2007/1 (Siyasî Parti Kapatma)

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Esas Sayısı       : 2007/1 (Siyasî Parti Kapatma)

Karar Sayısı    : 2009/4

Karar Günü     : 11.12.2009

                   DAVACI: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı

                   DAVALI: Demokratik Toplum Partisi

                   DAVANIN KONUSU: 1- Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline gelen ve bu şekilde;

                   – Anayasa’nın 68 inci maddesinin 4 üncü fıkrasına,

– 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 80, 81, 82 ve 90 ıncı maddelerine,

                   Aykırı eylemlerde bulunduğu açıkça anlaşılan Demokratik Toplum Partisi (DTP)’nin Anayasa’nın 69 uncu maddesinin 6 ncı fıkrası ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101/1-b ve 103 üncü maddeleri gereğince temelli kapatılmasına,

                   2- Partinin kapatılmasına beyan ve faaliyetleri ile neden olan Aydın Budak, Abdulkadir Fırat, Abdullah İsnaç, Abdurrahim Bilen, Ahmet Aka, Ahmet Ay, Ahmet Aydın, Ahmet Cengiz, Ahmet Narım, Ahmet Özbay, Ahmet Türk, Ahmet Yalçıntaş, Akif Hamitoğlu, Alaattin Ege, Alaattin Enül, Ali Aslan, Ali Bozan, Ali Gün, Ali Sever, Arif Yayla, Aslan Kızıl, Ayfer Ekin, Ayhan Karabulut, Aynur Coşkun, Aysel Tuğluk, Ayşe Arslan, Azize Yağız, Bahar Yeşilyurt, Bayram Bozan, Bedirhan Aklan, Bedri Arslan, Bedir Fırat, Behçet Tunç, Beşir Bekle, Burak Avcı, Burhan Yürek, Büro Görmez, Cafer Selçuk, Cemal Coşgun, Cemal Kuhak, Cemalettin Padir, Çiçek Arıç, Çimen Işık, Deniz Yeşilyurt, Dicle Manap, Doğan Erbaş, Emin Uslu, Emral Dağdelen, Erdoğan Karaca, Ethem Şahin, Eyüphan Aksu, Ezgi Dursun, Fatma Kurtulan, Faysal Yaçan, Fehime Ete, Ferdi Sönmez, Ferhan Türk, Ferit Datlı, Fettah Dadaş, Fevzi Kara, Fuat Arslan, Funda Apak, Gülhanım Doğan, Gürü Toprak, Hacer Taşarsu, Hacı Özbay, Hacı Üzen, Halil Adıgüzel, Halil İmrek, Halis Yurtsever, Halit Kahraman, Halit Taşçı, Hatice Adıbelli, Hazal Aras, Hediye Tekin, Hilmi Aydoğdu, Hilmi Karaoğlan, Hüseyin Bektaşoğlu, Hüseyin Çalışçı, Hüseyin Kalkan, Hüseyin Şahin, Hüseyin Yılmaz, Hüsnü Koyuncu, İbrahim Binici, İbrahim Erkul, İbrahim Halil Parıldar, İbrahim Sunkur, İhsan Güler, İlhan Öymen, İsmet Aras, İzzet Belge, Kemal Aktaş, Kemal Çağlan, Kenan Demir, Kudret Ecer, Leyla Zana, Lezgin Bingöl, Lezgin Örnek, Lütfi Dağ, Mahmut Alınak, Mahmut Aydıncı, Mahmut Güngör, Mahmut Kayar, Medeni Kırıcı, Mehmet Ali Öcalan, Mehmet Ali Yaman, Mehmet Ayas, Mehmet Bayraktar, Mehmet Cevat İnce, Mehmet Emin Acar, Mehmet Emin Yanardağ, Mehmet Emin Yıldız, Mehmet Faik Taşkın, Mehmet Hatip Dicle, Mehmet İnsan, Mehmet Kodaman, Mehmet Latif Alp, Mehmet Muhti Aslan, Mehmet Sait Şaşmaz, Mehmet Salih Duran, Mehmet Salih Koca, Mehmet Salim Sağlam, Mehmet Sefa Güngör, Mehmet Şakar, Mehmet Şirin Karademir, Mehmet Şirin Tetik, Mehmet Tilki, Mehmet Topçu, Mehmet Tusun, Mehmet Veysi Dilekçi, Mehmet Yaşik, Mehmet Zeki Doğru, Meliha Varışlı, Menderes Öner, Merak Kurum, Metin Tekçe, Mikail Varhan, Muhlis Altun, Murat Avcı, Murat Daş, Murat Öztürk, Musa Farisoğulları, Mustafa Atmaca, Mustafa Eraslan, Mustafa Tuç, Müslüm Kılıç, Nayif Coşkun, Nazahat Kaya, Nazime Ceren Salmanoğlu, Necdet Atalay, Nedim Taş, Nimet Özalp, Nizamettin Öztürk, Nuray Kılıç, Nurettin Demirtaş, Nusrat Akın, Onur Geldi, Orhan Miroğlu, Orhan Tunç, Osman Akkoyun, Osman Baydemir, Osman İbek, Osman Özçelik, Osman Taşdemir, Ömer Aşgakara, Ömer Yılmaz, Özgür Söylemez, Pakize Ukşul, Pelgüzar Kaygısız, Pınar Uzun, Ramazan Özmen, Resul Atay, Sabahat Tuncel, Sabri Çelebi, Sabriye Burumtekin, Salih Karaaslan, Saniye Turhan, Sara Aktaş, Sebahattin Işık, Sebahattin Suvağcı, Sedat Yurttaş, Selahattin Demirtaş, Selim Engin, Selim Sadak, Selma Irmak, Selma Söker, Serhat Ölmez, Sevehir Bayındır, Seydi Ahmet Öcalan, Seyithan Kırar, Sırrı Keleş, Sıtkı Adsız, Sibel Öz, Sihem Akyüz, Sima Dorak, Sinan Uğur, Sultan Uğraş, Suna Akkuş, Süleyman Kılıç, Şaban Yılmaz, Şakir Acar, Şükrü Binici, Tamer Temel, Taylan Gürel, Tuncer Bakırhan, Türkan Yüksel, Uğur Saraç, Vakkas Dalkılıç, Veli Aramaz, Yakup Aslan, Yıldız Aktaş, Yıldız Bahçeci, Yusuf Kaya, Yusuf Tokdemir, Yüksel İğdeli, Zahide Besin, Zeki Aslan, Zeynep Doğan, Zeynep Karaman, Ziver Gümüş ve Ziya Akdemir’in Anayasa’nın 69 uncu maddesinin 9 ncu fıkrası ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 95 inci maddesi uyarınca temelli kapatılmaya ilişkin kararın Resmi Gazete’de yayınlanmasından itibaren beş yıl süreyle bir başka siyasi partinin kurucusu, yöneticisi, deneticisi ve üyesi olamayacaklarına, karar verilmesi istemidir.

