’na göre siyasi hükmi şahsiyeti haiz Anayasal bir kuruluştur.

2) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına ait 09.01.2001 tarih ve 2001/4 sayılı iddianame müstenidatında yer alan suç ve fiiller ile suçlamaların parti tüzel kişiliği ile rabıtası bulunmaktadır.

3) Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanlığına ait 15.05.2001 gün ve 2001/7 E., -2001/70 karar sayılı dosya kapsamında sanık olarak yargılanan ve aleyhlerine hüküm tesis olunan Turgut Koçak, Necmi Özyurda ve Hasan Yavaş her ne kadar siyasi partimizin eski genel başkanı ve parti meclisi üyeleriyse de işlenen suç bireysel olup kendilerini ilzam etmektedir. Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanlığı nezdinde yardım ve yataklık fiilinden dolayı aleyhlerine kamu davası açılan sanıkların organize olarak TSİP veya TSİP tüzel kişiliği altında suç işlemleri mümkün değildir.

4) TSİP hiçbir şekilde suça ve fiile iştirak etmemiş, suç ve fiilde sanıklarla irade birliği içerisine girmemiştir. Aksi halde TSİP’in tüm organlarını teşkil eden yöneticileri aleyhine de dava açılması gerekirdi ki fiilin niteliği ve parti tüzel kişiliği ile bir ilgisi olmaması nedeniyle bu yönde dava ikamesi yoluna gidilmemiştir. Bu anlamda partimizin isnat olunan fiillerle hiçbir rabıtası bulunmamaktadır.

5) 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’na göre Yargıtay Başkanlığı’nca gönderilen ihtara istinaden 05.05.2002 tarihinde partinin olağan genel kurulu yapılmış ve parti yöneticileri ve organları teşkil etmiştir.

Son savunmaya esas olmak üzere yukarıdaki kısa açıklamalarımızın ve ön savunmamızın dosyasına alınması ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası uyarınca olağan genel kurulunu yapan partimiz hakkındaki kapatma talebinin reddi için başvurmak zarureti hasıl olmuştur.

YASAL DAYANAKLAR: Anayasa, 2820 sayılı Yasa, ilgili mevzuatı

MADDİ DAYANAKLAR: Dosya, her türlü delail

SONUÇ: Yukarıda sunulan nedenlere ve ekli belgelere istinaden;

A-) 05.05.2002 tarihinde olağan genel kurulunu tamamlayıp partinin genel başkan ve organlarının yeniden teşkil etmesinin de göz önüne alınmasıyla aleyhlerine hüküm tesis olunan Turgut Koçak, Necmi Özyurda ve Hasan Yavaş’ın suç ve fiillerinin partimiz ile hiçbir rabıtasının olmadığının kabulüne,

B-) 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’na aykırı hiçbir işlem ve eylemi olmayan partimiz aleyhindeki kapatma talebinin reddine karar verilmesi hususunda Yüce Başkanlığın emir-tensip ve müsaadelerini saygılarımla arz ederim.’

III- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞININ ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 25.10.2002 tarihli esas hakkındaki görüşü şöyledir:

Davalı Parti ön savunmasında;

– Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenen 09.01.2001 tarih ve 2000/260 hz, 2001/4 sayılı iddianamede yer alan suçlamaların Parti tüzel kişiliği ile ilgisinin bulunmadığını; ayrıca belirtilen dava nedeniyle Ankara 1 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından 15.5.2001 tarih ve 7/70 sayılı kararla mahkum edilen Turgut Koçak, Necmi Özyurda ve Hasan Yavaş’ın eylemlerinin adı geçen kişileri bağlayacağını ve bu kişilerin Parti tüzel kişiliği adı altında suç işlemelerinin mümkün olmadığının; Parti’nin mahkumiyete konu olaylara ilişkin olarak mahkum olanlarla irade birliği içerisinde bulunmadığını;

– Adı geçen kişilerin Parti’yle ilgilerinin son bulup, yerlerine görevlendirilmeler yapılmış olduğunu belirterek, açılan davanın reddini talep etmiştir.

Davalı Parti’nin savunması Anayasa ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası yönünden dayanaktan yoksundur. Şöyle ki; Başsavcılığımızca düzenlenen 06.6.2002 tarihli iddianamede de açıklandığı ve vurgulandığı üzere;

– Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasına göre, bir siyasi partinin eylemlerinden dolayı temelli kapatılması için 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerin odağı haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince saptanması öngörülmektedir.

Anayasanın 68 inci maddesinde, ‘sınıf diktatörlüğünü savunma ve yerleştirmeyi amaçlama’, ‘suç işlenmesini teşvik etmek’ eylemleri yasak eylemlerden sayılmıştır.

Adı geçen kişilerin mahkumiyetlerine konu eylemler, Parti ile ilgisi olmayacak şekilde işlenmiş değildir. Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Bassavcılığınca düzenlenen iddianamede ve bu iddianameye dayalı mahkumiyet kararında sayılan sınıf diktatörlüğünü savunan silahlı örgüt mensuplarına ait, pankart, döviz ve resimlerinin partinin genel merkezinde saklanması ve bulundurulması, bu örgütlerin eylemlerinin davalı parti tarafından benimsendiğinin ve desteklendiğinin bir göstergesidir.

Anayasanın 68 inci maddesinde yasaklanan ‘sınıf diktatörlüğünü savunma’ görüşünün benimsenmesinin ‘suç işlenmesini teşvik etmek’ eylemi niteliğinde olduğu açıktır. Söz konusu bu eylemlerden dolayı (Başsavcılığımız Siyasi Partiler Sicil Bürosu kayıtlarına göre suç tarihi itibarıyla) davalı Partinin Genel Başkanı olan Turgut Koçak ile merkez yürütme kurulu üyeleri olan Hasan Yavaş ve Necmi Özyurda’nın, mensubu oldukları partinin genel merkez binasında silahlı örgüt mensuplarının döviz, pankart ve örgüt mensuplarının resimlerini saklamak suretiyle, TCY’nın 169 uncu maddesinde yazılı silahlı örgüt mensuplarına yardım ve yataklık etme suçunu işlediklerinden dolayı hükümlülüklerine karar verilmiştir.

Görülüyor ki, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası hükmüne aykırı eylemler, Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası ile Siyasi Partiler Yasasının 103 uncu maddesinin ikinci fıkrasında belirtildiği gibi, partinin genel başkanı ile merkez karar ve yönetim organı üyeleri tarafından kararlılık içinde işlendiğinden, partinin söz konusu eylemlerin odağı durumuna gelmiş sayılacağı kuşkusuzdur.

– Mahkum olan kişiler yerine parti organlarında başka üyelerin görevlendirilmesi hususu, açılan dava 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 102 nci maddesine dayanmadığından sonuca etkili değildir.

Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin, Başsavcılığımızca düzenlenen iddianame ile yukarıda belirtilen nedenlerle, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden dolayı, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasının 101 inci maddesinin (b) bendi ile 103 üncü maddeleri ve Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası uyarınca (fiillerinin ağırlığı da gözetildiğinde) temelli kapatılmasına karar verilmesi gerekmektedir.

SONUÇ VE İSTEM:

Yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı Başsavcılığımızca düzenlenen 06.6.2002 tarih ve 2002/9 hz. sayılı iddianame doğrultusunda Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin temelli kapatılmasına karar verilmesi talep olunur.’

IV- DAVALI SİYASİ PARTİNİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI

Davalı Siyasi Parti’nin yaptığı 21.4.2003 tarihli savunması şöyledir:

‘AÇIKLAMALAR

Siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin olarak mahkemenizce kullanılan yetkinin, ‘yargılama yetkisi’ niteliğinde olduğu ve parti tüzel kişiliği açısından yaratacağı sonuçlar bakımından bir ceza davası sayılması gerektiği açıktır. Temel Hak ve Özgürlükler rejimi açısından adil bir yargılanma sonucu verecek ‘alenilik, sözlülük, karşılıklılık, silahlarda eşitlik’ ilkelerinin bir ceza yargılaması açısından ancak duruşma ile temin edileceği göz önünde bulundurularak, 18.06.2002 tarihli mahkemeniz kararının 7. fıkrasında öngörülen dinleme ile yetinilmeyerek

YARGILAMANIN DURUŞMALI YAPILMASINI talep ediyoruz.

1) Gerek 06.06.2002 tarihli iddianamede, gerekse 25.10.2002 tarihli davanın esası ile ilgili Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı görüşünde parti kapatma isteminin Anayasanın 68. maddesinin 4. fıkrasında belirtilen yasaklara aykırı eylemlere dayandırıldığı görülmektedir. Bu durumda iki hususun altı çizilmelidir:

A- Başsavcılıkça ‘eylemler’ değil, tek bir gün ve tek bir eylem gösterilmektedir. Bu, Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 2001/7 E. 2001/70 K. sayılı 15.05.2001 tarihli kesinleşmiş hükmünde değinilen olaydır. Sözü geçen tek olayın Anayasanın 68. maddesinin 4. fıkrasında ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101/b maddesinde sözü edilen ‘odak haline gelme’ anayasal kavramını karşılayıp karşılamadığı tartışılacaktır.

B- Bu durumda Başsavcılık, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101/a bendi kapsamında herhangi bir iddia ileri sürmemekte, başka bir deyişle Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP)’nin tüzük, program ve diğer temel yazılı belgelerinde Anayasanın 68. maddesinin 4. bendi yasaklarına herhangi bir aykırılık görmemektedir. Bu nedenle dava dosyası içerisinde hiç değinilmemiş olan parti tüzüğünün başsavcının iddialarını çürütücü niteliği gösterilmeye çalışılacaktır.

A-l)

– TSİP, Siyasi Partiler Yasasının 8. maddesine göre tüzel kişilik kazandığı 03.01.1993 tarihinden bu yana hiçbir soruşturma yahut kovuşturmaya uğramamıştır.

– Bu tarihten bu yana hiçbir TSİP üyesi, Anayasanın 68. maddesi 4. fıkrasında öngörülen parti yasaklarının Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu’ndaki karşılıklarını düzenleyen herhangi bir ceza kovuşturması geçirmemiştir.

– F tipi kapalı cezaevlerine karşı 20.10.2000 tarihinden başlayarak günümüze kadar süren çeşitli ve kapsamlı protesto etkinliklerine ilişkin 2911 sayılı Yasaya, Basın Kanununa, Terörle Mücadele Kanunu’na muhalefet nedeniyle Ankara Mahkemelerinde açılmış bulunan 100’e yakın davada parti tüzel kişiliğine, yöneticilerine veya üyelerine yönelik bir suçlama öne sürülmemiştir. Oysa; aynı dönem içerisinde Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Onur Kurulu, Tüm Yargı Sen Genel Merkezi Yönetim Kurulu, İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi Yönetim Kurulu, Halkevleri Mamak ve Dikmen Şubeleri Yönetim Kurulları, Tutuklu Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Yönetim Kurulu üyeleri hakkında cezalandırma ve tüzel kişilikler için kapatma talepli davalar açılmıştır. TSİP’in bu alanda etkin ve yasadışı bir faaliyeti bulunsaydı soruşturma ve kovuşturma yürütülmüş olacağı açıktır.

Yukarıda 3 bent halinde değerlendirdiğimiz temelde, Parti Tüzel kişiliğinin ‘F Tipi Kapalı Cezaevlerinin protesto edilmesi’ konulu ‘yoğun bir biçimde işlenmiş, süreklilik ve kararlılık içinde tekrarlanmış, tek tek ve toplu olarak değişik zaman ve mekanlarda gerçekleştirilen, partinin yönetici kademeleri ve yetkili kurullarında açıkça veya zımnen benimsenmiş’ bir faaliyeti bulunmadığı ortadadır. Bu sayılanların ‘odak olma’ Anayasal kavramının kapsam ve mahiyetini oluşturdukları tartışmasızdır. (Anayasa Mahkemesi 1998/2 E., 1998/1 K. Başkanvekili Güven DİNÇER’in değişik gerekçe şerhi.)

A-2)

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun mülga 103. maddesinin 2. fıkrasında ‘suç mihrakı haline gelme’ şartları sayılmakta idi ve parti üyelerinin parti yasaklarına aykırı davranışlarından dolayı hüküm giymiş olmaları, bunlar arasındaydı. Oysa bugünkü düzenlemede; partinin önceki Genel Başkanı Turgut KOÇAK, önceki Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Hasan YAVAŞ ve önceki üye Necmi ÖZYURDA hakkında, Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından verilen hükmün, yürürlükteki yasaya göre ‘odak olma’ sorunu ile herhangi bir ilgisi bulunmayıp ancak 2820 sayılı Yasanın 102. maddesi kapsamında üyeliklerinin sona erdirilmesi değerlendirilmesine konu edilebileceği açıktır. Oysa Başsavcının bu konu ile ilgili herhangi bir girişimi olmamıştır.

Dosyanız içerisindeki 04.06.2002 tarihli tutanağın tamamen yanlış bilgiler içerdiği, yaptığımız başvuruya verilen 03.04.2003 tarihli cevaptan anlaşılmaktadır. Başka bir deyişle kanatma davasının anılmasından tam 1 ay önce yapılan büyük kongrede adı geçen kişilerin parti ile ilişkileri tamamen kesilmiştir. 05.05.2002 tarihli kongre hazirun cetvelinde de isimleri bulunmamaktadır.

Gerek bu tutanağın ve buna dayalı olarak hazırlanan iddianame ve mütalaanın gerekse Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi işlemlerinin bir başka önemli maddi hataya daha dayandığı anlaşılmaktadır. Necmi ÖZYURDA partinin hiçbir yönetici kurulunda bulunmayıp sadece üyesidir. Ancak çeşitli aşamalarda belirtilmiş olmasına rağmen iddia makamlarının bu konudaki maddi hatası düzeltilememiştir.

A-3)

İddianamenin tek dayanağı olan Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi kararı, bu yargılamaya esas alınabilecek nitelikte değildir.

– Dönemin kolluk politikaları ve siyasal konjonktürü nedeniyle tamamen F tipi cezaevi protestolarının kontrol altına alınması amacıyla, yani önleyici kolluk psikolojisi içerisinde verilerek kesinleştirilmiş bulunan bu karar, adil ve hukuksal değildir. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde devam etmekte olan bir başvurunun konusudur. Başvuruların kabulü halinde, Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu’nun değişik 327. maddesi uyarınca yargılamanın iadesi talebine konu edilecektir. Zira mahkemeniz önündeki yargılamada temel kabul edilmiş olması, bu adaletsiz hükmün sonuçlarının tazminat ile ortadan kaldırılamayacağının en önemli göstergesidir.

– Bu hükmün gerekçesinde bizzat kıdemli hakim üye tarafından muhalefet şerhiyle belirtilen hususlar göz önüne alınmak zorundadır. ‘Pankart, döviz ve diğer malzemelerin sanıklar tarafından parti binasına konulduklarına dair delil bulunmadığı’ sanıkların bu malzemelerin kendilerine ait olmadığı yönündeki savunmalarının aksi ispat olunmadığı… salt parti binasında bulunmasının suç teşkil etmeyeceği’ açıktır.

12.12.2000 günü, Parti Genel Merkezinin de bulunduğu Ziya Gökalp Caddesi’nin Kızılay’a yakın kesiminde büyük toplumsal olaylar ve karışıklıklar meydana gelmiş ‘Ülkücü’ olarak bilinen gruplarca partinin kapısı kırılmak suretiyle içeri girilerek ağır zarar verilmiştir. Temin ederek sunmaya çalışacağımız Ulusal Basın ve Yayın Kanallarında yayımlanmış görüntülerde partinin camlarından sokağa ‘Bozkurt işareti’ yapan, bayrak sallayan ve eşyaları caddeye fırlatan kişiler bulunduğu görülebilecektir. Tüm bu olaylar sırasında yargılanan sanıklar da dahil olmak üzere hiçbir parti üyesinin binada bulunmadığı, yine kolluk tarafından yapılan arama ve zaptetmeye de hiçbir parti temsilcisinin katılmadığı açıktır. 12.12.2000 tarihinde Kızılay’da saldırıya uğrayan ve F tipi hapishaneleri protesto etmek amacıyla bir araya gelmiş kalabalığın, kendilerine saldıran siviller ve kolluk görevlilerinden kurtulabilmek için içerisinde Özgürlük ve Dayanışma Partisinin (ÖDP), Eğitim Sen 1 No’lu Şubenin, Pir Sultan Abdal Derneği Genel Merkezi’nin de bulunduğu binaya kaçtıkları tartışmasızdır.

Aynı gün yapılan kolluk aramalarında sokakta, bina içerisinde ÖDP Ankara İl Merkezine ait dairede aynı nitelikteki döviz ve pankartlardan çokça ele geçmiş ve bu husus tutanak altına alınmıştır. Aynı pankart ve dövizlerin zaptedildiği ÖDP hakkında herhangi bir soruşturma yapmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının TSİP hakkındaki tutumunu anlamak mümkün değildir.

