6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu’nun bazı maddelerinin iptalinin istemi hk.

Gerekçe Kısmını Gizle

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Esas Sayısı  :  2013/84
Karar Sayısı  :  2014/183
Karar Günü  :  4.12.2014
R.G. Tarih-Sayı  :  13.3.2015-29294

 

 

                   İPTAL DAVASINI AÇAN : Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyeleri M. Akif HAMZAÇEBİ, Engin ALTAY ile birlikte 126 milletvekili

                         İPTAL DAVASININ KONUSU : 9.5.2013 günlü, 6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu’nun;

                         1- 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının;

                         a- (a) bendindeki “…ilgili mevzuatı saklı kalmak kaydıyla,” ibaresinden sonra gelen “…gerçek…” ibaresinin

                         b- (h) ve (ı) bentlerinin,

                         2- 4. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (ç) bendinde yer alan “…millî güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlığın korunmasını teminen…” ve “….posta yoluyla gönderilmesi yasak maddeler ile kabulü şarta bağlı gönderiler için…” ibarelerinin,

                         3- 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının,

                         4- 7. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan “…ve posta hizmetleri ile ilgili ilişkileri…” ibaresinin,

                         5- 9. maddesinin;

                         a- (3) numaralı fıkrasının,

                         b- (6) numaralı fıkrasında yer alan “…veya millî güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlık gerekçeleri ile…” ibaresinin,

                         c- (8) numaralı fıkrasının,

                         6- 17. maddesinin (2) numaralı fıkrasının,

                         7- 23. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinin,

                         8- 24. maddesinin,

                         9- 25. maddesinin (6) numaralı fıkrasının,

                         10- 29. maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkralarının,

                         11- Geçici 3. maddesinin,

                         12- Geçici 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan “…Yönetim Kurulunca belirlenen esaslar çerçevesinde…” ve “…ile geçmesi uygun görülmeyenlerin…”  ibarelerinin,

          Anayasa’nın 2., 5., 6., 7., 10., 11., 13., 22., 74., 123., 129., 167. ve 172. maddelerine aykırılıkları ileri sürülerek iptallerine ve iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi istemidir.

          I- İPTAL ve YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİNİN GEREKÇESİ

          Dava dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir:

                         “1) 6475 Sayılı “Posta Hizmetleri Kanunu”nun 3 üncü Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (a) Bendindeki, “. ilgili mevzuatı saklı kalmak kaydıyla,” İbaresinden Sonra Gelen “. gerçek .” İbaresinin Anayasaya Aykırılığı

 

                         6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu’nun 3 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendiyle “adres bilgi kayıt sistemi” adı altında, gerçek ve tüzel kişiler ile kamu kurum ve kuruluşlarına ait fiziki ve elektronik adreslerin, reklam ve tanıtım amacıyla PTT hizmetlerinden yararlananlara ücret karşılığı kullandırılmasına yönelik olarak veri tabanı oluşturulmaktadır.

 

                         Hukuken özel hukuk tüzel kişisi ticari işletme olan PTT, söz konusu veri tabanını, reklam ve tanıtım amacıyla ücret karşılığında kullandırmak üzere, yani ticari amaçlarla oluşturmaktadır. Ticari amaçlarla veri tabanı oluşturulmasında gerçek kişilerin rızası aranırken, tüzel kişilerin rızası aranmamakta; tüzel kişiler reklam ve tanıtım amacıyla fiziki ve elektronik adreslerini kullandırmak istemeseler de PTT’ye rızaları dışında yasayla kullandırma yetkisi verilmektedir.

 

                         Hukuk devleti ilkesi Anayasanın 2 nci maddesinde Cumhuriyetin temel nitelikleri arasında sayılmıştır. Hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasakoyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ile Anayasa bulunduğunun bilincinde olan devlettir.

 

                         Tüzel kişilerin reklam ve tanıtım amacıyla da olsa fiziki ve elektronik adreslerinin rızaları dışında bir başka özel hukuk tüzel kişisi ticari işletme tarafından ticari amaçlarla kullanmak üzere yasayla yetkilendirilmesi, adaletsiz ve hakkaniyete aykırı olduğundan, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.

 

                         Öte yandan, kanun önünde eşitlik ilkesinin düzenlendiği Anayasanın 10 uncu maddesinde, herkesin ayrım gözetilmeksizin yasa önünde eşit olduğu belirtilmiş, devlet organları ile idare makamlarına bütün işlemlerinde yasa önünde eşitlik ilkesine uygun hareket etme zorunluluğu getirilmiştir.

 

                         Anayasada öngörülen yasa önünde hukuksal eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalarca aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak ve kişilere yasa karşısında ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanımasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kuralların uygulanması yoluyla yasa karşısında eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır.

 

                         Bu bağlamda, posta ve kargo taşımacılığı sektöründe faaliyet gösteren özel hukuk tüzel kişisi ticari işletme PTT A.Ş. ile aynı sektörde faaliyet gösteren diğer özel hukuk tüzel kişisi ticari işletmeler arasında sermayeye sahiplik dışında hukuken hiçbir fark bulunmadığı halde, PTT A.Ş.’ye ayrıcalık tanınmasının Anayasal eşitlik ilkesine aykırılığı bir yana; gerçek kişilerin fiziki ve elektronik adreslerinin reklam ve tanıtım amacıyla kullanılmasında rızaları aranırken, tüzel kişilerin rızalarının aranmaması, gerçek kişi ticari işletmelerde rıza aranırken, tüzel kişi ticari işletmelerde rıza aranmaması ve böylece fiziki ve elektronik adreslerin reklam ve tanıtım amacıyla kullanılmasında kişisel nitelikleri ve durumları özdeş olanlar için yasayla değişik kurallar konulması, Anayasanın 10 uncu maddesindeki eşitlik ilkesine aykırılık oluşturur. Anayasal eşitlik ilkesinin çiğnenmemesi için gerçek kişiler yanında tüzel kişilerin de rızalarının aranması, tüzel kişilerin yetkili organından izin alınması, Anayasal bir zorunluluktur. Maddede geçen “gerçek” ifadesinin iptali halinde bu zorunluluk yasal hale gelecektir.

 

                         Yukarıda açıklanan gerekçelerle, 6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu’nun 3 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendindeki, “. ilgili mevzuatı saklı kalmak kaydıyla,” İbaresinden Sonra Gelen “. gerçek .” ibaresi, Anayasanın 2 nci ve 10 uncu maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.

 

                         2) 6475 Sayılı “Posta Hizmetleri Kanunu”nun 3 üncü Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (h) ve (ı) Bentleri ile 6 ncı Maddesi, 9 uncu Maddesinin (3) Numaralı Fıkrası ve Geçici 3 üncü Maddesinin Anayasaya Aykırılığı

 

                         Düzenlemelerin Anlam ve Kapsamı

 

                         6475 sayılı Kanuna kadar, Türkiye’de açık ve kapalı mektuplar ile üzerinde haberleşme mahiyetinde yazı bulunan kartların gönderileri üzerinde PTT’nin yasal tekel hakkı bulunmakla birlikte, 6475 sayılı Kanunun gerekçesinde de belirtildiği üzere, bu tekel işlemiyordu ve serbest ve rekabetçi çalışan bir lojistik sektörü vardı. Ancak, serbest ve rekabetçi lojistik sektörü, düzenlenmemiş olduğundan kuralsız işlemekteydi.

 

                         Sektörün düzenlenme ihtiyacı Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci bağlamında gündeme gelmiştir. AB’nin 97/67/EC sayılı I. Direktifinde posta ve lojistik sektörünün serbestleştirilerek tekel hakkının sınırlandırılması ve bağımsız düzenleyici kurumun kurulması öngörülür iken; 2008/6/EC sayılı III. Direktifinde ise, 2011 yılına kadar tekel hakkının % 95, 2013 yılında ise tamamen kaldırılması öngörülmektedir.

 

                         Türkiye, AB Müktesebatına Uyum Programında (2007 – 2013) sektörün serbestleştirilerek düzenleneceği yasanın 2008 yılında çıkarılacağı yükümlülüğü altına girilmiştir. 6475 sayılı Yasa bu yükümlülüğün gereği olarak yasalaştırılmıştır.

 

                         PTT ise, 1840 yılında Bakanlık olarak kurulmuş Osmanlı’dan miras 173 yıllık bir kuruluşumuzdur. PTT Genel Müdürlüğü, 08.06.1984 tarihli ve 233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname hükümlerine göre Kamu İktisadi Kuruluşu (KİK) statüsünde olup, 02.03.1950 tarihli ve 5584 sayılı Posta Kanunu kapsamındaki faaliyet ve hizmetleri, 233 sayılı KHK ile 22.02.2000 tarih ve 23972 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan T.C. Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü Ana Statüsü hükümleri uyarınca yerine getirmektedir.

 

                         5584 sayılı Posta Kanununun 2 nci maddesine göre, açık ve kapalı mektuplar ile üzerinde haberleşme mahiyetinde yazı bulunan kartların gönderilerinde PTT’nin yasal tekel hakkı bulunmaktadır.

 

                         Bu bağlamda PTT Genel Müdürlüğü, 233 sayılı KHK’ya tabi, kamu tüzel kişiliğine sahip, sermayesinin tamamı devlete ait olan, tekel niteliğindeki mal ve hizmetleri kamu yararı gözeterek, kamu hukukuna tabi süreçlerde üretmek ve pazarlamak üzere kurulan ve gördüğü bu kamu hizmeti nedeni ile ürettiği mal ve hizmetler imtiyaz sayılan Kamu İktisadi Kuruluşudur.

 

                         Buna karşın, 6475 sayılı Kanunun 21 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasında, “Bu Kanun ile kuruluş ve tescile ilişkin hükümleri hariç olmak üzere 6102 sayılı Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi Posta ve Telgraf Teşkilatı Anonim Şirketi unvanı altında bir anonim şirket kurulmuştur.” denilerek, sermayesinin tamamı Hazineye ait olan ve Hazine Müsteşarlığının PTT’deki pay sahipliğine dayanan oy, yönetim, temsil, denetim gibi hak ve yetkileri Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı tarafından kullanılan özel hukuk hükümlerine tabi bir ticari işletme kurulmuştur.

 

                         Diğer yandan, 6475 sayılı Kanunun 6 ncı maddesinde “Posta tekeli” düzenlenerek, posta tekelinin posta hizmet yükümlüsünün (Posta ve Telgraf Teşkilatı Anonim Şirketi-PTT) tekelinde olduğu belirtilmiş; 9 uncu maddesinin (3) numaralı fıkrasında, “PTT, bu Kanun çerçevesinde yurtiçi ve yurtdışında posta hizmetlerini yürütmeye ve gerekli alt yapıyı kurmaya yetkilidir. PTT’nin söz konusu yetkiye ilişkin hak ve yükümlülükleri Kurum (Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu) ile imzalanacak görev sözleşmesi ile belirlenir.” denilmiş; 3 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasının (h) bendinde evrensel posta hizmet yükümlüsü, “Evrensel posta hizmetini görev sözleşmesi uyarınca sağlamakla yükümlü kılınan hizmet sağlayıcısını” şeklinde tanımlanırken; görev sözleşmesi (ı) bendinde, “PTT’nin posta hizmetlerini sunmak üzere hak ve yükümlülüklerini belirleyen sözleşmeyi” şeklinde tanımlanmış; “Görev Sözleşmesi” başlıklı geçici 3 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasında ise, “Görev sözleşmesi bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki ay içinde düşüncesi alınmak üzere Danıştaya gönderilir. Danıştayın iki ay içerisinde düşüncesini bildirmesini müteakip, görev sözleşmesi PTT ile Kurum arasında imzalanarak yürürlüğe girer.” hükmüne yer verilmiştir.

 

                         Böylece, PTT’nin hem Kamu İktisadi Kuruluşu statüsüne son verilerek özel hukuk hükümlerine tabi ticari işletme olması, hem posta hizmetleri üzerindeki tekelinin genişletilerek sürdürülmesi amaçlanmıştır.

 

                         Anayasanın “Devletleştirme ve özelleştirme” başlıklı 47 nci maddesinin dördüncü fıkrasında, Devlet, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişileri tarafından yürütülen yatırım ve hizmetlerin hangilerinin özel hukuk sözleşmeleri ile gerçek veya tüzel kişilere yaptırılabileceği veya devredilebileceğinin kanunla düzenleneceği kuralına yer verilmiştir.

 

                         Anayasanın 47 nci maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkraları ile 165 inci maddesinde yer alan “kamu iktisadi teşebbüsleri”, 08.06.1984 tarihli ve 233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede düzenlenmiştir.

 

                         233 sayılı KHK’nin “Tanımlar ve kısaltmalar” başlıklı 2 nci maddesinde,

 

                         Kamu İktisadi Teşebbüsü (KİT), “Teşebbüs; iktisadi devlet teşekkülü (İDT) ile kamu iktisadi kuruluşunun (KİK) ortak adıdır.” şeklinde;

 

                         İktisadi Devlet Teşekkülü (İDT), “Teşekkül; sermayesinin tamamı devlete ait, iktisadi alanda ticari esaslara göre faaliyet göstermek üzere kurulan, kamu iktisadi teşebbüsüdür.” şeklinde;

 

                         Kamu İktisadi Kuruluşu (KİK), “Kuruluş; sermayesinin tamamı devlete ait olup tekel niteliğindeki mal ve hizmetleri kamu yararı gözeterek üretmek ve pazarlamak üzere kurulan ve gördüğü bu kamu hizmeti dolayısıyla ürettiği mal ve hizmetler imtiyaz sayılan kamu iktisadi teşebbüsüdür.” şeklinde;

 

                         tanımlanmışlardır.

 

                         Bu kurallara göre tekel niteliğindeki mal ve hizmetleri kamu yararı gözeterek üretmek ve pazarlamak üzere kurulan ve gördüğü bu kamu hizmeti dolayısıyla ürettiği mal ve hizmet imtiyaz sayılan kuruluşlar Kamu İktisadi Kuruluşu şeklinde kurulmak ve 233 sayılı KHK’ye tabi olmak durumundadır.

 

                         Oysa, 6475 sayılı Kanunun 21 inci maddesiyle PTT, 6102 sayılı Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi ticari şirket olarak kurulmuş ve yine 6475 sayılı Kanunun 6 ncı maddesiyle özel hukuk tüzel kişisi olan PTT A.Ş. adına yasayla “posta tekeli” yaratılmıştır.

 

                         Anayasaya Aykırılık Sorunu

 

                         Anayasanın 167 nci maddesinde, Devlete, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alma; piyasalarda fiili veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve kartelleşmeyi önleme görevleri verilmiştir.

 

                         Bu bağlamda, piyasalarda fiilen oluşacak tekelleşme ya da kartelleşme ile birlikte anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve kartelleşmenin de önlenmesi görevi Devletin Anayasal görevleri arasındadır. Nitekim, madde gerekçesinde, tekel benzeri gruplaşmalar da tekelleşme kapsamında görülmüş; tekelleşmenin önlenmesinin tüketim sektörü yanında hizmet sektörü yönünden de gerekli olduğu belirtilmiştir. Ayrıca tekelleşme ve kartelleşmenin zararlarından bireyleri ve toplumu korumak, Anayasanın 5 inci maddesinde Devletin temel amaç ve görevleri arasında öngörülen “kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak” görevleriyle de yakından ilgilidir.

 

                         Öte yandan, Anayasanın 172 nci maddesinde Devlete tüketicileri koruyucu önlemleri almak görevi de verilmiştir. Devletin, tekelleşme ve kartelleşmeyi önlemek görevi, bir yanıyla ekonomik etkinliği sağlama, diğer yanıyla tüketiciyi koruma amacı gütmektedir. 172 nci madde ile Devlete verilen tüketicileri koruma görevi ancak, tekelleşme ve kartelleşmelerin önlenerek özgür rekabet koşullarının sağlanması ile güvence altına alınabilir. Piyasa ekonomisinin etkinliği, rekabetçi koşullarının varlığına bağlıdır. Tekelleşme ya da kartelleşmenin olduğu sektörlerde piyasa ekonomisi etkinliğini yitirir.

 

                         Piyasa ekonomisi kuralları gözetildiğinde, posta ve kargo işletmeciliği sektörü diğer ekonomik sektörler gibi rekabetçi bir sektördür ve doğal tekel niteliği bulunmamaktadır. Nitekim, 6475 sayılı Kanunun 31 inci maddesiyle yürürlükten kaldırılan 02.03.1950 tarihli ve 5584 sayılı Posta Kanunu ile yasayla ve kamu yararı gerekçesiyle tekel kapsamına alınmıştı.

 

                         Diğer yandan, Anayasanın “Haberleşme hürriyeti” başlıklı 22 nci maddesinin birinci fıkrasında, “Herkes haberleşme hürriyetine sahiptir. Haberleşmenin gizliliği esastır.” kuralına yer verilmiştir. Rekabetçi bir piyasa ekonomisinde, Devlete tekelleşme ve kartelleşmeyi önleme ve tüketicileri koruma görevleri de verilmişken, posta işletmeciliği sektörü, ancak Anayasanın 22 nci maddesinde belirtilen “gizliliği” güvence altına almak amacıyla ve “kamu yararı” gerekçesi ile kamu tekeli kapsamına alınabilir.

 

                         Bu durumda da kamu yararı gerekçesi ile kamu hizmeti kapsamına alınan, posta hizmeti tekelinin, sermayesinin tamamı Devlete ait özel hukuk tüzel kişisi ticari işletme lehine değil; sermayesinin tamamı devlete ait olup tekel niteliğindeki mal ve hizmetleri kamu yararı gözeterek üretmek ve pazarlamak üzere kurulan ve gördüğü bu kamu hizmeti dolayısıyla ürettiği mal ve hizmetler imtiyaz sayılan kamu iktisadi teşebbüsü lehine oluşturulması gerekir.

 

                         Ortada, kamu yararı gerekçesine dayalı kamu hizmeti kapsamına alma olmadan, rekabetçi posta hizmetleri sektörünün tekel kapsamına alınarak, sektörel rekabetin ve dolayısıyla ekonomik etkinlik ile tüketici refahının dışlanması, Anayasanın 167 nci ve 172 nci maddelerinde Devlete verilen görevlerle bağdaşmaz.

 

                         Öte yandan, yürütme ve idarenin kamusal etkinliklerinin hukuki rejimi, kamu hukukudur. Anayasanın 128 inci maddesinde kurallaştırıldığı ve Anayasa Mahkemesinin 07.05.2002 günlü ve E.2000/17, K.2002/46 sayılı Kararında belirtildiği üzere, “Kamu hukukunun genel ilkeleri gereğince, kamu hizmet ve faaliyetlerinin bizâtihı idare kuruluş ve kurumları eliyle, kamusal yönetim biçimine göre yürütülmesi asıl ve olağandır. Ancak, bu hizmet ve faaliyetlerden kamu gücüne özgü olmayanlar ile özel yönetim biçimiyle gerçekleştirilmeye elverişli bulunanlar, tüm sorumluluk gene ilgili idare üzerinde kalmak kaydıyla, onun sürekli gözetimi ve denetimi altında, belli yasal usullerle özel müteşebbislere yaptırılabilir. Özel yönetim biçimiyle yürütülmeye elverişli olan kamu faaliyet ve hizmetlerinin, özel teşebbüse gördürülebilmesi ise bunun kanunlarda öngörülmüş bulunmasına bağlıdır; yürütme ve idare kendiliğinden bu yolu seçemez ve dilediği yöntemi kullanamaz.”

 

                         Anayasa Mahkemesinin yukarıdaki yorumunun kaynağında, Anayasanın 47 nci maddesine, 13.08.1999 tarihli ve 4446 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle eklenen dördüncü fıkrada, “Devlet, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişileri tarafından yürütülen yatırım ve hizmetlerden hangilerinin özel hukuk sözleşmeleri ile gerçek ve tüzel kişilere yaptırılabileceği veya devredilebileceği kanunla belirlenir.” Kuralının yattığı anlaşılabilmektedir.

 

                         Bu kurallara, göre tekel kapsamına alınan posta hizmetleri, öteden beri olduğu gibi 233 sayılı KHK’ye tabi Kamu İktisadi Kuruluşu tarafından yürütülebileceği gibi, özel hukuk tüzel kişileri tarafından da yürütülebilir.

 

                         Ancak, kamu yararı gerekçesi ile yasayla kamu tekeline alınarak kamu hizmeti statüsü tanınan bir hizmetin özel hukuk tüzel kişileri tarafından yürütülebilmesi, tüm sorumluluk lehine tekel tesis edilen kamu idaresi üzerinde kalmak kaydıyla, onun sürekli gözetimi ve denetimi altında, belli yasal usullerle kamu tekeli imtiyazının devri suretiyle mümkün olabilir.

 

                         Nitekim Anayasa Mahkemesi, 09.12.1994 günlü, E.1994/43, K.1994/42-2 sayılı Kararında, imtiyaz konusunda, “İdare hukukunda imtiyaz kavramı, kamu hizmetinin yürütülmesi yöntemlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Kamu hizmetinin, sermaye, kâr, hasar ve zararı özel hukuk kişisine ilişkin olarak idarenin gözetim ve denetimi altında genellikle çok uzun süreli bir ‘idarî sözleşme’ uyarınca özel hukuk kişilerince yürütülmesine İMTİYAZ denir. Gereksinimler karşısında yönetimim işinin çokluğu ya da kaynak bulmadaki güçlükler, kimi zaman bu yöntemin uygulanmasını zorunlu kılmakta ve kamu hizmetinin özel girişime gördürülmesine olanak sağlamaktadır. Konusu, kamu hizmetinin kurulmasını ve/veya işletilmesini bir özel kişiye devretmek olan sözleşmeler ‘kamu hizmeti imtiyaz sözleşmeleri’ olarak tanımlanmaktadır.

 

                         Kamu hizmeti imtiyaz sözleşmeleri, gerek konusunun bir kamu hizmetinin kurulması ve/veya işletilmesi olması, gerekse hizmetin yürütülmesini sağlamak için hizmeti yapanlara kamu gücüne dayanan kimi yetkiler tanıması, gerekse idarenin, hizmetin düzenli ve istikrarlı biçimde yürütülmesini sağlamak için denetim ve gözetim yetkisine sahip olması yönünden idarî sözleşmelerin tüm niteliklerini taşırlar.

 

                         Uyuşmazlık Mahkemesi ve Danıştay kararlarına göre de, ‘bir amme hizmetinin tanzim ve işletilmesini temin’, ‘amme hizmetinin görülmesinin……devri’, ‘amme hizmetlerinden birini ifa’, ‘kamu hizmetlerinin yürütülmesini sağlamak’ hukuksal sonucunu doğuran uzun süreli sözleşmeler, yalnız bu nedenle ‘idarî sözleşme’ olduğu gibi, aynı zamanda bir ‘kamu hizmeti imtiyaz sözleşmesi’dir.” demiştir.

 

                         Bir piyasa ekonomisinde, yasayla tekel kapsamına alınan posta hizmetlerini, yürütebilecek kapasite, yeterlilik ve deneyime sahip birden fazla ticari işletme var ise -nitekim, 5584 sayılı Posta Kanununun 2 nci maddesiyle, açık ve kapalı mektuplar ile üzerinde haberleşme mahiyetinde yazı bulunan kartların gönderilerinde PTT’nin yasal tekel hakkı bulunduğu kurallaştırılmasına rağmen, tekelin işlemediği ve bu faaliyeti birden fazla firmanın yürüttüğü, 6475 sayılı Kanunun gerekçesinde de yazılı olan bir gerçektir-, öncelikle 2886 sayılı Kanuna veya yasama organınca kurallaştırılacak özel düzenlemelere göre imtiyazın devri ihalesi açılması, ihaleyi kazanan firma ile imtiyazın devri sözleşmesi yapılması, yapılan sözleşme hakkında Danıştay’ın görüşünün alınması gerekmektedir.

 

                         İmtiyazın devri ihalesi açılmadan posta tekeli imtiyazının yasayla da olsa ve sermayesi Devlete de ait bulunsa herhangi bir özel hukuk tüzel kişisi ticari şirkete verilmesi, Anayasanın 10 uncu maddesindeki kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı olur.

 

                         6475 sayılı Kanunun 6 ncı maddesinin (1) numaralı fıkrasıyla oluşturulan yasal tekel hakkı; yine aynı maddeyle “posta hizmet yükümlüsü” olarak nitelendirilen ve Kanunun 3 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasının (h) bendinde, “evrensel posta hizmetini görev sözleşmesi uyarınca sağlamakla yükümlü kılınan hizmet sağlayıcısı” şeklinde tanımlanıp, (ı) bendinde “PTT” şeklinde ismi verilen; 9 uncu maddesinin (3) numaralı fıkrasıyla yurt içinde ve yurt dışında posta hizmetlerini yürütmeye ve gerekli altyapıyı kurmaya yasayla yetkilendirilip, yetkisine ilişkin hak ve yükümlülükleri görev sözleşmesine tabi kılınan ve Kanunun 21 inci maddesinde ise Hazine’nin sermayesiyle 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ve özel hukuk hükümlerine tabi olarak kurulan özel hukuk tüzel kişisi Posta ve Telgraf Teşkilatı Anonim Şirketi adına kurulmaktadır.

 

                         Bir piyasa ekonomisinde, Anayasasında Devlete fiilen oluşacak tekelleşme ya da kartelleşmenin yanında, anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve kartelleşmenin de önlenmesi ve tüketicinin korunması görevleri verilmişken; rekabetçi işleyen posta hizmetleri sektörünün tekel kapsamına alınması, ancak Anayasanın 22 nci maddesinde belirtilen “haberleşme gizliliğini” güvence altına almak amacıyla ve “kamu yararı” gerekçesi ile mümkün olabilir. Bu durumda da tekelin kamu hizmeti kapsamına alınarak yasal tekelin kamu hukuku tüzel kişisi adına oluşturulması Anayasal bir zorunluluktur.

 

                         Sermayesinin tamamı Hazineye ait olsa dahi, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ve özel hukuk hükümlerine tabi olarak kurulan özel hukuk tüzel kişisi Posta ve Telgraf Teşkilatı Anonim Şirketi adına yasal tekel oluşturulmasını ve yasal tekelin ticari esaslara göre yürütülmesini öngören, 6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu’nun 3 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasının (h) ve (ı) bentleri ile 6 ncı maddesinin (1) numaralı fıkrası ve 9 uncu maddesinin (3) numaralı fıkrası, Anayasanın 167 nci ve 172 nci maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.