I- DAVA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 16.11.2007 günlü, SP.135 Hz.2007/2 sayılı iddianamesi şöyledir:

I- GENEL AÇIKLAMA:

Ülkenin bölünmez bütünlüğü, Anayasa’nın 3 ncü maddesinde ‘Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür’ şeklinde ifade edilmiş ve bu düzenleme Anayasa’nın 4 ncü maddesinde ‘Demokratik Yoldan’ olsa bile Anayasa’nın değiştirilemeyecek ve değiştirilmesi teklif edilemeyecek hükümleri arasında yer almıştır. Yine Anayasa’nın 14 ncü maddesinin birinci fıkrasına göre, Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerin hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.

Anayasa’nın 68 nci maddesinin ikinci fıkrasında ifade edildiği üzere, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları arasında kabul edilen siyasi partilerin sosyal ve siyasi yaşamdaki önemlerine binaen; kurulmaları, çalışma esasları, denetlenmeleri ve kapatılmalarında uygulanacak ilkeler bizzat Anayasa tarafından öngörülmüş ve Anayasa’nın 69 ncu maddesinin son fıkrası gereğince söz konusu hususların çıkarılacak bir yasa ile düzenlenmesi hüküm altına alınmıştır.

Anayasa hükmü gereğince çıkarılan 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nda belirlenen Anayasa ilkeleri çerçevesinde getirilen kurallar gereğince siyasi partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılacağı öngörülmüştür.

Anayasa’nın 68 nci maddesinin 2 nci fıkrasında belirtildiği gibi demokratik ve siyasi yaşamın vazgeçilmez unsurları olup, kuruluş ve faaliyetlerinde serbestlik tanınan siyasi partilerin; demokratik düzeni bozucu, Devletin bağımsızlığını, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ile Hukuk kurumlarına ve Devletin demokratik yapısına duyulan güvenin sarsılmasına neden olan tavır sergilemeleri halinde kamu düzenini bozacakları tartışmasız olup, bu durumda Devletin kendi varlığına yönelen tehditlere karşı önlem alması demokratik hukuk devleti olmanın gereğidir.

Nitekim Anayasa’nın 69 ncu maddesinin 6 ncı fıkrasında ‘Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü’ ilkesini koruma altına alan Anayasa’nın 68 nci maddesinin 4 ncü fıkrasına aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi halinde siyasi partilerin temelli kapatılacakları hüküm altına alınmıştır. 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78 nci maddesinin (a) ve (b) fıkraları ile 80 nci maddesi ve 81 nci maddenin (a) ve (b) fıkralarında siyasi partilerin ülkenin bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerde bulunamayacağı, federal devlet sisteminin savunulamayacağı, azınlık yaratmaya çalışamayacakları, bölgecilik, ırkçılık yapamayacakları hüküm altına alınmış, 103 ncü maddesinde söz konusu ilkelere aykırı eylemler nedeniyle odak haline gelmenin ölçütleri belirlenmiş, 101 nci maddede ise odaklığın tesbiti halinde partinin temelli kapatılacağı veya eylemin ağırlığına göre Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verileceği öngörülerek Anayasa’daki yaptırımlar düzenlenmiştir.

II- SİYASİ PARTİ KAPATMA NEDENLERİ:

A- Uluslararası hukuk yönünden;

Uluslararası hukukta örgütlenme özgürlüğü içerisinde değerlendirilen siyasi partiler, kural olarak yine uluslararası sözleşmelerle (BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi) korunmaktadır.

 İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin (İHAS’ın) 11 nci maddesinde açıkça siyasi partiler konusunda bir düzenleme yer almamakta ise de; siyasi partiler, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) tarafından ‘dernekler bağlamında’ 11 nci madde kapsamında değerlendirilmektedir.