Parti ile hiçbir ilişkisi bulunmayan ve sokaktaki çatışmalardan kaçan kişilerin ellerinde döviz ve pankartlar bulunduğu, bizzat mahkeme tarafından da (Gerekçeli karar sayfa 4) belirtilmektedir. Olaylar sonunda bir çoğu yaralanan ve bir kısmı gözaltına alınan bu kişilerden ‘yasadışı silahlı örgüt mensubu’ diye söz etmek hem hüküm mahkemesinin hem de dosyanızda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının içerisine düştüğü ağır ve kabul edilemez bir hukuksal yanılgıdır. Sadece bir kısmı hakkında o da 2911 sayılı Yasaya muhalefetten dava açılan bu kişilerden tamamına yakını beraat etmiş yahut haklarında kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair karar verilmiştir. Hukuksal kabul edilemeyecek ön yargılarla isimleri ve haklarındaki hukuksal süreç dahi bilinmeyen bu kişilere ‘silahlı örgüt üyesi’ yaftasının yapıştırılması dayanaktan yoksundur.

– Ortada yasadışı silahlı örgüt mensubu bulunmadığı gibi Türk Ceza Kanunu’nun 169. maddesi kapsamında bir yardım ve yataklık faaliyeti de söz konusu değildir. Ancak ortada kesinleşmiş bir mahkeme kararı bulunduğu göz önüne alınarak sorunun; sanıklar Turgut KOÇAK, Hasan YAVAŞ ve Necmi ÖZYURDA’nın ‘yasadışı silahlı örgütlere yardım’ edip etmedikleri değil, dosya içerisindeki maddi oluşun, 2820 sayılı Kanunun 101. maddesi b bendi ve Anayasanın 68. maddesi 4. fıkrası kapsamında TSİP’in ‘odak olma’ Anayasal tanımına girmesini sağlayıp sağlamadığıdır. Başka bir deyişle, bizce adil ve hukuksal olmamasına rağmen tek bir sanık için yardım ve yataklık yönünde kesin bir hükme konu edilmiş davranışının, o kişinin üyesi olduğu parti için de aynı anda odak olma sonucunu doğurmaya yeterli veya elverişli olup olmaması sorunudur. Yukarıda da değindiğimiz gibi odak olma, münferit bir olaya veya birkaç olaya bağlanamaz, belirli yönde yoğun-sürekli-kararlı siyasal eylem ve söylemler bütünlüğü gerektirir. Tek bir güne, tek bir olaya yahut tek bir üveye davalı kararların o kişinin cezalandırabilmesine yettiği durumlarda bile odak olma haline yeterli gelmeyeceği açıktır.

B-l)

Parti tüzüğünün, Amaç başlıklı 1. maddesinin b bendinde ‘Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin amacı, sosyalizme giden yolda ülkemizin emperyalizmin ve yerli ortaklarının tahakkümünden kurtularak özgürleşmesi, halkın demokratik iktidarının kurularak doğrudan sosyalizme geçilmesidir.’ Örgüt yapısı üst başlığını taşıyan 10. maddesinde yer alan ‘Parti örgütü merkez organları, il ve ilçe örgütleri, TBMM, İl Genel Meclisi ve Belediye Meclisi gruplarından oluşur.’ ibarelerinden açıkça anlaşılacağı gibi parlamenter ve demokratik ilkeler çerçevesinde kurulmuş ve teşkilatlanmıştır. Gerek 1974-1980 yılları arasındaki 1. kuruluş gerekse 1993’ten günümüze devam eden 2. kuruluş dönemlerinde Anayasal parlamenter rejimin yasadışı ve şiddet temelinde değiştirilmesini öngören hiçbir siyasal eylemi yahut eğilimi bulunmamış ve bu kapsamda her hangi bir suçlama ile karşılaşmamıştır.

Köklü ve uzun süreli bir sosyalist-siyasal faaliyet göstermiş olan partinin siyasal yelpaze içerisinde önemli kategorik faklılıklarla yahut ideolojik ve siyasal ilkelerle ayrıldığı silahlı siyasal faaliyetleri teşvik veya kışkırtmak ile suçlanması tarihsel ve siyasal açık gerçeklerle bağdaşmamaktadır.

TSİP’in tüzük ve programı ortadayken, 1974 yılından bu yana herhangi bir yasadışı silahlı faaliyetle ne siyasal ne de hukuksal olarak ilişkilendirilmemişken, başka ve silahlı siyasal faaliyetleri teşvik ettiği yahut bunlara yardım ve yataklık ettiği, bu amaçla bir odak haline geldiği iddiası hem siyasal hem de hukuksal literatür yönünden anlamdan yoksundur.

Adı geçtiği iddia olunan DHKP-C, TKP/ML, MLKP, TİKB örgütleri hakkında mahkemenizce de bilgi sorulmuş ve gelecek bilginin yargılamanın esasında kullanılacağı izlenimi oluşmuştur. Bu isimler nereden elde edilmiştir’ Parti binasında bu isimlerin yer aldığı örgütsel dokümanlar, yayın organları, belgeler, imzalı yazılar BULUNMAMAKTADIR. Söz konusu örgüt isimleri 1996 yılında Türkiye çapında cezaevlerinde yürütülen açlık grevi ve ölüm orucu eylemlerinde yaşamını yitirmiş tutuklu ve hükümlülerin fotoğraflarının yapıştırılı bulunduğu bir dövizden alınmıştır. Örgüt adlarının kullanılma yeri, fotoğrafı verilen kişinin hangi cezaevinde ve hangi siyasi davadan tutuklu veya hükümlü bulunduğunu belirtir fotoğraf altı açıklamalarıdır. Örneğin; Hayati CAN – Bayrampaşa Cezaevi – TKP/ML, Hicabı KÜÇÜK – Bursa Cezaevi – TİKB, Müjdat YANAT – Aydın Cezaevi -DHKP-C gibi…

1996 yılında yaşamını yitirmiş bu kişilerden çoğu henüz tutuklu iken ölmüş olup sadece yargılandıkları davaları gösterir bu fotoğraf altı ibaresinin sanki adı geçen örgütlerin sağ, faal ve kesinleşmiş hükümler ile örgütsel bağları sabitlenmiş mensuplarıymış ve desteklenmeleri yoluyla örgütlere yardım ediliyormuş şeklinde yorumlanmasının hukuken kabul edilebilir olmadığı ortadadır. Bu kişilerin isim ve fotoğrafları ile yargılandıkları davaların ve siyasal örgüt isimlerinin belirtildiği bir çok gazete, kitap ve yayın serbestçe satılmakta hakkında dava açılmış olan bir kısmı hakkında da beraat kararı verilmiştir.

SONUÇ VE İSTEM:

  1. Açıkladığımız nedenlerle; davamızın duruşmalı olarak görülmesine,
  2. Savunmalarımız ve duruşmada yapacağımız değerlendirmeler ile
    sunduğumuz tüm delil ve belgeler göz önünde bulundurularak davanın reddine
    karar verilmesini dilerim. Saygılarımla. 21.04.2003′

V- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI’NIN SÖZLÜ AÇIKLAMASI İLE DAVALI PARTİ TEMSİLCİLERİNİN SÖZLÜ SAVUNMALARI

Anayasa Mahkemesinin Çalışma ve Yargılama Usûlü’nü belirleyen Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrası uyarınca Anayasa Mahkemesi, 31.10.2002 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının sözlü açıklamasını, 7.11.2002 tarihinde ise davalı siyasî parti temsilcilerinin sözlü savunmalarını dinlemiştir.

A- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın Sözlü Açıklaması

Başsavcının sözlü açıklaması şöyledir:

‘BAŞKAN – 5 Haziran 2003 Perşembe Saat 10.03

Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin kapatılması istemiyle açılan, esas 2002/2 Siyasî Parti Kapatma Sayılı Davanın 7.5.2003 gününde yapılan inceleme toplantısında, Anayasanın 149 uncu maddesinin son fıkrası ve 2949 Sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 33 üncü maddesi gereğince Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının dinlenmesine karar verilmekle;

Başkan Mustafa Bumin,

Başkanvekili Haşim Kılıç,

Üyeler: Yalçın Acargün, Sacit Adalı, Ali Hüner, Fulya Kantarcıoğlu, Ertuğrul Ersoy, Tülay Tuğcu. Ahmet Akyalçın, Enis Tunga ve Mehmet Erten’den oluşan Kurul yerini aldı.

Raportör Kemal Başlar yerinde.

Ses Teknisyeni Kadir Karagülmez ile daha önce yeminleri yaptırılan stenograflar Cengiz Tanrıverdi ve Alaaddin Ayten hazır.

Sayın Nuri Ok, ses düzeni itibariyle konuşmalar banda alındığından açıklamaların kürsüden yapılması gerekmektedir.

Buyurun Sayın Cumhuriyet Başsavcısı Nuri Ok.

YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI NURİ OK -Sayın Başkan, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi hakkında açılan temelli kapatılma davasına ilişkin sözlü açıklamalarda bulunmak üzere huzurunuzda bulunuyorum; şahsınızda, Yüksek Mahkemenizi saygıyla selamlıyorum.

Türkiye Sosyalist İşçi Partisi hakkında Başsavcılığımız tarafından 5.6.2002 tarihinde Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin odağı haline geldiğinden dolayı, 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasıyla, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasının 101 inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca temelli kapatılması istemiyle dava açılmıştır.

12.12.2000 tarihi saat 12.30’sularında, Ankara’nın Sakarya Caddesinde F-Tipi cezaevlerini protesto etmek amacıyla, yasal olmayan şekilde toplanan bir gruba, güvenlik kuvvetlerince müdahale edilmesi üzerine, eylemcilerin bir bölümü, Türkiye Sosyalist İşçi Partisine ait binaya girmiş, bu binadan, güvenlik kuvvetlerine yönelik olarak, taşlı, sopalı saldırılarda bulunulmuş ve iki güvenlik görevlisi, atılan taşlar nedeniyle yaralanmıştır.

Ankara 2 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesinin aynı tarihte verdiği arama kararı üzerine, saat 14.30 sıralarında binaya giren güvenlik görevlileri, binanın ikinci katında eşyalarla oluşturulan, barikatlarla karşılaşmışlar, ancak, bu barikatlar bertaraf edilerek, yasal ve yöntemine uygun olarak davalı partinin aynı adresteki genel merkez ve Ankara İl Başkanlığı birimlerinde arama yapmışlardır.

Davalı partinin, genel merkez ve Ankara İl Başkanlığı olarak kullanılan adreste, sınıf diktatörlüğünü savundukları tartışmasız olan Türkiye Komünist Partisi Marksist ve Leninist, Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği, Devrimci Halk Kurtuluş Partisi Cephesi, Marksist ve Leninist Komünist Partisi silahlı örgüt mensuplarının pankart, döviz ve resimleri ele geçirilmiştir.

Arama tutanağı incelendiğinde, bunların, parti binasının iç duvarlarında asılı olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca, duvarlarda ölüm orucu eylemlerinde ölen örgüt mensuplarının isim ve resimleri de yer almaktadır.

Yine anılan örgüt mensuplarının cezaevlerindeki ölüm oruçlarını destekleyen dövizlerle ölüm oruçlarında kullanılan sağlık malzemeleri de elde edilmiştir. Bu malzemelerin miktarı, bireysel kullanım boyutunu aşmakta olup, parti binasına polis takibinden kaçan kişilerce getirilip bırakılmış değildirler. Resim, pankart ve dövizlerin bir kısmı, çok önceden düzgün bir şekilde teşhir amaçlı olarak duvarlara yerleştirilmiş ve asılmıştır.

12.12.2000 tarihindeki bu eylemden önce, 5.12.2000 tarihinde aynı yerde yapılan ve gene cezaevlerini konu alan eyleme katılanların bir bölümü, davalı partinin aynı adresinden çıkarak bu eyleme katılmışlardır. Bu konuda Devlet Güvenlik Mahkemesinin sözünü ettiğimiz dava dosyasında tutanak mevcuttur.

Kaldı ki, adı geçen mahkemeden verilen ve kesinleşen mahkûmiyet kararları mevcut olan Turgut Koçak, Hasan Yavaş ve Necmi Özyurda’nın, gerek cumhuriyet savcılığı gerekse Devlet Güvenlik Mahkemesi yedek hakimliğindeki ifadelerinde, ölüm oruçlarına katılan kişilerin, annelerinin ve yakınlarının partilerine ait binada ölüm orucu eylemleri süresince ve bu oruçlara destek olmaları amacıyla misafir edildikleri ifade edilmiştir.

Tüm bu hususlar değerlendirildiğinde, F Tipi cezaevlerini protesto eden ve silahlı örgüt mensuplarını savunan grubun girdiği davalı partiye ait binanın, polis takibi üzerine aniden gelişen ve kaçış yolu üzerinde rastlantı sonucu zorunlu olarak girilen bir sığınma yeri olmadığının kabulü gerekir. Bu yere girip sığınmaları, partiden, bu konuda çok önceden beri görmekte oldukları destek ve yardımdan dolayı özellikle, seçilmiş saklanma ve korunma yeri nedeniyledir.

Çünkü, davalı parti, bu konulardaki örgüt mensuplarının geçmişteki eylemlerini benimsemekte, desteklemekte ve gündemde tutmaktadır. Bu konuda sadece 12.12.2000 gününe mahsus bir durum söz konusu değildir. Anılan partinin genel merkez ve Ankara il teşkilatı tarafından müştereken kullanılan binada ele geçirilen ve zapt edilen, iddianamemizde de tek tek sayılan materyallerin muhafaza edilmesi suretiyle, silahlı mücadeleyi benimseyen bahse konu örgütlerin eylemlerine destek verilmiş ve yardım edilmiştir.

Biraz önce ifade ettiğim üzere, söz konusu eşyaların parti binasında bulunması, bu partinin ölüm oruçları konusundaki tutumuna uygun düşmekte ve bu materyallerin parti yönetiminin bilgisi dahilinde bina içinde olduğunu sabit kılmaktadır. Örgüt mensuplarının demokratik istek ve tepki boyutunu aşan söz konusu eylemleri, anılan parti tarafından sadece savunulmakla kalmamış, benimsenerek, aktif olarak da desteklenmiştir.

Davalı partinin Genel Başkanı Turgut Koçak ile Merkez Yürütme Kurulu üyeleri Hasan Yavaş ve Necmi Özyurda, binada ele geçirilen belgeler ve malzemeler nedeniyle, anılan silahlı örgütlere yardım ve yataklık suçlarından dolayı, Ankara 1 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesinin uygulanması suretiyle cezalandırılmıştır. Cezalandırılmaya ilişkin karar, Yargıtay tarafından onanarak kesinleşmiştir. Silahlı örgütlere ait parti binasında ele geçirilen materyallerin sanıklarla ilgisi olmadığı nedenine ilişkin olan yargılamanın iadesi talebi de, yerel mahkemece kabule şayan görülmeyerek reddedilmiştir.

Anayasamızın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına göre, siyasî partiler eylemleriyle, insan haklarına, hukuk devleti ve demokratik cumhuriyet ilkelerine uygun davranmalı, herhangi bir diktatörlüğü savunmamalı ve yerleştirmeyi amaçlamamalı, suç işlenmesini teşvik etmemelidir. Aksi halde, bu tür eylemlerin odağı haline gelmeleri durumunda, Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası, temelli kapatılma veya izleyen fıkra uyarınca, dava konusu fiilin ağırlığı dikkate alınarak, temelli kapatılma yerine, devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılma yaptırımları öngörmüştür. Siyasî Partiler Yasasının 101 inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendiyle son fıkrası da, bu doğrultuda düzenleme içermektedir.

Davalı siyasî parti açıkladığımız eylemleriyle, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasını ihlal etmiştir. Anayasa ve Siyasî Partiler Yasasının sözünü ettiğimiz kurallarına kolay erişebilmek mümkün olup, açık ve kesin ifadeler de içermektedir.

Temelli kapatılma istemiyle açılan bu dava, belli yargısal ölçütlere göre haklı nedene dayanmakta ve yasal temeli de bulunmaktadır. Bu temel, yani yasal amaç, biraz önce belirttiğimiz Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasındaki hususlardır. Aynı zamanda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ‘dernek kurma ve toplantı özgürlüğü’ başlıklı 11 inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan ”bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta zorunlu önlemler niteliğinde olarak, ulusal güvenlik, kamu güvenliği, düzeni koruma, suçun önlenmesi, hak ve özgürlüklerin korunması için kanunla sınırlandırılabilir’ şeklindeki hükmüne de dayandırılmıştır. Adı geçen partinin davaya konu eylemleri, Avrupa kamu düzeninin temel unsuru olan çoğulcu demokrasi anlayışı içerisinde geçerli sayılamaz. Bu eylemlerin yargısal ölçütler itibariyle, sadece şoke edici, taciz edici, rahatsız edici olmaları esas alınmış değildir. Hem bu özellik ve nitelikleri taşımaları hem de bu ölçütleri de aşan eylemleri, içerikleri itibariyle ifade özgürlüğünün toplu olarak kullanılması sınırları içerisinde kalmamaktadır. Bu nedenle, davanın açılması, demokrat toplum yönünden gereklilik boyutundadır.

Davaya konu eylemlerin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesince Refah Partisi kararının 101 inci ve 113 üncü paragraflarında da vurgulandığı üzere, partinin amaç ve eğilimlerini bütünüyle sergilemesi gerekmekte olup, bir genel başkanın eylemi de, açıkça kendi kişisel görüşü olduğu ifade edilmemişse, partiyi bağlayacaktır.