 

                         Kanunun 6 ncı maddesinin (1) numaralı fıkrasının iptali halinde, 6 ncı maddenin (2) ve (3) numaralı fıkralarının uygulanma olanağı kalmayacağından, 30.03.2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 43 üncü maddesinin (4) numaralı fıkrası uyarınca 6 ncı maddenin (2) ve (3) numaralı fıkralarının da iptali gerekir.

 

                         Öte yandan yasakoyucu da Anayasaya aykırılığın bilincinde olduğundan, bir yandan, 6 ncı maddenin (1) numaralı fıkrasında, “Aşağıdaki hizmetler evrensel posta hizmet yükümlüsünün tekelindedir.” denilip; 3 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasının (h) bendi, “Evrensel posta hizmeti sağlayıcısı: Evrensel posta hizmetini yetki belgesi uyarınca yürütmekle yetkili kılınan hizmet sağlayıcısını” şeklinde ve (ı) bendi ise, “Görev sözleşmesi: PTT’nin posta hizmetlerini sunmak üzere hak ve yükümlülüklerini belirleyen sözleşmeyi,” şeklinde tanımlanarak evrensel posta hizmet yükümlüsünün PTT olduğu belirtilirken; diğer yandan, Kanunun 9 uncu maddesinin (3) numaralı fıkrası ile PTT’ye yasayla sağlanan tekel yetkisine ilişkin hak ve yükümlülükleri Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu ile imzalanacak görev sözleşmesine bağlayıp; geçici 3 üncü maddesi ile de imzalanan görev sözleşmesine Danıştayın görüşünün alınması koşulunu getirerek, yasayla oluşturulan tekel hakkının Posta ve Telgraf Teşkilatı Anonim Şirketi adına değil, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu adına oluşturulduğu ve tekel hakkı imtiyazının PTT’ye devredildiği gibi gerçek dışı bir izlenim yaratılmıştır.

 

                         Öncelikle belirtilmesi gerekir ki, 6475 sayılı Kanun ile oluşturulan yasal tekel hakkının sahibi Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu değil; yasayla lehine tekel hakkı tesis edilemeyecek olan özel hukuk tüzel kişisi Posta ve Telgraf Teşkilatı Anonim Şirketidir.

 

                         Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun görevi, posta sektörünü düzenleme ve denetlemeye ilişkindir ve buna ilişkin görevleri Kanunun 4 üncü maddesinde ayrıntılarıyla düzenlenmiştir. Hatta, 4 üncü maddenin (1) numaralı fıkrasının (d) bendinde, posta hizmetlerinde rekabetin sağlanması amacıyla hizmet sağlayıcılarının belirlenmiş ilke ve kurallara uymalarını sağlamak görevi, “posta tekeli dışındaki alan” ile sınırlandırılarak posta tekeli alanı bütünüyle Kurumun görev alanı yanında rekabetin de dışına taşınmıştır.

 

                         İkincisi, 6475 sayılı Kanunda geçen “görev sözleşmesi”, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu ile PTT’nin imzalayacağı idari sözleşmedir ve yasakoyucu görev sözleşmesini imtiyazın devri sözleşmesi anlamında kullanmıştır. Ancak, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu adına imtiyaz hakkı tesis edilebilmesi için, Bilgi Teknolojileri İletişim Kurumunun söz konusu posta hizmeti tekelini yürütebilecek idari kapasiteye sahip olması ve imtiyazı devrettiği PTT’nin hizmeti yürütememesi halinde hizmetin aksamaması için PTT’nin yerine geçerek hizmeti yürütebilmesi de gerekmedir ki, bu husus Anayasa Mahkemesi, Uyuşmazlık Mahkemesi ve Danıştay kararlarına göre imtiyaz sözleşmelerinin temel özelliklerinden birisidir.

 

                         Üçüncüsü ve en önemlisi, bir piyasa ekonomisinde imtiyaz hakkını yürütebilecek kapasite, deneyim ve organizasyona sahip birden fazla firma var ise, tekel hakkına ilişkin imtiyazın özel hukuk tüzel kişilerine devri için mutlak surette imtiyazın devri ihalesi açılması ve ihaleyi kazanan özel hukuk tüzel kişisi ile imtiyazın devri sözleşmesi yapılması gerekmektedir. Bu bağlamda sermayesi Hazineye ait olan özel hukuk tüzel kişisi Posta ve Telgraf Teşkilatı Anonim Şirketi ile sermayesi özel şahıslara ait olan özel hukuk tüzel kişileri arasında sermayeye sahiplik dışında hukuksal anlamda hiçbir fark bulunmamaktadır.

 

                         Bu durumda, posta tekeli yasayla PTT adına tesis edilmiş olmasına rağmen, görev ve yetkileri ile kapasite ve organizasyonu açısından adına tekel hakkı tesis edilmesi mümkün olmayan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu adına tesis edildiği ileri sürülse dahi, tekel hakkının (imtiyazın), eşitlik, saydamlık ve rekabetçilik ilkelerini hayata geçirecek ihale yerine, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından ister özel hukuk tüzel kişisi PTT’ye yasayla devri, isterse özel hukuk tüzel kişisi PTT adına yasayla tesis edilmesi, Anayasanın 10 uncu maddesindeki yasa önünde eşitlik ilkesine aykırı olur.

 

                         Bu itibarla iptali istenen düzenlemeler, Anayasanın 10 uncu maddesindeki eşitlik ilkesine de aykırıdır.

 

                         Yukarıda açıklandığı üzere, 6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu’nun 3 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasının (h) ve (ı) bentleri ile 6 ncı maddesi ve 9 uncu maddesinin (3) numaralı fıkrası, Anayasanın 10 uncu, 167 nci ve 172 nci maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.

 

                         3) 6475 Sayılı “Posta Hizmetleri Kanunu”nun 4 üncü Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (ç) Bendindeki, “. milli güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlığın korunmasını teminen .” İbaresi ile “. posta yoluyla gönderilmesi yasak maddeler ile kabulü şarta bağlı gönderiler için.” İbaresi, 9 uncu Maddesinin (6) Numaralı Fıkrasındaki “. veya milli güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlık gerekçeleri ile .” İbaresi ile (8) Numaralı Fıkrası ve 17 nci Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı

 

                         6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu’nun 4 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasının (ç) bendiyle Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna, “Posta hizmetlerinde millî güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlığın korunmasını teminen ilgili idari birimlerle iş birliği yaparak gerekli tedbirleri almak, posta yoluyla gönderilmesi yasak maddeler ile kabulü şarta bağlı gönderiler için düzenlemeler yapmak”; 9 uncu maddesinin (6) numaralı fıkrası ile yetkilendirme taleplerini “millî güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlık gerekçeleri ile” reddetmek; (8) numaralı fıkrasında “millî güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlık gereklerinden kaynaklanan sebeplerin tespiti hâlinde, şirketlerin posta sektöründe faaliyete geçmelerini veya posta hizmeti sağlamalarını” engellemek yetkileri verilmekte; 17 nci maddesinin (2) numaralı fıkrasında ise, millî güvenlik ile kamu düzeni gereklerine ve acil durum ihtiyaçlarına ait düzenlemelerin, ilgili bakanlıkların ihtiyaçları ve görüşleri dikkate alınarak Bakanlığın teklifi ve Bakanlar Kurulu kararıyla belirlenmesi öngörülmektedir.

 

                         Öte yandan Kanunun “İdari yaptırımlar” başlıklı 19 uncu maddesinin (1) numaralı fıkrasında, “Kurum; mevzuata ve yetkilendirme şartlarına aykırılık halinde hizmet sağlayıcılarına bir önceki takvim yılındaki net satışlarının yüzde 3’üne kadar idari para cezası uygulamaya, milli güvenlik, kamu düzeni veya kamu hizmetinin gereği gibi yürütülmesi ve kanunlarla getirilen hükümlerin uygulanması amacıyla gerekli tedbirleri almaya, üç aydan az olmamak üzere altı aya kadar posta hizmeti faaliyetini durdurmaya veya yetkilendirmeyi iptal etmeye yetkilidir.”; (2) numaralı fıkrasında, “Kurum, mevzuata ve yetkilendirme şartlarına aykırı davranan hizmet sağlayıcısının faaliyete yeni başlamış olması halinde bin liradan bir milyon liraya kadar idari para cezası ile Kanunda belirtilen diğer idari yaptırımları uygulamaya yetkilidir.” (3) numaralı fıkrasında, “Kabulü yasak olan maddeyi postayla gönderenler ile 7 nci madde hükümlerine aykırı hareket edenlere gönderi ücretinin beşyüz katı tutarında idari para cezası uygulanır.” (7) numaralı fıkrasında, “Kurum tarafından yetki belgesi iptal edilen hizmet sağlayıcıları ve bu hizmet sağlayıcılarının hisselerinin en az yüzde beşine sahip ortakları ile tüzel kişiliği idareye yetkili kişilere ve bunlar tarafından kurulmuş şirketlere iptal sebepleri gözönünde bulundurularak üç yıla kadar yeniden yetki belgesi verilmez.” şeklinde cezai yaptırım hükümlerine yer verilmiştir.

 

                         Posta hizmetleri, haberleşme özgürlüğünü konu alan bir hizmet alanıdır. Anayasanın 22 nci maddesinin birinci fıkrasında, herkesin haberleşme hürriyetine sahip olduğu ve haberleşmenin gizliliğinin esas olduğu belirtildikten sonra, ikinci fıkrasında, “Milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; haberleşme engellenemez ve gizliliğine dokunulamaz. Yetkili merciin kararı yirmidört saat içinde görevli hakimin onayına sunulur. Hakim, kararını kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, karar kendiliğinden kalkar.” kurallarına yer verilmiştir.

 

                         Öncelikle belirtilmelidir ki, “milli güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlık gerekleri” ifadeleri, Anayasanın 22 nci maddesinde “haberleşme hürriyeti”nin kısıtlanmasına gerekçe oluşturan genel ifadelerdir. Posta hizmetlerinde yetki belgesi verilmesinden, verilen yetki belgesinin iptaline uzanan yaptırımlar öngörülen söz konusu genel ifadelerin “posta hizmetleri” bağlamında ne anlama geldiklerinin yasada hiçbir karışıklığa yol açmayacak açıklıkta düzenlenmesi gerekir. Kaldı ki Anayasanın 22 nci maddesinde anılan gerekçelerle haberleşme hürriyetinin kısıtlanması hakim kararına dayandırılmıştır ki, haberleşme hürriyetine ilişkin olan posta ve lojistik sektörünü düzenlemeyi öngören 6475 sayılı Kanunda ise Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun yek yanlı kararı yeterli sayılmaktadır. Bunun, Anayasal güvence altında bulunan “haberleşme özgürlüğü” ile bağdaşmazlığı ortadadır.

 

                         Öte yandan, milli güvenlik ve özellikle kamu düzeni, içerikleri önceden bilinemeyen ve tanımlanamayan müphem kavramlardır.

 

                         Milli güvenlik, toplumun ve bireylerin can ve mallarına zarar verebilecek dış ve iç tehditlerin yokluğu anlamına gelmektedir. Başka bir deyişle dış ve iç güvenlik, siyasal toplumun yaşadığı yurdun işgale uğramaması ve kişilerin kamusal ya da kamuya açık yerlerde, saldırıya, zorlamaya, itilip kakılmaya, kazaya ve engellemeye (durdurulma, bekletilme, alıkonma) uğramadan dolaşmaları veya bulunmaları, can ve malları için hiçbir zaman endişe duymamaları ve bu yönde inanç ve kanaat sahibi olmalarıdır.

 

                         Klasik anlayışta, maddi ve dış düzen olarak kamu düzeni kavramı ise, kamu güvenliği, kamu huzuru ve kamu sağlığı kavramlarından oluşan geleneksel üçlü ile tanımlanmaktadır. Bu bağlamda kamu düzeni, bireylerin güvenlik, huzur ve sağlık içinde yaşamaları durumunu ifade eder. Maddi ve dış düzen ifadesinden, bireylerin kamusal ya da kamuya açık yerlerde güvenlik, dirlik, esenlik ve sağlık içinde yaşamalarını sağlayan koşullar anlaşılır. Dolayısıyla kamu düzeninin, güvenlik, dirlik-esenlik ve sağlık olmak üzere üç unsurdan oluştuğu ileri sürülebilir.

 

                         Kamu sağlığı, toplumun bulaşıcı ve yaygın hastalıklardan uzak tutulmasını, toplumun sağlık koşulları içinde yaşamını sürdürmesini ifade eder.

 

                         Ancak, genel olarak yukarıda anlamları açıklanmaya çalışılan milli güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlık gereklerinin posta hizmetleri bağlamında ne anlama geldiklerinin ise yasayla düzenlenmesi gerekeceği açıktır.

 

                         Anayasanın 2 nci maddesinde hukuk devleti ilkesine yer verilmiştir. Hukuk devletinin unsurlarından biri de yurttaşlara hukuk güvenliği sağlanmasıdır. Hukuk güvenliği ise, kurallarda belirlilik ve öngörülebilirlik gerektirir. Hukuk devletinde yargı denetiminin sağlanabilmesi için de yönetimin görev ve yetkilerinin sınırlarının yasalarda hiçbir tartışmaya yol açmayacak şekilde gösterilmesi temel bir zorunluluktur. Oysa, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna verilen ve posta hizmetleri bağlamında ne anlama geldikleri yasada düzenlenmemiş bulunan millî güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlığa ilişkin olarak yetki belgesi vermemekten, yetki belgesini iptale ve para cezaları yaptırımına varan kurallar ile posta yoluyla gönderilmesi yasak maddeler ile kabulü şarta bağlı gönderilerin neler olduklarının yasayla belirlenmemiş olması, belirlilik ve öngörülebilirlik özellikleri taşımaması nedeniyle Anayasanın 2 nci maddesindeki hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmamaktadır.

 

                         Anayasanın 7 nci maddesinde, yasama yetkisinin Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu ve bu yetkinin devredilemeyeceği kurala bağlanırken; 123 üncü maddesinde ise, idarenin kuruluş ve görevleriyle bir bütün olduğu ve kanunla düzenleneceği kuralına yer verilmiştir.

 

                         Anayasa Mahkemesinin yerleşmiş içtihatlarına göre yasayla düzenleme ilkesi, düzenlenen konudan yalnız kavram, ad ve kurum olarak söz edilmesi değil, bunların yasa metninde kurallaştırılmasıdır. Kurallaştırma ise, düzenlenen alanda temel ilkelerin konulmasını ve çerçevenin çizilmiş olmasını ifade eder. Ancak bu koşulla uzmanlık ve teknik konulara ilişkin ayrıntıların belirlenmesi yürütme organının takdirine bırakılabilir.

 

                         Milli güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlık gerekçeleri ile postayla gönderilmeyecek maddeler ile kabulü şarta bağlı gönderilerin neler oldukları yasa ile belirlenerek belirsizlik ortadan kaldırılmadan, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna, milli güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlık gerekçeleri gibi son derece geniş, genel, yoruma açık ve belirsiz ifadelere dayanarak, yetki belgesi verilmemesi ve verilmiş olanların da aynı gerekçelerle iptal edilmesi gibi yetkiler verilmesi, demokratik hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayacağı ve haberleşme hürriyetine aykırı olacağı gibi keyfilik ve kayırmacılığa açık olmaları nedeniyle piyasanın evrensel posta hizmeti ilkeleri bağlamında serbestleştirilmesi amacıyla da örtüşmemektedir.

 

                         Ayrıca, hizmet sağlayıcısının faaliyetinin mevzuata aykırılığı, yetki belgesinin iptali nedeni sayılmakta; ancak mevzuata aykırılığın uygulanacak yaptırıma göre derecelendirilmemesiyle, hukuka göre değil, keyfiliğe göre karar veren bir Kurum yaratılmaktadır.

 

                         Oysa, 6475 sayılı Kanunun 31 inci maddesinin (1) numaralı fıkrası ile yürürlükten kaldırılan 5584 sayılı Posta Kanununun 40 ıncı maddesinde, posta maddeleri içine konulamayacak şeyler; 41 inci maddesinde, posta ile gönderilmesi yasak olan maddeler düzenlenmiş; 44 üncü maddesinde yasak maddelere çıkış yerinde uygulanacak işlemler, 45 inci maddesinde ise yasak maddelere varış yerinde uygulanacak işlemler kurallaştırılmıştı.

 

                         Bu itibarla, milli güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlık gereklerinin posta hizmetleri kapsamında neler oldukları ile posta ile gönderilmeyecek ve kabulü şarta bağlı maddelerin neler olduklarının yasada açık ve net ifadelerle belirlenmesi ve Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun hangi durumlarda hangi yaptırımları uygulayacağının haberleşme hürriyetinin özüne dokunmayacak, piyasada faaliyette bulunan veya bulunmaya aday istekliler ile yurttaşların Anayasal haklarına güvence oluşturacak ve etkin, şeffaf ve rekabetçi işleyen bir posta hizmetleri sektörünün kurulmasını sağlayacak şekilde yasayla belirlenmesi gerekirken; bunların tamamının yürütme organı ile idareye bırakılmasını öngören iptali istenen düzenlemeler, yasama yetkisinin devri sonucunu doğurduğundan ve idarenin kanuniliği ilkesiyle bağdaşmadığından Anayasanın 7 nci maddesi ile 123 üncü maddesine aykırılık oluşturmaktadır.

 

                         Yukarıda açıklandığı üzere 6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu’nun 4 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasının (ç) bendindeki, “. milli güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlığın korunmasını teminen .” ibaresi ile “. posta yoluyla gönderilmesi yasak maddeler ile kabulü şarta bağlı gönderiler için.” ibaresi, 9 uncu maddesinin (6) numaralı fıkrasındaki “. veya milli güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlık gerekçeleri ile .” ibaresi ile (8) numaralı fıkrası ve 17 nci maddesinin (2) numaralı fıkrası, Anayasanın 2 nci, 7 nci ve 123 üncü maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.

 

                         4) 6475 Sayılı “Posta Hizmetleri Kanunu”nun 7 nci Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasındaki “. ve posta hizmetleri ile ilgili ilişkileri .” İbaresinin Anayasaya Aykırılığı

 

                         6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu’nun 7 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasıyla, hizmet sağlayıcıları ile posta hizmetlerinde çalışanların veya herhangi bir şekilde posta hizmetleri ile ilgili bilgiye sahip olanların, bu bilgileri açığa vurmaları, gönderileri açmaları, içlerinde ne olduğunu araştırmaları, üçüncü kişilere bilgi vermeleri veya herhangi birinin bunları yapmasına neden olmaları, gönderileri zapt veya yok etmeleri yanında, posta hizmetleri ile ilgili ilişkileri açığa vurmaları da yasak kapsamına alınmıştır.

 

                         Anayasanın 22 nci maddesinde koruma altına alınan “posta hizmetleri ile ilgili ilişkiler” değil, haberleşmenin “gizliliği”dir. Hukukta “gizlilik” ve “güvenlikle” ilişkili kavram ise “ilişki” değil, “bilgi”dir.

 

                         Nitekim, 5584 sayılı Yasa’nın haberleşmenin gizliliğini güvence altına alan “Posta gizliliği” başlıklı 16 ncı maddesi, “Kendilerine posta servisinde bir iş verilmiş olanların, belli kişilerin posta münasebetlerini açığa vurmaları, kapalı mektupları açmaları, içlerinde ne olduğunu araştırmaları veya haberleşme kağıtlarındaki yazılar hakkında üçüncü kişilere bilgi vermeleri veyahut her hangi birinin bunları yapmasına meydan bırakmaları yasaktır.” şeklinde kurallaştırılmıştı.

 

                         Oysa, 6475 sayılı Kanunda “bilgi”ye ek olarak “gizlilik” kapsamına alınan, “posta hizmetleri ile ilgili ilişkiler”, haberleşme özgürlüğü kapsamında olmadığı gibi, oldukça geniş bir ifade olması nedeniyle, posta hizmetlerinde vuku bulacak her türlü kural dışı ilişkilerin açığa vurulmasını da yasak kapsamına alarak kural dışı ilişkilere koruma sağlayıcı bir işlev görmektedir.

 

                         Gerçekten de “Posta hizmetleri ile ilgili ilişkiler” oldukça geniş ve müphem bir ifadedir. Örneğin; PTT AŞ’nin taşeron hizmeti aldığı hizmet sağlayıcılar ile PTT AŞ yöneticileri, çalışanları ya da siyasetçiler arasındaki muhtemel akrabalık, ticari bağ vb. ilişkiler; PTT AŞ’nin posta hizmetleri kapsamında yaptığı ihaleler ve satın almalar ile hizmetin yürütülmesindeki muhtemel usulsüzlük, yolsuzluk ve kural dışı ilişkiler; posta sektöründe faaliyet gösteren firmaların muhtemel tekelci fiyatlama politikaları veya kartelleşme ilişkileri; yetkisiz kişi veya kuruluşların ya da yetkili kuruluşların hakim kararı olmadan posta gönderilerine el koymaları ve daha bir çok örnek “posta hizmetleri ile ilgili ilişkiler” ifadesinin kapsamına girebilmektedir.

 

                         Anayasanın 2 nci maddesinde hukuk devleti Cumhuriyetin temel nitelikleri arasında sayılmıştır. Hukuk devletinin unsurlarından biri de yurttaşlara hukuk güvenliği sağlanmasıdır. Hukuk güvenliği ise, kurallarda belirlilik ve öngörülebilirlik gerektirir. Hukuk devletinde yargı denetiminin sağlanabilmesi için de yönetimin görev ve yetkilerinin sınırlarının yasalarda hiçbir tartışmaya yol açmayacak şekilde gösterilmesi temel bir zorunluluktur. “Posta hizmetleri ile ilgili ilişkileri” açığa vurmak ifadesi ile posta gönderilerinin sahibi ve muhatabı kişiler arasındaki münasebetleri mi, yoksa yasadaki ifadeyle “posta hizmetleri ile ilgili ilişkileri” mi açığa vurmanın koruma altına alındığı, hukuk devletinin belirlilik ilkesi bağlamında belirsiz olduğundan, iptali istenen düzenleme Anayasanın 2 nci maddesine aykırıdır.

 

                         Öte yandan, Anayasanın 74 üncü maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında dilekçe hakkı ve cevap zorunluluğu; üçüncü fıkrasında ise bilgi edinme hakkı düzenlenmiş; 26.09.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 279 uncu maddesinde ise, kamu adına soruşturma ve kovuşturmayı gerektiren bir suçun işlendiğini göreviyle bağlantılı olarak öğrenip de yetkili makamlara bildirmeme suç kapsamına alınarak cezai yaptırıma tabi tutulmuştur.

 

                         Bu bağlamda, “posta hizmetleri ile ilgili ilişkileri”n haberleşmenin gizliliği altına alınarak korunması, posta hizmetleri ile ilgili yolsuzluk, usulsüzlük, ticari çıkarlar gibi kuraldışı ilişkileri de gizlilik kapsamına almayı amaçladığından, yurttaşların posta hizmetleri ile ilgili ilişkiler hakkındaki dilekçe ve bilgi edinme hakkını ölçüsüzce sınırlandırmanın yanında, suç işlenmesini de teşvik ettiği için, iptali istenen ifade, Anayasanın 2 nci maddesindeki hukuk devleti ilkesi ile 13 üncü, 22 nci ve 74 üncü maddelerine de aykırıdır

 

                         Yukarıda açıklanan gerekçelerle 6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu’nun 7 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasındaki “. ve posta hizmetleri ile ilgili ilişkileri .” ibaresi, Anayasanın 2 nci, 13 üncü, 22 nci ve 74 üncü maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.

                        

                         5) 6475 Sayılı “Posta Hizmetleri Kanunu”nun 23 üncü Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (a) Bendi ile 24 üncü Maddesinin Anayasaya Aykırılığı

 

                         233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 5 inci maddesinde teşebbüs organları yönetim kurulu ve genel müdürlük olarak oluşturulduğundan, PTT, tüzel kişiliğe sahip Kamu İktisadi Kuruluşu olarak kurulmuş olsaydı, organları arasında genel kurul bulunmayacağı için genel kurulun kimlerden, hangi niteliklere sahip kişilerden ve kaç kişiden oluşacağına ihtiyaç bulunmayacaktı.

 

                         Ancak, 6475 sayılı Kanunun 21 inci maddesinde PTT A.Ş. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ve özel hukuk hükümlerine tabi özel hukuk tüzel kişisi ticari işletme şeklinde kurulmuştur.

 

                         6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun 329 uncu maddesinde, Anonim Şirketin, sermayesi belirli ve paylara bölünmüş olan, borçlarından dolayı yalnız malvarlığıyla sorumlu bulunan şirket olduğu; 337 nci maddesinde pay taahhüt edip esas sözleşmeyi imzalayan gerçek ve tüzel kişilerin kurucu oldukları; 338 inci maddesinde, anonim şirketin kurulabilmesi için pay sahibi olan bir veya daha fazla kurucunun olması gerektiği; 407 nci maddesinde ise, pay sahiplerinin şirket işlerine ilişkin haklarını genel kurulda kullanacağı kurala bağlanmıştır.

 

                         Bu bağlamda, 6102 sayılı Kanuna göre anonim şirketlerin genel kurulu, pay sahiplerinden oluşmaktadır.