İHAM’a göre, 11 nci madde ile bir siyasi partinin kurulmasından başka, özgürce faaliyette bulunabilmeleri de koruma altına alınmıştır. Ancak İHAS ile birey hak ve özgürlükleri ve bu bağlamda örgütlenme özgürlüğü koruma altına alınmış ise de, siyasi partilere tanınan bu özgürlük kuşkusuz sınırlandırılamayan bir özgürlük değildir. Avrupa kamu düzenini oluşturan ve koruyan sözleşme uyarınca, bir siyasi partinin eylemlerinin, Avrupa kamu düzeniyle çatışması ve sözleşmeyle korunan alanın dışına taşması durumunda, yine sözleşmede öngörülen nedenlere dayalı olarak yasaklama ve sınırlandırmalar öngörülebilecektir.

İHAS’ın ‘temel haklar’ kapsamında görerek, 11 nci maddesinin birinci fıkrasıyla koruduğu siyasi partiler konusunda, aynı maddenin ikinci fıkrasındaki ‘Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplumda zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla sınırlanabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler, kolluk mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında meşru sınırlamalar konmasına engel değildir’ biçimindeki düzenlemeden hareketle, siyasi partiler hakkında kısıtlama veya yaptırımlar uygulanması mümkündür.

Siyasi partilere uygulanacak yaptırımlar arasında kuşkusuz bir siyasi partinin kapatılması yaptırımı da yer almaktadır. Ancak kapatma yaptırımının, bir siyasi partiye uygulanabilecek en radikal yaptırım olması karşısında, bu yaptırımın uygulanabilmesi, belirli koşulların gerçekleşmesini gerektirmektedir.

İHAS’nin 11 nci maddesindeki düzenleme gözetildiğinde, ülkedeki demokratik rejimi tehlikeye sokacak siyasi projesi bulunan ve/veya siyasi amaçlar için gerektiğinde şiddete başvurmayı amaçlayan siyasi parti için kapatma yaptırımı öngörülmesi İHAS’a aykırı değildir (Emek Partisi/Türkiye kararı).

İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan nedenlere dayanarak bir siyasi partinin kapatılması konusu, Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu tarafından incelenerek Venedik İlkeleri adıyla da raporlaştırılmıştır. Buna göre, ifade özgürlüğünü düzenleyen İHAS’ın 10 ncu maddesiyle çok yakın ilişkisi olan 11 nci madde uyarınca bir siyasi partinin kapatılması ‘ırkçılığı, terörü, yabancı düşmanlığını, şiddeti, şiddet çağrısını teşvik ediyor veya hoşgörüsüzlüğe dayanıyorsa’, bu durumlarda İHAS’ın 11 nci maddesinin bir ve ikinci fıkrasındaki düzenlemelerden hareketle, siyasi partinin kapatılması gündeme gelebilecektir. Burada ‘şiddet’ kelimesini çok dar anlamda değerlendirerek partililerin ellerine silah alıp, eyleme girişmelerini anlamamak gerekir. Bir siyasi partinin şiddeti ilke edinmiş, ülke çapında öldürme, bombalama eylemlerini gerçekleştiren ve ülke bazında olduğu gibi uluslararası alanda da terör örgütü olarak kabul edilen bir örgütü açık veya gizli olarak desteklemesi, her platformda bu örgüte meşruiyet kazandırmaya çalışması söz konusu siyasi partinin ‘şiddeti’ siyasal amaçlarına ulaşmak için benimsediğinin açık kanıtıdır.

Bir siyasi partinin kapatılması, örgütlenme özgürlüğüne müdahale niteliğindedir. Bu nedenle bir siyasi parti hakkında uygulanacak kapatma yaptırımının İHAS’ a uygun olarak değerlendirilebilmesi yani bu müdahalenin haklı sayılabilmesi için; Müdahalenin haklılığı, kapatma yaptırımını içeren yasanın, herkesçe erişilebilir, bilinebilir, anlaşılabilir, öngörülebilir, açık ve kesin ifadeler içeren ve ilan edilen bir yasa olmasını gerektirmektedir (Refah Partisi/Türkiye Kararı).

Kapatma yaptırımı, İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci fıkrasında sayılan neden veya nedenlere dayanmalıdır. Kapatma yaptırımının, bir siyasi partiye uygulanabilecek en radikal yaptırım olması, bu yaptırımın inandırıcı ve zorlayıcı koşulların varlığı durumunda uygulanmasını gerektirmektedir. Uygulanan kapatma yaptırımı, ‘demokratik toplum gereklerine uygun olmalı’ Bu çerçevede olaylar, ulusal mercilerce kabul edilebilir şekilde değerlendirilmiş olmalıdır. Kapatma yaptırımı ile birlikte siyasi yasaklamalar öngörülmesi için de, bu yasaklamaların, ‘ilgili ve yeterli’ olması gerekmektedir.

Siyasi partiler devletin hukuksal, anayasal ve yasal yapısını değiştirmek için mücadele edebilmelidirler. Ancak bu mücadele için kullanılan araçlar herhalde hukuka uygun olmalı, demokratik araçlara dayanmalı, önerilen değişim temel demokratik ilkelere uyumlu olmalıdır Siyasi partiler hedeflerine şiddeti teşvik ederek değil, mevcut yasal sistem içerisinde ulaşmayı amaç edinmelidir.