Aynı şey, merkez yürütme kurulu üyeleri için de geçerlidir. Partinin eğilimlerini içermesi ve eylemlerde bulunanların kişisel davranışları boyutunda olmaması nedenleriyle sergilenen ve devlet güvenlik mahkemesi kararıyla sabit olduğu da kabul edilen eylemlerin, bu şekilde partiye isnat edilebilirliği tartışmasızdır. Bu husus, Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasında ve Siyasî Partiler Yasasının 103 üncü maddesinde de ifade edilmiştir.

İşlenen eylemler, süreklilik ve yoğunlukları itibariyle, siyasî partinin kapatılması yönünden yeterlilik düzeyine ulaşmıştır. Yargısal kararlarda ‘uygun zamanlama’ olarak ifade edilen bu ölçüt uyarınca, somut bir tehlikenin ortaya çıkması şart olmayıp, demokratik standartlarla çelişen adımların atılabilmesinin söz konusu olması yeterlidir.

Davalı parti, genel merkez ve il başkanlığı binasında silahlı örgütlere ait malzeme bulundurmakta, o örgüt mensuplarının cezaevindeki eylem ve direnişlerine destek vermekte, örgütün siyasî kanadının ötesinde hareket etmektedir. Davanın açılması, bahse konu örgüt mensuplarına desteğin sürdürülmemesi ve örgütlerle olan bağlantısının koparılması yönünden zorlayıcı bir sosyal gereksinimden kaynaklanmaktadır ve öngörülen yaptırım, gerçekleştirilen eylemlerin önem ve ağırlığı yönünden dengeli ve orantılıdır.

Eylemleri işleyenlerin parti genel başkanı ve merkez yürütme kurulu üyeleri olmalarının ötesinde, ayrıca, eylemlerin işlendiği yerler de parti genel merkezi ile parti il başkanlığı binasıdır. Bir partinin genel merkezi, o partinin genel yönetim yeridir. Eylemlerde, genel merkez binasının kullanılması, parti yönünden olaya bütüncül ve genel bir destek verme anlamını ortaya kovmaktadır.

Bu nedenlerle, Anayasanın 90 ıncı maddesi uyarınca, içhukuk kuralı haline gelen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11 inci maddesi yönünden de davalı partinin eylemlerinin koruma görmesi mümkün değildir.

Eylemlerin parti organları tarafından kararlılıkla işlenmesiyle, Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası ve 2820 sayılı Yasanın 103 üncü maddesi yönünden odak olma hali gerçekleşmiş bulunmaktadır. Partinin kararlılıkla işlediği bu eylemler, ayrıca parti binasında aramanın yapıldığı 12.12.2000 tarihi öncesi dikkate alındığında, süreklilik de arz etmektedir. Demokrasi içerisinde koruma göremeyecek silahlı örgütlere, açıkladığımız eylemlerle kamuoyu önünde destek verilmesi demokratik bir davranış olarak kabul edilemez.

Bu nedenlerle, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırılık oluşturan eylemlerin ağırlıkları ve orantılık ölçüsü gözetildiğinde, davalı partinin kapatılması zorunludur.

5.6.2002 tarihli iddianamemiz ile 25.10.2002 tarihli esas hakkındaki görüşümüzü de aynen tekrar ediyoruz.

Açıkladığımız nedenlerle, Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin, Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasıyla, Siyasî Partiler Yasasının 101 inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca temelli kapatılmasına; ayrıca, kapatılmaya eylemleriyle neden olan Turgut Koçak, Necmi Özyurda ve HasanYavaş’ın 2949 sayılı Yasanın 33 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca, bu koninin ilgili olarak sözlü açıklama yapmak ve düşüncelerini ileri sürmek hakkı ve olanağı da tanınarak, Anayasanın 69 uncu maddesinin dokuzuncu fıkrasıyla, Siyasî Partiler Yasasının 95 inci maddesi uyarınca, kapatma kararının Resmî Gazetede yayımlanmasından itibaren 5 yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamayacaklarına karar verilmesi kamu adına talep olunur.

Saygılarımla.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Nuri Ok’un sözlü açıklamaları dinlendi. Yapılan açıklamalar banda alındı, ayrıca, stenograflarca da saptandı. Tekrar teşekkür ediyorum Sayın OK’

B- Davalı Parti Temsilcilerinin Sözlü Savunmaları

Davalı Parti adına yapılan sözlü açıklamalar şöyledir:

‘BAŞKAN – 19 Haziran 2003 Perşembe Saat 14.00

Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin kapatılması istemiyle açılan, Esas 2002/2 Siyasî Parti Kapatma Sayılı Davanın 7.5.2003 gününde yapılan inceleme toplantısında, Anayasanın 149 uncu maddesinin son fıkrası ve 2949 Sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 33 üncü maddesi gereğince Parti Genel Bakanlığının veya tayin edeceği bir vekilin savunmasının dinlenmesine karar verilmekle;

Başkan Mustafa Bumin,

Başkanvekili Haşim Kılıç,

Üyeler; Samia Akbulut, Yalçın Acargün, Sacit Adalı, Ali Hüner, Fulya Kantarcıoğlu, Ertuğrul Ersoy, Tülay Tuğcu, Ahmet Akyalçın ve Mehmet Erten’den oluşan Kurul yerini aldı.

Raportör Kemal Başlar yerinde.

Ses Teknisyeni Kadir Karagülmez ile daha önce yeminleri yaptırılan stenograflar Cengiz Tanrı verdi ve Alaaddin Ayten hazır.

Sayın Mehmet Sümbül, savunmanın bir bölümünü siz yaptıktan sonra kalan bölümünü Sayın Selçuk Kozağaçlı’ya bırakabilir ya da tamamını avukatınıza yaptırabilirsiniz.

Ses düzeni itibariyle konuşmalar banda alındığından, açıklamaların kürsüden yapılması gerekmekledir.

Buyurun Sayın Mehmet Sümbül.

TÜRKİYE SOSYALİST İŞÇİ PARTİSİ GENEL BAŞKANI MEHMET SÜMBÜL

– Sayın Başkan. Sayın Mahkeme üyeleri; konuşmama başlamadan önce Mahkemenizi saygıyla selamlarım.

Huzurunuzda Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin kapatılmasıyla ilgili davaya savunma yapmak üzere bulunmaktayım, savunmamı yapacağım, daha sonra Avukatımız Sayın Selçuk Kozağaçlı devam edecek.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 6.6.2002 tarihli 2002/9 hazırlık sayılı esas hakkındaki görüşünü, karşı Mahkemenizin 114 hazırlık 2002/9 sayılı yazısındaki istemi üzerine, partimizin esas hakkındaki sözlü savunmasını yapıyorum.

Dava konusu, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında belirlenen yasaya aykırı eylemleri nedeniyle davalı partinin Anayasanın 69, Siyasî Partiler Yasasının 101, 103 üncü maddeleri uyarınca temelli kapatılması davası açılmıştır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının detaylı iddia ve görüşleri. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının esas hakkındaki görüşleri incelendiğinde, partimiz hakkındaki iddia ve görüşlerinde değişiklik olmadığı görülmektedir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının iddia ve görüşlerini, ön savunmamızda özetlemiştik. Yargıtay Cumhuriyet başsavcının iddia ve görüşlerini yorumlamakla birlikle, aşağıya aktarıyoruz.

Bu davanın açılmasındaki iddialar akıllara durgunluk vermektedir. Partimiz hakkında açılan kapatma davası gerekli titizlik gösterilmeden, inceleme yapılmadan, hukukî dayanaklardan yoksun, hukuk adına trokomik olduğu gibi alelacele açılmış bir dava olduğu itibariyle herkesi hayretler içerisine düşürmektedir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının bu davayı açmasını derinliliğine analiz ettiğimiz bu davanın, geleneksel hukukun üstünlüğüne, ilkelerine aykırı olduğunu, demokratikleşmeyi engelleyen antidemokratik bir davranış olarak değerlendiriyoruz. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının iddianamede öne sürdüğü delillerin maddî temellerinin olmadığı, hukukî hiçbir değerinin olmadığı görülmektedir.

12.12.2000 günü F tipi cezaevlerini protesto eden bir grup insan tarafından, genel merkez ve il binamızın bulunduğu Ziya Gökalp Caddesi üzerinde yapmaya başlamıştır. Güvenlik kuvvetlerinin müdahalesi sonucu, arbede yaşanmış ve o arbede sonucu parti önünde gösteri yapan göstericileri kovalayan MHP’li insanlar, faşistler, parti binamızı tahrip etmişlerdir. İçeride bulunan bütün eşyaları, faks makinesini, televizyonu, bilgisayarı dışarı atmışlardır. Bu durum, o günkü TV haberlerinde ve bir sonraki gazetelerde genişçe yer almıştır. Bu gazete kupürlerini sizlere sunacağız, dosyada mevcuttur. Bunların incelenmesi sonucu görülecektir ki, bu eylemleri yapanlar, pencereden çıkarak zafer kazanmış edasıyla dışarıdaki kitleye ve basın mensuplarına elleriyle kurt işareti yaparak gösteride bulunmuşlardır, Bunların hepsi, size sunduğumuz resimde de mevcut olup, inceleme halinde, görülecektir.

Sayın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı partimize dava açmakla bize büyük haksızlık yapmakladır. Asıl dava açılması gereken kişiler ortadayken, partimize dava açılarak, sanki, partimiz suçluymuş gibi gösterilmek istenmiştir. Doğal olarak partimize açılan bu davanın maddî ve hukuksal bir temelli bulunmamaktadır. Yine, polis ve bu eylemleri gerçekleştiren kişiler tarafından bırakıldığı bizce kesin olan, Kur’an-ı Kerim’le alay eden ‘nurtan-ı kerim’ isimli ne olduğu belirsiz bir belge dosyası partiye bırakılmış, bu konuda partimize dava açılmış ve bu dava beraatla sonuçlanmıştır.

Bundan anlaşılacağı üzere, parti binasında bulunduğu iddia edilen, pankart, döviz ve benzeri bir iki malzemeler, polis tarafından ya da parti binamıza gelen MHP’li faşistler tarafından da konulmuş olabilir.

Polisin düzenlediği 12.12.2000 tarihli arama tutanağından anlaşılacağı üzere, parti binamızda, o gün, parti yöneticileri ve üyelerimizden herhangi birisinin olmadığı ve tutanak da bizlerin bilgisi dışında hazırlanıp tanzim edildiği ve bahse konu olan partimizin Ankara il binasında bulunduğu iddia edilen afiş, döviz ve benzeri malzemelerin, partimiz genel merkezi Ankara il örgütüyle hiçbir ilgisi yoktur. TAYAD aileler imzalı olan bu dövizler, pankartlar, imzalarından da anlaşılacağı gibi. Dernekler Kanununa göre kurulmuş yasal, hukukî bir dernek olan TAYAD’a aittir. Hu TAYAD Bülteni, şu an açık, İstanbul’da faaliyette, Ankara’da da Sağlık Sokakta faaliyetini yürütmektedir. Bu pankartların altındaki iddianamedeki tüm belgeler TAYAD’lı aileler ve TAYAD adımıdır. Bu, yasal ve hukukî bir dernektir. Bu dernek adına yasal işlem yapılması gerekirken, partimiz adına dava açılmıştır. Bunu anlamakta güçlük çekiyoruz.

İddianamede adı geçen 96 yılında ölüm orucu eylemlerinde ölen ve onların da aileleri tarafından taşınan resim, döviz, dışarıdaki eylemden dolayı polis ve MHP’lilerden korkup kaçan, partimize sığınan aileler, saldın esnasında F-Tipi cezaevlerine karşı çıkan ailelerin, o bölgede en müsait yer olması ve kamuya açık olması sol, sosyalist bir partiye sığınmaları kadar doğal bir şey olamaz. Bunlar tarafından parti binamıza bırakılmış da olabilir.

Zaten, ölü insanlara yardım ve yaltaklık edilemeyeceği mümkün olmadığından onların mümkün değildir. F-Tipi Cezaevlerine girmek istemeyen siyasî tutsaklar ölüm orucuna yatmışlardır. Bunlardan aileleri 1996 yılında ölüm orucunda ölenler gibi olmamaları için, çocuklarının ölmemesi için kamuoyu oluşturma amacıyla, aileleri, partimize gelerek destek istemişler, suç olmamaktadır. İnsanî nedenlerden dolayı insanların ölmemesi için F-Tipi cezaevlerinin fiziksel ve ruhsal olarak insanlar üzerinde tahribat yaratacağından, çocukların da içeride olmasından dolayı, ailelerin bunlara karşı çıkmalarını da doğal karşılıyoruz; çünkü, bizler bu durumu kabul etmemekle birlikte, kendisine insanım diyen herkesin, insanların göz göre göre ölmemesi, seyirci kalmaması gerektiğine inanıyoruz. Bundan dolayı F-Tipi cezaevlerine karşı çıkmanın suç olmadığı, demokratik bir talep olduğu, bu dönemde parti olarak biz de, bize sığınmak isteyen ailelere kapımızı kapatmamız düşünülemezdi; hele, kendisine sosyalistim diyen insanların kapılarını asla kapatması düşünülemez.

Partimizin temelden kapatılma istemi, Anayasanın 68 ve 69 uncu maddeleriyle. 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 101 ve 103 üncü maddelerine dayandırılarak tarafımıza tebliğ edilen kısa iddianamede odak olma halinin gerçekleşmesiyle ilgili katılmak istemiştir.

Oysa, partimizin, Anayasanın 68 inci maddesinde belirtilen eylemlerin odağı haline geldiği yönündeki savları gerçeği yansıtmadığı gibi, odak halinin tespit ve takdirinin Anayasa Mahkemesinin tespitine bırakmıştır. Anayasanın 69 uncu maddesi, 4709 sayılı Kanunun 25 inci maddesine eklenen cümlede, odak halinin ne anlama geldiği açıklanmıştır. Buna göre, bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller ve parti üyelerince yoğun bir şekilde istendiği ve bu durum partinin büyük kongresi veya genel başkan veya merkez karar ve yönetim kurulu organları, Türkiye Büyük Millet Meclisi grup Genel Kurulu veya grup yönetim kuruluna zannen veya açıkça belirlenmediği yahut bu fiillerin doğrudan doğruya anılan parti organlarının kararlılık içinde işlendiği takdirde söz konusu fiilin odağı haline gelineceği sayılmaktadır.

Görüldüğü gibi, yazımızdaki yasa koyucunun ifadelerinden anlaşılacağı üzere, partimiz TSİP’in bu yasakları kapsayan yapmış olduğu hiçbir eylemi mevcut değildir. TSİP Yönetim Kurulu, Parti Meclisi açmış olduğu hiçbir karar ve eylemi yoktur. 16 kişilik parti yönetim kurulundan sadece üç kişinin ceza almasından dolayı parti sorumlu tutulamaz., parti kapatılamaz. Partiler Kanununa göre, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının, ceza alan bu üyelerimiz hakkında disiplin cezası, üyelerin düşürülmesi yolunda bir telkinde bulunması gerekirken, partimiz hakkında temelli kapatma davası açarak hukuksal skandala sebebiyet vermektedir.

Kaldı ki, 5.5.2002 tarihinde olağan genel kurulumuzu yapmıştır. O tarihte şahısların parti üyelikleri düşmüştür. Yine, yönetim kurulu oluşturularak resmî kazanmıştır. Buna rağmen, bu kongreden bir ay sonra, 6.6.2002 Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığımız, hakkında kapatma davası açılmıştır; yani, bizim genel kurul yapıp yönetime gelmemizden bir ay sonra, parti hakkında kapatılma davası açılmıştır.

Partimize gönderilen dizi pusulasında 4 üncü sıradaki Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Siyasî Partiler Sicil Bürosunun 4.6.2002 tarihli tutanağa bir sayfa alınmıştır. Yine 4.6.2002 tarihinde tebliğ edilen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının, Müdür İsmet Özçelik, Filiz Sap, Sinan Ural imzasıyla tanzim edilen tutanaktaki bilgiler gerçeği yansıtmamaktadır. 4.6.2002 tarihinde yönetici olmadığı mümkün olamaz; çünkü, ondan bir ay önce büyük kongremizi yaparak yönelim değişmiştir. Parti binasında bulunduğu iddia edilen resimlerin, 1996 yılında değişik cezaevlerinde ölen, ölüm oruçlarından dolayı öldükleri ve bu şahısların hiçbirinin yaşamadığı aşikârdır.

Kaldı ki, aynı resimlerin, partimizin bulunduğu aynı binanın bir alt katındaki ÖDP İl binasında da bulunduğu polis tutanaklarında mevcuttur. Buna rağmen ÖDP’ye dava bile açılmamıştır. Bu, çifte standart değil midir’ Eğer, bunlar suç olsaydı, ÖDP’ye de dava açılırdı. Bu görüşlerle. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, partimiz hakkında dava açarak önyargılı davranmıştır.

Ayrıca, partimizde bulunan aynı resimlerden dolayı İstanbul’da Yer yayınları tarafından basılan ve 1996 ölüm orucunda ölen kişilerin resimlerini de içeren bu resimlerden dolayı açılan dava beraatla sonuçlanmıştır. Bu kararı da ekte Yüksek Mahkemenize sunuyoruz. Ölü insanlar için yardım ve yaltaklık yapılamayacağına dair başka kararlar da istenirse Mahkemenize sunulacaktır.