                         6475 sayılı Kanunun 21 inci maddesinin (2) numaralı fıkrasında ise, PTT’nin sermayesinin tamamının Hazineye ait olduğu belirtilip, Hazine Müsteşarlığının PTT’deki pay sahipliğine dayanan oy, yönetim, temsil, denetim gibi hak ve yetkilerinin Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı tarafından kullanılacağı kuralına yer verilmesine ve oy ve temsile ilişkin olarak 21 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinde “Genel Kurul”a PTT’nin organları arasında yer verilip, 24 üncü maddesinde, yıllık faaliyet raporu ile bilanço ve kâr zarar hesaplarını inceleyerek Yönetim Kurulunun ibrasını karara bağlamak; 6475 sayılı Kanun hükümleri saklı kalmak kaydıyla, 6102 sayılı Kanun ve ilgili kanunlarda belirtilen görevleri yapmak ve yetkileri kullanmak; 21 inci maddesinin (3) numaralı fıkrasında esas sözleşmeyi onaylamak; 25 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasında ise yönetim kurulunu atamak yetkileri genel kurula verilmesine rağmen; genel kurulun kimlerden ve kaç kişiden oluşacağı ile hangi niteliklere sahip olacakları 6475 sayılı Kanunda düzenlenmemiştir. Başka bir anlatımla, PTT A.Ş.’nin yönetim kurulunun kaç kişiden ve kimlerden oluşacağı ve nitelikleri ile nasıl atanacakları, 6475 sayılı Kanunda düzenlenirken; PTT AŞ esas sözleşmesini onaylayacak ve yönetim kurulunu da atayacak genel kurulun kimlerden ve nasıl oluşturulacağı ve nitelikleri ile 6475 sayılı Kanun ve 6102 sayılı Kanunda ve diğer kanunlarda genel kurula verilen yetkilerin kimler tarafından kullanılacağı düzenlenmeyerek belirsiz bırakılmış ya da bütünüyle Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığının yetkisine terk edilmiştir.

 

                         PTT A.Ş.’nin sermayesinin tamamı Hazinenindir; yani kamu kaynağıdır. Sermayesinin tamamı Hazineye ait olan şirkette, pay sahipliğine dayanan oy, yönetim, temsil, denetim gibi hak ve yetkilerini Hazine Müsteşarlığına ya da başka bir bakanlığa kullandırması yasakoyucunun takdirindedir. Ancak, bu pay sahipliğinden dolayı oy ve temsilin gereği olarak PTT A.Ş. Genel Kurulu oluşturulacak ise, esas sözleşmeyi onaylayacak, yönetim kurulunu atayacak, yıllık faaliyet raporu ile bilanço ve kâr zarar hesaplarını inceleyerek Yönetim Kurulunun ibrasını karar verecek; 6102 sayılı Kanunun 408 inci maddesindeki yetkileri kullanacak genel kurul üyelerinin taşımaları gereken nitelikler ile kaç kişiden oluşacaklarının ve seçilme/atanma usullerinin 6475 sayılı Kanunda düzenlenmelerinin gerekeceği her türlü tartışmanın dışında olacak derecede açıktır.

 

                         Anayasanın 7 nci maddesinde, yasama yetkisinin Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu ve bu yetkinin devredilemeyeceği kuralına yer verilmiştir. Sahibi Hazine ve dolayısıyla Türk Milleti olan PTT A.Ş.’nin esas sözleşmeyi onaylama, yönetim kurulunu atama, yıllık faaliyet raporu ile bilanço ve kâr zarar hesaplarını inceleyerek Yönetim Kurulunun ibrasını karar verme; 6102 sayılı Kanunun 408 inci maddesindeki yetkileri kullanma yetkileri verilen genel kurulunun hangi niteliklere sahip kişilerden ve kaç kişiden oluşacakları ve atanma usulleri ile mali haklarının yasayla düzenlenmek yerine, bütünüyle idareye bırakılması, yasama yetkisinin devri sonucunu doğurduğundan, Anayasanın 7 nci maddesine aykırıdır.

 

                         Öte yandan, Anayasanın 6 ncı maddesinde, hiçbir kimse ve organın kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağına; 11 inci maddesinde ise, Anayasa hükümlerinin yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralları olduğuna yer verilmiştir. Yasayla düzenlenmeyerek Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığına bırakılan yetkiler, kaynağını Anayasadan almadığı için Anayasanın 6 ncı maddesine; Anayasanın herhangi bir maddesine aykırı olan hükümler ise aynı zamanda 11 inci maddesine aykırı olacağından, iptali istenen hükümler Anayasanın 6 ncı ve 11 inci maddelerine de aykırıdır.

 

                         Yukarıda açıklandığı üzere, 6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu’nun 23 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi ile 24 üncü maddesi, Anayasanın 6 ncı, 7 nci ve 11 inci maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.

                         6) 6475 Sayılı “Posta Hizmetleri Kanunu”nun 25 inci Maddesinin (6) Numaralı Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı

 

                         6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu’nun 25 inci maddesinin (6) numaralı fıkrasında, PTT Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu üyelerinin görevleri sebebiyle işledikleri suçlardan dolayı yargılanmalarının, ilgili Bakanın iznine bağlı olduğu ve bu konuda 02.12.1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanacağı kurala bağlanmaktadır.

 

                         PTT A.Ş. Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu üyelerinin görevleri sebebiyle işledikleri suçlardan dolayı yargılanmalarında uygulanması öngörülen 4483 sayılı Kanun, adından da anlaşılacağı üzere “Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun”dur.

 

                         4483 sayılı Kanunun “Amaç” başlıklı 1 inci maddesinde Kanunun amacı, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin görevleri sebebiyle işledikleri suçlardan dolayı yargılanabilmeleri için izin vermeye yetkili mercileri belirtmek ve izlenecek usulü düzenlemek olarak ortaya konulurken; “Kapsam” başlıklı 2 nci maddesinde ise Kanunun, Devletin ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürüttükleri kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevleri ifa eden memurlar ve diğer kamu görevlilerinin görevleri sebebiyle işledikleri suçlar hakkında uygulanacağı kurala bağlanmıştır.

 

                         4483 sayılı Kanunun Genel Gerekçesinde ise, “Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre bir suç işlendiğinde önce Cumhuriyet savcısı tarafından hazırlık soruşturması yapılır. Bu aşamadan sonra mahkeme önünde yapılan son soruşturmaya geçilir. Suçun ortaya çıkmasından hükmün kesinleşmesine kadar, sanık hakkında yapılacak bütün işlemlerin adlî makamların görev ve yetkisi içinde bulunması genel kuraldır.

 

                         Ancak, etkili, verimli, sür’atli ve saygın bir kamu yönetimi de toplumun vazgeçemeyeceği bir olgudur. Kamu yönetiminin hizmet görürken bunu memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle yapacağı tabiîdir. Bu noktada, Devletin ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürüttükleri kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevleri kamusal yetki ve usuller kullanmak suretiyle ifa eden memurlar ve diğer kamu görevlilerinin bu görevleri sebebiyle işledikleri suçlar nedeniyle doğrudan doğruya ceza kovuşturmasına tâbi tutulmaları, kamu hizmetinin işleyişinde aksamalara ve kamu otoritesinin saygınlığının zedelenmesine yol açabilir. (.) Kamu yönetimini zaafa uğratmadan memurlar ve diğer kamu görevlilerinin görevleri sebebiyle işledikleri iddia olunan suçlarda yargılama aşamasına geçilmeden yapılacak soruşturmanın basit, etkili ve sür’atli biçimde işlemesini sağlamak ve suçların cezasız kalmasını engellemek amacıyla bu Tasarı hazırlanmıştır.” denilmektedir.

 

                         4483 sayılı Kanunun Genel Gerekçesinde de belirtildiği üzere, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin görevleri nedeniyle işledikleri iddia edilen suçlardan dolayı özel soruşturma usulüne tabi tutulmalarının nedeni, memur ve diğer kamu görevlilerinin, “Devletin ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürüttükleri kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevleri kamusal yetki ve usuller kullanmak suretiyle ifa” etmeleridir. Bu bağlamda, özel soruşturma usulüyle ayrıcalık memur ve diğer kamu görevlilerine değil, memur ve diğer kamu görevlilerinin genel idare esaslarına göre yürüttükleri kamu hizmetlerine tanınmakta; kamu hizmetlerinin aksamaya yol açılmadan yürütülmesi ve kamu yönetiminin zaafa uğratılmaması için bu hizmetleri yürüten memur ve diğer kamu görevlileri özel soruşturma usulüne tabi kılınmaktadır.

 

                         6475 sayılı Kanunun 21 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre PTT A.Ş., 6102 sayılı Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi özel hukuk tüzel kişisi ticari işletmedir. PTT A.Ş.’nin genel idare esaslarına göre kamusal yetki ve usuller kullanarak yürüteceği asli ve sürekli görevleri değil, Kanunun 22 nci maddesinde sıralanan ticari usullere göre yürüteceği ticari faaliyet konuları vardır. Genel Müdür ile Yönetim Kurulu üyeleri de memur ve diğer kamu görevlisi statüsünde değil, 25 inci maddenin (4) numaralı fıkrasına göre, 5510 sayılı Kanuna göre zorunlu sigortalılığı dahi gerektirmeyen (emekliye ayrılmış işçi, memur, diğer kamu görevlisi, serbest çalışan ve tabi ki tekrar seçilemeyen siyasetçi) özel hukuk hükümlerine tabi ticari şirket çalışanlarıdır. Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda, 25 inci maddenin (2) numaralı fıkrasında, 657 sayılı Kanuna göre memur olarak atanacaklarda aranan genel şartların aranması, bunları memur veya diğer kamu görevlisi yapmadığı gibi, sermayesinin Hazineye ait olması ve diğer faaliyet konuları yanında posta tekelini de yürütecek olması PTT A.Ş.’yi kamu idaresi yapmamaktadır.

 

                         Kişiler suç işlediklerinde, 04.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda öngörülen usullere göre soruşturulur ve kovuşturulurlar. Bu genel kuraldır. Ancak, Anayasanın 129 uncu maddesinin son fıkrasında, “Memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılması, kanunda belirtilen istisnalar dışında, kanunun gösterdiği yetkili merciin iznine bağlıdır.” denilerek, münhasıran memurlar ve diğer kamu görevlileri için bu genel kurala istisna getirilmiştir.

 

                         6102 sayılı Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi özel hukuk tüzel kişisi ticari işletme/tacir olan PTT A.Ş. çalışanlarından Genel Müdür ve Yönetim Kurulu üyelerinin, Anayasanın 129 uncu maddesinde münhasıran memurlar ve diğer kamu görevlileri için getirilmiş bulunan istisnai hükmün kapsamı içine alınması, Anayasanın 129 uncu maddesine aykırıdır.

 

                         Kaldı ki, bunların görevleri nedeniyle memurlara özgü suçları işlemeleri de mümkün değildir.

 

                         Öte yandan, Anayasanın 6 ncı maddesinde, hiçbir kimse veya organın kaynağını Anayasadan almayan bir yetki kullanamayacağı; 10 uncu maddesinde herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşit oldukları ve hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamayacağı kurallarına yer verilmiştir.

 

                         6102 sayılı Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi özel hukuk tüzel kişisi ticari işletme/tacir olan PTT A.Ş. çalışanlarından Genel Müdür ve Yönetim Kurulu üyelerinin, Anayasanın 129 uncu maddesinde münhasıran memurlar ve diğer kamu görevlileri için getirilmiş istisnai kuralın kapsamı içine alınması, kaynağını Anayasadan almayan bir yetkinin kullanılması sonucunu doğurduğundan, Anayasanın 6 ncı maddesine; PTT A.Ş. çalışanlarından sadece Genel Müdür ile Yönetim Kurulu üyelerinin istisnai hükmün kapsamına alınıp, diğerlerinin alınmaması ve posta sektöründe faaliyet gösteren diğer ticari şirketlerin Genel Müdür ve Yönetim Kurulu üyelerinin istisnai hükmün kapsamı dışında tutulması, PTT A.Ş. Genel Müdür ve Yönetim Kurulu üyelerine ayrıcalık tanınması sonucunu doğurduğundan, iptali istenen düzenlemeler Anayasanın 10 uncu maddesindeki kanun önünde eşitlik ilkesine de aykırıdır.

 

                         Yukarıda açıklandığı üzere, 6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu’nun 25 inci maddesinin (6) numaralı fıkrası, Anayasanın 6 ncı, 10 uncu ve 129 uncu maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.

                         7) 6475 Sayılı “Posta Hizmetleri Kanunu”nun 29 uncu Maddesinin (2) ve (3) Numaralı Fıkralarının Anayasaya Aykırılığı

 

                         6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu’nun 29 uncu maddesinin (2) numaralı fıkrasıyla, PTT hizmetleri ile ilgili olarak herhangi bir talepte bulunmak ve PTT’nin sorumlu olduğu hallerde dava açmak sadece o hizmetten yararlanan ile sınırlandırılırken; (3) numaralı fıkrasında ise, PTT hizmetleri ile ilgili olarak talepte bulunma ve dava açma hakkının, faaliyet konusu işlemin tesisi tarihinden itibaren bir yılın sonunda zamanaşımına uğrayacağı; bu sürenin PTT’ye başvuru ile kesileceği ve yapılan inceleme ve araştırmaların sonucunun ilgililere bildirildiği tarihte kesildiği yerden yeniden başlayacağı ile sürenin yeni bir başvuruyla tekrar kesilmeyeceği kurallarına yer verilmiştir.

 

                         Anayasanın 172 nci maddesinde Devlete, tüketicileri koruyucu ve aydınlatıcı tedbirleri alma ve tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimlerini teşvik etme görevi verilmiştir.

 

                         Devlete Anayasa ile verilen bu görevleri hayata geçirmek için ise 23.02.1995 tarihli ve 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun çıkarılmıştır.

 

                         4077 sayılı Kanunun “Tüketici Mahkemeleri” başlıklı 23 üncü maddesinin ikinci fıkrasında “Tüketici mahkemeleri nezdinde tüketiciler, tüketici örgütleri ve Bakanlıkça açılacak davalar her türlü resim ve harçtan muaftır.” denilirken; üçüncü fıkrasında, “Bakanlık ve tüketici örgütleri münferit tüketici sorunu olmayan ve genel olarak tüketicileri ilgilendiren hallerde bu Kanunun ihlali nedeniyle kanuna aykırı durumun ortadan kaldırılması amacıyla tüketici mahkemelerinde dava açabilirler.” kuralına yer verilmiş; “Ayıplı Hizmet” başlıklı 4/A maddesinin dördüncü fıkrasında ise, “Daha uzun bir süre için garanti verilmemiş ise, ayıp daha sonra ortaya çıkmış olsa bile ayıplı hizmetten dolayı yapılacak talepler hizmetin ifasından itibaren iki yıllık zamanaşımına tabidir. Ayıplı hizmetin neden olduğu her türlü zararlardan dolayı yapılacak talepler ise üç yıllık zamanaşımına tabidir.” denilirken; son fıkrasında, bu hükümlerin hizmet sağlamaya ilişkin her türlü tüketici işlemlerinde uygulanacağı belirtilerek, bütün hizmet işleri maddenin kapsamı içine alınmıştır.

 

                         4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun hükümlerine göre, tüketici haklarının ihlali durumunda sadece hizmetten yararlanan tüketici değil, tüketici örgütleri ile Gümrük ve Ticaret Bakanlığı da dava açabilmekte; zamanaşımı süresi ise, ayıplı hizmetten dolayı yapılacak taleplerde hizmetin ifasından itibaren iki yıl, ayıplı hizmetin neden olduğu zarardan dolayı ise üç yıl olarak kurallaştırılmış bulunmaktadır.

 

                         6475 sayılı Kanunun, PTT hizmetleri ile ilgili olarak herhangi bir talepte bulunma ve PTT’nin sorumlu olduğu hallerde dava açmayı hizmetten yararlanan ile sınırlandıran 29 uncu maddesinin (2) numaralı fıkrası, Anayasanın Devlete yüklediği tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimlerini teşvik etme göreviyle; talepte bulunma ve dava açma süresini bir yılla sınırlayan (3) numaralı fıkrası ise, Devletin tüketicileri koruma göreviyle bağdaşmamaktadır.

 

                         Yasalar arasında aynı konuda farklı kurallar konulması yasakoyucunun takdir hakkı kapsamındadır ve Anayasa Mahkemesi yasaların denetimini yasalara göre değil, Anayasal kurallara uygunluk ölçütüne göre yapar denilebilir. Ancak, yasakoyucu takdir hakkını kullanırken Anayasal kurallara uymak zorundadır.

 

                         Anayasanın 2 nci maddesinde, “… toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı … içinde insan haklarına saygılı …” olunacağına yer verilerek kişi ve toplumun çıkarlarına öncelik tanınmış; 5 inci maddesinde de, Devlete “… kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak” görevi verilmiştir. Anayasanın 172 nci maddesinin gereği olarak tüketici haklarını güvence altına almak üzere çıkarılan 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunda yer alan güvencelere PTT A.Ş. lehine istisnai düzenlemeler getiren 6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu’nun 29 uncu maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkralarındaki hükümler, Anayasanın 2 nci ve 5 inci maddesindeki kurallarla bağdaşmamaktadır.

 

                         Anayasanın 2 nci maddesinde hukuk devleti ilkesine de yer verilmiştir. Anayasanın 2 nci maddesindeki hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayıp yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasakoyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasa bulunduğu bilincinde olan devlettir.

 

                         Anayasa Mahkemesinin 20.11.1996 günlü, E.1996/58, K.1996/43 sayılı kararında da belirtildiği üzere, hukuk Devleti olabilmenin en önemli göstergelerinden biri “yasaların genelliği” ilkesine uyulmasıdır. Yasaların genelliği ilkesi, özel, aktüel ve geçici bir durumu gözetmeyen, belli bir kişi veya kuruluşu hedef almayan, aynı statü ve durumda olan herkesi kapsayan kuralların getirilmesini zorunlu kılar. İptali istenen düzenlemeler, aynı durum ve statüde olan herkesi kapsayan 4077 sayılı Kanundaki kuralları işlemez kılmayı, tüketiciler aleyhine ve PTT A.Ş. lehine, PTT A.Ş.’ye özel, PTT A.Ş.’ye tanınan bir ayrıcalığı yasalaştırarak yasaların genelliği ilkesinden ayrılmış olduğundan, Anayasanın 2 nci maddesindeki hukuk devleti ilkesine bu açıdan da aykırılık taşımaktadır.

 

                         Anayasa Mahkemesinin birçok kararında vurgulandığı üzere, hukuk devletinin vazgeçilmez öğeleri içinde yasaların kamu yararına dayanması ilkesi de yer almaktadır. Bu ilke, bütün kamusal girişimlerin temelinde bulunması doğal olan kamu yararı düşüncesinin yasalara egemen olması ve özellikle bir ülkenin temelini oluşturan yurttaşların tüketici vasfından kaynaklanan Anayasal haklarının, yasalara en iyi şekilde yansıtılarak koruma altına alınmasını zorunlu kılar.

 

                         Anayasada belirtilen amacı ya da bir kamu yararını gerçekleştirmek hedefiyle, yasakoyucu belli bir sonucu elde etmek için değişik yolların seçimini siyasi tercihlerine göre yapmakta serbesttir. Ancak, yasakoyucunun kişisel, siyasî ya da saklı bir amaç güttüğü durumlarda, yani kamu yararına yönelik olmayan başka bir amaca ulaşmak için bir konuyu yasayla düzenlediği durumlarda bir yetki saptırması ve giderek de amaç öğesi bakımından yasanın sakatlığı ve dolayısıyla Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen hukuk devleti ilkesine aykırılığı söz konusu olur.

 

                         Öte yandan, 6475 sayılı Kanunun 22 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasında, PTT’nin faaliyet konuları; yurt içinde ve yurt dışında her türlü taşımacılık hizmetlerini de içerecek şekilde posta, koli, kargo ve lojistik hizmetleri; pul basımı ve satımı; 5411 sayılı Bankacılık Kanunu kapsamındaki faaliyet konuları ile ilgili bankalarla yapacağı sözleşmeler doğrultusunda bankalara destek hizmetleri, parasal posta hizmeti, ödeme hizmeti, adres bilgi kayıt sistemi ve elektronik sertifika hizmet sağlayıcılığı, elektronik ortam dahil her türlü tebligat ve telgraf hizmetlerine ilişkin faaliyetler ile esas sözleşmesinde belirlenen diğer faaliyetler olarak sıralanmıştır.

 

                         PTT’nin faaliyet alanı içinde bulunan yurtiçi ve yurtdışı koli ve kargo taşımacılığı hizmetlerini yürüten çok sayıda koli ve kargo taşımacılığı ile lojistik hizmeti firmaları; para transferi, ödeme ve bankacılık hizmetlerini yürüten çok sayıda banka vardır ve bunların tamamı yürüttüğü hizmetlerden dolayı, 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun hükümlerine tabi bulunmaktadır.

 

                         PTT ile taşımacılık ve lojistik firmaları ve bankalar arasında sermayeye sahiplik dışında hukuken bir fark bulunmayıp, hukuk karşısında bunlar özdeş durumda, hatta bazı bankalarda Devletin çoğunluk hissesi bulunmaktadır.

 

                         Anayasanın 10 uncu maddesinde, herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşit oldukları ve hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamayacağı kurallarına yer verilmiştir.

 

                         Anayasa Mahkemesinin birçok kararında vurgulandığı üzere, Anayasanın 10 uncu maddesinde öngörülen yasa önünde eşitlik ilkesi, birbirinin aynı durumda olanlara ayrı kuralların uygulanması ve ayrıcalıklı kişi ve toplulukların yaratılmasını engellemeyi amaçlamaktadır. Aynı durumda olanlar için ayrı düzenleme aykırılık oluşturur. Anayasanın amaçladığı eşitlik, eylemli değil hukuksal eşitliktir ve aynı hukuksal durumların aynı, ayrı hukuksal durumlar ayrı kurallara bağlı tutulmasını gerektirir.

 

                         PTT A.Ş.’nin faaliyet yürüttüğü taşımacılık, lojistik ve bankacılık sektörlerinde, faaliyette bulunan diğer firmalardan hukuki bir farklılığı yok iken, ayrı kurallara tabi tutularak ayrıcalıklı kılınmasını öngören 6475 sayılı Kanunun 29 uncu maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkraları Anayasanın 10 uncu maddesine de aykırılık taşımaktadır.

 

                         Yukarıda açıklandığı üzere, 6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu’nun 29 uncu maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkraları, Anayasanın 2 nci, 5 inci, 10 uncu ve 172 nci maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.

 

                         8) 6475 Sayılı “Posta Hizmetleri Kanunu”nun Geçici 6 ncı Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasındaki “. Yönetim Kurulunca belirlenen esaslar çerçevesinde .” ibaresi ile “. ile geçmesi uygun görülmeyenlerin .” İbaresinin Anayasaya Aykırılığı

 

                         6475 sayılı Kanunun “Mevcut personel” başlıklı geçici 5 inci maddesinde,

 

                         (1) Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte mülga T.C. Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğünde çalışan;

 

  1. a) 657 sayılı Kanuna tabi memurların,

 

  1. b) 22/1/1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (I) sayılı cetvele tabi kadrolu personelin,

 

  1. c) 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (II) sayılı cetvele tabi sözleşmeli personelin,

 

                         ç) İş sözleşmesi ile görev yapan işçilerin,

 

                         mevcut statüleri ile PTT’de istihdamlarına devam olunur.”

 

                         denilmekle birlikte;

 

                         “Personel statü değişikliği” başlıklı geçici 6 ncı maddesinin (1) numaralı fıkrası, “Mülga T.C. Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğünde 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine tabi olarak çalışan ve mevcut statülerinde PTT’de istihdamına devam olunan personel ile işçi statüsünde istihdam edilen personelden isteyenler Yönetim Kurulunca belirlenen esaslar çerçevesinde bu Kanunda tanımlanan sözleşmeli personel statüsüne geçirilebilir, geçmek istemeyenler ile geçmesi uygun görülmeyenlerin tabi olduğu mevzuatına göre istihdamına devam olunur.”

 

                         Şeklinde düzenlenerek, “sözleşmeli personel” statüsüne geçişin esaslarını belirleme yetkisi Yönetim Kuruluna verilirken; Yönetim Kuruluna ayrıca sözleşmeli personel statüsüne geçmek isteyen personeli uygun bulmama yetkisi verilmektedir.

 

                         PTT Genel Müdürlüğü, 233 sayılı KHK’ye tabi kamu tüzel kişiliğine sahip bir Kamu İktisadi Kuruluşu iken; 6475 sayılı Kanun ile 6102 sayılı Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi özel hukuk tüzel kişisi PTT A.Ş.’ye dönüştürülmüştür.

 

                         Bu dönüşümü sağlayan yasakoyucu, PTT Genel Müdürlüğünde 657 sayılı Kanuna göre istihdam edilen memurlar ve 399 sayılı KHK’ye göre istihdam edilen kadrolu personel ile işçilerden, istekli olanların “sözleşmeli personel” statüsüne geçmelerinin esaslarını belirlemek ve dolayısıyla Yönetim Kuruluna sözleşmeli personel statüsüne geçmesi uygun bulunmayanları belirleme gibi düzenleme eksikliğine bağlı keyfiliğe açık bir yetki vermemekle de yükümlüdür.

 

                         Anayasanın 2 nci maddesinde hukuk devleti ilkesine yer verilmiştir. Hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasakoyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ile Anayasa bulunduğunun bilincinde olan devlettir. Hukuk devletinin unsurlarından biri de yurttaşlara hukuk güvenliği sağlanmasıdır. Hukuk güvenliği ise, kurallarda belirlilik ve öngörülebilirlik gerektirir. Hukuk devletinde yargı denetiminin sağlanabilmesi için de yönetimin görev ve yetkilerinin sınırlarının yasalarda açıkça gösterilmesi temel bir zorunluluktur.

 

                         Sözleşmeli personel statüsüne geçişin esasları ile sözleşmeli personel statüsüne geçmesi uygun bulunmayanları belirleme yetkisinin hiçbir sınırlamaya tabi tutulmadan, esasları belirtilmeden ve çerçevesi çizilmeden Yönetim Kuruluna verilmesi, adaletli olmadığı, bir hukuk kuralında bulunması gereken, belirlilik, öngörülebilirlik, genellik ve soyutluk kriterlerini taşımadığı gibi yasama yetkisinin devri sonucunu da doğurduğundan Anayasanın 2 nci maddesindeki hukuk devleti ilkesi ile 7 nci maddesindeki yasama yetkisinin devredilemeyeceği kuralıyla bağdaşmaz.

 

                         Bu itibarla, 6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu’nun geçici 6 ncı maddesinin (1) numaralı fıkrasındaki “. Yönetim Kurulunca belirlenen esaslar çerçevesinde .” ibaresi ile “. ile geçmesi uygun görülmeyenlerin .” ibaresi, Anayasanın 2 nci ve 7 nci maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.