İHAM’a göre bir siyasi parti, mevzuatın veya yasal ve anayasal yapının değiştirilmesi konusunda iki koşulda kampanya yürütebilir: Bunlardan birincisi, kullanılan bütün yollar her bakımdan yasal ve demokratik olmalıdır. İkincisi ise, önerilen değişikliğin kendisi ‘temel demokratik prensiplerle’ bağdaşmalıdır. Bu kuraldan hareketle, sorumluları şiddete başvurmayı teşvik eden veya demokrasinin bir veya birçok kuralına uymayan veya demokrasiyi yıkmayı amaçlayan ve de demokrasinin tanıdığı hak ve özgürlükleri tanımayan ‘siyasi bir projeyi öneren’ partinin, bu nitelikteki eylemleri, kapatma yaptırımına konu olabileceği gibi, bu nedenle uygulanacak yaptırıma karşı da ilgili siyasi parti İHAS korumasından yararlanamayacaktır. (RP/Türkiye, Emek Partisi/Türkiye Kararları).

Kapatma yaptırımı boyutundaki müdahale, takip edilen meşru amaçla orantılı, uygun ve yeterli olmalı, sosyal bir ihtiyaca cevap vermelidir, yani demokratik bir toplumda gerekli olmalıdır (TBKP/Türkiye, Sosyalist Parti/Türkiye, ÖZDEP/Türkiye, HEP/Türkiye, RP/Türkiye Kararları).

Müdahalenin orantılılığı için, müdahalenin özü ve ağırlığına bakılmalı, kapatma yaptırımı en ciddi durumlarda uygulanmalı, radikal bir önlem niteliğinde olmamalıdır. Yöneticileri, üyeleri ve bağlı BELEDİYE başkanları vasıtasıyla Ülke içerisinde terör örgütü emirleri ile ayaklanma benzeri toplu şiddet hareketlerini başlatıp, ölüm, yaralanma, kamu ve özel kişilere ait malvarlıklarına zarar verme gibi eylemlerin gerçekleştirilmesi halinde kapatma yaptırımı radikal bir önlem olmayacağı gibi toplumun güvenliği ve huzuru açısından acilen uygulanması gereken tek yaptırım olmaktadır. Bu konuda tarihsel deneyimlerden kaynaklanan ihtiyaçlar da dikkate alınmalı, dolayısıyla geçmişte ülkede yaşanan ve yaşanmaya halen de devam edilen terör örgütü kaynaklı şiddet olayları değerlendirilmelidir.

Zorlayıcı sosyal gereksinim yönünden tehdidin varlığına ve yeterince yakın olduğuna ilişkin kanıtlar inandırıcı olmalıdır. Siyasi parti lider ve üyelerinin isnat edilebilen eylem ve konuşmaları, terör örgütü direktifleri ile etkilediği kitleleri sokaklarda şiddet içeren gösteriler yapmaya çağırıp, devletin güvenlik kuvvetlerine silahlı, taşlı, molotof kokteylli saldırılar düzenletiyor ve ortaya çıkan isyan görüntüleri ile toplumu aşırı derecede rahatsız edip, ülkede etnik bir çatışmanın temellerini oluşturmaya çalıştığı yolunda kamuoyunda kanaat uyandırıyorsa, zorlayıcı sosyal gereksinim yönünden tehdidin varlığı ve yeterince yakın olduğu aşikardır.

Bir siyasi parti eylemlerinin kapatma yaptırımına konu olabilmesi, her şeyden önce bu eylemlerin niteliği ve siyasi partiye isnat edilebilirliği sorununu gündeme getirmektedir. Konu İHAS yönünden İHAM kararlarıyla açıklığa kavuşturulmuştur. İHAM kararlarına göre;

Kapatma yönünden tüzük ve programdaki aykırılık tek başına yeterli olmayıp, eylem de olmalıdır siyasi partinin, Türk toplumu ve devleti için gerçek bir tehlike oluşturduğuna ilişkin somut kanıtlar ortaya konulmalıdır (TBKP/Türkiye Kararı) Eylemler aşırı uç ve terörist grupları teşvik etmeye yönelik olmalıdır (Sosyalist Parti/Türkiye Kararı).

Siyasi parti, çoğulcu demokrasiyle çatışmayan hedeflerini, sadece yasal araçlarla elde etmeye çalışmalıdır. Şiddet desteklenmemeli, temel insan hakları ihlali teşvik edilmemelidir (ÖZDEP/Türkiye Kararı).

Bir genel başkanın açıklama ve eylemleri partiyi tartışmasız olarak bağlayıcıdır. Çünkü genel başkan partinin simgesel figürüdür. Genel başkanın siyasi veya hassas konularda açıkladığı düşüncelerin, kişisel görüşü olduğu vurgulanmadığı sürece, kurumlar ve kamuoyu tarafından partinin görüşünü yansıttığı biçiminde yorumlanır ve partiye isnat edilebilir. Genel başkan yardımcıları, yerel yönetimlerde görev üstlenen üyeler de, partili BELEDİYE başkanları partinin amaç ve eğilimlerini sergileyen ve yaratmak istedikleri toplum modeline ilişkin bir imajı yansıtan bütünü oluşturan eylemleri sergilemeleri durumunda, bunlar da partiye isnat edilebilir. Bu tür eylemler soyut programlara göre potansiyel seçmenler üzerinde daha etkilidir ve parti kendini bu konuşmalardan uzaklaştırmadığı sürece, bunlar da partiye isnat edilebilir (Refah Partisi/Türkiye Kararı).