Hal böyle iken, Kızılay’da bilumum ülke genelinde kafe, bar, kültür merkezlerinde Deniz Gezmiş, Mahir Cayan. Che Guavera gibi resimler duvarları süslemektedir. Bunlara göre, bu resimleri bulunduran kurumlar hakkında da bunların hepsine dava açmak gerekmektedir. Eğer, dava açılması gerekiyorsa, bu gibi kurumlara neden dava açılmıyor’ Eğer, açılmıyorsa, neden partimiz TSİP hakkında bu nedenlerden dolayı dava açılıyor’

İddianamede dört örgüte birden yardım, yaltaklık ettiğimiz iddia edilmektedir. Bir kişi aynı anda dördüne birden nasıl yardım yaltaklık eder, bunu da anlamak mümkün değildir.

Kaldı ki, partide ele geçirilen evrakların hiçbirinde örgütlerin dokümanı yoktur. Bu örgütlerle ilgili sadece resimlerin altında hangi örgütlerin olduğu, hangi cezaevlerinde yattığı, kişilerin isimleri var. Bunun dışında herhangi bir bulguya rastlanmamaktadır.

Yine, Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 2002-0 Esaslı gerekçeli kararında, muhalif üye olan 18454 yaka nolu hakim görüşü olan da, olay tarihinde parti binasında arama yapan emniyet güçlerinin buldukları pankart, döviz ve diğer malzemelerin sanıklar tarafından parti binasına konulmadıklarına dair herhangi bir delil bulunmamıştır. Sanıkların bu malzemelerin kendilerine ait olmadığı yönündeki savunmalarının da aksi ispat edilememiştir. Söz konusu malzemelerin salt parti binasında bulunması suç teşkil etmemektedir. Bunların sanıklar tarafından teşhir edildiği, başkalarına gösterildiği ispatlanamamıştır. Bu durumda, mevcut suç meyili sayılması yönünde oluşmadığından, sanıkların beraatlarına karar verilmesi gerekirken, mahkumiyetlerine karar verildiği, keza muhalif üye, 15.5.2001 tarihinde muhalefet şerhi koymuştur.

Buradan da anlaşıldığı gibi, partimiz herhangi bir siyasî eylemin odağı değildir, hiçbir zaman olmamıştır. Zaten, 1974’te kurulduğundan bugüne kadar herhangi bir eylemsellik yapmamıştır, yani, bir odak olmak bir tarafa, kendi tüzelkişiliğim ancak yerinde devam ettirmekledir, herhangi bir yasadışı eylemle ilgisi yoktur, yasal bir partidir. Daha önce 1974 seçimlerine de girmiştir partimiz. Bu yapılan partimize haksızlıktır. Partimiz, sadece demokratik, yani, Kızılay’da F-Tipi cezaevlerini protesto etmek için bir araya gelen muhalefet, yani, o gün orada basın açıklaması yapmak isteyen ve demokratik taleplerini yerine getiren insanlara saldırılması sonucu sağa sola kaçtıklarından dolayı partimize çıkmışlardır.

Kaldı ki, partimizdeki aramada parti üyesi yoktur; tutanakta parti üyelerinden herhangi biri; parti yöneticileri de yoktur; bu, açık ve nettir.

Kaldı ki, Sayın Savcının iddianamesinde yine dokümanlar arasında saydığı ‘gıda iş’ yazan, pankart, yani, eski genel başkan Turgut Koçak’ın, güzel resim yaptığı için, kendisine Gıda-İş Sendikası tarafından bırakılan beze, Gıda îş Sendikası olarak, sarı harflerle kırmızı harfler 5’e 1,5 metre olarak yazdığı Gıda İş Sendikası için, sadece ”Gıda İş Sendikası’ yazan isim de, sanki suçmuş gibi iddianamede gösterilmiştir ve buna benzer tıbbî malzemelerden bahsedilmektedir doküman olarak. Orada ilaçlarlar bulunmuştur, o ilaçlar sağlık için, yani, ağrı kesici, ya da B vitamini bunlar bir suç aleti değildir, bomba değildir, silah değildir. Yani, herhangi bir, partide yasadışı örgütlerle kesinlikle bir alakası yoktur, örgütlerle hiçbir. Onların yayın organlarında da anlaşılmaktadır, yani, bunlar açılıp okunduğunda, zaten, partiye ‘reformist’ olarak ‘revizyonist’ olarak küfretmektedirler. Sizler, küfreden bir insana yardım ve yaltaklık yapar mısınız’ Bizim o tür örgütlere yardım ve yaltaklık yapmamız mümkün değildir. Onlar, her türlü yayın organlarında incelendiğinde. TSİP’e küfürler etmektedirler; yani, reformist olarak görmektedirler.

Dolayısıyla, bizim onlara kesinlikle bir yardımımız söz konusu olamaz. Kaldı ki, partideki aramada herhangi bir örgüt üyesi de bulunmamıştır. Dolayısıyla, partimizin beraat etmesi gerekmektedir, bize göre herhangi bir suçun odağı olmamıştır.

Sayın Cumhuriyet Başsavcısının, ülkemizde 26 tane partiyi kapatarak, ülkeyi bir mezarlığa göndermiştir, yani, ölü partiler mezarlığına göndermiştir. Avrupa Birliğine girmeye çalışan Türkiye’nin. Avrupa’da, dünyanın her yerinde imajı bozulmaktadır; yani, ülkemizin imajı bozulmaktadır. Sırada dört tane daha parti kapatılma, hatta, 7 tane de, üst üste iki defa seçime girmemekten dolayı 10 tane parti daha kapatılmak istenmektedir.

Bu da gösteriyor ki, mevcut antidemokratik Anayasanın, 12 Eylül tarafından, 12 Eylül hukuku sonucu meydana getirilen bu antidemokratik Anayasayla şu an yargılanmaktayız. Bu Anayasanın demokratik olmadığı, ülkeyi kötü duruma düşürdüğü, asıl yargılanması gerekenin Anayasayı ihlal eden, ortadan kaldıran, 1961 reformist, 1961 Anayasası demokratik nitelikte olmasına rağmen, onu ortadan kaldıran kişilerin, Anayasayı reddetmiş, onların asıl yargılanması gerekir.

Bu yasanın antidemokratik olduğu, demokratikleşmesi gerektiği, bizim bağımsız demokratik bir Türkiye istiyoruz, bağımsız demokratik bir anayasa talebimiz var. Bu doğrultuda demokratik mücadelemizi parti olarak yürütüyoruz.

Mevcut sınıf diktatörlüğünden bahsedilmektedir. Asıl, Türkiye’de tabiî ki sınıflar vardır, bu bir gerçektir, işçi sınıfı üzerine, emekçiler üzerine baskı burjuva sınıfından gelmektedir. Burjuva sınıfı, işçi sınıfı üzerine tahakküm kurmuştur, ezmiştir ve ezmektedir hâlâ Türkiye’de. Asıl dava, Sayın Cumhuriyet Savcısının, cumhuriyet, gerçekten bir sınıfın bir sınıf üzerine tahakkümüne karşı dava açılması gerekirse, burjuva partilerine açılıp, onların işçi sınıfını, emekçi halkımızı ezdiği için onların yargılanması, bu kürsüde olması gerekirken, bizler, işçiler, emekçiler bu kürsüdeyiz. Burada olmamamız gerekir çünkü, bizim yasal hakkımız emeğimizi savunmak.

Yani, bu binada, biliyorsunuz, Genel İş Sendikası tarafından, işçilerin parasıyla yaptırılan, Abdullah Baştürk tarafından, binada, işçi sınıfının partisi şu an yargılanmaktadır. Yani, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi, işçisinin partisidir. Bu binada kurulan, emeğiyle, emek artı değeriyle, aidatlarıyla yapılan bir binada, sayın üyelerimiz, bizi yargılıyorsunuz. Buna da dikkatinize çekiyorum.

Biz, bu 12 Eylül hukukunu tasvip etmiyoruz, antidemokratik buluyoruz Anayasayı. Bunun değişmesi için gereğinin yapılması gerektiğini söylüyoruz. Kaldı ki, geçmişteki Cumhurbaşkanı Turgut Özal da ”bir sefer Anayasayı ihlâl etmekle bir şey olmaz’ demektedir. Kendisi ihlâl etmektedir. Cumhurbaşkanı da, Anayasayı defalarca ihlal etti; ama, 17 yaşında insanlar Anayasayı ihlal etti diye bu ülkede Erdal Eren’ler asılmıştır, hem de yaşı büyütülerek 17 yaşında kişiler asılmıştır. Biz bunları, gerçekten bu ülkede antidemokratik uygulamalara karşı, hukuk dışı, hortumcuları, banka hortumcuları, devleti soyan. Bugün, insanlar ekmek bulamıyor, çöplükten ekmek bularak geçmiyor, işçi sınıf, emekçi halk. Bu insanların biraz refah olması için, bu insanların vergileriyle, bizlerin vergileriyle bugün burjuva partileri, işte asıl sınıf diktatörlüğünü yapan partiler, halkımız üzerinde diktatörlüğünü kuran onlardır, halkımızı inim inim inletmektedir, işçi sınıfını, emekçi halkı sömürmektedir, bizleri kötü duruma bırakmaktadır. Biz bunları tasvip etmiyoruz, yargılanması gereken TSİP’in olmadığını, burjuva partilerinin olduğunu, onlara dava açılması gerektiğini, asıl sınıf diktatörlüğünü, mevcut ülkeyi yöneten siyasî partiler olduğunu söylüyoruz ve onlara dava açılması gerekirken, TSİP hakkında dava açılmıştır. TSİP’in, kesinlikle yasadışı örgütlerle bir ilgisi yoktur, olmaz; yasal siyasî bir partidir, demokratik yasalar doğrultusunda mücadelesine devam etmektedir.

Bundan sonraki savunmamızı Sayın Avukatım Selçuk Kozağaçlı’ya bırakıyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN-Buyurun.

AVUKAT SELÇUK KOZAĞAÇLI – Sayın Başkan, Yüksek Mahkemenin sayın üyeleri; saygıyla selamlıyorum hepinizi efendim.

Türkiye Sosyalist İşçi Partisi tüzelkişiliğinin vekili olarak huzurundayım. Temelli kapatma davasında partinin bazı hukukî itirazlarını kısaca tekrar edip, hatırlatmaya çalışacağım.

Gerek 6.6.2002 tarihli iddianamede gerekse 25.12.2002 tarihli davanın esasıyla ilgili Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilen mütalaada, nihayet tutanağına ulaştığımız 5.6.2003 tarihli Sayın Başsavcının sözlü değerlendirmesinde görülmektedir ki, ısrarlı bir biçimde, Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin Anayasanın 68 inci maddesi dördüncü fıkrasında belirtilen yasakları ihlâl eder bir odak olduğu iddiası sürdürülmektedir.

İki temel bölümde Sayın Heyetinize bazı düşüncelerimi sunmak istiyorum. Birincisi, Başsavcılıkça ‘eylemler’ diye, belki, odak olma halinin niteliği yüzünden eylemler olması gerekir diye, belki de alışkanlıktan ‘eylemler’ diye bahsedilen meselenin, gerçekte tek bir eylem olduğudur. Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 2001/7 Esas, 2001/70 Karar sayılı dosyasında sözü geçen eylemdir bu. Bu eylem nedeniyle, partinin önceki genel başkanı, bir önceki merkez yürütme kurulu üyesi ve eski bir üyesi halen cezaevindedirler. Mahkemenin verdiği hüküm kesinleşmiştir, onanmıştır ve halen cezaevindedirler. Sözü edilen eylem budur. Başsavcılık her üç belgede de ‘eylemler’ demesine rağmen -alışkanlık itibariyle zannediyorum- başka bir eylemden söz etmiş değildir, zaten de böyle eylem bulunmadığı için sözü edilmeyeceği düşüncesindeyiz. Bu karara ilişkin görüşlerimi aktarmak istiyorum.

İkincisi, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 101/A bendi kapsamında herhangi bir iddiayla karşı karşıya bulunmadığımızı görüyoruz. Partinin tüzüğünden, programından, tüzük veya programı dışındaki esaslı temel belgelerinden Sayın Başsavcının bir şikâyeti yoktur. 1980 öncesi de uzunca bir süre, yaşam faaliyet göstermiş bir partidir TSİP, Daha sonra ikinci kuruluşunda, 1993 kuruluşundan bu yana da faaliyet göstermektedir. Demek ki, partinin tarihi, tüzüğü, programı bundan evvelki eğilimlerine ilişkin bir şikâyet bulunmamaktadır; fakat, biz, bazı lehimize bu alanda cereyan ettiği inancındayız. Bunları da Sayın Mahkemeye hatırlatmaya çalışacağım.

Sayın Başkan, sayın üyeler; TSİP, Siyasî Partiler Yasasının 8 inci maddesine göre tüzelkişilik kazandığı 3.1.1993 tarihinden bu yana, hiçbir soruşturma yahut kovuşturma geçirmemiştir TSİP tüzelkişiliği. Ülkemizde birçok hareketli toplumsal olaylar, siyasal olaylar olmuştur 1993 yılından bu yana; fakat, TSİP tüzelkişiliği bir soruşturmaya maruz kalmamıştır ya da kovuşturmaya. Keza, 1993 kuruluşundan bu yana hiçbir TSİP üyesi, yöneticisi yahut üyesi, Anayasanın 68 inci maddesi dördüncü fıkrasında öngörülen parti yasaklarının Türk Ceza Kanununda, Terörle Mücadele Kanununda, Basın Kanununda, 2911 sayılı Yasada olan karşılıklarından dolayı yargılanmamış, soruşturulmamış, kovuşturulmamıştır.

Bir üçüncüsü; böyle bir iddianın, soruşturmanın, kovuşturmanın başladığı döneme ilişkindir, F -Tipi Kapalı Cezaevi, infazda -F-Tipi Kapalı Cezaevi rejimine geçilme kararı, verilmesiyle, 20.10.2000 tarihinden başlamış hapishane eylemleri vardır.

Sayın Heyetinize, bugün artık hafızalarda kalmadığı, esasen, ölüm orucu eyleminin kendisi devam ediyor, hapishane protestoları devam ediyor; fakat, o süreç oldukça unutuldu, akılda kalmadı, kısaca o sosyal, siyasal ortamı hatırlatmak istiyorum.

Binlerce insan sokaklardaydı, oldukça eylemli bir eleştiri hakkı kullanılıyor idi. Dönemin Adalet Bakanı, yoğun bir biçimde bu eylemli eleştirilerden etkilendiklerini beyan ederek, demişti ki ‘böyle bir ısrar karşısında, gözden geçirmek durumundayız biz de, böyle bir eylemle eleştiri karşısında,’

Yine, öyle bir havaydı ki bu dönem, infaz idaresi ve bağlı olduğu hükümet, bu protestoları durdurmaya çalışıyordu. Bu protestoyu durdurmak için sadece Ankara’da 100’e yakın dava açılmıştır.

Sayın Başkan, sayın üyeler; Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Onur Kurulu yargılanmıştır. F-Tipi hapishanelerde hekimin rolüne ilişkin eleştirel görüşleri nedeniyle beraat etmişlerdir. İnfaz personelini içerisinde, bünyesinde barındıran o dönemki, tüm Yargı-Sen, tüm Yargı çalışanları Sendikası Genel Merkez Yöneticileri yargılanmıştır; F-Tipi cezaevi rejiminin infaz personeli yönünden özelliklerini eleştirdikleri için, yardım ve yataklık suçlaması; Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesinden yargılanmışlardır; beraat etmişlerdir.

İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi Yönetim Kurulu, halen devam etmekte olan bir yargılamanın süjesi olmuştur ve bu suçlamada da iddia, bu davada da iddia, yasadışı silahlı örgütlere yardım, yataklık edildiği yönündedir. Bu işin birinci dereceden ilgililerinden olan Tutuklu Aileleri Derneği, maalesef, kapatılmıştır ve birçok üye ve yöneticisi cezalandırılma yoluna gidilmiştir.

Sadece bundan ibaret değildir. 30’a yakın avukat yargılanmışlardır aynı dönemde F-tipi protestosu nedeniyle; beraat etmişlerdir. İstanbul Barosu Yönetim Kurulu hükümet tarafından görevden alınmaya çalışılmıştır. Adalet Bakanlığının müdahalesiyle; soruşturma sonucunda gelecek tepkiden rahatsız olunarak bırakılmıştır. 1000’e yakın insan, 2911 sayılı Yasa kapsamında, böyle bir havadır.

Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin, F-Tipi cezaevleri hakkındaki fikrini beyan ettiği dönem böyle bir dönemdir ki, bu, eylemli bir beyan ediş de değildir; basın açıklamalarıyla yahut parti sirküleriyle beyan etmiştir. Türkiye Sosyalist İşçi Partisi, hiçbir zaman ölüm orucu eyleminin doğrudan kendisine yahut niteliklerine yönelik bir övme ya da destekleme içerisine girişmemiştir; zaten, eşyanın tabiatına aykırıdır. Sadece, ölüm oruçlarında dikkat çekmeye çalıştığı infaz sorununa dikkat çekmeye çalışmıştır.

Şimdi 106 insan öldü, 500’ün üzerinde insan ‘renzeki korsekof sendrom’ denilen ağır bir fiziksel ve ruhsal sakatlık içerisinde tedavi görüyorlar, 15’e yakın insan şu anda ölüm orucu eylemine devam ediyor, 15 Temmuz itibariyle bininci gününe girerek, dünyada yapılmış en uzun süreli hapishane eylemi olmak özelliğine kavuşacak.