 

                         III. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ

 

                         1) Posta ve kargo taşımacılığı sektöründe faaliyet gösteren özel hukuk tüzel kişisi firmalar arasında sermayeye sahiplik dışında hukuksal bir fark bulunmamaktadır. PTT A.Ş. tarafından gerçek kişilerin fiziki ve elektronik adreslerinin reklam ve tanıtım amacıyla kullanılmasında rızaları aranırken, tüzel kişilerin rızalarının aranmaması, gerçek kişi ticari işletmelerde rıza aranırken, tüzel kişi ticari işletmelerde rıza aranmaması ve böylece fiziki ve elektronik adreslerin reklam ve tanıtım amacıyla kullanılmasında kişisel nitelikleri ve durumları özdeş olanlar için yasayla değişik kurallar konulması, Anayasanın 10 uncu maddesindeki eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmaktadır. Bazı tüzel kişiler değişik gerekçelerle reklam yapmak ve hizmet götürdüğü kesimler dışında tanınmak istemeyebilirler. İradeleri dışında fiziki ve elektronik adreslerinin PTT A.Ş. tarafından ticari amaçlarla kullanılıyor olması, özellikle elektronik adreslerinde aşırı bir yığılmaya ve hatta çökmeye yol açabilir. Bu da ileride telafisi mümkün olmayan zarar ve ziyanların doğmasına kaynaklık eder.

 

                         2) Anayasaya aykırı olarak posta tekeli kurulması ve bunun kamu hukukuna tabi idari süreçler yerine özel hukuk hükümlerine göre yürütülmesi, kişilerin Anayasal güvence altında bulunan haberleşme özgürlüğünü kullanmalarının aksamasına ve haberleşmenin gizliliği ilkesinden sapılmasına ve dolayısıyla kişilerin bunlardan ileride telafisi olmayan zarar ve ziyanlarının doğmasına neden olabilir. Öte yandan, Anayasaya aykırı tekel nedeniyle posta sektörünün etkinlikten uzaklaşması ve tekelin piyasada faaliyet yürüten diğer firmalar ile hizmetten yararlananların zararına yol açması, bu zarar ve ziyanların da telafisinin olmaması beklenen bir gelişme olarak görülmelidir.

 

                         3) Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna, her yana çekilebilecek ve istenildiği kadar uzatılabilecek milli güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlık gerekçeleri gibi son derece geniş, genel, yoruma açık ve belirsiz ifadelere dayanarak, yetki belgesi verilmemesinden, verilen yetkilerin iptaline ve yüksek miktarlarda para idari cezaları verilmesine yönelik Anayasaya aykırı yetkiler verilmesi, piyasada faaliyet yürüten firmaların ve sektörel faaliyetin müşterisi bireylerin ileride telafisi olmayan zarar ve ziyanlarına yol açacaktır.

 

                         4) “Posta hizmetleri ile ilgili ilişkileri” açığa vurmanın yasak kapsamına alınması, PTT A.Ş.’de meydana gelebilecek, yolsuzluk, usulsüzlük, kayırmacılık, kötüye kullanım gibi kuraldışı davranış ve eylemleri koruma altına almayı amaçladığından, bunun toplumun ve bireylerinin ve demokrasinin ileride telafisi olmayan zararları olacaktır.

 

                         5) Esas sözleşmeyi onaylamak, yönetim kurulunu atamak, yıllık faaliyet raporu ile bilanço ve kâr zarar hesaplarını inceleyerek Yönetim Kurulunun ibrasını karar vermek vb. yetkileri olan PTT A.Ş. Genel Kurulunun nitelikleri, kaç kişiden oluşacakları ve seçilme/atanma usullerinin Bakanlığa bırakılması ve dolayısıyla PTT A.Ş. Genel Kurulunun yasal dayanaktan yoksun görev yapacak olması, işlemlerinin hukuken sakat olmasına yol açabilecek; bu da Hazinenin ve dolayısıyla tüm toplumun ileride telafisi olmayan zarar ve ziyanlarına neden olabilecektir.

 

                         6) Özel hukuk tüzel kişisi ticari işletme olan PTT A.Ş.’nin Genel Müdür ve Yönetim Kurulu üyelerinin görevleri sebebiyle işledikleri suçlardan dolayı memurlar gibi yargılanacak olmaları, bunların memurların görevleri gereği işleyecekleri suçları işleyemeyecekleri de göz önüne alındığında, kamu düzeninde ileride telafisi olmayan derin yaralar açacaktır.

 

                         7) PTT hizmetleri ile ilgili olarak herhangi bir talepte bulunma ve dava açmayı hizmetten yararlanan ile sınırlandıran ve talepte bulunma ve dava açma süresini bir yılla sınırlayan Anayasaya aykırı düzenlemeler PTT hizmetlerinden yararlananların ileride telafisi olmayan zarar ve ziyanlarına yol açacaktır.

 

                         8) PTT Yönetim Kuruluna, PTT’de memur, sözleşmeli ve işçi olarak çalışanlardan sözleşmeli personel statüsüne geçmek isteyenlerin geçiş esaslarını belirleme ve istemediğini sözleşmeli statüye geçirmeme yetkileri verilmesi, PTT emekçilerinin ileride telafisi olmayan zarar ve ziyanlarına neden olacaktır.

 

                         Öte yandan, Anayasal düzenin hukuka aykırı kural ve düzenlemelerden en kısa sürede arındırılması, hukuk devleti sayılmanın en önemli gerekleri arasında sayılmaktadır. Anayasaya aykırılıkların sürdürülmesi, özenle korunması gereken hukukun üstünlüğü ilkesini de zedeleyecektir. Hukukun üstünlüğünün sağlanamadığı bir düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence altında sayılamayacağından, bu ilkenin zedelenmesi hukuk devleti yönünden giderilmesi olanaksız durum ve zararlara yol açacaktır.

 

                         Bu zarar ve durumların doğmasını önlemek amacıyla, Anayasaya açıkça aykırı olan ve iptali istenen hükümlerin iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin de durdurulması istenerek Anayasa Mahkemesine dava açılmıştır.

 

  1. SONUÇ VE İSTEM

 

                         23.05.2013 tarihli ve 28655 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan, 09.05.2013 tarihli ve 6475 sayılı “Posta Hizmetleri Kanunu”nun;

 

                         1) 3 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendindeki, “. ilgili mevzuatı saklı kalmak kaydıyla,” ibaresinden sonra gelen “. gerçek .” ibaresi, Anayasanın 2 nci ve 10 uncu maddelerine,

 

                         2) 3 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasının (h) ve (ı) bentleri ile 6 ncı maddesi, 9 uncu maddesinin (3) numaralı fıkrası ve Geçici 3 üncü maddesi, Anayasanın 10 uncu, 167 nci ve 172 nci maddelerine,

 

                         3) 4 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasının (ç) bendindeki, “. milli güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlığın korunmasını teminen .” ibaresi ile “. posta yoluyla gönderilmesi yasak maddeler ile kabulü şarta bağlı gönderiler için.” ibaresi, 9 uncu maddesinin (6) numaralı fıkrasındaki “. veya milli güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlık gerekçeleri ile .” ibaresi ile (8) numaralı fıkrası ve 17 nci maddesinin (2) numaralı fıkrası, Anayasanın 2 nci, 7 nci ve 123 üncü maddelerine,

 

                         4) 7 nci maddesinin (1) numaralı fıkrasındaki “. ve posta hizmetleri ile ilgili ilişkileri .” ibaresi, Anayasanın 2 nci, 13 üncü, 22 nci ve 74 üncü maddelerine,

 

                         5) 23 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi ile 24 üncü maddesi, Anayasanın 6 ncı, 7 nci ve 11 inci maddelerine,

 

                         6) 25 inci maddesinin (6) numaralı fıkrası, Anayasanın 6 ncı, 10 uncu ve 129 uncu maddelerine,

 

                         7) 29 uncu maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkraları, Anayasanın 2 nci, 5 inci, 10 uncu ve 172 nci maddelerine,

 

                         8) Geçici 6 ncı maddenin (1) numaralı fıkrasındaki “. Yönetim Kurulunca belirlenen esaslar çerçevesinde .” ibaresi ile “. ile geçmesi uygun görülmeyenlerin .” ibaresi, Anayasanın 2 nci ve 7 nci maddelerine,

 

                         aykırı olduklarından iptallerine ve uygulanmaları halinde giderilmesi güç ya da olanaksız zarar ve durumlar olacağı için, iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesine ilişkin istemimizi saygı ile arz ederiz.”

                         II- YASA METİNLERİ

                   A- İptali İstenen Yasa Kuralları

         

          1– Kanun’un 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının;

          a– Dava konusu ibareyi de içeren (a) bendi şöyledir:

          “a) Adres bilgi kayıt sistemi: 25/4/2006 tarihli ve 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu ve ilgili mevzuatı saklı kalmak kaydıyla, gerçek kişilerin rızası alınarak gerçek ve tüzel kişiler ile kamu kurum ve kuruluşlarına ait fiziki ve elektronik adreslerin, reklam ve tanıtım amacıyla PTT hizmetlerinden yararlananlara ücret karşılığı kullandırılmasına yönelik olarak oluşturulan PTT’ye ait veri tabanını,”

          b- Dava konusu (h) ve (ı) bentleri şöyledir:

          h) Evrensel posta hizmet yükümlüsü: Evrensel posta hizmetini görev sözleşmesi uyarınca sağlamakla yükümlü kılınan hizmet sağlayıcısını,”

          “ı) Görev sözleşmesi: PTT’nin posta hizmetlerini sunmak üzere hak ve yükümlülüklerini belirleyen sözleşmeyi,

          2– Kanun’un 4. maddesinin (1) numaralı fıkrasının iptali istenen ibareleri de içeren (ç) bendi şöyledir:

          “ç) Posta hizmetlerinde millî güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlığın korunmasını teminen ilgili idari birimlerle iş birliği yaparak gerekli tedbirleri almak, posta yoluyla gönderilmesi yasak maddeler ile kabulü şarta bağlı gönderiler için düzenlemeler yapmak”

          3– Kanun’un 6. maddesinin dava konusu (1) numaralı fıkrası şöyledir:

          (1) Aşağıdaki hizmetler evrensel posta hizmet yükümlüsünün tekelindedir:

 

  1. a) Temel ücret göz önünde bulundurularak Kurumun önerisi ve Bakanlığın teklifi ile Bakanlar Kurulu tarafından ağırlığı veya ücreti belirlenen yurt içi ve yurt dışı haberleşme gönderilerinin kabulü, toplanması, işlenmesi, sevki, dağıtımı ve teslimi.

 

  1. b) 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun elektronik tebliğe ilişkin hükümleri saklı kalmak kaydıyla, 7201 sayılı Kanun ve diğer kanunlar kapsamındaki elektronik ortam dâhil her türlü tebligatın kabulü, toplanması, işlenmesi, sevki, dağıtımı ve teslimi.

 

  1. c) Barışta Türk Silahlı Kuvvetlerinin posta hizmetleri.

 

          ç) Postada alınacak ücretleri gösteren posta pulları, kişisel pul, anma pulları, posta kartları ve ilk gün zarflarının bastırılıp satışa çıkarılması.

          4– Kanun’un 7. maddesinin dava konusu ibareyi de içeren (1) numaralı fıkrası şöyledir:

          “Hizmet sağlayıcıları ile posta hizmetlerinde çalışanlar veya herhangi bir şekilde posta hizmetleri ile ilgili bilgiye sahip olanların, bu bilgileri ve posta hizmetleri ile ilgili ilişkileri açığa vurmaları, gönderileri açmaları, içlerinde ne olduğunu araştırmaları, üçüncü kişilere bilgi vermeleri veya herhangi birinin bunları yapmasına neden olmaları, gönderileri zapt veya yok etmeleri yasaktır.”

          5– Kanun’un 9. maddesinin;

                                 a- Dava konusu (3) numaralı fıkrası şöyledir:

                         (3) PTT, bu Kanun çerçevesinde yurt içi ve yurt dışında posta hizmetlerini yürütmeye ve gerekli altyapıyı kurmaya yetkilidir. PTT’nin söz konusu yetkiye ilişkin hak ve yükümlülükleri Kurum ile imzalanacak görev sözleşmesi ile belirlenir. Bu sözleşme damga vergisi ve harçtan müstesnadır.

          b– Dava konusu ibareyi de içeren (6) numaralı fıkrası şöyledir:

          “(6) Kurum, yetkilendirme taleplerini, gerekli şartların sağlanamaması nedeniyle veya millî güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlık gerekçeleri ile reddedebilir.”

                         c- Dava konusu (8) numaralı fıkrası şöyledir:

                         (8) Kurum, millî güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlık gereklerinden kaynaklanan sebeplerin tespiti hâlinde, şirketlerin posta sektöründe faaliyete geçmelerini veya posta hizmeti sağlamalarını engelleyebilir.

          6– Kanun’un 17. maddesinin dava konusu (2) numaralı fıkrası şöyledir:

          (2) Millî güvenlik ile kamu düzeni gereklerine ve acil durum ihtiyaçlarına ait düzenlemeler, ilgili bakanlıkların ihtiyaçları ve görüşleri dikkate alınarak Bakanlığın teklifi ve Bakanlar Kurulu kararıyla belirlenir.

          7- Kanun’un dava konusu (a) bendini de içeren 23. maddesi şöyledir:

          ” (1) PTT’nin organları şunlardır:

 

  1. a) Genel Kurul

 

  1. b) Yönetim Kurulu

 

  1. c) Genel Müdürlük”

          8– Kanun’un dava konusu 24. maddesi şöyledir:

          (1) Genel Kurul; yıllık faaliyet raporu ile bilanço ve kâr zarar hesaplarını inceleyerek Yönetim Kurulunun ibrasını karara bağlar. Genel Kurul ayrıca, bu Kanun hükümleri saklı kalmak kaydıyla, 6102 sayılı Kanun ve ilgili kanunlarda belirtilen görevleri yapar ve yetkileri kullanır.

          9– Kanun’un 25. maddesinin dava konusu (6) numaralı fıkrası şöyledir:

          (6) PTT Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu üyelerinin görevleri sebebiyle işledikleri suçlardan dolayı yargılanmaları, ilgili Bakanın iznine bağlı olup, bu konuda 2/12/1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümleri uygulanır.

          10- Kanun’un 29. maddesinin dava konusu (2) ve (3) numaralı fıkraları şöyledir:

          (2) PTT hizmetleri ile ilgili olarak herhangi bir talepte bulunmak ve PTT’nin sorumlu olduğu hâllerde dava etme hakkı o hizmetten yararlanana aittir.

 

          (3) PTT hizmetleri ile ilgili olarak talepte bulunma ve dava açma hakkı faaliyet konusu işlemin tesisi tarihinden itibaren bir yılın sonunda zamanaşımına uğrar. Bu süre, PTT’ye başvuru ile kesilir ve yapılan inceleme ve araştırmaların sonucunun ilgililere bildirildiği tarihte kesildiği yerden yeniden başlar. Bu süre yeni bir başvuru ile tekrar kesilmez.

          11– Kanun’un dava konusu geçici 3. maddesi şöyledir:

          (1) Görev sözleşmesi bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki ay içinde düşüncesi alınmak üzere Danıştaya gönderilir. Danıştayın iki ay içinde düşüncesini bildirmesini müteakip, görev sözleşmesi PTT ile Kurum arasında imzalanarak yürürlüğe girer.

 

          (2) Evrensel posta hizmet yükümlülüğü, görev sözleşmesi imzalanıncaya kadar, PTT tarafından yürütülür.

          12- Kanun’un geçici 6. maddesinin dava konusu ibareleri de içeren (1) numaralı fıkrası şöyledir:

          “(1) Mülga T.C. Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğünde 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine tabi olarak çalışan ve mevcut statülerinde PTT’de istihdamına devam olunan personel ile işçi statüsünde istihdam edilen personelden isteyenler Yönetim Kurulunca belirlenen esaslar çerçevesinde bu Kanunda tanımlanan sözleşmeli personel statüsüne geçirilebilir, geçmek istemeyenler ile geçmesi uygun görülmeyenlerin tabi olduğu mevzuatına göre istihdamına devam olunur.”

          B- Dayanılan ve İlgili Görülen Anayasa Kuralları

          Dava dilekçesinde, Anayasa’nın 2., 5., 6., 7., 10., 11., 13., 22., 74., 123., 129., 167. ve 172. maddelerine dayanılmış, Anayasa’nın 20., 36. ve 142. maddeleri ise ilgili görülmüştür.

 

          III- İLK İNCELEME

 

          Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Haşim KILIÇ, Serruh KALELİ, Alparslan ALTAN, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, Muammer TOPAL ve Zühtü ARSLAN’ın katılımlarıyla 5.9.2013 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma isteminin ise esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.

 

          IV- ESASIN İNCELENMESİ

          Dava dilekçesi ile ekleri, Başraportör Mustafa ÇAĞATAY tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, dava konusu yasa kuralları, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

                         1- Kanun’un 3. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (a) Bendindeki “…ilgili mevzuatı saklı kalmak kaydıyla,” İbaresinden Sonra Gelen “…gerçek…” İbaresinin İncelenmesi

          Dava dilekçesinde, kuralla “adres bilgi kayıt sistemi” adı altında, gerçek ve tüzel kişiler ile kamu kurum ve kuruluşlarına ait fiziki ve elektronik adreslerin, reklam ve tanıtım amacıyla PTT hizmetlerinden yararlananlara ücret karşılığı kullandırılmasına yönelik olarak veri tabanı oluşturulduğu, ticari amaçlarla veri tabanı oluşturulmasında gerçek kişilerin rızası aranırken, tüzel kişilerin rızasının aranmadığı, kuralın tüzel kişilerin reklam ve tanıtım amacıyla fiziki ve elektronik adreslerini kullandırmak istemeseler dahi rızaları dışında kanunla kullandırma yetkisinin verildiği, ayrıca posta ve kargo taşımacılığı sektöründe faaliyet gösteren özel hukuk tüzel kişisi ticari işletmesi olan PTT A.Ş. ile aynı sektörde faaliyet gösteren diğer özel hukuk tüzel kişisi ticari işletmeler arasında sermayeye sahiplik dışında hukuken hiçbir fark bulunmadığı hâlde PTT A.Ş.’ye ayrıcalık tanındığı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

          6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle dava konusu kural Anayasa’nın 20. maddesi yönünden de incelenmiştir.

          Kanun’un 3. maddesinde, Kanun’da geçen bazı sözcük, ibare ve kavramların ne anlama geldiğine ilişkin tanımlamalara yer verilmiştir. Dava konusu ibarenin de yer aldığı (a) bendinde, aynı Kanun’un 22. maddesinin (1) numaralı fıkrasında PTT’nin faaliyetleri arasında belirtilen “Adres bilgi kayıt sistemi”nin neyi ifade ettiği hususu belirtilmiştir. Buna göre, adres bilgi kayıt sistemi, 25.4.2006 günlü, 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu ve ilgili mevzuatı saklı kalmak kaydıyla, gerçek kişilerin rızası alınarak gerçek ve tüzel kişiler ile kamu kurum ve kuruluşlarına ait fiziki ve elektronik adreslerin, reklam ve tanıtım amacıyla PTT hizmetlerinden yararlananlara ücret karşılığı kullandırılmasına yönelik olarak oluşturulan PTT’ye ait veri tabanını ifade etmektedir. Dava konusu ibare, adres bilgi kayıt sisteminde, gerçek kişilerin rızasını aramaktadır. Dolayısıyla, ibarenin mefhumu muhalifinden, tüzel kişiler yönünden onların rızalarının alınmasına gerek bulunmadığı anlamı çıkmaktadır.

          Anayasa’nın 20. maddesinde, herkesin, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahip olduğu, bu hakkın kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsadığı ifade edilmiştir. Maddede ayrıca kişisel verilerin ancak kanunda öngörülen hâllerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebileceği ve kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usullerin kanunla düzenleneceği hükmüne de yer verilmiştir.

          Kişisel verilerin korunması temel hakkı, anayasa hukukunda esas olarak yüksek kişilik değerlerini korumaya yönelik bireysel haklara ilişkindir. Bu hak, kişinin insan onurunun korunmasının ve kişiliğini serbestçe geliştirebilmesi hakkının özel bir biçimi olarak, bireyin hak ve özgürlüklerini kişisel verilerin işlenmesi sırasında korumayı amaçlamaktadır.

          Kişisel veri kavramı, belirli veya kimliği belirlenebilir olmak şartıyla, bir kişiye ilişkin bütün bilgileri ifade etmektedir. Bu bağlamda, bir kişinin kendisinin veya ailesinin sürekli ve geçici olarak konakladığı, ikamet ettiği yerlere ait bilgiler (fiziki adresler) de kişisel veri niteliğindedir. Aynı şekilde, elektronik posta olarak adlandırılan ve elektronik iletişim ağı üzerinden gönderilen ve internette ya da kullanıcının bilgisayarında kaydedilebilen her türlü yazı, ses, resim ya da dil iletilerinin de kişisel veri niteliğinde olduğu kabul edilmektedir.

          Anayasa’nın 20. maddesinde kişisel verilerin kişi bakımından korunma alanının gerçek kişiler ya da tüzel kişileri veya her ikisini içine alıp almadığı konusunda bir açıklık bulunmamaktadır. Maddenin gerekçesinde de buna ilişkin bir değerlendirme yoktur. Her ne kadar Anayasa’nın 20. maddesinde daha ziyade gerçek kişilerin özel hayatı ve bu bağlamda gerçek kişilere ilişkin kişisel verilerin korunma altında bulundurulduğu ileri sürülebilir ise de madde metninde kişisel verilerle ilgili olarak “herkes” tabirinin kullanılması dikkate alındığında, tüzel kişilere ilişkin verilerin de 20. madde kapsamında değerlendirilmesi gerekeceği açıktır.

       Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü ve 6216 sayılı Kanun’un 45. maddesinin (1) numaralı fıkraları uyarınca, Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek Türkiye’nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiğini iddia eden herkese Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapma hakkı tanınmıştır. Buna göre, medeni haklara sahip gerçek kişilerin yanında tüzel kişilerin de bireysel başvuru yönünden dava ehliyetine sahip oldukları açıktır.

             4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Hak ehliyeti” başlıklı 48. maddesinde ise   Tüzel kişiler, cins, yaş, hısımlık gibi yaradılış gereği insana özgü niteliklere bağlı olanlar dışındaki bütün haklara ve borçlara ehildirler.” denilmektedir.

          Esasen her ne kadar 95/46/EC sayılı Avrupa Veri Koruması Direktifi’nde yer alan tanım, tüzel kişilere ilişkin verileri dışlamakta ve kişisel veri kapsamına yalnızca gerçek kişilere ilişkin bilgilerin gireceğini kabul etmekte ise de, gerek “Elektronik haberleşme sektöründe kişisel bilgilerin işlenmesi ve gizliliğinin korunması” hakkında 12.7.2002 gün ve 2002/58/EC sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifi’nde, yalnızca elektronik haberleşme sektörüne ilişkin olarak, hem gerçek kişilerin hem de tüzel kişilerin veri sahibi kabul edileceğinin ifade edilmesi; gerekse son yıllarda kabul edilen bazı ülke kanunlarında tüzel kişilerin de kişisel verilerin korunma alanına dâhil edilmesi bir bütün olarak dikkate alındığında, Avrupa ve Dünyadaki gelişimin kişisel verilerin korunmasında tüzel kişilerin de kapsamda yer alması gerektiği yönünde olduğu görülmektedir.

          Bu durumda, Anayasa’nın 20. maddesinde kişisel verilerin “ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebileceği”nin açıkça ifade edilmesi karşısında, tüzel kişilerin kişisel veri niteliğinde bulunan fiziki veya elektronik adreslerinin, yetkili kişi ya da organlarının rızaları alınmaksızın, dava konusu kural uyarınca PTT A.Ş. tarafından reklam ve tanıtım amacıyla toplanıp kaydedilmesinin ve bunların üçüncü kişilere verilmesinin, Anayasa’nın 20. maddesine aykırılık oluşturduğu açıktır. Tüzel kişilere ilişkin kişisel verilerin ilgili kanunlar gereği ya da kişilerin kendilerince kamuya açıklanmış olması veya açık sicillerde yer almış olması, söz konusu verilerin ticari amaçlarla üçüncü kişilere aktarımına rıza gösterildiği anlamına gelmez.

          Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 20. maddesine aykırıdır. İptali gerekir.

          Hicabi DURSUN, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ ile Hasan Tahsin GÖKCAN bu görüşe katılmamışlardır.

          Kural, Anayasa’nın 20. maddesine aykırı görülerek iptal edildiğinden dolayı Anayasa’nın 2. ve 10. maddeleri yönünden ayrıca incelenmesine gerek görülmemiştir.

          2Kanun’un 3. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (h) ve (ı) Bentlerinin, 6. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının, 9. Maddesinin (3) Numaralı Fıkrasının ve Geçici 3. Maddesinin incelenmesi

       a- Posta Sektörünün Düzenlenmesine İlişkin Genel Açıklamalar

 

          1990’lardan itibaren posta hizmetleri piyasalarının serbestleştirilerek rekabete açılmasına yönelik yaklaşımların Dünya genelinde uygulama alanı bulmaya başladığı gözlemlenmektedir. Bu tür serbestleşmeye yönelik uygulamalarda ekonomik ve sosyal gerekçelerle birlikte, Avrupa Birliği gibi birliklerde hem ülkeler hem de piyasalar açısından sınırların kaldırılması düşüncesinin de önde gelen faktörlerden biri olduğu görülmektedir. Bu faktörlerin yanında, gelişen iletişim teknolojileri ve küreselleşme eğilimi de posta piyasalarının serbestleştirilmesi ve rekabete açılmasında önemli bir paya sahiptir.