Yukarıda belirtilen nitelikteki eylemlerden parti kaçınmamış, bunlara yapanlara karşı disiplin işlemi yapmamış ve eleştirmemiş, ya da göstermelik olarak disiplin soruşturması yapmış ya da öngörülenden daha az bir disiplin yaptırımı uygulamış ise, bu eylemler de partiye isnat edilebilir (Benzeri yorum RP/Türkiye Kararı).

Davalı siyasi partinin kuruluş tarihinin evvelinden beri yürürlükte olan yukarıda bahsedilen Anayasa ve yasa düzenlemelerinin herhangi bir gizliliği olmayıp, yazılı metinler halinde ülke mevzuatında kolaylıkla erişilebilir ve anlaşılmasını sağlayacak sadelikte kaleme alınmış olduğu sabittir.

B- İç hukuk yönünden;

Bir siyasi parti hakkında uygulanacak en radikal yaptırım kuşkusuz kapatma yaptırımıdır. İç hukukta siyasi partilere uygulanacak yaptırımlar düzenlenirken, bu yaptırımlar arasında siyasi partinin kapatılmasına da yer verilmiştir.

                   a- Anayasal düzenleme;

Siyasi parti kapatma yaptırımı ve bu yaptırımın hangi hallerde söz konusu olabileceği Anayasa’nın 69 ncu maddesinde düzenlenmiştir. Böylece anayasakoyucu kapatma yaptırımı nedenlerinin yasa ile artırılmasını engellemiştir.

Anayasa’nın 69 ncu maddesinin dördüncü fıkrasına göre, siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi’nce kesin olarak karara bağlanır.

Anayasa’nın 69 ncu maddesine göre siyasi partilerin kapatılması ancak üç nedenle söz konusu olabilmektedir. Buna göre:

                   – Bir siyasi partinin tüzük ve programının Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı olması (Anayasa md 69/5),

                   – Bir siyasi partinin Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin odağı durumuna gelmesi (Anayasa md 69/6)

                   – Bir siyasi partinin, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması (Anayasa md 69/10)

halinde siyasi partinin kapatılmasına hükmedilmesi gerekmektedir.

Anayasa’da bu üç neden sayılırken siyasi partinin ‘kapatılması’ yerine, ‘temelli kapatılması’ ibaresi kullanılmış olup, bu maddede ayrıca siyasi partinin temelli kapatılması dışında kapatılma nedenlerinden söz edilmiş değildir.

Yukarıda belirtildiği üzere Anayasa’nın 69 ncu maddesinin dördüncü fıkrasında ise, siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davaların Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından açılacağı ifade edilmiş, bu fıkrada da ‘temelli kapatılmadan’ sözedilmemiştir.

Dolayısıyla maddede geçen temelli kapatma ve kapatma kavramları aynı şeyi ifade etmektedir. Şöyle ki kapatma yaptırımı, Anayasa’nın 69 ncu maddesinin sekizinci ve dokuzuncu fıkrasında belirtilen ‘geleceğe yönelik etkiler’ içerdiğinden, bu nedenle ‘temelli’ kapatma kavramı ile de geleceğe yönelik bu etkiler kastedilmiştir.

Anayasa’nın 69 ncu maddesinin onbirinci fıkrasında geçen ‘kapatılma davaları’ ve 149 ncu maddesinin beşinci fıkrasında geçen ‘siyasi partilerin temelli kapatılması veya kapatılması davaları’ ibareleri de bu doğrultuda yorumlanmalıdır.

Anayasa’nın 69 ncu maddesinin yedinci fıkrasına göre, yukarıda belirtilen ilk iki kapatma nedenine dayalı olarak açılan davalarda, eylemin ağırlığına göre siyasi partinin temelli kapatılması yerine, devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına hükmedilebilecektir. Eylemin ağırlığını belirleyecek merci davaya bakan Anayasa Mahkemesi’dir.

Kapatılan (=temelli kapatılan) bir siyasi parti için Anayasa’da geleceğe yönelik öngörülen yaptırımlar ise;

                   –  Bir başka ad altında kurulamaması (Anayasa md 69/8),

                   – Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle neden olan kurucu dahil üyelerinin, Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazete’de gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamaması (Anayasa md 69/9),

                   – Partisinin kapatılmasına beyan ve eylemleriyle neden oldukları Anayasa Mahkemesi’nce kapatmaya ilişkin kesin kararda belirtilen milletvekillerinin milletvekilliğinin, bu kararın gerekçeli olarak resmi Gazete’de yayımlandığı tarihte sona ermesi(Anayasa md 84/5)

durumlarıdır.

Konuya dönersek, Anayasa’nın 69 ncu maddesinin altıncı fıkrasına dayalı olarak kapatma yaptırımına hükmedilebilmesi için, açıklandığı üzere, bir siyasi partinin Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin odağı durumuna geldiğinin, açılacak kapatma davasında Anayasa Mahkemesi’nce tesbiti gerekmektedir.

Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasında, ‘siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.’ denilmektedir.

Bir siyasi partinin Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ise, 69 ncu maddenin altıncı fıkrasındaki düzenleme uyarınca ’68 nci maddenin dördüncü fıkrasına aykırı fiillerin, o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlenmesi ve bu durumun, o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsenmesi yahut bu fiillerin doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlenmesi durumunda’ söz konusudur.

                   b- Yasal düzenleme;

Anayasa’daki kapatma yaptırımına ilişkin düzenlemeler, Anayasa’nın 68 nci ve 69 ncu maddesindeki esaslar çerçevesinde 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nda da (SPY) yer almıştır.

SPY’nda, siyasi partiler hakkında uygulanacak yaptırımlar;

                   – Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakmak

                   – Ve siyasi partinin kapatılması

olarak düzenlenmiştir.

02.01.2003 tarih ve 4778 sayılı Yasa ile SPY’nda yapılan değişiklikler öncesinde, SPY’nda temelli kapatma ve kapatma olarak iki ayrı kapatma davası türü düzenlenmiş idi. Anayasa’da ‘sınırlı sayım’ yoluyla düzenlenen temelli kapatma nedenleri, olduğu gibi SPY’na taşınmıştı. Temelli kapatma kararlarının en belirgin özelliği, geleceğe etkili sonuçlar içermesi idi. O dönemde Anayasa’da yer verilmeyen dar anlamdaki kapatma yaptırımı ise, SPY’nda gösterilen nedenlerle söz konusu olup; bu yaptırım, geleceğe etkili sonuçlar içermemekte idi.

Anayasa’ya paralel bir düzenleme amacıyla ve en son 4778 sayılı Yasa ile SPY’nda yapılan değişiklikler sonrasında ise, SPY’nda kapatma davaları konusunda ‘kapatma veya temelli kapatma’ biçiminde iki ayrı kavrama yer verilmemiş; yasa, bütünlüğü içerisinde ‘kapatma yaptırımı’ kavramını kullanmış ve bu yaptırımın da Anayasa’ya paralel olarak geleceğe yönelik sonuçlar içerdiği benimsenmiştir. SPY’ndaki bu düzenlemelerde Anayasa’daki temelli kapatma kavramı yerine, eş anlamlı olarak kapatma kavramı kullanılmış; SPY’nda bulunan kapatma yaptırımı ise kaldırılarak; devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakma yaptırımına dönüştürülmüştür.

SPY’nda Anayasaya paralel olarak yapılan düzenlemelere göre, bir siyasi partinin kapatılması, ancak Anayasa’daki yasaklara aykırılık durumunda ve üç nedenle olasıdır. SPY’nın 101 nci maddesindeki düzenlemelere göre;

                   – Bir siyasi partinin tüzük ve programının Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olması, sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlaması, suç işlenmesini teşvik etmesi,

                   – Bir siyasi partinin, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespiti,

                   – Bir siyasi partinin, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması,

durumlarında, siyasi parti hakkında kapatma kararı verilmesi gerekmektedir. Ancak belirtilen ilk iki durumda, kapatma yaptırımı yerine dava konusu eylemlerin ağırlığına göre, siyasi partinin almakta olduğu son yıllık devlet yardımı miktarından az olmamak koşuluyla, bu yardımdan, kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verilebilmektedir.

Yukarıda belirtilen ikinci nedene dayanarak bir siyasi partinin kapatılması, ancak Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin odağı durumuna gelmesi koşuluna bağlıdır. Odak haline gelmiş sayılmak ise, Anayasa’nın 68 ve 69 ncu maddelerindeki düzenlemelerle aynı paralelde, SPY’nın 103 ncü maddesinde düzenlenmiştir.

Kapatma kararı verilmesi durumunda;

                   – Karar tarihi itibarıyla parti tüzel kişiliği ve dolayısıyla parti üyelerinin üyelikleri ve varsa görevleri sona ermekte,

                   – Yine karar tarihi itibarıyla siyasi partinin bütün malları hazineye geçmekte (SPY md 107),

                   – Kapatılan partilerin isim, amblem, rumuz, rozet ve benzeri işaretleri başka bir siyasi parti tarafından kullanılamamakta (SPY md 96),

                   – Kapatılan siyasi parti bir başka ad altında kurulamamakta (Anayasa md 69/8; SPY md 95),

                   – Siyasi partinin kapatılmasına söz ve eylemleriyle neden olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesi’nin kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazete’de gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ev deneticisi olamamakta; bu kişiler siyasi partilerce seçimlerde hiçbir biçimde aday gösterilememekte (Anayasa md 69/9, SPY md 95),

                   – Partisinin kapatılmasına beyan ve eylemleriyle neden oldukları Anayasa Mahkemesi’nce kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekillerinin milletvekilliği de, bu kararın gerekçeli olarak resmi Gazete’de yayımlandığı tarihte sona ermektedir (Anayasa md 84/5).

 Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen eylemlerin odağı durumuna gelmek konusunda, SPY ayrıntılı hükümlere yer vermiş ve anılan fıkrada belirtilen kavramlar SPY’ndaki düzenlemelerle açıklığa kavuşturulmuştur.

Bu bağlamda SPY’nın dördüncü kısmının birinci, ikinci ve üçüncü bölümlerinde açıklayıcı hükümlere yer verilmiştir.