Böyle bir eyleme karşı bu partinin ilgisiz kalması düşünülemez; fakat, ilgili kalmış da ne yapmış; hiçbir şey. Bu dönem açılan toplam 130 davadan, Basın Kanunu, 2911 sayılı Kanun, Terörle Mücadele Kanunu, 2845 sayılı Kanun veya davadan bir tanesinde, bile herhangi bir TSİP’li yok herhangi bir TSİP’li yargılanmamış bu dönemde. Taa ki, ne güne kadar; 12 Aralık gününe kadar. 12 Aralık 2000 gününe kadar.

Biz, bu süreci şu şekilde değerlendiriyoruz: Eğer, F-Tipi protestoya odak olmuş olsaydı Türkiye Sosyalist İşçi Partisi, bu kadar hareketli, bu kadar çok kurulun ve kurumun yargılandığı bir dönemde, zannediyorum, bir yargılama konusu edilirdi bu odak olma durumu; fakat, yoktur, bu yüzden de edilmemiştir.

Dolayısıyla, yoğun bir biçimde süreklilik ve kararlılık içinde tekrarlanmış değişik zaman ve mekânlarda gerçekleştirilen bir faaliyeti bu dönem olmamıştır; olsaydı yerel savcılıklar tespit etmiş olur idi. İkinci husus, işte, bu odak haline gelme meselesine ilişkindir Sayın Heyetinizin dikkatine sunmaya çalıştığımız.

Siyasî Partiler Kanununun 103 üncü maddesinin mülga bir ikinci fıkrası var idi ve suç mihrakı haline gelmek, orada çok daha kolayca tarif edilebiliyordu ve önceki genel başkan ile önceki merkez yürütme kurulu üyesinin durumları buna uymaktaydı. Bir terörle mücadele, devlet güvenlik mahkeme kapsamında ceza aldılar, bu ceza onandı. Bu mülga madde, artık odak haline gelme, tamamen Yüksek Heyetinizin takdirine ve değerlendirmesine bırakıldığı halde, Başsavcılıkça, kanaatimize göre, sanki, halen yürürlükteymiş gibi davranılmaktadır. Bir genel başkanın ve bir merkez yürütme kurulu üyesinin, devlet güvenlik mahkemesinde, onanarak kesinleşmiş bir hüküm almış olması, sanki partinin bu gibi türden eylemlerin odağı haline gelmesine yeterliymiş gibi davranılmaktadır. Niçin böyle düşünüyoruz; çünkü, devlet güvenlik mahkemesi dosya münderecatından başkaca hiçbir şey ileri sürülmemektedir, hiçbir şeyle desteklenmemektedir iddia. Yüksek heyetinizin, devlet güvenlik mahkemesi dosyasına bakarak, Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin odak haline geldiğini düşünmesi, bunu kâfi bulması beklenmektedir. Oysa, bu düşüncenin önemli ölçüde yanlış olduğuna inanıyoruz.

Bu vesileyle iki önemli maddî hatayı belirtmek istiyorum. Birisini, sayın vekil edenin, partinin genel başkanı biraz önce hatırlattılar. Bir kere, bu üç kişiden birisi Necmi Özyurda -bu konuda Sayın Yüksek Heyetinize de dilekçeyle başvurduk- partinin hiçbir yönetici kurulunda üye değildir, partinin sıradan bir üyesidir. Maalesef, bir devlet güvenlik mahkemesi cumhuriyet savcısının fezlekesinde, kendisinin parti yöneticisi olarak adının geçmesinden sonra bu maddî hata telafi edilememiştir. Siyasî Partiler Bürosu tarafından sunulan evrakta dahi bunun çok açık gözükmesine rağmen, şu anda da parti yöneticisi gözükmektedir; böyle bir durum yok. Maalesef, Devlet Güvenlik Mahkemesindeki yargılama sırasında da bunu anlatamadık ve gerekçeli kararlarında dahi, Necmi Özyurda’nın parti üyesi olduğu iddiasında oldu yerel mahkeme.

İkinci bir maddî hata: Temelli kapatma davasının açıldığı tarihte bu 3 kişinin, halen partiye üye olduğu, hatta, bu 3 kişiden 2’sinin partinin yönetici kurullarında olduğu yönünde Siyasî Partiler Bürolarının ve Sayın Yüksek Mahkemenin siyasî partilerle ilgili departmanında verdiği yazılardır. Bunlar maddî hatadır. Zira, temelli kapatma davasının açılmasından tam bir ay önce yapılmış olan kongrede, haziran cetvelinde dahi isimleri bulunmaksızın, bu 3 kişinin, yasa gereği, partiyle ilişkileri kesilmiştir. Temelli kapatma davasının iddianamesinin hazırlanmasından bir ay önce genel başkanlık görevi, tüm yönetici kurullar değişmiştir ve bu kişiler, artık parti üyesi değildir kapatma davası tarihinde. Oysa ki, dosya içerisindeki belgelerde bu hususun da açıklık kazanmadığını görüyoruz.

Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin kararından bir parça söz etmek istiyorum şöyle önemli bir sebeple: Birincisi, Sayın Başsavcılığın, bu dosya üzerinden sizleri bir karara sevk ettiğini düşündüğüm için.

İkincisi, Ceza Muhakemeleri Usul Yasasının 327 nci maddesinde yapılan bir değişiklikle, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının yargılamanın iadesi sebebi yapılmaya başlanmış olması. Bu karar; yani, onanmış 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi kararı, bugün, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin önündedir. Çok açık bir biçimde temel hak ve özgürlüklerin korunması için Avrupa Sözleşmesinin 6 ncı maddesinin ihlali niteliğindedir, 11 inci maddesinin ihlali niteliğindedir. Biz eminiz ki, bu mahkemenin içtihadından da bellidir, son on senelik içtihadından, benzer olaylarda verdiği kararlardan da bellidir ve bu mahkeme, bu kişilerin adil yargılanmadığına karar verecektir; 11 ve 6 ncı madde ihlali konusunda karar bekliyoruz.

Yeni düzenlememize göre bu karar, bu kişiler yönünden yargılamanın iadesi sebebiyle yapılacaktır. Bugün, İstanbul ve Ankara Devlet Güvenlik Mahkemelerinde 1996 tarihli üç dosya, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı nedeniyle, yargılamanın iadesi sebebiyle yapılmış ve iade edilen yargılama beraatla sonuçlanmıştır. Bütün bir partiyi kapatma davasının zemini olarak kurulan bir davanın, bundan iki sene sonra, yeniden yargılama yoluyla ortadan kaldırılması, beraat kararı verilmesi halinde, bir yüksek mahkemenin bu kadar köklü bir kararının da, bir siyasî parti kapatma kararının da, bu kadar çürük bir zemine dayanmış olması gerçeği açığa çıkacaktır. Belki, kişilerin hapis cezası yatmış olmaları madden telafi edilebilir bir zarardır; ama, siyasî bir partinin siyasal yaşamdan tamamen ortadan kaldırılmış olmasının telafisi bulunmamaktadır. Bu hususa da, Sayın Mahkeme dikkat edeceklerdir diye inanıyorum.

Burada, daha önce de belirtildi, kıdemli üyenin muhalefet şerhinden daha fazla söylenecek bir şey yok. Hiçbir şey ispatlanamamış, hatta, bu pankartların, dövizlerin, partide bulunduğu iddia edilen şeylerin, sokaktaki insanların elinde olduğuna dair mahkemenin bizzat kendisinin de tespiti var. Gerekçeli karar sayfa 4’te diyor ki: ‘Partiyle hiçbir ilişkisi bulunmayan ve sokaktaki çatışmalardan kaçan kişilerin elindeki döviz ve pankartlar.’ Kendi gerekçeli kararında dahi belirtmiş.

Yine, maalesef, yerel devlet güvenlik mahkemesinin bir eğilimi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından da paylaşılmıştır; kanaatimizce hukuk dışı bir eğilimdir. İsimleri dahi bilinmeyen birtakım, o sırada orada hareket halinde bulunan kişilerden ‘yasadışı silahlı örgüt mensubu’ diye söz edilmektedir. Bu kişilerin 80’i o gün gözaltına alınmıştır. Bugün, vekil edenin partinin kapatma davasına konu edilen olayın olduğu gün, 80 kişi gözaltına alınmıştır. İçlerinde yasadışı örgütten dolayı ceza alan yoktur. Bunların 60’ı savcılık aşamasında serbest bırakılmıştır; 20’si hakkında 2911 sayılı Yasaya muhalefetten dava açılmıştır, bir kısmı beraat etmiştir, bir kısmının davası sürmektedir. Bu kadar açık bir hukuksal gerçek varken, buradaki kişilerden yahut çocuklarının ölmemesi için gayret eden anne ve babalardan yahut birtakım, F tipi cezaevine karşı protesto eylemi yapan kişilerden ‘yasadışı örgüt mensubu’ diye söz etmek, bizim kanaatimizce, hukukun kabul edebileceği bir şey değildir. Başsavcılığın, huzurunuzdaki davaya sunduğu metinlerde de, maalesef, bu hatanın sıkça tekrar edildiğini görmekteyiz.

Bizim inancımız, tek bir olayla hem de bütün Türkiye’nin ilgi duyduğu, bütün Türkiye’nin içerisinde bulunduğu bir dönemde meydana gelmiş tek bir olayla, bir partiyi, bir suçun odağı haline getirme düşüncesi yanlıştır.

Sayın Heyetinize bir hatırlatma daha yapmak istiyorum. 12 Aralık günü neydi; 11 Aralık günü. Türkiye’de en büyük yasadışı silahlı gösteri yapılmıştı. 15 000 polis, tabancalarını çekerek, Ankara ve İstanbul sokaklarında silahlarım halka göstermişlerdi. İşte, bu 11 Eylül’ün arkasındaki 12 Eylül’dür. Kamu idaresinin büyük bir zafiyet gösterdiği ve Ankara ve İstanbul sokaklarının, on binlerce silahlı polis tarafından yasadışı bir silahlı gösteriye sahne olduğu, bu olayın arkasından 12 Aralık günü tezgâhlanmıştır. Tamamen bir provokatif gündemdir; bu polis eyleminin etkilerinin azaltılmasına, kamuoyunda unutturulmasına yönelik, ertesi gün, Ankara Kızılay’da böyle bir eylem patlak vermiştir.

Peki, bugün, 2911 sayılı Yasa kapsamında bile yargılamaları devam ettirilmeyen bu 15.000 silahlı eylemci hakkında hiçbir işlem yapılmayıp da, ertesi gün meydana gelen olaylar nedeniyle bir siyasî partinin kapatılmasını beklemenin düzgün bir hukuksal iradeyi yansıtmadığı inancındayız.

İkinci bölümde de kısaca, Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin tüzüğünden ve 1973’ten bu yana ki, iki aylık kuruluş döneminden söz etmek istiyorum. Parti tüzüğünün ‘amaç’ başlıklı maddesinin (b) bendi, doğrudur, bir sosyalist partiye aittir. Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin amacı, sosyalizme giden yolda ülkemizin emperyalizmin ve yerli ortaklarının tahakkümünden kurtarılarak özgürleştirilmesi, halkın demokratik iktidarının kurularak sosyalizme geçilmesidir; fakat, hemen arkasından, parti, bu amacı ne şekilde yerine getireceğini de tarif ediyor: ‘Parti örgütü, merkez organları, il ve ilçe örgütleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi, il genel meclisi ve belediye meclisi gruplarından oluşur’ 1973 tüzüğünde de, 1993 tüzüğünde de, kuruluşunu tamamen yasal, anayasal, mahallî idareler ve parlamento sistemine göre organize etmiş bir parti, Sayın Genel Başkan biraz önce söylediler, silahlı siyasal faaliyetlerce ancak reformizmle yahut revizyonimzle suçlanabilir. Nitekim, böyle olduğu da olmuştur sıkça.

Eğer, bir parça yerel mahkemelerde genel siyasal merak, ilgi yahut kültür, 1980 öncesi yahut ilk yıllarında, 1980-1983 dönemlerde olduğu kadar yüksek olsaydı, ben, gerek yerel sayın savcının gerek yerel mahkemenin, Türkiye Sosyalist İşçi Partisini silahlı bir işle ilişkilendirmenin, Türkiye’nin siyasal tarihine, eşyanın tabiatına, bu tüzüklerin, bu kategorik ayırımların durumuna aykırı olacağını fark edeceklerini düşünüyorum; fakat, maalesef, bizler, bugün, sıkıyönetim mahkemelerinin bu konuda verdikleri kararlar kadar bile sağlıklı kararlar alamamaktayız devlet güvenlik mahkemeleri tarafından.

Son olarak bir hususa değinerek konuşmamı bitirmek istiyorum. Sayın Başkan, sayın üyeler: mahkemenin bazı harf terkiplerinin bir örgüt adı olması ihtimaline binaen İçişleri Bakanlığından sordurduğu malumunuz. Bu cevap da gelmiş, bir örneğini biz de aldık. Böyle bir cevabın yahut böyle bir meselenin, iddianın esas hükümde de kullanılması ihtimaline binaen bir hususa değinmek istiyorum. DHKP/C, TKP-ML, MLKP, TKB. Sayın Başsavcılık diyor ki ‘bu örgütlerle ilişkilidir. Bu partinin odak haline gelerek yardım ve yataklık ettiği yasadışı silahlı örgütler bunlardır.’ ‘Sayın mahkeme de, haklı olarak sormuş ‘böyle örgütler var mı, faaliyetleri nedir’ diye.

Peki, Sayın Başsavcılık, bu isimleri nereden bulmuş, nereden almış’ Partinin bunlarla ilişkisini neye dayandırmış’ Biraz önce söylediğim gibi, devlet güvenlik mahkemesi dosyasına, bu örgütlerin adlan Devlet Güvenlik Mahkemesi dosyasında da geçiyor. Devlet Güvenlik Mahkemesi dosyası nereye dayandırmış; örgütsel belgeler, ilişkiler, haberleşmeler, dokümanlar mı var; hayır. Sadece, bir adet pano resmi olduğu iddia edildi ve bu resimde, 1996 yılında ölüm orucunda ölen kişilerin fotoğraflarının bulunduğu, onların ölmediğinin iddia edildiği, onların önemsendiği fotoğraflarının. Her fotoğraf altında da, o kişinin ismi yazılırken; yani, şu gibi ‘Hayati Can; Bayrampaşa Cezaevi TKP-ML, Hicabi Küçük; Bursa Cezaevi, TKB…’ Bu kişilerin çoğu tutukludur öldüklerinde. Henüz haklarında kesin bir mahkeme kararı dahi yoktur. 1996 yılında yaşamlarını yitirdiklerinde. Böyle bir panonun anlamı şudur: Hayati Can öldü, Bayrampaşa Cezaevindeydi, TKP-ML davasından yargılanmaktaydı öldüğünde ve bunlar küçük fotoğraf altı ibareleridir. İşte, Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin, o yasadışı örgütlerle meşkuk, menfur ilişkisi ve bu örgütlerin isimlerinin tespiti, bu fotoğraf altı ibareleridir. Bunu ciddiye almak, bunu anayasal bir parlamenter partinin, yasadışı siyasî hareketlerle ilişkisi olarak kabul etmek, en hafif tabirle, ciddiyetten yoksundur diye inanıyoruz.

Türkiye Sosyalist İşçi Partisi, iddia edildiği şekilde, kapatılmayı gerektirecek herhangi bir davranış içerisinde bulunmamıştır. Bu nedenle davanın reddini diliyoruz ve teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Kozağaçlı.

ÜYE YALÇIN ACARGÜN – Sayın Başkan, bir yanlış ifadede bulunuldu, onu sormak istiyorum.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Acargün, hangi yanlışları yaptılar’

ÜYE YALÇIN ACARGÜN – Konuşmanızda, polis birliklerinin silahlı gösteri yaptıkları tarihi ’11 Eylül’ olarak belirttiniz arkasından ‘bu 12 Eylülü getirdi’ dediniz. Sonra, bu tarihin esasında 11 Aralık ve 12 Aralık olması gerektiğini anlıyorum konuşmalarınızdan. Sürçülisan ettiniz, lütfen, düzeltiniz efendim.

  1. A SELÇUK KOZAĞAÇLI – Çok teşekkür ediyorum efendim.

Eğer, farkına varmadan öyle bir hata ettiysem, doğrudur; 12 Aralık 2000’dir.

ÜYE YALÇIN ACARGÜN – Davalı parti Genel Başkanına da sorum var efendim.

Sayın Başkan, konuşmanızda ‘siyasî tutsak aileleri’ diye bir deyim kullandınız, tutanaklarda var. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Ceza Kanunu ve kanunlarımızdaki öğelere uygun olarak suç teşkil eden fiillerden dolayı, kişiler mahkemelerce tutuklanır ve ceza mahkumiyetiyle sonuçlanırsa hükümlü hale gelirler. Bunun dışında ‘siyasî tutsak’ deyimiyle neyi kastettiniz’

TSİP GENEL BAŞKANI MEHMET SÜMBÜL – Politik tutuklular anlamında söylüyorum. Politik; yani…

ÜYE YALÇIN ACARGÜN -Niçin ‘tutsak’ deyimini kullanıyorsunuz’

TSİP GENEL BAŞKANI MEHMET SÜMBÜL – Tutuklu, hükümlü.