          Ancak bu sektörlerin devlet tarafından tekel olarak işletilmesinin istenilen verimi ve toplumsal refaha beklenen katkıyı sağlayamaması gibi nedenlerle, devletin özelleştirme ve serbestleştirme yolu ile bu piyasalardan çekilmesi ile tekelci özellik gösteren bu piyasalarda devletçi politikalar, yerini düzenlenmiş piyasalara bırakmakta ve bu alanlar faaliyet gösterdikleri sektörlerin siyasi-idarî etkilenmelerden uzak objektif, şeffaf ve öngörülebilir kurallar ile çalışmasını sağlamak amacıyla kurulmuş olan bağımsız düzenleyici kurumlar tarafından doldurulmaktadır.

          Bu bağlamda, Kanunla ülke genelinde posta hizmetlerinin kaliteli, sürekli, tüm kullanıcılar için karşılanabilir bir ücretle ve etkin rekabete dayalı esaslar çerçevesinde sunulmasını sağlamak amacıyla posta sektörünün serbestleştirilmesi ile mali açıdan güçlü, istikrarlı ve şeffaflığı sağlanmış sektörde düzenleme ve denetimin gerçekleştirilmesi hedeflenmiştir.

          Mülga 5584 sayılı Posta Kanunu’nda, tüm açık ve kapalı mektuplar ile ağırlık ve ücret limiti olmaksızın üzerinde haberleşme mahiyetinde yazı bulunan kartlar, 7201 sayılı Tebligat Kanunu kapsamındaki her türlü tebliğ evrakının kabulü, toplanması, işlenmesi, sevk ve dağıtımı ile postada alınacak ücretleri gösteren posta pulları, anma pulları, posta kartları, ilk ve özel gün zarflarını bastırıp satışa çıkarmak PTT’nin tekeli kapsamında iken piyasada fiili bir durum meydana gelmiş ve çeşitli koli-kurye şirketleri PTT’nin yaptığı işleri yapmaya başlamışlardır. Ancak bu hizmetleri verirken bu şirket ya da kuruluşların herhangi bir yasal bir mevzuatı ve dayanağı bulunmamaktaydı. Sektörde yaşanan bu fiili durumun önlenmesi ve bu durumun çözüme kavuşturulması amacıyla, Türkiye’nin AB üyeliği sürecinde ve AB’nin bu konuda geçerli direktifleri de dikkate alınarak, 6475 sayılı Kanunla yapılan düzenlemelerle sektörde faaliyet sürdüren koli-kurye şirketlerinin durumu yasal bir zemine kavuşturulmuş, ayrıca sektörde PTT dışında başka işletmeler de faaliyetlerini sürdüreceği için sektörün düzenlenmesi görevi Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna (BTK) verilmiştir.

          Kanun’un 4. maddesiyle, BTK, posta hizmetlerinin; güvenilir, kesintisiz bir şekilde verilmesinin sağlanması, yetki belgelerinin kapsamı, verilmesi, denetlenmesi, rekabeti tesis etme ve rekabeti engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı uygulamaları giderme ve bu amaçla ilgili pazarlarda etkin piyasa gücüne sahip hizmet sağlayıcılara ve gerekli hâllerde diğer hizmet sağlayıcılara yükümlülükler getirme ve tedbirler alma yetkisini haiz düzenleyici ve denetleyici bir üst kurum olarak görevlendirilmiştir.

          Yurtiçi ve yurtdışı posta hizmetlerini, belirlenmiş ilke ve kurallarla ülke genelinde bütün yerleşim birimlerinde, her iş gününde, herkese, eşit ücretle sunan ve bu anlamda fiili olarak evrensel hizmet sağlayıcısı konumundaki PTT, Kanunla evrensel posta hizmet yükümlüsü olarak, diğer özel hukuk tüzel kişileri ise BTK’dan alacakları yetki belgesi çerçevesinde evrensel hizmet sağlayıcısı olarak faaliyette bulunacaklardır.

                                 b- Kuralların Anlam ve Kapsamı

          Dava konusu kurallarda; evrensel posta hizmet yükümlüsünün tanımı ve bu yükümlülüğü görev sözleşmesi uyarınca yerine getirecek olan, kuruluş ve tescile ilişkin hükümleri hariç olmak üzere 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ve özel hukuk hükümlerine tabi, sermayesinin tamamı hazineye ait olan “kamu kurumu niteliği ağır basan” bir anonim şirket statüsünde yapılandırılan PTT A.Ş.’nin, AB Direktifleri ile Katılım Ortaklığı Belgeleri’nde ülkemizin taahhütleri arasında yer alan posta sektörünün rekabete açılması amacıyla kontrollü ve kademeli olarak serbestleştirilmesinin sağlanmasına paralel olarak, görev ve tekel kapsamında sunacağı hizmetlere ilişkin düzenlemeler yer almaktadır. Buna göre, Kanun’un 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (h) ve (ı) bentleriyle, PTT, evrensel posta hizmetini görev sözleşmesi uyarınca sağlamakla yükümlü “evrensel posta hizmeti yükümlüsü” olarak görevlendirilmiştir. Kanun’un 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, PTT’nin evrensel hizmet yükümlüsü olarak sahip olduğu tekel hizmetinin kapsam ve sınırları belirtilmiş, Kanun’un 9. maddesinin (3) numaralı fıkrası ile geçici 3. maddesinde ise PTT ile BTK arasında imzalanacak görev sözleşmesi ve bunun yürürlük prosedürüne ilişkin hükümlere yer verilmiştir

          Kanun’un 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının dava konusu edilmeyen (g) bendinde, belirlenmiş ilke ve kurallar çerçevesinde, bir posta hizmetinin coğrafi alan farkı gözetilmeksizin ülke sınırları içerisinde tüm kullanıcılar için karşılanabilir ücretlerle kesintisiz olarak sağlanması olarak tanımlanan “evrensel posta hizmeti”nin, “evrensel posta hizmet sağlayıcıları” ve “evrensel posta hizmet yükümlüsü” tarafından yerine getirilmesi öngörülmüş ve Kanun’un 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının dava konusu (h) bendinde ise evrensel posta hizmet yükümlüsünün, evrensel posta hizmetini görev sözleşmesi uyarınca sağlamakla yükümlü kılınan hizmet sağlayıcısı olduğu ifade edilmiştir.

          Kanun’un 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının dava konusu (ı) bendinde, Kanun’da geçen görev sözleşmesi kavramının ne anlama geldiği belirtilmiştir. Buna göre, görev sözleşmesi, PTT’nin posta hizmetlerini sunmak üzere hak ve yükümlülüklerini belirleyen sözleşme olarak tanımlanmıştır.

          Kanun’un dava konusu geçici 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, görev sözleşmesinin Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki ay içinde düşüncesi alınmak üzere Danıştaya gönderileceği ve Danıştayın iki ay içinde düşüncesini bildirmesini müteakip, PTT ile BTK arasında imzalanarak yürürlüğe gireceği hüküm altına alınmıştır. Aynı maddenin (2) numaralı fıkrasında ise evrensel posta hizmet yükümlülüğünün, görev sözleşmesi imzalanıncaya kadar PTT tarafından yürütüleceği hükme bağlanmıştır.

          Kanun’un 6. maddesinde, posta tekeline ilişkin hükümlere yer verilmiştir. Maddenin dava konusu (1) numaralı fıkrasında ise evrensel posta hizmet yükümlüsü olan PTT’nin tekeli kapsamında kalan hususlar sınırlı olarak belirtilmiştir. Buna göre;

          – Temel ücret göz önünde bulundurularak BTK’nın önerisi ve Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığının teklifi ile Bakanlar Kurulu tarafından ağırlığı veya ücreti belirlenen yurt içi ve yurt dışı haberleşme gönderilerinin kabulü, toplanması, işlenmesi, sevki, dağıtımı ve teslimi,

          – 4.1.1961 günlü, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun elektronik tebliğe ilişkin hükümleri saklı kalmak kaydıyla, 7201 sayılı Kanun ve diğer kanunlar kapsamındaki elektronik ortam dâhil her türlü tebligatın kabulü, toplanması, işlenmesi, sevki, dağıtımı ve teslimi,

          – Barışta Türk Silahlı Kuvvetlerinin posta hizmetleri,

          – Postada alınacak ücretleri gösteren posta pulları, kişisel pul, anma pulları, posta kartları ve ilk gün zarflarının bastırılıp satışa çıkarılması,

          biçimindeki hizmetler, evrensel posta hizmet yükümlüsü olan PTT’nin tekeli altında yerine getirilecektir.

 

                                 c- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

 

                   ca- Anayasa’nın 167. ve 172. Maddeleri Yönünden İnceleme

          Dava dilekçesinde, posta işletmeciliği sektörünün, ancak Anayasa’nın 22. maddesinde belirtilen “gizliliği” güvence altına almak amacıyla ve “kamu yararı” gerekçesi ile kamu tekeli kapsamına alınabileceği, bu şekilde tekel kapsamına alınan posta hizmetinin ise sermayesinin tamamı Devlete ait özel hukuk tüzel kişisi ticari işletme lehine değil sermayesinin tamamı Devlete ait olup tekel niteliğindeki mal ve hizmetleri kamu yararı gözeterek üretmek ve pazarlamak üzere kurulan ve gördüğü bu kamu hizmeti dolayısıyla ürettiği mal ve hizmetler imtiyaz sayılan kamu iktisadi teşebbüsü lehine oluşturulması gerektiği, dava konusu kurallarla kamu yararı gerekçesine dayalı kamu hizmeti kapsamına alma olmadan, rekabetçi posta hizmetleri sektörünün tekel kapsamına alınarak, sektörel rekabetin ve dolayısıyla ekonomik etkinlik ile tüketici refahının dışlandığı belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 167. ve 172. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

          Anayasa’nın 167. maddesinde, “Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alır; piyasalarda fiilî veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve kartelleşmeyi önler.

 

          Dış ticaretin ülke ekonomisinin yararına olmak üzere düzenlenmesi amacıyla ithalat, ihracat ve diğer dış ticaret işlemleri üzerine vergi ve benzeri yükümlülükler dışında ek mali yükümlülükler koymaya ve bunları kaldırmaya kanunla Bakanlar Kuruluna yetki verilebilir.” denilmektedir.

          Bu hükümle yalnız fiilen oluşacak tekelleşme ve kartelleşmenin değil, anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve kartelleşmenin de önlenmesi görevi Devlete verilmiştir. Madde gerekçesinde, “tekelleşme” kavramı açıklanırken, yalnız tekellerin değil, tekel benzeri gruplaşmaların da bu kapsamda görüldüğü belirtilmiştir. Ayrıca, tekelleşmenin önlenmesinin tüketim sektörü yanında hizmet sektörü yönünden de gerekliliği vurgulanmış, bu görevin “sağlıklı bir toplum” ve “sağlıklı bir demokrasinin” vazgeçilmez koşulu olduğu belirtilmiştir. Buna göre, tekelciliğin her türlüsünün zararından bireyleri ve toplumu korumak “kişinin ve toplumun huzuru ve refahı” ile de ilgilidir. Maddede yalnız, tekelleşme değil, tekel oluşturmayan üretim ve hizmet kuruluşlarının “fiyat anlaşmaları“, “coğrafi bölge paylaşma” ve “benzeri suretle” gerçekleştirilecek kartelleşme de yasaklanmış; Devlet, bunu engelleyici önlemleri almakla yükümlü tutulmuştur. Böylece, rekabetin ortadan kaldırılması, tekellerin ve kartellerin fiyatları oluşturması ve etkilemesi önlenmek istenmiştir.

          Devletin tekelleşmeyi ve kartelleşmeyi önlemek görevi, temelde tüketiciyi koruma amacı gütmektedir. Anayasa’nın 172. maddesi ile Devlete verilen tüketicileri koruma görevi ancak, tekelleşme ve kartelleşmelerin önlenerek özgür rekabet ortamının sağlanması ile güvenceye alınabilir. Piyasa ekonomisinin etkinliği, serbest rekabet koşullarının varlığına bağlıdır. Tekelleşmeye veya kartelleşmeye olanak veren ortamlarda piyasa ekonomisi etkinliğini yitirir. Tekel konumundaki bir kuruluş önlem alınmadan özelleştirildiğinde, kamu tekelinin yerini özel tekelin alması kaçınılmazdır. Üstelik kamu tekeli konumundaki mal ve hizmet üretiminde Devletin doğrudan karışması olanağı varken, özel tekel durumunda bu olanak da söz konusu olmayacak, mal ve hizmet fiyatları kamu tekelinde olduğundan daha yüksekte belirleneceği gibi kalite de bundan olumsuz etkilenecektir. Bu nedenle, özelleştirmeye ilişkin yasal düzenlemelerde, tekelleşme ve kartelleşmeyi önlemeye, dolayısıyla bireyleri ve toplumu korumaya yönelik kuralların bulunması zorunludur.

          Toplumun günlük yaşamında önemli bir yere sahip olan ve teknolojik gelişmelerin hızlı bir şekilde yaşandığı enerji, gaz, su ve haberleşme gibi mal ve hizmetlerin üretildiği piyasaların, Devletin herhangi bir müdahalesi olmaksızın pazar koşullarına terk edilmesi, bu piyasalarda aksaklıklara yol açması nedeniyle kabul edilmemektedir. Bu nedenle rekabetin yaşanmadığı, piyasa aksaklıklarının olduğu durumlarda veya bazı sosyal gerekçelerle, piyasa ekonomisini bir sistem tercihi olarak ortaya koyan ülkelerde dahi devletler, piyasanın işleyişine çeşitli vasıtalarla ve belirli sınırlar içinde müdahale etmektedir. Devletlerin bu piyasalara müdahalesi, bazı sektörlerin kamu tarafından tekel olarak işletilmesi ya da bu sektörlerdeki özel işletmelerin regülasyonu şeklinde olmaktadır.

          Dava konusu kurallarla yapılmak istenen de posta sektörünün serbestleştirilmesi durumunda, toplumun tüm kesimlerine sürekli ve belirlenmiş bir kalite standardında ve karşılanabilir fiyatlarla posta hizmeti sunumunun Devlet tarafından garanti altına alınmasıdır. Zira, evrensel posta hizmetinin sağlanmasının garanti altına alınması, Devletin temel bir yükümlülüğüdür. Toplum ve ihtiyaçları değişip geliştikçe Devlet, sunumunda kamu yararı görülen hizmetler de dâhil olmak üzere haberleşme hakkı gibi vatandaşlık haklarının temel bileşenleri olan değişik hizmetlerin sunumunun devamının sağlanmasını garanti altına almakla yükümlüdür. Diğer taraftan söz konusu hizmetlerin evrenselliği nedeniyle hizmetlerin bir milletin bütün fertlerine sunumu, yaşadıkları bölge, ırk, din, sosyal statü gibi unsurlardan bağımsız olmak üzere garanti altına alınmalıdır.

          Kanun’un 6. maddesinde, PTT lehine getirilen tekel, evrensel posta hizmetinin ülkenin her tarafına kesintisiz ve makul ücretlerle götürülebilmesinin hem garanti altına alınması hem de bu hizmetin getirdiği mali yükün bu şekilde hafifletilmesi amacına yöneliktir. Nitekim PTT’ye verilen tekel kapsamındaki hizmetler ve bunlar için ağırlık sınırlamaları öngörülmesi, üye devletlerin belli alanlarda evrensel hizmet yükümlüsü lehine tekel oluşturabileceği yönündeki AB’nin 97/67/CE sayılı Direktifi’yle de uyumlu olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumun Anayasa’nın 167. ve 172. maddelerine aykırı bir yönünün bulunmadığı açıktır.

          Diğer taraftan, dava konusu kurallarla, dava dilekçesinde belirtildiği üzere, özel hukuk tüzelkişisi lehine bir tekel oluşturulması da söz konusu değildir. Zira, sermayesinin tamamı Hazineye ait olan PTT’nin “kamu kurumu niteliği ağır basan” bir anonim şirket statüsünde bulunduğu dikkate alındığında, dava konusu kurallarla bir kamu hizmeti olan posta hizmetlerinin yine bir kamu kurumunun özel hukuk hükümlerine göre faaliyet gösteren bir birimi tarafından yerine getirilmesi sağlanmaktadır. Bir başka ifadeyle, mülga 5584 sayılı Posta Kanunu’nda, ağırlık ve ücret limiti olmaksızın, tüm açık ve kapalı mektuplar ile haberleşme mahiyetinde yazı içeren kartlar üzerinde bulunan tekel hakkı bir KİT olan PTT’ye ait iken; bu kez aynı tekel hakkı AB Direktifleri doğrultusunda Bakanlar Kurulu tarafından belirlenecek belli ağırlık veya ücretlerle sınırlı olarak daraltılmak suretiyle yine kamu kurumu niteliği ağır basan anonim şirket statüsündeki PTT A.Ş.’ye verilmektedir.

          Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın 167. ve 172. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.

          cb- Anayasa’nın 10. Maddesi Yönünden İnceleme

      

          Dava dilekçesinde, kamu yararı gerekçesi ile kanunla kamu tekeline alınarak kamu hizmeti statüsü tanınan bir hizmetin özel hukuk tüzel kişileri tarafından yürütülebilmesinin tüm sorumluluk lehine tekel tesis edilen kamu idaresi üzerinde kalmak kaydıyla, onun sürekli gözetimi ve denetimi altında, belli yasal usullerle kamu tekeli imtiyazının devri suretiyle mümkün olabileceği hâlde imtiyazın devri ihalesi açılmadan posta tekeli imtiyazının kanunla da olsa ve sermayesi Devlete de ait bulunsa herhangi bir özel hukuk tüzel kişisi olan bir ticari şirkete verilmesinin eşitlik ilkesine aykırı olduğu belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 10. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

          Kamu hukukunun genel ilkeleri gereğince, kamu hizmet ve faaliyetlerinin bizâtihi idare kuruluş ve kurumları eliyle, kamusal yönetim biçimine göre yürütülmesi asıl ve olağandır. Ancak, bu hizmet ve faaliyetlerden kamu gücüne özgü olmayanlar ile özel yönetim biçimiyle gerçekleştirilmeye elverişli bulunanlar, tüm sorumluluk yine ilgili idare üzerinde kalmak kaydıyla, onun sürekli gözetimi ve denetimi altında, belli yasal usullerle özel müteşebbislere yaptırılabilir. Özel yönetim biçimiyle yürütülmeye elverişli olan kamu faaliyet ve hizmetlerinin, özel teşebbüse gördürülebilmesi ise bunun kanunlarda öngörülmüş bulunmasına bağlıdır; yürütme ve idare kendiliğinden bu yolu seçemez ve dilediği yöntemi kullanamaz. Konusu, kamu hizmetinin kurulmasını ve/veya işletilmesini bir özel kişiye devretmek olan sözleşmeler “kamu hizmeti imtiyaz sözleşmeleri” olarak tanımlanmaktadır.

          Kamu hizmeti imtiyaz sözleşmeleri, gerek konusunun bir kamu hizmetinin kurulması ve/veya işletilmesi olması, gerekse hizmetin yürütülmesini sağlamak için hizmeti yapanlara kamu gücüne dayanan kimi yetkiler tanıması, aynı zamanda idarenin, hizmetin düzenli ve istikrarlı biçimde yürütülmesini sağlamak için denetim ve gözetim yetkisine sahip olması yönünden idarî sözleşmelerin tüm niteliklerini taşırlar.

          Kanun’un dava konusu 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (ı) bendinde, 9. maddesinin (3) numaralı fıkrasında ve geçici 3. maddesinde öngörülen ve PTT ile BTK arasında imzalanacak olan görev sözleşmesinin, idari sözleşme türlerinden olan bir “imtiyazın devri sözleşmesi” niteliğinde olmadığı açıktır. Zira, imtiyaz sözleşmelerinde idari sözleşmenin bir tarafında kamu idaresi, diğer tarafında ise özel hukuk kişisi bulunmaktadır. Oysa, PTT ile BTK arasında imzalanan ve dayanağını kanundan alan görev sözleşmesinin her iki tarafı da kamu kurumudur. Yukarıda belirtildiği üzere burada, bir kamu hizmeti olan evrensel posta hizmeti, yine kamu kurumu niteliği ağır basan ve sermayesinin tamamı Devlete ait olan ancak özel hukuk hükümlerine göre faaliyetlerini sürdüren PTT A.Ş. tarafından yerine getirilmektedir. Bir başka ifadeyle imtiyaz sözleşmelerinde olduğu gibi kamu idaresi tarafından yürütülmekte olan bir kamu hizmetinin özel hukuk tüzel kişisine gördürülmesi gibi bir durum söz konusu olmaması nedeniyle, PTT A.Ş.’ye diğer özel hukuk tüzel kişileri karşısında bir ayrıcalık tanınmasının söz konusu olmadığı, dolayısıyla da eşitlik ilkesine aykırı bir durumdan söz edilemeyeceği açıktır.

          Öte yandan, tekel döneminden serbest rekabet dönemine geçişin hukuk güvenliğini zedelemeden gerçekleştirilebilmesi kimi şirketler için farklı düzenlemeleri gerekli kılabilir. Bir başka ifadeyle, Anayasa’nın 167. maddesi ile Devlete verilen para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alma görevi böyle bir düzenlemeyi gerektirebilir. Dolayısıyla, bu düzenlemelere bağlı tutulanların serbest piyasa düzeni içinde faaliyet gösteren şirketlerle aynı konumda oldukları düşünülemez.

          Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın 10. maddesine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.

          3- Kanun’un 4. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (ç) Bendinde Yer Alan “.milli güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlığın korunmasını teminen.” İbaresi ile “.posta yoluyla gönderilmesi yasak maddeler ile kabulü şarta bağlı gönderiler için.” İbaresinin İncelenmesi

 

          Dava dilekçesinde, kuralda geçen “millî güvenlik“, “kamu düzeni” ve “genel sağlığın korunması” gibi kavramların belirsiz olduğu, ayrıca kuralda “posta yoluyla gönderilmesi yasak maddeler ile kabulü şarta bağlı gönderiler”in neler olduğu belirtilmeksizin BTK’ya bu konuda yetki verilmesinin yasama yetkisinin devri anlamına geleceği ve ayrıca bu durumun idarenin kanuniliği ilkesiyle de bağdaşmayacağı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 7. ve 123. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

          Kanun’un 4. maddesinin dava konusu ibarelerin de yer aldığı (1) numaralı fıkrasının (ç) bendinde, BTK’nın posta sektörünün posta hizmetlerinde millî güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlığın korunmasını sağlamak amacıyla ilgili idari birimlerle iş birliği yaparak gerekli tedbirleri alma ve posta yoluyla gönderilmesi yasak maddeler ile kabulü şarta bağlı gönderiler için düzenlemeler yapma görevinin olduğu hükme bağlanmaktadır.

          Anayasa’nın 2. maddesinde öngörülen hukuk devletinin temel ilkelerinden biri “belirlilik”tir. Bu ilkeye göre, yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi gerekir. Belirlilik ilkesi, hukuksal güvenlikle bağlantılı olup birey, kanundan, belirli bir kesinlik içinde, hangi somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını bilmelidir. Birey ancak bu durumda kendisine düşen yükümlülükleri öngörebilir ve davranışlarını ayarlar. Hukuk güvenliği, normların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar.

          Uygulamada yerleşmiş, uygulama ve öğretinin yardımıyla açıklık kazanmış, hukuk ve anayasa diline girmiş “millî güvenlik“, “kamu düzeni” ve “genel sağlığın korunması” gibi kavramların anlamlarının yoruma muhtaç olduğu ya da belirsiz olduğu söylenemez.

          Anayasa’nın 7. maddesinde, yasama yetkisinin Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu ve  bu yetkinin  devredilemeyeceği belirtilmiştir.

          Anayasa’da kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda, yürütme organına genel ve sınırları belirsiz bir düzenleme yetkisinin verilmesi olanaklı değildir. Yürütmenin düzenleme yetkisi, sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir yetkidir. Ayrıca, yürütme organına düzenleme yetkisi veren bir yasa kuralının Anayasa’nın 7. maddesine uygun olabilmesi için temel ilkeleri koyması, çerçeveyi çizmesi, sınırsız, belirsiz, geniş bir alanı yürütmenin düzenlemesine bırakmaması gerekir.

          Farklı koşul ve durumlara göre sık sık değişik önlemler alma, bunları kaldırma ve süratli biçimde hareket etme zorunluluğunun bulunduğu alanlarda, yasama organının temel kuralları saptadıktan sonra, uzmanlık ve teknik konulara ilişkin hususları yürütmeye bırakması, yasama yetkisinin devri olarak yorumlanamaz.

          Anayasa’nın 123. maddesinde ise idarenin, kuruluş ve görevleriyle bir bütün olduğu ve “kanunla” düzenleneceği kurala bağlanmıştır. Bu maddede yer alan düzenleme, idarenin kanuniliği ilkesine işaret etmektedir. İdarenin kanuniliği ilkesi, idarenin ve organlarının görev ve yetkilerinin hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde, açık bir biçimde kanunla düzenlenmesini gerekli kılar.

          Telekomünikasyon sektörünü düzenleme ve denetleme fonksiyonunun bağımsız bir idari otorite tarafından yürütülmesi amacıyla 5.4.1983 günlü, 2813 sayılı Telsiz Kanunu’nda değişiklik yapan 27.1.2000 günlü, 4502 sayılı Kanunla Telekomünikasyon Kurumu kurulmuş ve daha sonra 10.11.2008 günlü, 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu ile yeni bir düzenlemeye tabi tutularak adı Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu olarak değiştirilmiştir. Kendisine verilen görev ve yetkiler çerçevesinde, temel işlevi telekomünikasyon alanındaki kamusal ve özel kesim etkinliklerini kurallar koyarak düzenlemek, konulan kurallara uyulup uyulmadığını izlemek, denetlemek ve bu kurallara uyulmaması hâlinde de ya doğrudan doğruya yaptırım uygulamak veya bazen de kanunlarda gösterilen yaptırımların uygulanması için adli mercileri harekete geçirmek olan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, idarenin bütünlüğü içerisinde yer alan, kamu tüzel kişiliğine sahip, görev alanına ilişkin sektörde kamu hukuku ilke ve düzenlemelerine bağlı olarak, kamu yararı amacıyla düzenleyici işlemler yapan, genel idare esaslarına göre faaliyet gösteren, gördüğü hizmet sürekli ve asli nitelik taşıyan bir kuruluştur.