SPY’nın ‘siyasi partilerle ilgili yasaklar’ başlıklı dördüncü kısmının;

                   – Birinci bölümü, ‘amaçlarla ve faaliyetlerle ilgili yasaklar’ başlığını taşımaktadır. Bu bölüm tek maddeden oluşmakta olup, 78 nci maddede ‘demokratik devlet düzeninin korunması yönünden’ öngörülen yasaklamalara yer verilmiştir.

                   – İkinci bölümü, ‘milli devlet niteliğinin korunması’ başlığını taşımaktadır. Bu bölümde, bağımsızlığın korunmasına (md 79), devletin tekliğinin korunmasına (md 80), azınlık yaratılmasının önlenmesine (md 81), bölgecilik ve ırkçılık yasağına (md 82) ve eşitlik ilkesinin korunmasına (md 83) yönelik yasaklamalar gösterilmiştir.

                   – Üçüncü bölümü ise, ‘Atatürk ilke ve devrimlerinin ve laik devlet niteliğinin korunması’ başlığını taşımaktadır. Bu bölümde ise, Atatürk ilke ve devrimlerinin korunması (md 84), Atatürk’e saygı (md 85), laiklik ilkesinin korunması ve halifeliğinin istenemeyeceği (md 86), din ve dince kutsal sayılan şeyleri istismar yasağı (md 87), dini gösteri yasağı (md 88) ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nı yerinin korunması (md 89) konusunda yasaklamalar açıklanmıştır.

SPY’ndaki hükümler, Anayasa’nın 69 ncu maddesinin son fıkrasından hareketle, Anayasa’daki esaslar çerçevesinde düzenlenmiştir.

c- Anayasa’nın 90/son maddesi çerçevesinde siyasi partiler hakkındaki kapatma yaptırımında uluslararası sözleşmelerin gözetilmesi;

Anayasa’nın 90 ncı maddesinin son fıkrasında, ‘yöntemince yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalarla yasaların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda, uluslararası antlaşma hükümleri esas alınır’ denilmektedir.

1982 Anayasası’nın nitelemesine göre, Anayasa’nın 12 nci ila 74 ncü maddeleri arasında yer alan hakların hepsi ‘temel hak ve özgürlüklerden’ olup, Anayasa’nın 68 nci ve 69 ncu maddelerinde siyasi haklar kapsamında düzenlenen siyasi partiler de, temel hak ve özgürlükler kapsamında korunma görmektedir. Aynı şekilde temel hak ve özgürlüklerin bir bölümünü konu alan İHAS yönünden, siyasi partiler İHAM’ın yorumlarıyla bu sözleşmenin 11 nci maddesi kapsamında temel hak ve özgürlükler içerisinde kabul edilmiştir. Yine siyasi partiler BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 22 nci maddesi kapsamında da koruma görmektedir.

Bu bağlamda SPY’nın anılan sözleşmeler gözetilerek ve Anayasa’nın da bu doğrultuda yorumlanarak, siyasi partiler hakkındaki kapatma yaptırımın irdelenmesi gerekmektedir.

d- Siyasi parti kapatma davalarının ve kapatma yaptırımının hukuksal niteliği;

Anayasa’nın 69 ncu maddesinin dördüncü fıkrası ile, SPY’nın 98 nci maddesine göre, siyasi parti kapatılması davaları Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi’nce kesin olarak karara bağlanmaktadır.

Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Yasa’nın 33 ncü maddesine göre de, açılan bu davalar Ceza Muhakemesi Yasası hükümleri uygulanmak suretiyle, dosya üzerinde incelenerek kesin olarak karara bağlanmaktadır.

Kapatma davalarında Ceza Muhakemesi Yasası hükümlerinin uygulanması demek, bu davaların bir ceza davası ve yaptırımın da ceza hukuku kapsamında bir ceza olduğu anlamında değildir. Aksine, siyasi parti kapatma davaları, ceza davası olmayıp, kendine özgü nitelikte bir dava türü olduğundan, bu davalarda uygulanacak usul kurallarının açıklanması gereği duyulmuş ve maddi gerçeği araştırmak yönünden, siyasi partilerin lehinde olarak bu davalarda Ceza Muhakemesi Yasası kurallarının uygulanacağı belirtilmiştir (Anayasa Mahkemesi’nin 22.6.2001 tarih ve 2/2 sayılı kararı). Bu düşünceden hareketle, siyasi parti kapatma davasına yönelik iddianame düzenlenmesinden önce, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hangi yetkileri kullanarak dava açabileceği de özel olarak SPY’nın 98 nci maddesinde gösterilmiştir.

Siyasi parti kapatma davalarının, ceza muhakemesi hukuku anlamında ceza davası olmaması, kapatmaya konu eylemlerin de ceza hukuku kapsamında suç olma zorunluluğunu gerektirmemektedir. Anayasa’nın 69 ncu maddesinin altıncı fıkrası ile SPY’nın 101 ve 103 ncü maddesindeki düzenlemelere göre, kapatmaya konu eylemlerin ‘sadece işlenmiş’ olması yeterli olup, bu eylemlerin hükmen sabit olması koşulu da aranmamaktadır. Bu nedenle kapatmaya konu eylemler hakkında açılmış ve mahkümiyetle sonuçlanmış davaların bulunmaması sonuca etkili değildir. Ancak kapatmaya konu edilen eylem hakkında açılmış ve mahkümiyetle sonuçlanmış bir davanın bulunması demek, bu eylemin işlendiğinin kesin olarak kanıtlanması anlamındadır ki, Anayasa Mahkemesi böyle bir durumda anılan eylemin işlenmiş olup olmadığını araştırmayacaktır. Yine, kapatma davasına konu edilen eylem hakkında açılan ceza davasında, bu eylemin ‘işlenmediğinden bahisle’ beraat kararı verilmiş ve bu karar da kesinleşmiş ise, Anayasa Mahkemesi atılı eylemin işlenmiş olup olmadığını değerlendirmeyecek, kesinleşen ceza mahkemesi kararına göre işlem yapacaktır.