ÜYE YALÇIN ACARGÜN – Hayır efendim. Tutsak, muharip güçler arasında ele geçirilen muharip unsurların, Cenevre Sözleşmesine bağlı olarak özgürlüklerinden men edilmiş halleridir; tutsaklık budur. Yani siz, ülke yönetimine talip bir siyasî parti olarak bu deyimleri yerli yerinde kullanmanız gerekmez mi’ Tutsak, o demektir.

TSİP GENEL BAŞKANI MEHMET SÜMBÜL – Tutsak şu anlamda: Ceza almamış; yani hüküm giymemiş insan anlamında kullanmıştım.

ÜYE YALÇIN ACARGÜN – Tutuklu başka, tutsak başka beyefendi. Siz ikisini karıştırıyor musunuz’ Aynı mı görüyorsunuz’

TSİP GENEL BAŞKANI MEHMET SÜMBÜL – O anlamda kullandım, evet.

ÜYE YALÇIN ACARGÜN – Peki, düzeltin o zaman lütfen.

TSİP GENEL BAŞKANI MEHMET SÜMBÜL – Söylediğiniz gibi düzeltiyorum efendim.

BAŞKAN – Sorusu olan var mı arkadaşlarımdan’ Yok.

Türkiye Sosyalist İşçi Partisi Genel Başkanı Mehmet Sümbül ile Parti Vekili Avukat Selçuk Kozağaçlı’nın sözlü savunmaları dinlendi. Yapılar açıklamalar banda alındı, ayrıca stenografi arca da saptandı.

Teşekkür ederim Sayın Mehmet Sümbül ve Sayın Selçuk Kozağaçlı.’

C- Davalı Parti Eski Genel Başkanı ve İki Üyesinin Sözlü Savunmaları

Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi gereğince Mustafa BUMİN, Haşim KILIÇ, Samia AKBULUT, Sacit ADALI, Ali HÜNER, Fulya KANTARCIOĞLU, Aysel PEKİNER, Ertuğrul ERSOY, Tülay TUĞCU, Mehmet ERTEN ve Fazıl SAĞLAM’ın katılımlarıyla 27.1.2004 gününde yapılan toplantıda davalı Parti’nin eski Genel Başkanı Turgut KOÇAK ile eski Merkez Yürütme Kurulu üyeleri Hasan YAVAŞ ve Nemci ÖZYURDA’nın sözlü açıklamalarının dinlenmelerine, Samia AKBULUT, Ali HÜNER, Fulya KANTARCIOĞLU, Aysel PEKİNER ile Ertuğrul ERSOY’un ‘Dosyadaki bilgi ve belgelerin yeterli olduğu dinlenilmeye gerek bulunmadığı’ yolundaki karşıoyları ve OYÇOKLUĞU ile karar verildi.

Söz konusu kişilerin 26.2.2004 günlü sözlü açıklamaları şöyledir:

‘BAŞKAN – 26 Şubat 2004 Perşembe. Saat: 10.11

Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin kapatılması istemiyle açılan, Esas 2002/2 Siyasî Parti Kapatma Sayılı Davanın, 27.1.2004 gününde yapılan inceleme toplantısında, partinin eski genel Başkanı Turgut Koçak ile eski merkez yürütme kurulu üyesi Hasan Yavaş ve Necmi Özyurda’nın sözlü açıklamalarının dinlenilmesine karar verilmekle;

Başkan Mustafa Bumin, Başkanvekili Haşim Kılıç, üyeler Sacit Adalı, Ali Hüner, Fulya Kantarcıoğlu, Aysel Pekiner, Ertuğrul Ersoy, Tülay Tuğcu, Ahmet Akyalçın, Mehmet Erten ve Fazıl Sağlam’dan oluşan kurul yerini aldı. Raportör Kemal Başlar yerinde. Ses teknisyeni Kadir Karagülmez ile daha önce yeminleri yaptırılan stenograflar Cengiz Tanrıverdi ve Alaaddin Ayten hazır.

Davalı, Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin eski Genel Başkanı Turgut Koçak ile eski merkez yürütme kurulu üyeleri Hasan Yavaş ve Necmi Özyurda yerlerine alındılar.

Sayın Koçak, sizinle başlayacağız; ses düzeni itibariyle konuşmalar banda alındığından açıklamaların kürsüden yapılması gerekmektedir. Yalnız, biliyorsunuz davalı partinin savunmasını yetkili temsilcileri burada yaptılar Haziran ayı itibariyle. Siz, Başsavcının iddianamesinde size isnat edilen ve partinin kapatılması için öne sürülen eylemlerle parti arasındaki ilişki bakımından sınırlı olarak savunmanızı yapın.

Buyurun sizi dinliyoruz.

TURGUT KOÇAK (Türkiye Sosyalist İşçi Partisi Eski Başkanı) – Sayın Başkan, sayın üyeler; ben, Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin 1993’ten 2001 tarihinin sonlarına kadar genel başkanlığını yaptım. 1993’ten 2000 tarihine kadar Türkiye Sosyalist İşçi Partisiyle ilgili, Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin üyeleri ve bizimle ilgili terör suçlamasıyla bir kez olsun dava açılmamıştır; ancak, 2000 tarihinin Aralık ayında F-Tipi cezaevleriyle ilgili yapılan gösteriler sonrasında, bizim partimiz de bu gösterilerin içerisine katılmış, bu gösteriler sonrası adları sayılan illegal örgütlere yardım ve yataklık yaptığımız iddiasıyla hakkımızda dava açılmıştır.

Gerek tutuklandığımız zaman gerekse mahkeme aşamalarında bizimle ilgili suçlamaların maddî temeli olmadığını pek çok kez açıklamış olmama karşın, bununla beraber yine de hüküm aldık; ama, ben, bu hükmün yerinde olmadığını, bugün de yerinde olmadığını düşünüyorum.

Şöyle ki: Türkiye Sosyalist İşçi Partisiyle ilgili tutanak polislerce hazırlanmış; bir, 5 Aralık tutanağı; iki, 12 Aralık tutanağı. 5 Aralık tutanağında, gösterilerin Ankara Adliyesinin önünde yapıldığı, bu gösterilerde, polisin zor kullanarak dağıttığı yazılı. Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin herhangi bir üyesi -bırakalım yöneticisini- herhangi bir üyesinin bile katılmadığı bu gösteri, bir şekilde Türkiye Sosyalist İşçi Partisiyle nasıl ilişkilendirildiğini, ben, hâlâ da anlamış değilim.

Aynı şey; 12 Aralıkta Kızılay’da yapılan gösteriyle de bizim bir ilgimiz yok Bu gösterinin, parti olarak ne içindeyiz ne herhangi bir üyemiz katılmış; ama, bu gösteri sonrasında da yine olaylar çıkmış, bu olayların sonrasında, polis zor kullandığı için, gösteri alanından kaçan kimseler, parti binasının bulunduğu apartmana sığınmışlar. O apartmanda, Özgürlük ve Dayanışma Partisi, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi, Eğitim-Sen gibi kuruluşlar da mevcuttur. Kapılar kapandığı için polisin ve Ankara Emniyet Müdürünün gözlerinin önünde; çünkü, bunlar televizyonların çekimlerinde mevcuttur; biz, bu çekimlerin mahkemeye defalarca gelmesini istediğimiz halde, mahkeme bunu asla dikkate almamıştır, ama aynı çekimler, 9 uncu Asliye Ceza Mahkemesinde, Gösteri ve Yürüyüş Yasasına aykırı hareket etmekten yargılanan 63 sanığın dosyasında mevcuttur.; 14 kanaldan yapılan bu çekimler bu dosyada mevcuttur.

Şimdi, ben, aşağı yukarı bir ay boyu televizyonlardan o günkü olayları izledim. O olaylarda, meydanlarda insanlar dövülüyordu, döven polislere bir başka polis, işte ‘ona dokunmayın o ülkücüdür’ deyip -bunlar, çekimlerde mevcuttur- ‘o ülkücüdür’ deyip, birtakım insanları da binaya yöneltip, binada bulunan bütün işyerleri -bizim partimiz dahil- taşlanırken polis asla müdahale etmiyor, hiçbir şey yapmıyor. Bunu ben kendim televizyonlarda gördüm, çünkü, televizyonlar bir ay boyu yayın yaptı. Daha sonra 4’e doğru, olaylar duruluyor, Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığından partinin binasının aranması için izin alınıyor, binaya giriliyor; tutanakta ondan sonra yazılı olanlar şöyle: Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin binasının içerisinde şu şu pankartların bulunduğu şu şu resimlerin bulunduğu. Bu pankartlar ve bu resimler, Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin yöneticilerinin adı geçen örgütlere yardım ve yataklık yaptığına bir kanıt olarak gösteriliyor.

Oysa, binaya bırakılan bu pankartlar, kaçan insanlar tarafından bırakılmış pankartlardır, ki, ben o gün partide değilim arkadaşım Hasan Yavaş partide değil. Partide kimse yok. Tutanağa dikkatlice bakıldığında şunlar görülecek: Dışarıdan atılan taşlarla bilgisayarlar, dışarıdan atılan taşlarla partinin faksı, telefonu, müzik seti ve bütün eşyalarının kırıldığı belirtiliyor. Şimdi, tutanağa göre, beşinci kata dışarıdan atılan taşlar, faks dahil, telefon dahil hepsini tahrip ediyor. Ben, saat 6’da partiye geldiğimde, sağlam bir tek eşya yoktu, sağlam olarak bir kalem dahi yoktu, hepsi kırılmış çöp yığınına döndürülmüştü. Tutanakta da aynen şöyle yazıyor ve devam ediyor: ‘Sözü geçen eşyalar barikat olarak kullanılmıştır, bilgisayarlar dahil barikat olarak kullanılmıştır’ şimdi ne kadar taraflı ne kadar gerçeklerle ilintili olmayan bir tutanaktır ki; biz, diğer partilere benzemiyoruz, belki ekmeğimizden artırdığımız paralarla biz o bilgisayarları aldık; ama, o bilgisayarlar polislerce parçalanmış, kırılmıştır, ama barikat kurulduğu iddia edilmektedir.

Yine, o günleri ben çok iyi anımsıyorum, 11 Aralık günü İstanbul’da bir başka örgütün 2 polise giriştiği eylem var, öldürülen 2 polis var. Bu 2 polisin öldürülmesinden sonra ülkede -bana göre, bunlar tabiî ki karşı çıkılacak olaylar, asla onaylanmayacak olaylar- O iki polisin öldürülmesinden sonra adı geçen eylemi yapanlardan bu ülkenin yasaları hesap sormalı. Polisin görevi, bu eylemi yapan insanları tutuklayıp mahkemenin önüne çıkarmaktır; ama, öyle mi oldu; hayır. Türkiye’nin her tarafında çıplak tabancalarını çıkarmış, namlularını aşağı çevirmiş ‘ya Allah, Bismillah, Allahuekber’ sloganlarıyla yürüyen polislere tanık olduk. O polisler, 12 Aralık günü, aynı eylemi Kızılay’da da gerçekleştirdiler. Aynı polisler -yine bunlar görüntülerde mevcuttur- Türkiye Sosyalist İşçi Partisine girdiklerinde kimsenin olmadığını iddia ediyorlar; doğrudur bu. Eşyalarının tahrip edildiğini iddia ediyorlar; bu yanlıştır.

Şimdi, bir şekilde hiçbir yöneticisinin olmadığı, hiçbir parti üyesinin olmadığı bir partide arama yapılıyor, işte parti koridorlarında sözü geçen pankartların, resimlerin bulunduğu söyleniyor, aynı polisler cama çıkıp, kurt işareti yapıp, partinin çekmecesinden aldıkları Türk Bayrağını asıyor…

Şimdi, bunlar, hiçbir şekilde kabul edilecek bir şey değildir. Ben, kişi olarak, bu ülkenin yurttaşı olarak, böyle eylemleri tabiî ki kabul edemem. Ben, mahkemede de söyledim, aynen şunları söyledim; Bu sözü geçen polis memurları Ulubatlı Hasan mıdır’ Bir başka ülkenin toprağını işgal etmek üzerine mi girmişlerdir’ Biz, başka bir ülkenin toprağında mı bulunuyoruz, düşman mıyız’

Şimdi, Sayın Başkan, sayın üyeler, gerçek şudur: Gerçekten de Türkiye’de bir anlayış vardır ki, o anlayış, -biz ne düşünürsek düşünelim, bu ülkeyi ne kadar seversek sevelim- bizi düşman görmektedir ve tavırlarını da buna göre ayarlamaktadır.

Şimdi, belki konumuzla ilgili değil ama, ben ilginç bir örnek vermek istiyorum. Biz mahkemeye çıkarıldığımız gün polis müdürlerinden bir tanesi bana diyor ki: ‘Yahu, sizin hatanız suçunuz yok ama, sizin partinizin programında Ermeni devleti kuracağınız yazılıymış.’

Şimdi, eğer, bir polis müdürü, gerçeklerden bu kadar uzak olabilirse, onların bu tutanakları da bu kadar gerçeklerden uzak olur düşüncesindeyim. Çünkü, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi ayda kurulmuş, yıldızda kurulmuş bir parti değil; bunun programı var ilgili yerlere iletilmiş, Bu programda ‘Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin programında, bütün dünya halklarının ve ülkemizin baş düşmanı emperyalizm olduğu’ söyleniyor ve biz şu anda karşınızda Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin kapatılmasıyla ilgili buluyoruz. Odak haline geldiği söyleniyor. Ben defalarca, arkadaşım Necmi Özyurda defalarca söylediği halde, bunlar bugüne kadar düzeltilmedi. Bunu, bir kez daha yinelemek istiyorum. Necmi arkadaşımız, partinin sade bir üyesidir; genel yönetim kurulu üyesi de değildir, merkez yürütme kurulu üyesi de değildir; bunlar düzeltilmedi, herhalde, bunda bir şey düşünülüyor olsa gerek ki, düzeltilmedi.

Şimdi, 19 Aralık günü yapılan bir operasyonla biz tutuklandık. 19 Aralık operasyonu F-Tipi cezaevlerine karşı yapılan operasyonlarla ilgilidir; ki, bunları, bu operasyona karşı konulacak düşüncesiyle bizim partimizin bulunduğu bölgede, polis orayı kordon altına aldığı için, giren çıkanlardan bizler de dahil olmak için partimize veriyoruz, bizleri de dahil olmak üzere gözaltına almışlardır. Ben, belki Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin Genel Başkanı olarak mahkeme önüne çıkarabilirdim, eğer o gün, Hasan Yavaş arkadaşımız ya da Necmi Özyurda arkadaşımız oraya gelmemiş olsalardı bu suçun faili olmayacaklardı.

Yine, bilmiyorum dosyanızda mevcut mudur; bir tutanak daha var ki, o da çok ilgi çekicidir, ama, ben düşünüyorum, demokratik bir ülkede böyle olmalıdır, ama, tersi olursa, o demokratik ülkenin mevcut konumunu zedeler diye düşünüyorum. Özgürlük ve Dayanışma Partisiyle ilgili tutanak da vardır dosyada. O tutanakta da, bizde yazılanların aynısı onlarda da yazılıdır, fazlalığı yazılıdır üstelik; çünkü, Özgürlük ve Dayanışma Partisinde 63 kişinin gözaltına alındığı yazılıdır. Bu 63 kişinin 1 tanesi, Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin üyesi değildir; ama, bunlar Gösteri ve Yürüyüş Yasasına muhalefetten yargı önüne çıkarılmışlardır; bize ne söylendi ise; Özgürlük ve Dayanışma Partisine de aynı şeyler söylendiği halde, onunla ilgili 169 uncu maddeden yardım, yataklık suçlamasından dava açılmamış.

Şimdi, bir ülkede eğer, yasalar bu kadar eşitsiz kullanılıyorsa, bunu kullananlar da yargının önüne getirilip ‘bunlar delildir’ diye sunanlar da, bana göre, tarih önünde suçludur diye düşünüyorum.

Biz, aldığımız cezanın 2 yılına yakınını yattık, şu anda da yeniden yargılanıyoruz. Ben, o mahkemede de şunları söyledim: Biz, söylediğimiz her şeyin arkasında-karşılığı ne olacaksa olsun, bedeli ne olacaksa olsun- dururuz. Hem insanın doğasına aykırı olan bir durumu, nasıl oluyor da mahkemeniz yerinde değerlendiremiyor, çünkü, şöyle: Biz, DHKP-C, MLKP, TKP-ML, TIKKO, TKİP ve diğerleri hepsine yardım, yataklık yapmış oluyoruz !. Bu, insanın doğasına aykırı. İnsan, ideolojik olarak bir yakınlık duyar, örgütsel olarak bir yakınlık duyar haydi, bir şey olur, bu, belki biraz anlaşılabilir; ama, böylesine, bizim çıldırmış olmamız lazım, çıldırmış olmamız lazım; aynı zamanda Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin programına, üyelerine ve kendini savunduğumuz dünya görüşüne ters düşen insanlar olmamız lazım.

Yine, ben mahkemede söyledim, dedim ki: ‘Biz, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi olarak, siyaseten, kişi olarak ölüm oruçlarını insanî bulmuyoruz, ahlakî bulmuyoruz.’ Gerçek de bu; yani, ben, ölüm oruçlarını yerinde gören bir insan olsaydım ‘yerinde görüyorum’ derdim. Ben, basın açıklamalarımda da bunu söyledim, öyle de görüyorum, dünya görüşüm de bu.