          Söz konusu Kuruma 6475 sayılı Kanun’un 4. maddesiyle, posta hizmetlerinin; güvenilir, kesintisiz bir şekilde verilmesinin sağlanması, yetki belgelerinin kapsamı, verilmesi, denetlenmesi, rekabeti tesis etme ve rekabeti engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı uygulamaları giderme ve bu amaçla ilgili pazarlarda etkin piyasa gücüne sahip hizmet sağlayıcılara ve gerekli hallerde diğer hizmet sağlayıcılara yükümlülükler getirme ve tedbirler alma yetki ve görevi de verilmiştir.

          Posta hizmetleri sektöründe düzenleyici ve denetleyici bir otorite olarak görev yapan ve Anayasa’nın 123. maddesi kapsamında bir kamu kurumu olan BTK’nın Anayasa’da kanunla düzenlenmesi zorunlu olmayan ve BTK’nın faaliyet alanının kapsamında kalan dava konusu kuralda belirtilen posta hizmetlerinde millî güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlığın korunmasını sağlamak amacıyla ilgili idari birimlerle iş birliği yaparak gerekli tedbirleri alma görevini ifa etmesinin ve teknik konuları içeren ve bu yönüyle uzmanlık gerektiren bir yetki niteliğinde bulunan posta yoluyla gönderilmesi yasak maddeler ile kabulü şarta bağlı gönderilerle ilgili düzenlemeler yapmasının, yasama yetkisinin devri anlamına gelmeyeceği ve Anayasa’nın 123. maddesinde öngörülen idarenin kanuniliği ilkesine aykırı bir yönünün bulunmadığı açıktır.

          Açıklanan nedenlerle, dava konusu ibareler Anayasa’nın 2., 7. ve 123. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.

          4- Kanun’un 7. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasında Yer Alan “. ve posta hizmetleri ile ilgili ilişkileri .” İbaresinin İncelenmesi

 

          Dava dilekçesinde, dava konusu ibarenin posta gönderilerinin sahibi ve muhatabı kişiler arasındaki münasebetleri mi yoksa Kanun’daki ifadeyle “posta hizmetleri ile ilgili ilişkileri” mi açığa vurulmasını koruma altına aldığı hususunun belirsiz olduğu, ibarenin posta hizmetlerinde vuku bulacak her türlü ilişkinin örneğin ihaleler ve satın almalar ile hizmetin yürütülmesindeki muhtemel usulsüzlük, yolsuzluk gibi durumların açığa vurulmasını da yasak kapsamına alarak kural dışı ilişkilere koruma sağlayıcı bir işlev gördüğü, Anayasa’nın 22. maddesinde posta hizmetleri ile ilgili ilişkilerin değil haberleşmenin gizliliğinin güvence altına alındığı, ayrıca ibarenin bu tür kural dışı ilişkileri gizlilik kapsamına alması nedeniyle vatandaşların posta hizmetleri ile ilgili ilişkiler hakkındaki dilekçe ve bilgi edinme hakkını da ölçüsüzce sınırlandırdığı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 13., 22. ve 74. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

          Kanun’un 7. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, hizmet sağlayıcıları ile posta hizmetlerinde çalışanlar veya herhangi bir şekilde posta hizmetleri ile ilgili bilgiye sahip olanların, bu bilgileri ve posta hizmetleri ile ilgili ilişkileri açığa vurmaları, gönderileri açmaları, içlerinde ne olduğunu araştırmaları, üçüncü kişilere bilgi vermeleri veya herhangi birinin bunları yapmasına neden olmaları, gönderileri zapt veya yok etmeleri yasaklanmaktadır. Dava konusu ibarede ise belirtilen kişilerin posta hizmetleri ile ilgili ilişkileri açığa vurmaları yasaklanmaktadır.

          Kanun’un 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, posta hizmetleri kavramının, posta gönderilerinin kabulü, toplanması, işlenmesi, sevki, dağıtımı ve teslimini içerdiği ifade edilmiştir. Bu bağlamda “posta hizmetleri ile ilgili ilişkiler” kavramının da Kanun’un 5. maddesinde içeriği belirtilen posta hizmetlerine ilişkin her türlü ilişkiyi ifade ettiği açıktır. Dolayısıyla, kuralın belirsizliğinden söz edilemez.

          Dava dilekçesinde, Anayasa’nın 22. maddesinde haberleşme hürriyetinin gizliliğinin güvence altına alındığı, dava konusu kuralda öngörülen posta hizmetleri ile ilgili ilişkilerin gizliliğinin bu kapsamda değerlendirilemeyeceği ileri sürülmüştür.

          Haberleşme hürriyetini düzenleyen Anayasa’nın 22. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Herkes, haberleşme hürriyetine sahiptir. Haberleşmenin gizliliği esastır.” biçimindeki hüküm, posta hizmetleriyle ilgili ilişkilerin de gizliliğini güvence altına almaktadır. Nitekim, Anayasa’nın 22. maddesinin gerekçesinde de “Burada söz konusu olan haberleşme, kişilerin kendi aralarında P.T.T. araçları aracılığıyla serbestçe haberleşebilmesidir.” denilmek suretiyle, posta hizmetleri kapsamında PTT araçları ile yapılan haberleşmenin 22. maddenin koruması altında olduğu ifade edilmiştir. Esasen, posta hizmetleri haberleşme hakkının yerine getirilebilmesi için önemli bir altyapı şebekesi olarak değerlendirilmektedir.

          Diğer taraftan, dava konusu kural, Anayasa’nın 22. maddesinde güvence altına alınan haberleşmenin gizliliğini daraltan değil, tam aksine kişiler lehine genişleten düzenleme niteliğinde bulunduğundan, Anayasa’nın 13. maddesine aykırı bir durumdan söz edilemeyeceği de açıktır. Nitekim dava konusu kuralın da içinde bulunduğu maddenin gerekçesinde “Haberleşme hürriyeti Anayasa ile teminat altına alınmış temel hürriyetlerdendir ve Anayasanın 22 nci maddesinde de belirtildiği üzere, haberleşmenin gizliliği esastır. Madde ile, Anayasaya paralel bir düzenlemeyle posta hizmetlerinin gizliliği ve güvenliğinin sağlanmasının hukuki zemine oturtulması amaçlanmaktadır.” denilmiştir.

          Anayasa’nın 74. maddesinin birinci fıkrasında, “Vatandaşlar ve karşılıklılık esası gözetilmek kaydıyla Türkiye’de ikamet eden yabancılar kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikayetleri hakkında, yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet Meclisine yazı ile başvurma hakkına sahiptir.” denildikten sonra, aynı maddenin son fıkrasında “Bu maddede sayılan hakların kullanılma biçimi, .ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir.” hükmüne yer verilmiştir.

          Anayasa’nın 13. maddesinde temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması, Anayasa’nın ilgili maddelerinde özel sınırlandırma nedeni bulunmasına bağlı tutulmuş ve Anayasa’nın 74. maddesinde de bu hakkın sınırlandırılması için özel bir neden öngörülmemiş ise de anayasanın bütünlüğü ilkesi uyarınca, bir anayasa normu diğerine aykırı olamaz. Dava konusu kuralın dayanağı, Anayasa’nın 22. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Herkes, haberleşme hürriyetine sahiptir. Haberleşmenin gizliliği esastır.” biçimindeki hükümdür. Bir başka ifadeyle Anayasa’nın 74. maddesinde, Anayasa’nın 22. maddesinden kaynaklanan bir anayasal sınırlama söz konusudur. Anayasal sınırlamaların en belirgin özelliği ise kanun koyucunun bu konularda aksine bir düzenleme yapma yetkisinin bulunmaması, öngörülen sınırlama ya da yasaklamalara uygun düzenleme ya da yaptırım getirmek zorunda olmasıdır. Bu bağlamda, kurala ilişkin gerekçede de ifade edildiği üzere, dava konusu kuraldaki düzenlemenin Anayasa’nın 22. maddesinden kaynaklanan bir zorunluluk nedeniyle yapıldığı dikkate alındığında kuralın, Anayasa’nın 74. maddesine aykırı bir yönünün bulunmadığı açıktır.

          Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 13., 22. ve 74. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

 

          5- Kanun’un 9. Maddesinin (6) Numaralı Fıkrasında Yer Alan “. veya milli güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlık gerekçeleri ile .” İbaresi ile (8) Numaralı Fıkrasının İncelenmesi

          Dava dilekçesinde, milli güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlık gerekleri gibi belirsiz kavramlara dayanarak BTK’ya yetki belgesi verilmesi ya da verilmiş yetki belgesinin iptal edilebilmesi yetkisinin verildiği, bu durumun ise belirlilik, yasama yetkisinin devri ve idarenin kanuniliği ilkeleriyle bağdaşmadığı belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 2., 7. ve 123. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

          Kanun’un 9. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, posta sektöründe faaliyet gösterecek firmaların, posta hizmeti verebilmeleri veya bunun için gerekli altyapıyı kurup işletebilmeleri için BTK tarafından yetkilendirilmeleri gerektiği ifade edilmiştir. Maddenin (2) numaralı fıkrasında, BTK tarafından yapılacak yetkilendirmenin firmalara yetki belgesi verilmesi yoluyla yapılacağı ve yetki belgesi almak isteyen şirketlerin faaliyetlerine başlamadan önce BTK’ya başvurmaları gerektiği kurala bağlanmıştır. Aynı maddenin (4) numaralı fıkrasında ise yetki belgesinin ücreti, kapsamı, süresi ve şekli ile yetki belgesi sahiplerinin sahip olması gereken mali ve mesleki yeterlik şartları, bu hizmet için kurulması gereken asgari altyapıya ilişkin usul ve esasların BTK tarafından yürürlüğe konulan yönetmelikle belirleneceği hükmüne yer verilmiştir.

          Dava konusu ibarenin de yer aldığı (6) numaralı fıkrada yetki belgesi almak isteyen firmaların bu taleplerinin BTK tarafından “milli güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlık” gerekçeleriyle reddedilebileceği; dava konusu (8) numaralı fıkrada ise BTK’nın yetki belgesi almış şirketlerin faaliyete geçmeleri ya da posta hizmetlerini sağlamasını aynı gerekçelerle engelleyebileceği kurala bağlanmıştır.

          Kanun’un 4. maddesinin (1) numaralı fıkrasının dava konusu ibareleri de içeren (ç) bendinin incelendiği bölümde belirtilen aynı gerekçelerle, dava konusu kurallarda geçen “milli güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlık” kavramları belirsiz olmadığı gibi posta hizmetleri sektöründe düzenleyici ve denetleyici bir otorite olarak görev yapan ve Anayasa’nın 123. maddesi kapsamında bir kamu kurumu olan BTK’nın bağımsız idari otorite olmasının bir gereği olarak yetkili bulunduğu alana ilişkin kural koyma, bu kuralları uygulama ve yaptırım uygulama yetkileri kapsamında yetki belgesi isteklerini reddetmesi ya da yetki belgesi verdiği firmaların faaliyetlerini kuralda belirtilen gerekçelerle engellemesinin yasama yetkisinin devri anlamına gelmediği açıktır. Esasen dava konusu kurallarda BTK’ya tanınan yetki belgesi verilmesi ya da verilmiş yetki belgesi çerçevesinde faaliyette bulunan şirketlerin faaliyetlerinin engellenmesi yetkisinin ancak “mevzuata aykırılık ve milli güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlık” gerekçelerine dayalı olarak kullanılabileceği açıkça ifade edilmiş ve böylece BTK’ya kanunla sınırları çizilmiş bir yetki verilmiştir.

          Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın 2., 7. ve 123. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.

          6- Kanun’un 17. Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasının İncelenmesi

          Dava dilekçesinde, dava konusu kuralda geçen “millî güvenlik ile kamu düzeni gereklerine ve acil durum ihtiyaçları” kavramlarının belirsiz olduğu, kanunda bunların tanımlanmaması nedeniyle kuralın, Anayasa’nın 2., 7. ve 123. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

          Kanun’un dava konusu kuralın da yer aldığı 17. maddesinde, posta hizmetlerinin sunulmasında uygulanacak tarifelerin BTK tarafından belirlenmesi ile söz konusu tarifelerin uygulanması ve kullanıcıların korunmasına ilişkin usul ve esasların neler olduğuna ilişkin düzenlemeler yer almaktadır. Maddenin dava konusu (2) numaralı fıkrasında ise tarifeler ve kullanıcıların korunmasına ilişkin olarak BTK’nın düzenleme yetkisine bir istisna getirilmektedir. Buna göre, millî güvenlik ile kamu düzeni gereklerine ve acil durum ihtiyaçlarına ait düzenlemeler, ilgili bakanlıkların ihtiyaçları ve görüşleri dikkate alınarak Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığının teklifi ve Bakanlar Kurulu kararıyla belirlenecektir. Bir başka ifadeyle dava konusu kuralda, millî güvenlik ile kamu düzeni gereklerine ve acil durum ihtiyaçlarına ait düzenlemeler yapma yetkisi BTK’ya değil, Bakanlar Kuruluna verilmektedir.

          Kanun’un 4. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (ç) bendinin incelendiği bölümde, millî güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlığın korunması kavramlarına yönelik Anayasa’ya aykırılık iddiası yerinde görülmediğinden, aynı gerekçelerle dava konusu kural da Anayasa’nın 2. ve 7. maddelerine aykırı değildir.

          Diğer taraftan, dava konusu kuralda, Bakanlar Kurulunun tarifelerle ilgili düzenleme yetkisinin ancak milli güvenlik, kamu düzeni gerekleri ve acil durum ihtiyaçları çerçevesinde olabileceği belirtildiğinden, Bakanlar Kuruluna sınırları belirsiz bir yetki verildiğinden söz edilemez. Bakanlar Kuruluna verilen takdir yetkisi, kamu yararının sağlanmasının yanı sıra hizmet gerekleri ve yetkiyi veren Kanun’un amacının gerçekleştirilmesi ile sınırlıdır. Bakanlar Kurulu takdir yetkisini kullanırken, hukukun genel ilkelerine ve hakkaniyete de uymak zorundadır. Her idari eylem ve işlemde olduğu gibi Bakanlar Kurulunun, dava konusu kuraldaki takdir yetkisini kullanırken de bu genel ilkelere ve sınırlamalara uygun hareket edilmesi gerekir.

          Kaldı ki, Bakanlar Kuruluna verilen yetkinin keyfi kullanılıp kullanılmadığı yargı denetimine de tabidir. Anayasa’nın 125. maddesinde, “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.” denilerek, idarenin hukuka bağlılığı, yargı denetimi sayesinde etkili biçimde sağlanmış ve idare edilenler, idarenin kanunsuz ve keyfi davranışlarına karşı korunmuştur. Dolayısıyla kuralla, belirsizlik oluşturularak hukuk güvenliği ilkesinin zedelendiği, yürütme organına genel ve sınırları belirsiz bir düzenleme yetkisi verilerek yasama yetkisinin devredildiği söylenemez.

          Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 2., 7. ve 123. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

         

       7- Kanun’un 23. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının (a) Bendi ile 24. Maddesinin İncelenmesi

 

          Dava dilekçesinde, sermayesinin tamamı Hazineye ait olan PTT’nin pay sahipliğine dayanan oy, yönetim, temsil, denetim gibi hak ve yetkilerini Hazine Müsteşarlığına ya da başka bir bakanlığa kullandırmasının kanun koyucunun takdirinde olduğu ancak, bu pay sahipliğinden dolayı oy ve temsilin gereği olarak oluşturulan ve esas sözleşmenin onaylanması, Yönetim Kurulunun atanması, yıllık faaliyet raporu ile bilanço ve kâr zarar hesaplarını inceleyerek Yönetim Kurulunun ibrasına karar verilmesi ile  6102 sayılı Kanun’un 408. maddesindeki yetkileri kullanacak Genel Kurul üyelerinin taşımaları gereken nitelikleri ile kaç kişiden oluşacaklarının ve seçilme/atanma usullerinin 6475 sayılı Kanun’da düzenlenmeyerek idareye bırakılmasının kaynağını Anayasa’dan almayan bir yetkinin kullanımı ve yasama yetkisinin devri anlamına geldiği belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 6., 7. ve 11. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

          6216 sayılı Kanun’un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle dava konusu kurallar Anayasa’nın 2. maddesi yönünden de incelenmiştir.

          Kanun’un 23. maddesinde, PTT’nin organlarının neler olduğu belirtilmektedir. Buna göre, PTT’nin organları, Genel Kurul, Yönetim Kurulu ve genel müdürlükten oluşmaktadır. Kanun’un 24. maddesinde ise Genel Kurulun görevleri düzenlenmektedir. Kuralda Genel Kurulun, yıllık faaliyet raporu ile bilanço ve kâr zarar hesaplarını inceleyerek Yönetim Kurulunun ibrasını karara bağlayacağı, ayrıca Kanun hükümleri saklı kalmak kaydıyla, 6102 sayılı Kanun ve ilgili kanunlarda belirtilen görevleri yapacağı ve yetkileri kullanacağı hükme bağlanmıştır.

          Anayasa’nın 6. maddesinde, hiçbir kimse veya organın kaynağını Anayasa’dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı belirtilmiş; 7. maddesinde ise yasama yetkisinin Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisince kullanılacağı hüküm altına alınmıştır.

          Anayasa’da bir konuda emredici ya da yasaklayıcı bir kural konulmamışsa, bu konunun düzenlenmesi anayasal ilkeler içinde kanun koyucunun takdirine bırakılmıştır. Anayasa’da engelleyici bir hüküm bulunmaması durumunda kanun koyucunun genel düzenleme yapma yetkisine dayanarak kural koyması kaynağını Anayasa’dan almayan bir yetkinin kullanılması anlamına gelmez. Kanun koyucu, yasamanın asliliği ve genelliği ilkesinin bir gereği olarak, Anayasa’da düzenlenmeyen bir alanı doğrudan düzenleyebilir.

          Yine, Anayasa’da kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda, yürütme organına genel ve sınırları belirsiz bir düzenleme yetkisinin verilmesi olanaklı değildir. Yürütmenin düzenleme yetkisi, sınırlı, tamamlayıcı ve bağımlı bir yetkidir. Ayrıca, yürütme organına düzenleme yetkisi veren bir yasa kuralının Anayasa’nın 7. maddesine uygun olabilmesi için temel ilkeleri koyması, çerçeveyi çizmesi, sınırsız, belirsiz, geniş bir alanı yürütmenin düzenlemesine bırakmaması gerekir. Farklı koşul ve durumlara göre sık sık değişik önlemler alma, bunları kaldırma ve süratli biçimde hareket etme zorunluluğunun bulunduğu alanlarda, yasama organının temel kuralları saptadıktan sonra, uzmanlık ve teknik konulara ilişkin hususları yürütmeye bırakması, yasama yetkisinin devri olarak yorumlanamaz.

          Bu bağlamda, Anayasa’da kamunun sahip olduğu ve özel hukuk hükümlerine göre faaliyetlerini sürdüren tüzel kişilerin organları ve bunların nitelikleri konusunda bir belirlemenin bulunmadığı dikkate alındığında, dava konusu kurallarda öngörülen PTT’nin Genel Kurulunun üye sayısının ve üyelerinin niteliklerinin Kanun’da ayrıntılı bir biçimde düzenlenmeyerek bu konuda idareye takdir hakkı verilmesi yasama yetkisinin devri ya da kaynağını Anayasa’dan almayan bir yetkinin kullanımı olarak değerlendirilemez.

          Diğer taraftan, dava dilekçesinde ileri sürüldüğünün aksine Kanun’un 21. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları ile geçici 9. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, PTT’nin sermayesinin tamamının Hazine Müsteşarlığına ait olduğu, bir başka ifadeyle şirketin tek bir sahibinin bulunduğu, buna ilişkin yetkinin de Bakanlık tarafından kullanılacağı, esasen 3046 sayılı Kanun’un 21. maddesinin birinci ve 38. maddesinin birinci fıkraları uyarınca bakanlığın en üst amiri olan bakanın ya da yetkilendireceği bakanlık görevlisinin genel kurulu temsil edebileceği, 6102 sayılı Kanun’un 338. maddesinin (1) numaralı fıkrası gereğince bir kişinin pay sahipliğiyle dahi anonim şirket kurulabileceği ve aynı Kanun’un 415. maddesinde de genel kurulda yönetim kurulu tarafından düzenlenen hazır bulunanlar listesinde adı bulunan pay sahiplerinin bulunabileceği, bu Kanun’da öngörülen kuruluş ve tescile ilişkin istisnai hükümleri dışında PTT hakkında 6102 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanacağı gibi hükümler birlikte değerlendirildiğinde, Genel Kurulun sayısı ve nitelikleri konusunda dava konusu kurallarda bir belirsizlik bulunmadığı gibi yasama yetkisinin devrinden de söz edilemeyeceği açıktır.

          Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın 2., 6. ve 7. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.

          Kuralların Anayasa’nın 11. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.

          8- Kanun’un 25. Maddesinin (6) Numaralı Fıkrasının İncelenmesi

          Dava dilekçesinde, 6102 sayılı Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi özel hukuk tüzel kişisi ticari işletmesi/tacir olan PTT A.Ş.’nin çalışanlarından genel müdür ve yönetim kurulu üyelerinin, Anayasa’nın 129. maddesinde münhasıran memurlar ve diğer kamu görevlileri için getirilmiş bulunan istisnai hükmün kapsamı içine alınmasının Anayasa’nın 129. maddesine aykırı olduğu gibi kaynağını Anayasa’dan almayan bir yetkinin kullanılması sonucunu doğurduğu, ayrıca PTT A.Ş. çalışanlarından sadece genel müdür ile yönetim kurulu üyelerinin istisnai hükmün kapsamına alınıp, diğerlerinin alınmaması ve posta sektöründe faaliyet gösteren diğer ticari şirketlerin genel müdür ve yönetim kurulu üyelerinin istisnai hükmün kapsamı dışında tutulması suretiyle üyelere ayrıcalık tanındığı belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 6., 10. ve 129. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

          Dava konusu kuralda, PTT Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu üyelerinin görevleri sebebiyle bir suç işlediklerinde yargılanmalarına ilişkin usul düzenlenmektedir. Buna göre, kuralda belirtilen kişilerin, görevleri sebebiyle bir suç işlemeleri durumunda yargılanabilmeleri için Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı’nın izni gerekmektedir. Kuralda ayrıca bu konuda 2.12.1999 günlü, 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümlerine göre hareket edileceği de ifade edilmiştir.

          Anayasa’nın 129. maddesinin son fıkrasında “Memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılması, kanunla belirlenen istisnalar dışında, kanunun gösterdiği idari merciin iznine bağlıdır.” hükmü yer almaktadır. Bu hüküm, Anayasa’nın 128. maddesi anlamında memur ve diğer kamu görevlilerinin işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılabilmesini, kural olarak, idari merciin iznine bağlamaktadır. Bir başka ifadeyle memurlar ve diğer kamu görevlilerinin suç işlemeleri durumunda, yargılanabilmeleri için asıl olan, idari mercilerin izninin bulunmasıdır. Ancak, istisnai durumlarda kanuni düzenlemelerle bu hükmün dışında izin almaksızın genel hükümler çerçevesinde düzenleme yapılması mümkündür.

          Anayasa’nın söz konusu hükmü, Anayasa’nın 128. maddesi anlamında memur ve diğer kamu görevlisi niteliğini taşımayanlar için memur ve diğer kamu görevlileri için öngörülen izin sistemi ya da usul hükümlerinin uygulanmasını yasaklamamaktadır. Bir başka ifadeyle Anayasa’nın 129. maddesi, kamu görevlilerinin görevlerini aksatmadan yapabilmeleri ve yersiz şikâyetlerle uğraşmak zorunda kalıp yerine getirmek zorunda oldukları kamu hizmetlerinin aksatılmaması düşüncesiyle memurlar ve diğer kamu görevlilerine bir güvence getirmektedir. Aynı güvencenin memur veya diğer kamu görevlileri dışında kalanlara tanınamayacağına ilişkin bir yasaklama ise bulunmamaktadır. Kanun koyucunun yasama ilkesinin asliliği ve genelliği ilkesi uyarınca, sahip olduğu takdir yetkisine dayanarak memur ve diğer kamu görevlisi kapsamında bulunmayanlar yönünden de izlediği ceza siyasetine göre kamu yararını gözeterek, aynı güvenceyi içeren düzenlemeler yapması, Anayasa’nın 6. ve 129. maddelerine aykırılık oluşturmaz. Nitekim mevzuatımızda da Anayasa’nın 128. maddesi anlamında Devletle arasında herhangi bir statüer ilişki bulunmayan ve bu manada memur ve diğer kamu görevlileri statüsünde bulunmayan farklı kamu hizmetlerini yerine getiren kişiler ya da meslek mensupları yönünden genel soruşturma usulünden farklı olarak özel soruşturma usullerinin öngörüldüğü görülmektedir.

          Dava konusu kuralın, “kamu kurumu niteliği ağır basan” bir anonim şirket statüsünde bulunan, evrensel hizmet yükümlüsü olarak bir kamu hizmeti olan posta hizmetlerini ülkenin her tarafına ulaştırmakla yükümlü kılınan, bu kapsamda kendisine kısmi tekel hakkı tanınan, posta hizmetlerinden bankacılık hizmetlerine kadar pek çok alanda faaliyette bulunan PTT’nin karar organı olan Yönetim Kurulu üyelerinin yapılan bu kamu hizmetlerinin aksamaması amacıyla yasalaştırıldığı dikkate alındığında kuralın, Anayasa’nın 129. maddesine aykırı bir yönünün bulunmadığı açıktır.

          Dava dilekçesinde, dava konusu kuralla PTT A.Ş. çalışanlarından sadece Genel Müdür ile Yönetim Kurulu üyelerinin istisnai hükmün kapsamına alınıp, diğerlerinin alınmaması ve posta sektöründe faaliyet gösteren diğer ticari şirketlerin genel müdür ve yönetim kurulu üyelerinin istisnai hükmün kapsamı dışında tutulması suretiyle belirtilen üyelere ayrıcalık tanındığı ve kuralın eşitlik ilkesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

          “Kamu kurumu niteliği ağır basan” bir anonim şirket statüsünde bulunan ve evrensel hizmet yükümlüsü olarak bir kamu hizmetini yerine getiren PTT ile posta hizmeti sektöründe faaliyet gösteren diğer firmalar aynı konumda bulunmadıklarından dolayı bunlar arasında bir eşitlik karşılaştırması yapılamayacağından, dava konusu kuralın eşitlik ilkesine aykırılığından söz edilemez.

          Yine dava dilekçesinde dava konusu kuralla getirilen soruşturma usulünün PTT’nin sadece Yönetim Kurulu üyelerini kapsaması nedeniyle eşitlik ilkesine aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de PTT’nin karar organı olan Yönetim Kurulu’nda yer alan üyeler ile diğer personelin hukuki statülerinin farklı olması nedeniyle, bu kişilerin farklı kurallara tabi tutulması eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmamaktadır. Kaldı ki, PTT’nin mevcut hâlinde dahi 14.7.1965 günlü, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tabi olarak çalışan kamu görevlilerinin de bulunduğu ve bunlar hakkında 4483 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanacağı açıktır.

          Açıklanan nedenlerle, dava konusu kural Anayasa’nın 6., 10. ve 129. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

          Osman Alifeyyaz PAKSÜT bu görüşe katılmamıştır.

          9- Kanun’un 29. Maddesinin (2) ve (3) Numaralı Fıkralarının İncelenmesi

 

                   a- Kuralların Anlam ve Kapsamı

          Dava konusu (2) numaralı fıkrada, PTT’ye karşı yapılacak talep ve PTT’ye karşı açılacak davalarla ilgili bazı düzenlemeler yapılmaktadır. Buna göre, PTT’nin yapmış olduğu hizmetlerle ilgili olarak herhangi bir talepte bulunabilmek ve sorumlu olduğu durumlarda PTT’ye karşı dava açabilmek için, o hizmetten yararlanan kişi konumunda bulunmak gerekmektedir. Kuralda geçen “PTT hizmetleri ile ilgili” ifadesinin ne anlama geldiği ise Kanun’un 22. maddesinin (1) numaralı fıkrasında belirtilmiştir. Buna göre, PTT’nin, yurt içinde ve yurt dışında her türlü taşımacılık hizmetlerini de içerecek şekilde posta, koli, kargo ve lojistik hizmetleri, pul basımı ve satımı, denetlemeye ilişkin hükümleri saklı kalmak kaydıyla, 5411 sayılı Kanun’a tabi olmaksızın, anılan Kanun kapsamında belirtilen faaliyet konuları ile ilgili olarak bankalarla yapacağı sözleşmeler doğrultusunda bankalara destek hizmeti, parasal posta hizmeti, ödeme hizmeti sunma, adres bilgi kayıt sistemi ve elektronik sertifika hizmet sağlayıcılığı, elektronik ortam dâhil her türlü tebligat ve telgraf hizmetine ilişkin faaliyetler ile esas sözleşmesinde belirlenen diğer faaliyetleri, PTT’nin hizmetleridir. Bir başka ifadeyle PTT’nin, Kanun’da ve esas sözleşmesinde gösterilen posta, lojistik ve bankacılık işlemleri alanlarında yaptığı tüm hizmetler, PTT hizmetleridir.

          Dava konusu (3) numaralı fıkrada ise PTT hizmetleri ile ilgili olarak talep ve dava zamanaşımına ilişkin hükümlere yer verilmiştir. Fıkranın birinci cümlesinde, talep ve dava açma hakkının işlemin tesisi tarihinden itibaren bir yıl içinde zamanaşımına uğrayacağı ifade edilmiştir. Söz konusu hükümde, dava açma hakkına ilişkin bu sürenin zamanaşımı süresi olduğu açıkça ifade edilmiştir. Dava açma süresinin zamanaşımı süresi olarak belirtilmesinin en önemli sonucu, zamanaşımının hukuk usulünde hâkim tarafından resen değil, ancak bir def’i olarak ileri sürülmesi durumunda dikkate alınacak olmasıdır. Fıkranın ikinci cümlesinde, zamanaşımının kesilmesine ilişkin bir durum öngörülmekte ve zamanaşımının PTT’ye başvuru yapılmasıyla kesileceği, incelemenin ve araştırmanın sonucunun ilgililere bildirilmesiyle de zamanaşımı süresinin kesildiği andan itibaren yeniden işlemeye başlayacağı ifade edilmiştir. Fıkranın son cümlesinde ise zamanaşımı süresinin yeni bir başvuru yapılması durumunda tekrar kesilmeyeceği ifade edilmek suretiyle, zamanaşımı nedeniyle kesilmenin ancak bir kez mümkün olabileceği hüküm altına alınmıştır.

          b- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

       ba- Anayasa’nın 2., 5. ve 10. Maddeleri Yönünden İnceleme

          Dava dilekçesinde, dava konusu kurallarla 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’da yer alan güvencelere PTT A.Ş. lehine istisnai düzenlemeler yapıldığı, dava konusu kuralların aynı durum ve statüde olan herkesi kapsayan 4077 sayılı Kanun’daki kuralları işlemez kılmayı, tüketiciler aleyhine ve PTT A.Ş. lehine, PTT A.Ş.’ye özel bir ayrıcalığı yasalaştırması suretiyle yasaların genelliği ilkesine de aykırı davranıldığı, ayrıca PTT’nin faaliyet alanı içinde bulunan işleri yürüten  firmalarla, para transferi, ödeme ve bankacılık hizmetlerini yürüten çok sayıda bankanın bulunduğu ve bunların tamamının yürüttüğü hizmetlerden dolayı 4077 sayılı Kanun hükümlerine tabi olduğu, oysa dava konusu kurallarla PTT’nin farklı kurallara tabi tutulduğu belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 2., 5. ve 10. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

          Bir hukuk düzeni içinde genel kurala istisna getiren özel kurallar, özel kural ile öngörülen istisnaya da istisna getiren daha özel kurallar bulunması hukuk düzeninin doğasında vardır. O nedenle bir yasa kuralının başka bir norm ile uyumlu olmaması onun iptal edilmesini gerektiren bir durum değildir. Daha alt düzeydeki bir norm olan yönetmelikle düzenlenmiş bir konuda kanun ile farklı bir hüküm getirilmişse normlar hiyerarşisinde daha üst düzeyde olan kanun hükümlerinin uygulanacağı açıktır. Anayasa Mahkemesi kanunların başka kanunlara ya da daha alt düzeydeki diğer normlara uyumluluğunu değil, kanunların Anayasa’ya uygunluğunu denetlemektedir. Bu nedenle, dava konusu kuralda PTT’ye karşı dava açma zamanaşımının 4077 sayılı Kanun hükümlerinden farklı bir şekilde düzenlenmesi, ayrıca dava açmanın hangi durumlarda mümkün olacağının özel bir hükümle belirtilmesi, kuralın sırf bu nedenle Anayasa’ya aykırı olduğu anlamına gelmez.

          Kaldı ki PTT’nin yapmış olduğu hizmetlerle ilgili olarak herhangi bir talepte bulunabilmek ve sorumlu olduğu durumlarda PTT’ye karşı dava açabilmek için, o hizmetten yararlanan kişi konumunda bulunulması gerektiğini ifade eden dava konusu (2) numaralı fıkra, PTT’ye özel bir düzenleme niteliğinde de değildir. Kural, aslında, taraf sıfatını öngören genel hukuk usulü kuralının Kanun’da özel olarak ifade edilmesinden başkaca bir anlam ifade etmemektedir. Kurala ilişkin gerekçede kuralın dava açma ve sorumluluk konusunda açıklık ve şeffaflığın sağlanması amacıyla yasalaştırıldığı ifade edilmiştir.

          Diğer taraftan, dava dilekçesinde ileri sürülen PTT’nin 4077 sayılı Kanun hükümlerine tabi tutulmamasının PTT’ye özel bir düzenleme niteliğinde olduğu iddiası da yerinde değildir. Zira, kanun koyucu takdir yetkisine dayanarak PTT’nin yerine getirilen hizmetlerin kapsamını ve niteliğini gözeterek PTT’nin 4077 sayılı Kanun hükümlerine tabi olmamasını öngörmüştür. Bu bağlamda dava konusu kuralların eşitlik ilkesine bu yönüyle de aykırı bir tarafının bulunmadığı açıktır.

          Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın 2., 5. ve 10. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.

          Osman Alifeyyaz PAKSÜT ve Celal Mümtaz AKINCI bu görüşe katılmamıştır.

                         bb- Anayasa’nın 13., 36., 142. ve 172. Maddeleri Yönünden İnceleme

 

          Dava dilekçesinde, 4077 sayılı Kanun hükümlerine göre, tüketici haklarının ihlali durumunda sadece hizmetten yararlanan tüketici değil, tüketici örgütleri ile Gümrük ve Ticaret Bakanlığı da dava açabilmekte ve zamanaşımı süresinin ise ayıplı hizmetten dolayı yapılacak taleplerde hizmetin ifasından itibaren iki yıl, ayıplı hizmetin neden olduğu zarardan dolayı ise üç yıl olarak belirlendiği hâlde, dava konusu kurallarla PTT hizmetleri ile ilgili olarak herhangi bir talepte bulunma ve PTT’nin sorumlu olduğu hâllerde dava açmayı hizmetten yararlananla sınırlandırıldığı, bu durumun ise Anayasa’nın Devlete yüklediği tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimlerini teşvik etme ve tüketicileri koruma göreviyle bağdaşmadığı belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 172. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

          6216 sayılı Kanun’un 43. maddesine göre, ilgisi nedeniyle dava konusu kurallar Anayasa’nın 13., 36. ve 142.  maddeleri yönünden de incelenmiştir.

          Anayasa’nın 172. maddesinde, Devletin tüketicileri koruyucu ve aydınlatıcı tedbirleri alacağı, tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimleri teşvik edeceği ifade edilmiştir. Anayasa’nın 172. maddesinde öngörülen tüketicilerin korunmasına ilişkin olarak Devlete verilen düzenleme yetkisinin içeriğinin ve sınırlarının belirlenmesinde, Anayasa’nın bütünlüğü ilkesi uyarınca Anayasa’nın diğer hükümlerinin de gözetilmesi gerektiği açıktır. Bir başka ifadeyle Anayasa’nın 172. maddesi, tüketicinin korunması adına herkese sonsuz bir dava açma hakkı tanımaz. Öncelikle, 172. maddenin içerik ve sınırlarının tayininde Anayasa’nın 142. maddesinin de dikkate alınması gerekmektedir.

          Anayasa’nın 142. maddesi uyarınca, dava açma süresini belirleyip belirlememe yetkisi, Anayasa’daki kurallara bağlı kalmak ve adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini gözetmek koşuluyla kanun koyucunun takdirindedir. Bu bağlamda, dava konusu kuralda öngörülen bir yıllık dava zamanaşımı süresinin de belirlenmesi hususu, kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamındadır. Ancak, kanun koyucu bu takdir yetkisini kullanırken, Anayasa’nın 36. maddesinde öngörülen hak arama hürriyetinin kullanımını ölçüsüz bir biçimde sınırlandırmaktan kaçınmalıdır.

          Anayasa’nın 36. maddesinde, hak arama özgürlüğü güvence altına alınmıştır. Hak arama özgürlüğünün temel unsurlarından biri mahkemeye erişim hakkıdır. Bu hak, hukuki bir uyuşmazlığın bu konuda karar verme yetkisine sahip bir mahkeme önüne taşınması hakkını da kapsar. Anayasa’nın 36. maddesinde, hak arama özgürlüğü için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte, bunun hiçbir şekilde sınırlandırılması mümkün olmayan mutlak bir hak olduğu söylenemez. Özel sınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da hakkın doğasından kaynaklanan bazı sınırları bulunduğu kabul edilmektedir. Ayrıca hakkı düzenleyen maddede herhangi bir sınırlama nedenine yer verilmemiş olsa da, Anayasa’nın başka maddelerinde yer alan kurallara dayanarak bu hakların sınırlandırılması da mümkün olabilir. Dava açma hakkının kapsamına ve kullanım koşullarına ilişkin bir kısım düzenlemelerin hak arama özgürlüğünün doğasından kaynaklanan sınırları ortaya koyan ve hakkın norm alanını belirleyen kurallar olduğu açıktır. Ancak bu sınırlamalar Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan güvencelere aykırı olamaz.

          Dava konusu (3) numaralı fıkranın birinci cümlesinde PTT hizmetleriyle ilgili olarak öngörülen bir yıllık, talepte bulunma ve dava zamanaşımı süresi, her şeyden önce ilgililerin talepte bulunma veya dava açma hakkını bütünüyle ortadan kaldırmamakta, sadece belli bir süreyle sınırlandırmaktadır. Bu düzenlemenin, PTT’nin gereksiz ve ilgili olmayan kişilerce açılacak davalarla meşgul edilmemesi, böylece yaptığı kamu hizmetinin kesintiye uğratılmaması amacıyla öngörüldüğü ve bu anlamda kamu yararı amacına dayandığı anlaşılmaktadır. Kuralda öngörülen bir yıllık zamanaşımı süresinin PTT tarafından işlemin tesis edildiği tarihten itibaren başlayacağı ve günümüzde iletişim ve kargo hizmetlerinde kaydedilen hız ve kişilerin PTT yoluyla aldıkları hizmetleri sorgulayabilmeleri bir bütün olarak dikkate alındığında ve kişilerin söz konusu işlemlerden en azından gönderici tarafın bizzat başvuran kişi olarak bilgi sahibi olması nedeniyle taraflara talepte bulunabilmek veya dava açmak için yeterli düşünme ve hazırlanma imkânı tanıyan bir zaman dilimi olduğu, dolayısıyla bu sürenin hak arama özgürlüğünün özüne dokunan bir sınırlama olmadığı da açıktır.

          Öte yandan, yukarıda belirtildiği üzere, PTT’nin tacir olması ve dava konusu kuralda belirtilen işlerinin de ticari iş olması nedeniyle dava konusu kurallarda talepte bulunanlar veya dava açanlar ve zamanaşımı süresi yönünden diğer kanunlardan farklı hükümler öngörülmesinin, Anayasa’nın 172. maddesine aykırı bir yönü bulunmamaktadır.

          Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın 13., 36., 142. ve 172. maddelerine aykırı değildir. İptal istemlerinin reddi gerekir.

          Osman Alifeyyaz PAKSÜT ve Celal Mümtaz AKINCI bu görüşe katılmamıştır.

 

          10- Kanun’un Geçici 6. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasında Yer Alan “.Yönetim Kurulunca belirlenen esaslar çerçevesinde.” ve “.ile geçmesi uygun görülmeyenlerin.” İbarelerinin İncelenmesi

 

          Dava dilekçesinde, sözleşmeli personel statüsüne geçişin esasları ile sözleşmeli personel statüsüne geçmesi uygun bulunmayanları belirleme yetkisinin hiçbir sınırlamaya tabi tutulmadan, esasları belirtilmeden ve çerçevesi çizilmeden Yönetim Kurulu’na verilmesinin, adaletli olmadığı, bir hukuk kuralında bulunması gereken, belirlilik, öngörülebilirlik, genellik ve soyutluk kriterlerini taşımadığı, ayrıca dava konusu ibarelerin yasama yetkisinin devri sonucunu doğurduğu belirtilerek kuralların, Anayasa’nın 2. ve 7. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

          Kanunla PTT’nin yeniden yapılandırılması kapsamında personelinin Kanun’un 27. maddesi uyarınca idari sözleşme ile sözleşmeli personel olarak istihdam edilmesi öngörülmüş; geçici 5. maddede ise mevcut personelin mevcut statüleriyle istihdam edilmesine devam olunacağı ifade edilmiştir. Kanun’un dava konusu kuralın da yer aldığı geçici 6. maddesinde ise mevcut personelden istekli olanların PTT’nin yeniden yapılandırılan hâlinde sözleşmeli personel olarak çalıştırılabileceği ve buna ilişkin usul ve esaslar düzenlenmiştir.

          Buna göre, mülga T.C. Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğünde 31.5.2006 günlü, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 4. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine tabi olarak çalışan ve mevcut statülerinde PTT’de istihdamına devam olunan personel ile işçi statüsünde istihdam edilen personelden isteyenler Yönetim Kurulunca belirlenen esaslar çerçevesinde bu Kanun’da tanımlanan sözleşmeli personel statüsüne geçirilebilecektir. Buna karşılık, sözleşmeli personel statüsüne geçmek istemeyenler ile geçmesi uygun görülmeyenlerin tabi olduğu mevzuatına göre istihdamına devam olunacaktır. Görüldüğü üzere dava konusu ibarelerle, mevcut personelin sözleşmeli personel olarak istihdam edilebilmeleri, yönetim kurulunca belirlenecek esaslar çerçevesinde mümkün hâle getirilmekte; yönetim kurulunca sözleşmeli personel olarak çalıştırılması uygun görülmeyenlerin ise eski statülerinde çalışmalarına olanak tanınmaktadır.

          Maddenin dava konusu edilmeyen diğer fıkralarında ise birinci fıkra uyarınca sözleşmeli personel olarak çalıştırılan kişilerin mevcut kazanılmış haklarının korunmasına ilişkin güvenceleri içeren düzenlemelere yer verilmiştir.

          Anayasa’da kamunun sahip olduğu ve özel hukuk hükümlerine göre faaliyetlerini sürdüren tüzel kişilerde idari hizmet sözleşmesi ile personel çalıştırılması konusunda bir belirlemenin bulunmadığı dikkate alındığında, dava konusu ibarelerle mevcut personelden Kanun’da tanımlanan sözleşmeli personel statüsünde çalışmak isteyenleri belirleme konusunda ayrıntılı bir biçimde düzenlemenin yapılmamış olması ve bu konuda Yönetim Kurulu’na takdir hakkı verilmesi yasama yetkisinin devri ya da kaynağını Anayasa’dan almayan bir yetkinin kullanımı olarak görülemez.

          Öte yandan dava konusu ibareler, mevcut personele yeni statüye geçmesi için bir zorlamada bulunmamakta, bilakis onlara bir tercih hakkı tanımaktadır. Personelin eski statüde çalışmak istemesi ya da yönetim kurulunca yeni statüde istihdam edilme talebinin yerinde görülmemesi durumunda, mevcut statüsü içinde çalışması güvence altına alınmaktadır. Kaldı ki, talebi reddedilen kişinin yargı yoluna başvurmasına engel bir durum da bulunmamaktadır.

          Dava konusu ibarelerde, idare hukukunda ilgilinin talepte bulunması hâlinde yapılabilen isteğe bağlı işlemlere benzer bir durum söz konusudur. Bu tür işlemlerde, yarar ya da yükümlülük getiren bazı işlemlerin yapılabilmesi, ilgilinin talebine bağlıdır. İlgilinin talebinin bulunmaması işlemi hukuka aykırı hâle getirir. İlgilinin talebi, işlemin oluşumunu sağlayıcı bir irade beyanı değil, işlemin sebebidir. Asıl işlem ise idare tarafından tek yanlı yapılan bir irade açıklamasıyla gerçekleşmektedir. Bu bağlamda, dava konusu ibarelerle personelin istekli olması durumunda Yönetim Kurulu’na yeni statüye geçilmesi konusunda takdir yetkisi verilmesinin bu yönüyle de hukuk devleti ilkesine aykırı bir yönü yoktur.

          Açıklanan nedenlerle, dava konusu kurallar Anayasa’nın 2. ve 7. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

          V- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ

 

         9.5.2013 günlü, 6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu’nun;

         A- 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendindeki “…ilgili mevzuatı saklı kalmak kaydıyla,”ibaresinden sonra gelen “…gerçek…” ibaresine yönelik yürürlüğün durdurulması isteminin, koşulları oluşmadığından REDDİNE,

         B- 1- 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (h) ve (ı) bentlerine,

         2- 4. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (ç) bendinde yer alan “…millî güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlığın korunmasını teminen…” ve “….posta yoluyla gönderilmesi yasak maddeler ile kabulü şarta bağlı gönderiler için…” ibarelerine,

3- 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasına,

4- 7. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan “…ve posta hizmetleri ile ilgili ilişkileri…” ibaresine,

5- 9. maddesinin (3) numaralı fıkrasına, (6) numaralı fıkrasında yer alan “…veya millî güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlık gerekçeleri ile…” ibaresine ve (8) numaralı fıkrasına,

6- 17. maddesinin (2) numaralı fıkrasına,

7- 23. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendine,

8- 24. maddesine,

9- 25. maddesinin (6) numaralı fıkrasına,

         10- 29. maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkralarına,

         11- Geçici 3. maddesine,

         12- Geçici 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan “…Yönetim Kurulunca belirlenen esaslar çerçevesinde…” ve “…ile geçmesi uygun görülmeyenlerin…” ibarelerine,

         yönelik iptal istemleri, 4.12.2014 günlü, E.2013/84, K.2014/183 sayılı kararla reddedildiğinden, bu maddelere, fıkralara, bentlere ve ibarelere ilişkin yürürlüğün durdurulması istemlerinin REDDİNE,

            4.12.2014 gününde  OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.

 

          VI- SONUÇ

 

         9.5.2013 günlü, 6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu’nun;

         A- 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının;

                         1- (a) bendindeki “…ilgili mevzuatı saklı kalmak kaydıyla,” ibaresinden sonra gelen “…gerçek…” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Hicabi DURSUN, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ ile Hasan Tahsin GÖKCAN’ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

         2- (h) ve (ı) bentlerinin Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

         B- 4. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (ç) bendinde yer alan  “…millî güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlığın korunmasını teminen…” ve “….posta yoluyla gönderilmesi yasak maddeler ile kabulü şarta bağlı gönderiler için…” ibarelerinin Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

         C- 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

         D- 7. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan “…ve posta hizmetleri ile ilgili ilişkileri…” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

         E- 9. maddesinin;

         1-  (3) numaralı fıkrasının,

         2- (6) numaralı fıkrasında yer alan “…veya millî güvenlik, kamu düzeni ve genel sağlık gerekçeleri ile…” ibaresinin,

         3- (8) numaralı fıkrasının,

         Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

         F- 17. maddesinin (2) numaralı fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

         G- 23. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

         H- 24. maddesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

         I- 25. maddesinin (6) numaralı fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Osman Alifeyyaz PAKSÜT’ün karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,

         J- 29. maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkralarının Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal istemlerinin REDDİNE, Osman Alifeyyaz PAKSÜT ile Celal Mümtaz AKINCI’nın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

         K- Geçici 3. maddesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

         L- Geçici 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan “…Yönetim Kurulunca belirlenen esaslar çerçevesinde…” ve “…ile geçmesi uygun görülmeyenlerin…”  ibarelerinin Anayasa’ya aykırı olmadıklarına ve iptal istemlerinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

         4.12.2014 gününde karar verildi.

Başkanvekili

Serruh KALELİ

Başkanvekili

Alparslan ALTAN

Üye

Serdar ÖZGÜLDÜR

Üye

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Üye

Recep KÖMÜRCÜ

Üye

Burhan ÜSTÜN

Üye

Engin YILDIRIM

Üye

Nuri NECİPOĞLU

Üye

Hicabi DURSUN

Üye

Celal Mümtaz AKINCI

Üye

Erdal TERCAN

Üye

Muammer TOPAL

Üye

M. Emin KUZ

Üye

Hasan Tahsin GÖKCAN

KARŞIOY GEREKÇESİ

                         1- PTT’nin Genel Müdür ve Yönetim Kurulu üyelerinin görevleri sebebiyle işledikleri suçlardan dolayı yargılanmalarının Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı’nın iznine bağlanmasını ve yargılamanın 4483 sayılı Kanun’a göre yapılmasını öngören 25. maddenin (6) numaralı fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına dair çoğunluk görüşüne şu nedenlerle katılmıyorum:

                         Anayasa’nın 129. maddesinde memurlar ve diğer kamu görevlilerinin sorumlulukları, disiplin ve ceza kovuşturmalarının yapılmasında uygulanacak esaslar düzenlenmektedir. Bu kapsama girmeyen kişilerin, memurlar ve diğer kamu görevlileri için Anayasa’nın getirdiği bazı güvencelerden yararlandırılmasının “yasamanın asliliği” ve “Anayasada aksine bir hüküm bulunmayışı” gibi gerekçelerle açıklanması mümkün değildir. Zira Anayasanın özel hükümleri ancak Anayasanın diğer maddeleri ve özellikle “Genel Esaslar” başlıklı Birinci Kısmı ile birlikte değerlendirildiklerinde anlam ifade ederler.

                         Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik bir hukuk devleti olduğuna dair 2. madde,  egemenliğin yetkili organlar tarafından kullanılacağına ilişkin 6. madde, yargı yetkisinin bağımsız kullanımına ilişkin 9. madde,  kanun önünde eşitliği öngören 10. madde,  idarenin bütünlüğünü belirten 123. madde ile birlikte değerlendirildiğinde, yasa koyucunun, memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında Anayasa’nın 129. maddesinde yer alan özel düzenlemeleri, kapsam dışındaki kişilere teşmil etmekte geniş bir takdir hakkına sahip olmadığını kabul etmek gerekir. Aksi düşüncenin benimsenmesi, istisnaların dar yorumlanmasının hukukta genel kural olduğuna dair evrensel yorum esaslarına, “aksi ile kanıt-argumentum a contrario” gibi en basit yorum yöntemlerine dahi ters düşer. Anayasa’da açıkça yer alan bir özel hükmün yalnızca düzenlediği işle ilgili olarak uygulanması gerekirken, “aksinin yapılması yasaklanmamış ki” mantığıyla, memurlar ve diğer kamu görevlileri için genel esaslara getirilen istisnanın, hiçbir sıfat ve özelliği olmayan kişilere dahi teşmili mümkün hale gelir ki, bunun da hukuk devleti olmaktan çıkmakla eş anlam taşıyacağı açıktır.

                         Anayasa’da memurlar ve diğer kamu görevlileri için öngörülen soruşturma usulü,  idarenin bütünlüğü içinde hiyerarşik bir ilişki yapısında, emir ve talimatla görev yapan kişiler için öngörülmüştür. Ticari bir şirket olan ve Genel İdare içinde yer almayan PTT’nin Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu üyeleri, izin mercii olan Bakan’la hiyerarşik bir ilişki içerisinde değildir. Bakan, bu kişilerin disiplin amiri de değildir.  Bu nedenle, Anayasa’da öngörülen sistemin amacına aykırı olarak, bir özel hukuk tüzel kişisinin organları olan kişilere ceza soruşturmasında diğer ticari şirket müdür ve yöneticilerine oranla daha fazla koruma getiren kural, Anayasa’nın 2., 10. ve 129. maddelerine aykırıdır.