Şimdi, biz odak falan değiliz; ama, belki konumuzun pek içinde olmayabilir ama ben ilişkilendiriyorum, sizler bunu değerlendireceksiniz; Türkiye Sosyalist İşçi Partisi bu ülkenin varlıklarını bir avuç insana çekmeye kalkmadı, 1,3 milyar dolara TÜPRAŞ’ı satmaya kalkmadı; Odaksa, bunlar odak. Tekeli yok pahasına satmaya kalkan biz değiliz; ne şu akımın ne de bu akımın peşkeş çekilmesinde bizim partimizin hiçbir şeyi olmadı. Bizim partimizin hiçbir üyesi pek çok dosyadan yargılanmadı, ülkeyi zora sokacak borçlanmadan yargılanmadı.

Bizim partimizin milletvekilleri de olmadı. Onlarca milletvekilinin yolsuzluk dosyaları vardır Mecliste bekleyen; odaksa, onlar odaktır bana göre, odaksa onlar odaktır. Ben bu ülkenin yurttaşı olarak ülkesini ve insanlarını seven bir insanım; siyasî görüşüm de buna göre şekillenmiştir. Bu ülkenin askerlerinin kafasına çuval geçirenlerin karşısında susanlar odaktır odaksa. Belki, bir yerlere kadar uzanabilir ucu bunun; ama, ben, o görevin başında bulunan bir insan olsaydım istifa ederdim. Ama, bu olay, bana, benim yurtseverliğime önemli bir katkı getirmiştir; o katkı da şudur: Ben inanıyorum ki, Türkiye’nin askerlerinin kafasına çuval geçirenler bize bir şey de bulunmuşlardır; bu ülkenin sosyalistleri de onların kafasına çuval geçirecektir. Ben, böylesine yurtsever bir insanım, böylesine ülkesini seven bir insanım.

Dolayısıyla, adı geçen olayla hiçbir ilişkimiz yoktur. Buna rağmen ülkenin mahkemeleri bize ceza vermiştir. Bu cezanın biz bir kısmını içeride geçirmişiz, tekrar ceza verilirse, yine yatacağız; ama, biz, ne olursa olsun, neyle karşılaşırsak karşılaşalım, bu ülkenin bir yurttaşıyız, bu ülkeyi en çok sevenleriyiz. Aynı zamanda vicdanlıyız diyebilirim; çünkü, vicdanlı olmak şudur aynı zamanda; : bu ülkenin insanlarına bir kilo pirinç, bir kilo makarna, bir kilo şeker dağıtmak demek değildir; onları kandırmak üzere dağıtmak demek değildir; vicdanlı olmak, onları iş sahibi, aş sahibi yapmaktır ve bunların kaynağının ne olduğunu tespit edip siyaseten çözüm bulmaktır vicdanlı olmak.

Ben, bunun için, sosyalist bir insanım, öyle yaşadım, öyle yaşayacağım ve ne Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin ne benim kimseye ödenecek minnet borcu yok. Yani, bundan kastım şudur: Sözü geçen örgütsel yapılarla ideolojik olarak hiçbir benzerliğimiz yok; örgütsel olarak hiçbir benzerliğimiz yok. İdeolojik olarak böylesine hiçbir benzerliği olmayan, örgütsel olarak benzerliği olmayan Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin -1974’te kurulmuş bir partidir- 2000 yılında başına böyle bir şey gelmiş olması bana göre -bir deyimidir, halk deyimidir- bir marangoz hatasıdır. Marangoz hatası ne yazık ki düzeltilemez; çünkü, rendeyle tahtayı yontmaya başladığınız zaman, bir budağa denk geldiği zaman o budak derinleşir, düzeltemezsiniz. Biz, aynı bu şekilde ceza aldık, hüküm aldık. Bu, bir marangoz hatasıdır, bizim işlediğimiz suç değildir; bu, asla ilişkilendirilemez diye düşünüyorum.

Bu anlamda, Sayın Mahkemenizin durumu doğru değerlendireceğini biliyorum ve Türkiye Sosyalist İşçi Partisi 1974’te kurulmuş bir partidir, Türkiye’nin en eski partilerinden biridir, sosyalizmi savunmaktadır, sınıfsız, sömürüşüz bir toplumu savunmaktadır, böyle bir partinin kapatılmamasında büyük yarar vardır. Bu anlamda, böyle bir karar vereceğinizi umuyor, teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Turgut Koçak.

Sayın Yavaş, sizin katmak istediğiniz bir şey var mı’ Aynı şeyi tekrar etmeyin lütfen, yani, siz, o söylenenleri tekrar tekrar söylemeyin, yorulmayın, zaman kaybetmeyin. Ona ilave olarak katmak istediğiniz bir şey varsa sizi dinliyoruz.

HASAN YAVAŞ (Türkiye Sosyalist İşçi Partisi Eski M.Y.K Üyesi) – Var.

BAŞKAN-Buyurun.

HASAN YAVAŞ (Türkiye Sosyalist İşçi Partisi Eski M.Y.K Üyesi) – Sayın Başkan, sayın üyeler; şu an, önünüzde duran Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin kapatılması ile ilgili dava dosyası nedeniyle bulunuyorum.

Türkiye Sosyalist İşçi Partisi ile ilişkim, sadece bu partinin yöneticisi konumunda olmamdan öte, çocukluk arkadaşım diyebilecek kadar eski; ancak, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi kurulduğu 1974 gününden bu yana bugünkü varlık nedeniyle, gerek ideolojik yapısı itibariyle gerekse Türkiye ve dünya gerçekleriyle toplumsal olarak sosyal, siyasal iddiaları ile de öne sürdüğü sömürü, baskı, temel hak ve özgürlükler başta olmak üzere, bu topraklar üzerinde yaşayan tüm insanların eşit haklara sahip olduğunu savuna gelmiş, bu duruşuyla da çok genç bir parti.

Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinde, yardım ve yataklık iddiası ile yargılanıp ceza almam sonrasında da, mahkemeniz tarafından, Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin kapatılmaya yönelik bu haksız kararı tüm hukuk yollarının çiğnenerek cezalandırılmamız esas alınarak yapılmıştır.

19 Aralık 2000 tarihinde tutuklandığım zaman partinin kongre çalışmaları için Ankara’ya gelmiştim. Bu tarihe kadar 15 yıldır Muğla Marmaris’te ikamet ettim. Dosya tarafsız bir şekilde incelendiğinde, Türk Ceza Kanununun 169 uncu maddesinde yer alan, yardım ve yataklık hükmüne uyan bir eylemim olmadığı görülecektir.

Yaşam pratiğim ve parti ideolojimde iddia olunan örgütlerin F-Tipi eylemlerini ret ettiğimiz gibi, Aralık 2000 tarihinde F-Tipi ölüm oruçlarına karşı olduğumuzu, partim, kamuoyuna, basın açıklaması ile reddetmiştir. Partimiz hangi somut delillere dayanılarak kapatılmak istenmiştir’ Türkiye Sosyalist İşçi Partisi, benim yargılanarak ceza almış olmam gerekçe gösterilerek kapatılamaz, Yüksek Mahkemeniz bu kararı ret etmelidir.

Demem o ki, gerek benim Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanıp ceza almam gerekse Yüksek Mahkemenizde Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin yargılanması, Türkiye’nin toplumsal, tarihsel, sosyolojik yapısıyla da bağdaşmadığı, örtüşmediği gibi günümüzde barışın kalıcılığı açısından da yaşam bulmamaktadır.

Bu düzmece iddialarla yargılandık ve mahkemeniz, bu teze dayanarak bu tezi doğru bularak partim Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin kapatılması düşünülüyor. Bu düzmece iddiaları öne sürenler, kendilerini çağdaş, demokratik bir Türkiye’ye kapattıkları gibi, önlerine koyulan davalara da hiçbir hukuk kurallarını işletmeyerek, dikkate almayarak karar vermişler ve giydikleri o cüppelere de uygun düşmediği kanaatindeyim. Bir oldu bitti ve komplo ile gerek şahsıma gerekse partime saldırı olduğunu düşünüyorum.

Yine bugün, daha bir ay öncesinde, Rize Pazar İlçesinin Kayağantaş Köyü Muhtarının seçim hilelerinden tutun da pek çok yolsuzluğu yapılmasına karşılık, devletin denetim mekanizması işletilmediği gibi, Anayasada belirtilen bireylerin seçilmişleri denetleme hakkı bile kullandırılmamış ve bir oldu bittiye getirilmiştir.

Aslında, kullanılan haklarımız Anayasa ile güvence altına kısmen de olsa alınmasına karşın, diğer taraftan ceza yasalarıyla bu hak elimizden alınıyor. Kullandığımız zaman ise, Türkiye Cumhuriyeti savcıları, fermanlar dolusu iddianamelerle bizi suçluyorlar, cezaevlerine atıyorlar. Kısaca, Devletin bu kurumları pek çok çelişki olmasına karşın, bizlere ve insanlarımıza büyük bir kızgınlık içinde olduğunu; bu da, Devlet kavramının evrensel ölçülerde ve değerlerde bir duruşa sahip olmadığı anlaşılıyor; çünkü, Devletin halkına karşı şikâyet hakkı yoktur ve Devletin istifa etme hakkı da bulunmamaktadır.

Sayın Başkan ve Yüksek Mahkemenin değerli üyeleri; bu davayı, hiç vakit geçirmeden derhal reddetmelisiniz. Ben, Türkiye Cumhuriyetinin bir vatandaşıyım; 4 yılı aşkın bir süredir bu davayla ilgili yaşamım baştan aşağı arızaya girmiş, cezaevinde ölümle sonuçlanabilecek bir kalp krizi ve maddî zarar gördüm.

Yüce Mahkemeniz tarafından gereğinin yapılarak davanın reddedilmesini saygılarımla arz ederim.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Hasan Yavaş.

Sayın Necmi Özyurda, sizin o tarih itibariyle MYK üyesi değil, bir parti üyesi olduğunuzu genel başkan ifade etti.

NECMİ ÖZYURDA Evet, parti üyesiyim.

BAŞKAN – Sizin ilave edeceğiniz bir şey var mı ‘

NECMİ ÖZYURDA-Hayır efendim, yok.

BAŞKAN -Peki, teşekkür ederim oturabilirsiniz.

Türkiye Sosyalist İşçi Partisinin eski Genel Başkanı Turgut Koçak ile eski Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Hasan Yavaş ve Üyesi Necmi Özyurda’nın sözlü açıklamaları dinlendi, yapılan açıklamalar banda alındı, ayrıca stenograflarca da saptandı.

Teşekkür ederim Sayın Turgut KOÇAK, Hasan Yavaş ve Necmi ÖZYURDA.

VI- İNCELEME

-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kapatma davası aşamalarında özetle;

12.12.2000 tarihinde F tipi ceza evlerini protesto eylemlerine katılanlara yönelik polis müdahalesi üzerine eylemcilerin bir bölümü parti binasına girerek, binadan güvenlik kuvvetlerine saldırdığını, güvenlik güçlerinin parti binasına geldiklerinde mevcut barikatları bertaraf ederek yaptıkları aramada binada sınıf diktatörlüğünü savundukları kuşkusuz silahlı örgüt mensuplarının pankart, döviz ve resimleriyle, ölüm oruçlarında ölenlerin resimlerini ele geçirdiklerini, bulunan ölüm oruçları eyleminde kullanılan sağlık malzemelerinin miktarına bakıldığında, bunların parti tarafından temin edildiği, resim ve pankartların da önceden teşhir amaçlı olarak parti binasına yerleştirilip asıldığını, 12 Aralık eyleminden önce 5 Aralıkta da aynı eylemcilerin bir bölümü parti binasından çıkarak eyleme katıldıklarını, mahkûm olan üç kişinin, ölüm oruçlarına katılan kişilerin, annelerinin ve yakınlarının partilerine ait binada ölüm orucu eylemleri süresince ve bu oruçlara destek olmaları amacıyla misafir edildiklerini beyan ettiklerini, dolayısıyla eylemcilerin rastlantı sonucu binaya girmediklerini, binanın önceden görülen destek ve yardımdan dolayı özellikle seçilmiş saklanma ve korunma yeri olarak kabul edildiğinin anlaşıldığını, partinin, bu örgüt mensuplarının geçmişteki eylemlerini benimsediğini, desteklediğini ve gündemde tuttuğunu, binada ele geçirilen ve zapt edilen materyallerin muhafaza edilmesi suretiyle, silahlı mücadeleyi benimseyen yasadışı örgütlerin eylemlerine destek verildiğini ve yardım edildiğini, dolayısıyla partinin, örgüt mensuplarının demokratik istek ve tepki boyutunu aşan eylemlerini savunmakla kalmadığını, benimseyerek aktif olarak da desteklediğini, üç parti yetkilisinin de bu eylemden dolayı mahkûm olduğunu,

Anayasa’ya aykırı olan bu eylemlerin Avrupa kamu düzeninin temel unsuru olan çoğulcu demokrasi anlayışı içinde geçerli sayılamayacağını, içerik itibariyle ifade özgürlüğünün toplu olarak kullanılması sınırları içersinde kalmadığını, bu nedenle davanın açılmasının, demokrat toplum yönünden gerekli olduğunu,

parti başkanı ve merkez yürütme kurulu üyelerinin eylemlerinin partiye isnat edilebilirliği tartışmasız olduğunu, işlenen eylemlerin, süreklilik ve yoğunlukları itibariyle, siyasi partinin kapatılması yönünden yeterlilik düzeyine ulaştığını, yargısal kararlarda ‘uygun zamanlama’ olarak ifade edilen bu ölçüt uyarınca, somut bir tehlikenin ortaya çıkması şart olmayıp, demokratik standartlarla çelişen adımların atılabilmesinin söz konusu olmasının yeterli olduğunu,

davalı partinin, genel merkez ve il başkanlığı binasında silahlı örgütlere ait malzeme bulundurduğunu, o örgüt mensuplarının cezaevindeki eylem ve direnişlerine destek verdiğini, bu şekilde örgütün siyasi kanadının ötesinde hareket ettiğini, davanın açılmasının, bahse konu örgüt mensuplarına desteğin sürdürülmemesi ve örgütlerle olan bağlantısının koparılması yönünden zorlayıcı bir sosyal gereksinimden kaynaklandığını, öngörülen yaptırımın, gerçekleştirilen eylemlerin önem ve ağırlığı yönünden dengeli ve orantılı olduğunu, eylemlerde genel merkez binasının kullanılmasının, parti yönünden olaya bütüncül ve genel bir destek verme anlamına geldiğini, bu nedenle partinin AİHS’nin 11. maddesi kapsamında koruma görmesinin mümkün olmadığını,

Eylemlerin parti tarafından kararlılıkla işlenmekle odak koşulu gerçekleştiğini, 12.12.2000 öncesi dikkate alındığında süreklilik unsurunun da bulunduğunu, eylemlerin ağırlıkları ve orantılılık ölçütü dikkate alındığında davalı partinin kapatılması zorunlu olduğunu,

bu nedenle partinin kapatılması ve kapatılmaya eylemleriyle yol açan üç kişinin 5 yıl süreyle siyasi yasaklı sayılması gerektiğini ileri sürmüştür.

– Davalı Parti davanın aşamalarında özetle:

TSİP’in kuruluşundan beri hiçbir soruşturma ve kovuşturmaya uğramadığını, hiçbir TSİP üyesinin Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen yasakların karşılıklarını düzenleyen yasa maddeleri nedeniyle kovuşturma geçirmediğini, F tipi kapalı cezaevlerine karşı yürütülen 20.10.2000 tarihinden başlayan çeşitli ve kapsamlı protestolar nedeniyle açılan 100’e yakın davanın hiç birinde TSİP yönetici ve üyelerine yönelik bir suçlama bulunmadığını, dolayısıyla partinin anayasaya aykırı eylemlerin odağı haline gelmediğinin açık olduğunu; suçlanan üç yöneticinin dava açıldığı tarihten bir ay önce ilişkilerinin kesildiğini, bu kişilerden birinin ise yönetici değil üye olduğunun göz ardı edilmesi nedeniyle davanın maddi bir hataya dayandığını;

12.12.2000 tarihinde parti merkezinin bulunduğu Kızılay semtinde büyük toplumsal olayların olduğunu, ‘ülkücü’ olarak bilinen grupların parti merkezine saldırarak zarar verdiğini, olaylar sırasında yargılanan sanıklar dâhil olmak üzere hiçbir parti üyesinin binada bulunmadığını, yine kolluk tarafından yapılan arama ve zapta hiçbir parti temsilcisinin katılmadığını, bu tarihte Kızılay’da F tipi cezaevlerini protesto etmek amacıyla bir araya gelmiş kalabalığın, kendilerine saldıran siviller ve kolluk güçlerinden kurtulmak için aralarında ÖDP, Eğitim Sen 1 Nolu Şube ve Pir Sultan Abdal Derneği Genel Merkezinin de bulunduğu binaya kaçtıklarını, olay sırasında partiyle hiçbir ilişkisi bulunmayan ve sokaklardaki çatışmalardan kaçan kişilerin ellerinde döviz ve pankartların bulunduğunu, bizzat mahkeme tarafından çoğu saldırılar sonucu yaralanan bu kişilerin ‘silahlı örgüt mensubu’ olarak nitelendirilmesinin ağır bir hukuksal yanılgı olduğunu, haklarında takipsizlik ya da beraat kararı verilen bu kişilerin silahlı örgüt üyesi kabul edilmesinin dayanaktan yoksun olduğunu, tek bir güne ve olaya ilişkin mahkeme kararına dayanılarak, üç kişinin eyleminin partiyi anayasaya aykırı eylemlerin odağı haline getirmeyeceğini;

Parti tüzüğünden anlaşıldığı üzere TSİP’in anayasal parlamenter rejimin yasadışı ve şiddet temelinde değiştirilmesini öngören hiçbir siyasal eylemi yahut eğiliminin bulunmadığını ve bu kapsamda hiçbir suçlamayla da karşılaşmadığını;

Adı geçtiği iddia olunan DHKP-C, TKPML, MLKP ve TİKP örgütlerinin isimlerinin, 1996 yılında Türkiye çapında yürütülen açlık grevi ve ölüm orucu eylemlerinde yaşamını yitirmiş tutuklu ve hükümlülerin fotoğraflarının yapıştırıldığı bir dövizden alındığını, 1996 yılında yaşamını yitirmiş bu kişilerin çoğu henüz tutuklu iken ölmüş olup sadece yargılandıkları davaları gösteren bilgilerin, sanki adı geçen örgütlerin sağ, faal ve kesinleşmiş hükümler ile örgütsel bağları sabitmiş gibi ve desteklenmeleri yoluyla örgütlere yardım ediliyormuş biçiminde yorumlanmasının hukuken kabul edilemeyeceğini, bu kişilerden, çocukların ölmemesi çabasında olan ailelerden ve F tipi cezaevlerini protesto eden kişilerden ‘yasadışı silahlı örgüt’ diye söz etmenin yasal olmadığını ve sınıf diktatörlüğünü savunmadıklarını

ileri sürmüşlerdir.