                         2- Kanun’un 129. maddesinin iptali istenen  (2) numaralı fıkrası ile PTT’nin yapmış olduğu hizmetlerle ilgili olarak her hangi bir talepte bulunabilmek ve sorumlu olduğu durumlarda PTT’ye karşı dava açabilmek için o hizmetten yararlanan kişi konumunda bulunmak gerektiği hükme bağlanmış; (3) numaralı fıkrada ise talep ve dava açma hakkının, işlemin tesisi tarihinden itibaren bir yıl içinde zamanaşımına uğrayacağı belirtilmiştir.

                         İptali istenen yukarıdaki kurallara göre, 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un tüketicilere tanıdığı olanaklara PTT lehine bazı sınırlamalar getirilmiş yani PTT, bir anlamda 4077 sayılı Kanun kapsamından çıkarılmıştır. Buna göre, yasa koyucunun,  benzer hizmetleri sağlayan diğer ticari şirketlere oranla PTT’yi, tüketici talep ve davalarına karşı özel olarak korumayı tercih ettiği anlaşılmaktadır.

                         PTT’nin yaptığı faaliyetin kamusal niteliğinin ağır basmasının böyle bir özel düzenlemenin haklı nedenini teşkil ettiği şeklindeki düşünceye katılmak mümkün değildir. Zira PTT, yaptığı hizmetlere karşılık ticari esaslara göre ücret almakta ve karlılık esasına göre çalışmaktadır. Başka bir deyişle kendisine Devletçe yüklenen ve diğer özel şirketlerin yapmaktan kaçındıkları bir külfet söz konusu değildir.

                         Anayasa’nın 172. maddesinde Devletin tüketicileri koruyucu tedbirleri alacağı hükme bağlanmıştır. Bu, Devlete verilmiş özel bir görevdir. 4077 sayılı Kanun da bu anayasal gereğin yerine getirilmesi amacıyla çıkarılmıştır. Anayasa’nın emrinin gereğinin yapılması, bu doğrultuda çıkarılacak yasaların, kanunların genelliği ilkesinin de icabı olarak, tüketicilere hizmet veren bütün tacirlere eşit biçimde uygulanmasına bağlıdır. Anayasa’nın bu gereğinden bir tacirin ayrık tutulması için çok açık bir haklı neden ve kamu yararı bulunması gerekir. PTT’nin yaptığı işlerin kamusal boyutunun da bulunması, bu ticari şirketin lehine fakat tüketicinin aleyhine özel yasa çıkarılması için yeterli bir neden sayılamaz.

                         Konunun, Anayasa’nın 142. maddesi ile ilgisi bulunmamaktadır. Kaldı ki 142. madde, yasa koyucuya, her özel iş ve çıkara göre farklı usul kuralları koyma yetkisi vermemektedir.

                         Yukarıda açıklanan nedenlerle kuralların, Anayasa’nın 2. ve 172. maddelerine aykırı olduğu düşüncesindeyim.

Üye

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

KARŞIOY GEREKÇESİ

                         6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanununun 3. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yer alan “. ilgili mevzuatı saklı kalmak kaydıyla, gerçek kişilerin rızası alınarak …” ibaresindeki “gerçek” kelimesinin Anayasanın 20. maddesine aykırı olduğuna ve iptaline karar verilmiştir.

                         Anılan bentte “adres bilgi kayıt sistemi”, gerçek kişilerin rızası alınarak gerçek ve tüzel kişiler ile kamu kurum ve kuruluşlarına ait fizikî ve elektronik adreslerin, reklâm ve tanıtım amacıyla PTT hizmetlerinden yararlananlara ücret karşılığı kullandırılmasına yönelik olarak oluşturulan PTT’ye ait veri tabanı olarak tanımlanmakta ve böylece adres bilgi kayıt sistemi için gerçek kişilerin rızası aranırken tüzel kişiler ile kamu kurum ve kuruluşları yönünden böyle bir şart öngörülmemektedir.

                         Kararın gerekçesinde, Anayasanın 20. maddesinde kişisel verilerin korunması bakımından gerçek ve tüzel kişilerle ilgili bir açıklık bulunmadığı, ancak madde metninde “herkes” tabirinin kullanılması sebebiyle tüzel kişilere ilişkin verilerin de 20. madde kapsamında değerlendirilmesi gerektiği belirtilmektedir.

                         Fizikî ve elektronik adreslerin Anayasanın 20. maddesi kapsamında kişisel veri niteliğinde olduğu açıktır. Ancak kararda da belirtildiği üzere, anılan hükümde de, maddenin gerekçesinde de kişisel verilerin korunmasının tüzel kişileri kapsayıp kapsamadığı ile ilgili bir açıklık bulunmamaktadır.

                         Diğer taraftan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde açık bir hüküm olmamasına rağmen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nin kişisel verilerin korunmasını isteme hakkını kapsamında değerlendirdiği Sözleşmenin 8. maddesinde de Anayasanın 20. maddesinde olduğu gibi “herkes” kavramı kullanılmakta; ancak AİHM kararlarına da dayanılarak, maddenin temel amacının “bireyi” korumak olduğu, bu madde kapsamındaki hakkın kolektif olmaktan çok bireysel bir niteliğinin bulunduğu, maddede özne olarak “herkes” terimi tercih edildiğinden yaş, temyiz kudreti, vatandaşlık veya cinsiyet temelinde istisna olmaksızın her bireyin bu haktan yararlanabileceği, buna karşılık bu hakkın dört alt kategorisinden sadece “konuta saygı hakkının” öznesinin hem gerçek hem de tüzel kişiler olabileceği, “özel yaşama saygı hakkı”, “aile yaşamına saygı hakkı” ve “haberleşmeye saygı hakkı”ndan ise doğaları gereği ancak gerçek kişilerin yararlanabileceği belirtilmektedir (Gülay Arslan Öncü, Özel Yaşama ve Aile Yaşamına Saygı Hakkı, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Anayasa, Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Kapsamında Bir İnceleme, Sibel İnceoğlu (Ed.), Ankara 2013, s.301). Kişisel veriler, “özel yaşama saygı hakkı” kapsamında korunan hukukî menfaatler arasında bulunan “bireyin mahremiyetinin korunması hakkı”nın konusu olarak ele alınmaktadır (Öncü, age., s.311-312). İncelenen kuralda kamu tüzel kişileri ile özel hukuk tüzel kişilerini kapsayacak şekilde geçen “tüzel kişiler”in ise adresleri bakımından “mahremiyet hakkı” söz konusu olmadığı gibi kuruluş gayeleri itibariyle mümkün olduğunca alenî olmaları gerekmektedir.

                         Nitekim, kararın gerekçesinde atıf yapılan 95/46/EC sayılı Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Serbest Dolaşımı Konusunda Bireylerin Korunması Hakkındaki Avrupa Direktifinin 2. maddesinde de kişisel veriler “kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişilere ait bilgi” olarak tanımlanmakta ve elektronik haberleşme sektörüne ilişkin olarak tüzel kişileri de koruma kapsamında kabul eden 2002/58/EC sayılı Elektronik Haberleşme Sektöründe Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Gizliliğin Korunması Hakkındaki Avrupa Direktifinin Başlangıç kısmının 12. paragrafında bu Direktif ile üye devletlere 95/46/EC sayılı Direktifin uygulama alanını tüzel kişileri de kapsayacak şekilde genişletme yükümlülüğü getirilmediği belirtilmektedir. 95/46/EC sayılı Direktifin 8. maddesinde, özel hukuk tüzel kişilerinin faaliyetleri esnasında yapılan işlemeler ile daha önce kamuya açıklanmış veya kanunî hakların tesisi için gerekli verilerin işlenmesinde hukuka uygunluk nedenlerinin bulunduğu da kabul edilmektedir.

                         Kuralda geçen “tüzel kişiler”den olan şirketlerin, Türk Ticaret Kanunu ve Kooperatifler Kanununa göre Ticaret Siciline tescil ile tüzel kişilik kazanacakları ve bunların merkezleri ile ortaklarının adreslerinin de Ticaret Sicili Gazetesinde ilân edileceği; ayrıca Türk Ticaret Kanununun 39. maddesine göre ticarî işletmeyle ilgili ticarî mektuplarda ve ticarî defterlere yapılan kayıtların dayandığı belgelerde sicil numarası, ticaret unvanı, işletmenin merkezi ile tescil edilen internet sitesinin adresinin gösterileceği; vakıfların Türk Medenî Kanununun 102. maddesine göre sicile tescil ile tüzel kişilik kazanacağı ve ilgili Tüzük uyarınca vakfın yerleşim yerini de belirtecek şekilde Resmî Gazetede ilân edileceği ve nihayet derneklerin de diğer bilgileri ile birlikte ilgili mevzuat uyarınca sicile kaydedildiği dikkate alındığında özel hukuk tüzel kişilerinin adresleri bakımından mahremiyet hakkından söz edilemeyeceği açıktır. Kamu tüzel kişileri de kamu gücü kullanan, mevzuatla yetki ve görevleri belirlenen ve bu itibarla yetki ve görevleri gibi adresleri de alenî olması gereken kuruluşlardır.

                         Dolayısıyla, Anayasanın 20. maddesinin son fıkrasında ayrıca düzenlenen kişisel verilerin korunmasını isteme hakkının tüzel kişileri kapsamadığını belirtmek, AİHM kararlarına da dayanılarak yapılan yukarıdaki tespitlerle çelişmeyecektir.

                         Yukarıda da açıklandığı üzere, itiraz konusu kuralla yapılan düzenlemenin özel hukuk ve kamu tüzel kişileri bakımından, önceden halka duyurulan ve herkese açık olan verilere ilişkin olması, başka bir ifadeyle gizliliği değil,  aleniyeti esas olan adres bilgilerini kapsaması sebebiyle, incelenen hükümde tüzel kişilerin rızasının aranmamasında Anayasanın 20. maddesine bir aykırılık bulunmamaktadır.

                         Diğer taraftan, Anayasanın mezkûr hükmünde kişisel verilerin “ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla” işlenebileceği hükme bağlandığından, belirtilen bu iki durumdan birinin varlığı kişisel verilerin işlenebilmesi için yeterli görülmekte ve kanunda istisna olarak öngörülen hâllerde kişinin açık rızasının da aranması gerekmemektedir.

                         Ayrıca, kararın gerekçesinde tüzel kişilere ait kişisel verilerin ilgili kanunlar gereği veya kişilerin kendilerince kamuya açıklanmış ya da açık sicillerde yer almış olmasının, söz konusu verilerin ücret karşılığında üçüncü kişilere aktarılmasına rıza gösterildiği anlamına gelmediği belirtilmekte ise de, veri tabanından yararlananlardan bir ücret alınıp alınmaması kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı bakımından belirleyici bir unsur değildir.

                         Bu sebeplerle, 6475 sayılı Kanunun 3. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yer alan “. ilgili mevzuatı saklı kalmak kaydıyla, gerçek kişilerin rızası alınarak …” ibaresindeki “gerçek” kelimesinin iptaline ilişkin talebin reddine karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle, iptal yönündeki çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.

Üye

Hicabi DURSUN

Üye

Muammer TOPAL

Üye

M. Emin KUZ

KARŞIOY GEREKÇESİ

 

          6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu’nun 29. maddesinin (2) numaralı fıkrasıyla, PTT hizmetleri ile ilgili olarak herhangi bir talepte bulunmak ve PTT’nin sorumlu olduğu hallerde dava açmak sadece o hizmetten yararlanan ile sınırlandırılırken; (3) numaralı fıkrasında ise, PTT hizmetleri ile ilgili olarak talepte bulunma ve dava açma hakkının, faaliyet konusu işlemin tesisi tarihinden itibaren bir yılın sonunda zamanaşımına  uğrayacağı; bu sürenin PTT’ye başvuru ile kesileceği ve yapılan inceleme ve araştırmaların sonucunun ilgililere bildirildiği tarihte kesildiği yerden yeniden başlayacağı ile sürenin yeni bir başvuruyla tekrar kesilmeyeceği kurallarına yer  verilmiştir.

          Anayasanın 172. maddesinde Devlete, tüketicileri koruyucu ve aydınlatıcı tedbirleri alma ve tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimlerini teşvik etme görevi verilmiş, bu görevleri hayata geçirmek için ise 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun çıkarılmıştır. Bu Kanun hükümlerine göre, tüketici haklarının ihlali durumunda sadece hizmetten yararlanan tüketici değil, tüketici örgütleri ile Gümrük ve Ticaret Bakanlığı da dava açabilmekte; zamanaşımı süresi ise, ayıplı hizmetten dolayı yapılacak taleplerde hizmetin ifasından itibaren iki yıl, ayıplı hizmetin neden olduğu zarardan dolayı ise üç yıl olarak kurallaştırılmış bulunmaktadır.

          6475 sayılı Kanunun, PTT hizmetleri ile ilgili olarak herhangi bir talepte bulunma ve PTT’nin sorumlu olduğu hallerde dava açmayı hizmetten yararlanan ile sınırlandıran 29. maddesinin (2) numaralı fıkrası, Anayasanın Devlete yüklediği tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimlerini teşvik etme göreviyle; talepte bulunma ve dava açma süresini bir yılla sınırlayan (3) numaralı fıkrası ise, Devletin tüketicileri koruma  göreviyle  bağdaşmamaktadır.

          Yasalar arasında aynı konuda farklı kurallar konulması yasa koyucunun takdir hakkı içindedir ve Anayasa Mahkemesi yasaların denetimini yasalara göre değil, Anayasal kurallara uygunluğa göre yapar denilebilir. Ancak, yasa koyucu takdir hakkını kullanırken Anayasal kurallara uymak zorundadır.

          Anayasanın 172. maddesinin gereği olarak tüketici haklarını güvence altına almak üzere çıkarılan 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunda yer alan güvencelere PTT A.Ş. lehine istisnai düzenlemeler getiren 6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu’nun 29. maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkralarındaki hükümler, Anayasanın 2. maddesindeki  kurallarla  bağdaşmamaktadır.

          Anayasanın 2. maddesinde hukuk devleti ilkesine de yer verilmiştir. Anayasanın 2. maddesindeki hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan  devlettir.

          Anayasa Mahkemesinin 20.11.1996 tarih, E.1996/58, K.1996/43 sayılı kararında da belirtildiği üzere, “hukuk Devleti olabilmenin en önemli göstergelerinden biri yasaların genelliği ilkesine uyulmasıdır. Yasaların genelliği ilkesi, özel, aktüel ve geçici bir durumu gözetmeyen, belli bir kişi veya kuruluşu hedef almayan, aynı statü ve durumda olan herkesi kapsayan kuralların getirilmesini zorunlu kılar.”  Aynı durum  ve statüde olan  herkesi kapsayan 4077 sayılı Kanundaki kuralları işlemez kılmayı, tüketiciler aleyhine ve PTT A.Ş. lehine, serbest piyasa ilkelerine aykırı, haksız rekabet oluşturacak nitelikte, PTT A.Ş.’yi korumaya yönelik, özel, PTT A.Ş.’ye tanınan bir ayrıcalık, yasalaştırılarak yasaların genelliği ilkesinden ayrılınmış olunduğundan, kural Anayasanın 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesine aykırılık taşımaktadır.

          6475 sayılı Kanun’un 22. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, PTT’nin faaliyet konuları; yurt içinde ve yurt dışında her türlü taşımacılık hizmetlerini de içerecek şekilde posta, koli, kargo ve lojistik hizmetleri; pul basımı ve satımı; 5411 sayılı Bankacılık Kanunu kapsamındaki faaliyet konuları ile ilgili bankalarla yapacağı sözleşmeler doğrultusunda bankalara destek hizmetleri, parasal posta hizmeti, ödeme hizmeti, adres bilgi kayıt sistemi ve elektronik sertifika hizmet sağlayıcılığı, elektronik ortam dahil her türlü tebligat ve telgraf hizmetlerine ilişkin faaliyetler ile esas sözleşmesinde belirlenen diğer faaliyetler olarak sıralanmıştır.

          PTT’nin faaliyet alanı içinde bulunan yurtiçi ve yurtdışı koli ve kargo taşımacılığı hizmetlerini yürüten çok sayıda koli ve kargo taşımacılığı ile lojistik hizmeti firmaları; para transferi, ödeme ve bankacılık hizmetlerini yürüten çok sayıda banka vardır ve bunların tamamı yürüttüğü hizmetlerden dolayı, 4077 sayılı Tüketicinin Korunması  Hakkında Kanun  hükümlerine tabi  bulunmaktadır.

          PTT ile taşımacılık ve lojistik firmaları ve bankalar arasında sermayeye sahiplik dışında hukuken bir fark bulunmayıp, hukuk karşısında bunlar özdeş durumdadır.

          Anayasa Mahkemesinin birçok kararında vurgulandığı üzere, Anayasanın 10. maddesinde öngörülen yasa önünde eşitlik ilkesi, birbirinin aynı durumda olanlara ayrı kuralların uygulanması ve ayrıcalıklı kişi ve toplulukların yaratılmasını engellemeyi amaçlamaktadır. Aynı durumda olanlar için ayrı düzenleme Anayasaya aykırılık oluşturur. Anayasanın amaçladığı eşitlik, eylemli değil hukuksal eşitliktir ve aynı hukuksal durumların aynı, ayrı hukuksal durumlar ayrı kurallara bağlı tutulmasını gerektirir.

          PTT A.Ş.’nin faaliyet yürüttüğü taşımacılık, lojistik ve bankacılık sektörlerinde, faaliyette bulunan diğer firmalardan hukuki bir farklılığı yok iken, ayrı kurallara tabi tutularak ayrıcalıklı kılınmasını öngören 6475 sayılı Kanun’un 29. maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkraları Anayasanın 10 uncu maddesine de aykırılık taşımaktadır.

          Yukarıda açıklandığı üzere, 6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanunu’nun 29. maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkralarının, Anayasanın 2., 10. ve 172. maddelerine aykırı olduğunu düşündüğümden çoğunluk görüşüne katılmadım.

Üye

Celal Mümtaz AKINCI

KARŞIOY GEREKÇESİ

                         Mahkememiz çoğunluğu tarafından, iptal istemine konu 6475 sayılı Posta Hizmetleri Kanununun 3. maddesinin (a) bendinde yer alan ‘gerçek’ ibaresinin, kuralda tüzelkişiler yönünden rıza öğesine yer verilmemesi ve bu şekilde kişisel verilerinin korunmaması dolayısıyla Anayasa’nın 10. ve 20. maddelerine aykırı görülerek iptali gerektiği sonucuna ulaşılmış olmakla birlikte, aşağıda yazılı nedenlerle bu görüşe iştirak edememekteyim.

                         İncelemeye konu kural şöyledir : “a) Adres bilgi kayıt sistemi: 25.4.2006 tarihli ve 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu ve ilgili mevzuatı saklı kalmak kaydıyla, gerçek kişilerin rızası alınarak, gerçek ve tüzel kişiler ile kamu kurum ve kuruluşlarına ait fiziki ve elektronik adreslerin, reklam ve tanıtım amacıyla PTT hizmetlerinden yararlananlara ücret karşılığı kullandırılmasına yönelik olarak oluşturulan PTT’ye ait veri tabanını,”

                         5982 sayılı Kanunun 2. maddesiyle Anayasa’nın 20. maddesine eklenen 3. fıkra uyarınca, “herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. … kişisel veriler ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir…” Anayasa’daki bu düzenleme elbette tüzelkişileri de kapsamaktadır. Ancak düşünceme göre, gerçek kişiler ile tüzelkişiler bakımından nelerin kişisel veri sayılacağı konusunda tam bir paralellik kurulamaz.

                         Kişisel veri kavramı esasında gerçek kişiler için geliştirilmiştir. Bu kavramın ortaya çıkmasından önce gerçek kişiler bakımından hukuki koruma, kişilik haklarının korunması ve ‘özel hayatın gizliliği’ (mahremiyet hakkı) kavramları çerçevesinde sağlanmıştır. Gelişen insan hakları hukukuna paralel olarak insan onuru, bireyin özerkliği ve bilgilerin geleceğini belirleme hakkı gibi kavramlar geliştirilmiştir. Son kırk yılda Birleşmiş Milletler, OECD ve Avrupa Konseyi çalışmaları ve uluslararası metinlerde kişisel veri kavramı yerleşmiştir (bkz.; Elif Küzeci, Kişisel Verilerin Korunması, Ankara 2010, s. 67 vd., 116 vd.; Hayrunnisa Özdemir, Elektronik Haberleşme Alanında Kişisel Verilerin Özel Hukuk Hükümlerine Göre Korunması, Ankara 2009, s. 26 vd; Selen Uncular, İş İlişkisinde İşçinin Kişisel Verilerinin Korunması, Ankara 2014, s. 29 vd.; Doğan Kılınç, Anayasal Bir Hak Olarak Kişisel Verilerin Korunması, AÜHFD Y. 61, S. 3, 2012, s. 1089 vd.). Nitekim Avrupa Birliği ülkelerinde veri koruma düzenlemelerinin temelini teşkil eden 94/46-EC sayılı Avrupa Veri Koruma Direktifinde gerçek kişiler bakımından kişisel verilerin korunması esas alınmış, ancak 2002/58 – EC sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifi’nde yalnızca elektronik haberleşme sektörüne ilişkin olarak gerçek ve tüzel kişilerin veri sahibi kabul edilebileceği belirtilmiştir.

                         Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan “Kişisel Nitelikteki Verilerin Otomatik isleme Tabi Tutulması Karsısında Şahısların Korunmasına Dair Sözleşme”nin 2. maddesinde kişisel veri; “Kimliği belirtilen veya belirtilebilen gerçek kişiyle ilgili tüm bilgiler” olarak tanımlanmıştır (Kılınç, agm. s. 1094.).

                         Kişisel veri terimi ile genel olarak; kimliği belirli veya belirlenebilir bir kişiye ait her türlü bilgiyi ifade etmektedir. Bu anlamda gerçek kişilerin nüfus ve sağlık bilgileri, sosyal ve kültürel ilişkilerine ilişkin bilgiler, cinsel hayatlarına, gelir-giderlerine, aile yapıları ve bağlarına ilişkin bilgiler, inanç ve felsefi düşüncelerine, adreslerine dair bilgilerin kişisel veri olduğu söylenilmelidir. Bu kapsamda, gerçek kişiler yönünden adres bilgilerinin kişisel veri olarak kabul edilmesi doğaldır. Tüzelkişiler bakımından da, kişiliklerini ilgilendiren konularla ilgili olarak örneğin ticari varlıklarını ve ticari ilişkilerini ya da faaliyetleri ve faaliyetleri sırasında ilişki kurdukları gerçek ve tüzelkişilerle ilgili bilgilerini kişisel veri kapsamında değerlendirmek mümkün olabilir. Fakat tüzelkişiler bakımından adres bilgilerinin kişisel veri olarak kabul edilmesi, kişisel veri hukukunun amacını aşan ve hukukla bağdaşmayan aşırı bir yorum niteliğindedir. Diğer taraftan, ticari hayatta faaliyet gösteren şirketler ile kooperatifler kuruluş ve adresleri ticaret sicil gazetesinde ilan edilerek ve Medeni Kanun kapsamında kurulan vakıflar da tescil ve ilanı Resmi Gazete’de yayımlanarak aleniyet kazanmaktadır. Benzer biçimde dernekler de kamu yararı veya belirli bir amaçla faaliyet göstermek üzere kurulan ve topluma kendilerini bu isim ve adresleriyle duyuran özel hukuk tüzel kişileridir. Belirtilen tüzelkişiler bakımından aleniyet kazanan faaliyet adreslerinin kişisel veri olduğu ve anayasal koruma içerisinde bulunduğu görüşü tarafımca paylaşılmamaktadır. Buna karşın bir tüzel kişinin faaliyeti kapsamında herkesin bilmesine kapalı tutulan bazı adreslerin (örn. şirket toplantı yeri, üretim veya ticari planlama adresi, bir derneğin veya vakfın deposunun adresi vb.) kişisel veri olarak korunması söz konusu olabilir. Ancak kuralda söz konusu olan hukuken aleniyet kazanmış kuruluş adreslerine ilişkin bilgilerdir.

                         Anayasa’nın 10. maddesi yönünden ise, hukuk düzenindeki varlıkları, haklar ve borçlara ehliyetleri bakımından gerçek ve tüzelkişilerin eşit olduğu söylenebilir ise de, varoluş nedenleri gereği doğal olarak birtakım haklar bakımından farklı düzenlemelere ihtiyaç olacağı açıktır. Örneğin gerçek kişi için söz konusu olan seyahat hürriyetinin veya toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının tüzel kişi bakımından geçerli olduğu ve eşit düzenlemeleri gerektirdiği ileri sürülemez. Bu nedenle, kişisel veri bakımından aynı hukuki durumda bulunmayan gerçek ve tüzel kişiler arasında eşitlik karşılaştırmasının yapılamayacağı görüşündeyim. Diğer taraftan çoğunluk gerekçesinde tüzel kişiye ait adres bilgilerinin ticari kullanımının hukuka aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Tüzel kişilere ilişkin hukuk kurallarında alenileşmesi öngörülen adres bilgilerinin, söz gelimi internet ortamında herhangi bir kişi tarafından, “Türkiye’deki Çocuk ve Kadın Vakıfları ve Adresleri” başlığı altında reklam gelirlerini haiz bir arama motoruyla tanıtılıyor olması hukuka aykırı olmayacağı gibi, incelenen Kanundaki düzenlemenin bu bakımdan aykırı bulunması da o derece mümkün olmayacaktır.

                         Açıklanan nedenlerle, incelenen kuralın Anayasa’ya aykırı olmadığı ve iptal başvurusunun reddi gerektiği görüşünde olduğumdan, sayın çoğunluğun iptal kararına iştirak edememekteyim.

Üye

Hasan Tahsin GÖKCAN

Bir Cevap Yazın