Haklarında siyasi yasaklılık istenen Turgut KOÇAK, Necmi ÖZYURDA ve Hasan YAVAŞ sözlü savunmalarında aynı doğrultuda açıklamada bulunmuşlardır.

Değerlendirme

Anayasanın 68. maddenin ikinci fıkrasında siyasî partilerin demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları oldukları; üçüncü fıkrasında önceden izin almadan kurulacakları, Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürecekleri belirtilerek diğer tüzelkişilerden farklı biçimde kuruluş ve faaliyetlerine ilişkin esaslar anayasal güvenceye kavuşturulmuş, kapatılmalarına yol açabilecek nedenler ise Anayasa’nın 14. maddesindeki temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasını engelleyen düzenleme de gözetilerek tek tek sayılmıştır.

Anayasa’nın 69. maddesinin beşinci fıkrasında, ‘Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir’; 68. maddesinin dördüncü fıkrasında da ‘Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez’ denilmektedir. Bu kapatılma nedenleri 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin ilk fıkrasında da aynen benimsenmiştir.

Belirtilen düzenlemelerle Anayasa koyucu siyasî partilerin varlıklarını sürdürmelerini esas alıp, kapatılmalarını ise ayrık durumlarla sınırlı tutarak, öncelikle demokratik rejimin, sağlıklı biçimde yaşatılmasını amaçlamış, ancak korunması gereğini de göz ardı etmemiştir.

Anayasa’nın 69. maddesinde, bir siyasi partinin 68. maddenin dördüncü fıkrasına aykırı eylemleri nedeniyle, hangi şartlarda yaptırım uygulanacağı hususu düzenlenmiştir. Beşinci fıkrada bir siyasî partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verileceği, altıncı fıkrada da bir siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verileceği hükme bağlanmıştır. Bu fıkraya göre bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır. Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkralara göre temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasî partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verebilir.

Anayasa, parti üyelerinin Anayasaya aykırı fiillerini odak olmanın koşulu kılarken, bunu bir yoğunluğa bağlamakta, yani, üyelerce tek tek ya da topluca işlenen bu tür fiillerin, odaklaşma izlenimini objektif olarak verebilecek nitelikte ve sayıca fazlalığını şart koşmaktadır. Başka bir yönden, partinin söz konusu eylemlerin toplandığı, yoğunlaştığı veya kaynaklandığı bir yer haline gelmiş olması gerekir.

Öte yandan, siyasi partilerin Anayasaya aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi, bu tür eylemlerin doğrudan doğruya Anayasanın 69. maddesinin altıncı fıkrasının ikinci cümlesinde belirtilen organlarca kararlılıkla işlenmesi durumunda da söz konusu olabilir. Kararlılıktan söz edebilmek için, eylemlerin Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrasının ikinci cümlesinde tüketici biçimde sayılan parti organlarınca tekrarlanmakla süreklilik kazanması, zaman içinde sürüp gitmesi, aynı zamanda yasak eylemlerin kaynağındaki organ iradesinin kesinliğinin ve değişmezliğinin nesnel olarak saptanabilmesi gerekir.

İddianamede dava konusu eylemler, 12.12.2000 günü F tipi cezaevlerini protesto eden ve cezaevlerinde çocukları tutuklu bulunan ailelere destek amacıyla parti binasını açmak, parti binasında yasadışı örgüt mensuplarının resimlerini, onların eylemlerini olumlayan pankart ve dövizleri parti binasında bulundurmak suretiyle sınıf diktatörlüğünü savunan silahlı örgüt mensuplarına yardım ve yataklık etmek, F tipi cezaevlerini protesto etmek amacıyla ölüm orucu başlatan mahkûm ve ailelerini desteklemek yoluyla ‘suç işlenmesini teşvik etmek’ olarak belirtilmektedir.

Bu eyleme dayalı olarak parti başkanı, bir merkez yönetim kurulu üyesi ile bir üye olmak üzere toplam üç kişi sınıf ve zümre diktatörlüğünü savunan silahlı örgüt mensuplarına yardım ve yataklık suçunu işledikleri, Yargıtay’ca onanmış mahkûmiyet kararından da anlaşılmaktadır.

Ancak davalı Partinin Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı olduğu sabit olan tek bir eyleminin 69. maddenin altıncı fıkrasında öngörüldüğü üzere odaklaşma için zorunlu olan yoğunluğu sağlayamayacağı açıktır. Öte yandan eylemin parti organlarınca işlenmiş olduğunun kabulü durumunda dahi, yukarıda belirtilen eyleme bakılarak kararlılıktan söz edilemeyeceği tabiidir.

Davalı partiye isnat edilen eylemler bakımından yoğunluk veya kararlılık koşulları yerine gelmediğinden dolayı, söz konusu partinin Anayasa’ya aykırı eylemlerin odağı haline geldiğinden söz etmek mümkün değildir.

Açıklanan nedenlerle Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrası ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin ikinci fıkrasının (b) bendi uyarınca temelli kapatılmasına karar verilmesi isteminin reddi gerekir.

Haşim KILIÇ, Sacit ADALI, Fulya KANTARCIOĞLU ve Serruh KALELİ bu sonuca farklı gerekçelerle katılmışlardır.

VII- SONUÇ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin temelli kapatılmasına karar verilmesi istemini içeren 6.6.2002 günlü, SP.49 Hz. 2002/9 sayılı İddianamesi ve ekleri, konuya ilişkin rapor, ilgili Anayasa ve yasa kuralları okundu, gereği görüşülüp düşünüldü:

A- Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerde bulunduğu ileri sürülen Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin, 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (b) bendi ile 103. maddesi ve Anayasa’nın 69. maddesinin altıncı fıkrası uyarınca temelli kapatılması isteminin REDDİNE,

B- Gereği için karar örneğinin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine,

9.7.2009 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

Haşim KILIÇ

Başkanvekili

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Üye

Sacit ADALI

Üye

Fulya KANTARCIOĞLU

Üye

Ahmet AKYALÇIN

Üye

Mehmet ERTEN

Üye

A. Necmi ÖZLER

Üye

Serdar ÖZGÜLDÜR

Üye

Şevket APALAK

Üye

Serruh KALELİ

Üye

Zehra Ayla PERKTAŞ

FARKLI GEREKÇE

Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin eylemleri nedeniyle kapatılması istemiyle açılan davada, Mahkememizce Esas: 2002/2 (SPK), Karar: 2009/1 sayılı kararla verilen Red kararına ilişkin Üye Fulya KANTARCIOĞLU’nun farklı gerekçesine katılıyoruz.

Başkan Üye

Haşim KILIÇ Sacit ADALI

FARKLI GEREKÇE

Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin eylemleri nedeniyle kapatılması istemiyle açılan davada, dayanılan kanıtlar arasında bulunan davalı Parti’nin genel başkanı ve bir merkez yönetim kurulu üyesi ile bir üyenin ‘Hürriyetçi demokratik düzeni yıkarak yerine komünist bir düzeni kurmak için kurulu silâhlı çetenin hal ve vasfını bilerek yardım etmek’ suçundan TCK. 169., 59., 40., 31. ve 3713 sayılı Yasa’nın 5. maddesi uyarınca açılan ve mahkûmiyetle sonuçlanan davaya ilişkin Yargıtay’ca da onanarak kesinleşen kararın, dayanağı olan eylem, çoğunluk gerekçesinde ‘odak haline gelme’ ye esas alınabilecek sübut bulmuş bir eylem olarak değerlendirilmiş ancak, Anayasa’nın 68., 2820 Sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 103. maddesindeki unsurlar oluşmadığından kapatılma istemi reddedilmiştir.

Bir siyasi partinin eylemleri nedeniyle kapatılması, Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’na göre Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce saptanması halinde olanaklıdır. Bu durumun varlığını araştırırken, Anayasa Mahkemesinin değerlendireceği husus, bir eylemin mahkûmiyetle sonuçlanmış ve kesinleşmiş olması nedeniyle sübut bulması değil, ‘odak haline gelme’nin oluşmasına katkısıdır. Bu yönüyle hukuka aykırı olduğu ileri sürülen bir eylemin mahkûmiyetle veya beraatla sonuçlanmasının önemi yoktur. Dolayısıyla beraat eden kişinin de sabit olan bir eyleminin ‘odak haline gelme’ olgusuna esas alınmasına engel bulunmamaktadır. Çünkü, siyasi parti davalarında yargılanan ve yaptırım uygulanacak eylem ‘odak haline gelme’dir. Söz konusu eylemin değerlendirilmesinde ise ‘odak haline gelme’ sonucuna yol açtığı ileri sürülen eylem ve beyanların bir mahkûmiyet kararına bağlanmasından çok, oluş biçimi niteliği ve amacının belirlenmesi önemlidir. Ancak, bu durumda parti bakımından Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nda belirtilen yoğunluk, kararlılık, benimsenme gibi unsurların gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda sağlıklı bir sonuca ulaşılabilir.

Açıklanan nedenlerle çoğunluk görüşüne yukarıda belirtilen farklı düşünceyle katılıyorum.

Üye

Fulya KANTARCIOĞLU

FARKLI GEREKÇE

Dava açılmasına sebep olan olay yönünden;

12.12.2000 günü, Sakarya Caddesinde F tipi cezaevlerini protesto eden gruba polisin müdahalesi üzerine bir kısım eylemcinin Ziya Gökalp Caddesi No: 16’daki Özgürlük ve Dayanışma Partisi ile Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’ne ait dairelere girmeleri üzerine açık olan parti merkezine ait olan daireye girerek apartman yönetici nezaretinde parti yetkilisi dahil kimsenin bulunmadığı daire içerisinde yapılan aramada çeşitli bez pankartlar, protesto dövizleri, ilaçlar, şahısların giydikleri yelekler, şahıslara ait fotoğraflar bulunmuştur.

D.G.M Cumhuriyet Başsavcılığı’nın parti kapama davası açılmasına sebep olan eylem’e ilişkin görülen dava dosyası içeriği incelendiğinde, olay yerinde ve anında partiyle ilgili kimse bulunmamasına rağmen 24.11.1996 günlü yaptığı genel kurul sonucu davadaki sanık Turgut Koçak’ın Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin genel başkanı, Hasan Yavaş’ın genel yönetim kurulu üyesi seçildiği ve diğer seçilenlerle birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na 20.12.1996 günü bildirildiği, ancak diğer sanık Necmi Özyurda’nın ismine bildirim listesinde rastlanmadığı ancak sanık olarak yargılanmış olduğu, ayrıca aynı genel kurulda aynı organa 9 (dokuz) kişi seçilmiş olmasına rağmen neden listede yazılı (Hasan Yavaş) ile yanında yazılı olmayan (Necmi Özyurda) adlı kişinin sanık olarak yargılandığı tartışmasız bir delile istinaden anlaşılamamıştır.

Bu hali ile 12.12.2000 günlü eyleme ilişkin karar, olayda sorumluluğu bulunup taraf ve sanık sıfatını alanlar ve de yönetime seçildiği halde diğer almayanlar yönünden şüphe barındırmaktadır. Parti genel başkanı ile parti merkez yönetim kurulunun herhangi 2 üyesi sanık sıfatı ile yargılanmış ve kararda imzası bulunan bir hakim üyenin bulunan pankart vb.lerinin partiye sanıklar tarafından konulmadığı, ya da kendilerine ait olmadığı yolundaki savunmaların aksinin ispatına yarar delilin bulunmadığı, bulunanların salt parti binasında bulunmasının suç olmadığı yolundaki muhalefetine rağmen 1 Nolu Ankara D.G.M’nin 2001/07 E, 70 K. sayılı ilamı ile cezalandırıldıkları ve bu nedenlede, bu bir tek eyleme dayalı olarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 2002/2 E. sayılı dosya ile mahkememize siyasi partinin Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen yasalara aykırı EYLEMLERİN odağı olduğu nedeniyle temelli kapatılması istemi ile dava açtığı görülmektedir.

Mahkememiz siyasi partilerin Anayasa’ya aykırı olarak nitelenen eylemlerini değerlendirirken bu eylem hakkında ilgili mahkemenin verdiği hürriyeti bağlayıcı ceza ile bağlı değildir. Bu gerçeklik sadece eylemin varlığının araştırılmasına gerek bırakmayan bir sübut niteliği taşır.

Siyasi partiler bir kalıba sokulmadan siyasal düzen ve katmanlarında serbestçe diğer düşünce yapıları ile rekabet edecek fırsat eşitliğine sahip siyasal karşıtlıkların mutlak çatışmasına aracı olmak zorunda olan çoğulcu demokrasinin yaşamsal organlarıdır.

Zihnin rasyonel üretimi ‘düşünce’, çeşitli şekillerde dışavurum ihtiyacında olup Anayasa’nın 26. maddesi ve siyasi partiler yönünden de İHAS 10. ve 11. maddeleri ışığında koruma görür. Dışa vurulan düşüncenin, ona saygı duyulmasını bekleme hürriyetini de beraberinde getirdiği ve özellikle siyasal parti ifadelerinin toplumsal sorun içerikli olmaları, onlara karşı daha hoşgörülü olmayı ve üzerinde ve sistematik düşünülmesini hatta çözüm bulunana kadar içeriğinde ihlal niteliği barındırsa da demokratik sistemde alenen Anayasa’ya açıkça aykırı hal içermediği sürece varlığını korumasına fırsat tanınmalıdır.

Bu anlamda olayda tespit edilen eşyaların tek başlarına bulunmasının suç niteliği taşımadığı, üzerlerinde yazılı ifadelerin taciz edici, hoşlanılmayan, şok edici, değersiz, tüm anlatımları kapsasa da demokratik toplumda tolere görmesi gerektiği, buluntulara bakılarak yapılan ve sanıklarla ilgisinin inandırıcı şekilde tartışıldığı ya da suç niteliği verilen pankart vs.lerin şiddet yaratmak kastdı ile sanıklarca ya da fikri koruma görmeyecek bir içerikte yapıldığı, konulduğu ya da kullanıldığına ilişkin kabul olmadıkça eylemin ifade ve düşünceyi yayma hürriyeti kapsamı içinde kaldığı düşünülmeden Anayasa’nın 68/4. maddesinin öngördüğü anlamda bir delil olarak ele alınması veya odak olmaya esas bir delil olarak nitelenmesi mümkün değildir.

Sebep olduğu, ancak mahkememiz çoğunluğu, eylemi mahkumiyet kararını esas almak suretiyle esas incelemeye taşımıştır. Ayrıca, çoğunluk parti kapama için aradığı eylemlerde ‘yoğunluğu’ birden fazla eylem olmasını gerektiği şeklinde algılayıp bu nedenle tek eylemle hem yoğunluk hem kararlılık unsurunun da var olamayacağından bahisle davanın reddi sonucuna gitmiş ise de; Anayasa’nın 68/4. kapsamına giren tek bir eylem, içeriğinde ve nesnel niteliğinde tek başına ülkenin anayasal düzenine, ulusal güvenliği veya benzeri ilkelerine telafisi imkansız zararlar da verebileceği düşünüldüğünde, yoğunluk nitelemesinin eylemde teklikden ziyade eylemin, niteliği ve işleniş biçimi ile siyasi partinin ihlal ettiği anayasal kuralın önemi ve demokratik taammüllerde dikkate alınarak kapama kararı da verilmesine imkan verecek boyutta olabileceği ancak bu davamızda parti kapama davasına sebep olan eylemin niteliği yönünden Anayasa’nın 68/4. maddesi ihlali varsayılamayacağı görüşü ile redde bu farklı mütalaa ile katılınmıştır.

Üye

Serruh KALELİ

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.