Siyasi parti kapatma davaları kendine özgü bir dava türü olduğu gibi, uygulanan ‘kapatma yaptırımı da’ ceza hukuku anlamında bir ‘ceza’ değildir. Kapatma yaptırımı hem Anayasa’da hem de SPY’nda gösterilmiş olup;

                   – bu yaptırımın ceza niteliğinde olmaması,

                   – kapatma yaptırımına konu eylemlerin (gerçek kişilerin söz konusu olabilecek sorumluluğu saklı kalmak kaydıyla) siyasi parti tüzel kişiliğinin ceza hukuku yönünden işlediği bir suç sayılmaması,

                   – ayrıca normlar hiyerarşisi yönünden de bu dava ve yaptırımın Anayasa’da düzenlenmiş olması

karşısında, 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın 5 nci maddesinin (11.5.2005 gün ve 5349 sayılı Yasa’nın geçici 1 nci maddesinden hareketle) 2006 yılı sonrasında dahi siyasi parti kapatma davaları yönünden uygulanma yeri bulunmamaktadır.

e- Kapatma yaptırımına konu eylemler ve siyasi partiye isnat edilebilirliği;

Bir siyasi partinin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı durumuna gelmesi ve bu nedenle kapatılabilmesi için, bu eylemlerin, Anayasa’nın 69 ncu maddesinin altıncı fıkrası ve SPY’nın 103 ncü maddesine göre;

                   – Bu eylemlerin, o partinin üyelerince yoğun bir biçimde işlenmesi ve bu durumun da, o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsenmesi,

                   – Veya bu eylemlerin, doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlenmesi gerekmektedir.

Bir siyasi partinin kapatılmasını gerektiren eylemlerin, ceza hukuku kapsamında mutlaka suç olarak düzenlenmesi ve bu konudaki davaların da mahkumiyetle sonuçlanması gerekmemektedir. Ancak eylem aynı zamanda ceza hukuku kapsamında suç olarak düzenlenmiş ise, bu konuda ceza mahkemesindeki davaların sonuçlanmasını beklemeye gerek bulunmamaktadır. Ceza mahkemesinde sonuçlanarak kesinleşen davalarda verilen kararlar ise, sadece eylemin kesin olarak işlenmemiş olduğu veya işlenmiş olduğu yönündeki tesbitler yönünden bağlayıcıdır.

Siyasi partiler, demokratik bir rejimde en çok hak ve özgürlüğe sahip olması gereken örgütlerdir. Bu durum siyasi partiler için daha geniş bir faaliyet alanını ortaya çıkarmaktadır. Geniş faaliyet alanının bulunması demek ise, siyasi partilerin eylemleri için farklı bir değerlendirme yapılmasını zorunlu kılmaktadır.

Siyasi partinin geniş hareket sahasının bulunması, ona isnat edilen eylem aynı zamanda suç teşkil ediyorsa, toplum ve hukuk düzeni yönünden kınanan bu davranışın, siyasi parti yönünden kınanmayarak hukuka uygun değerlendirilmesini gerektirmez. Ancak toplum ve hukuk düzeni tarafından açıkça kınanmayan ve suç olarak düzenlenmeyen davranış ve eylemlerin, çok daha fazla hak ve özgürlüklere sahip olan siyasi partiler yönünden kapatma davasına konu edilebilmesi, çok özel ve sınırlı durumlarda söz konusudur ki, bunlar da Anayasa’nın 68 nci maddesinin 4 ncü fıkrasına ve İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci fıkrasına uygun nitelikte, yoğunluk ve kararlılıkla işlenen eylemlerdir.

Hukuk düzeninin suç olarak öngörmediği eylem, bu eylemin bir siyasi parti tarafından veya siyasi parti aracı kılınmak yoluyla işlenmesi durumunda, yarattığı ve kaçınılmaz olarak yaratacağı sonuçları gözetildiğinde, siyasi parti için yasaklama gerektirebilir. Eylemin suç olarak düzenlenmemesi, o eylemin hiçbir biçimde kınanamaması sonucunu da doğurmaz.

Kaldı ki Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasına dayanan ve bu fıkrayı açıklayarak siyasi partiler hakkındaki yasaklamaları sıralayan SPY’nın 78 nci ila 89 ncu maddeleri arasındaki düzenlemelere aykırılık, SPY’nın 117 nci maddesinde suç olarak ta öngörülmüştür. Siyasi partiye isnat edilen eylem hakkında, ceza davasının veya soruşturmasının açılmamış veya dokunulmazlık gibi yasal engeller nedeniyle açılamamış olması da, sonuca etkili değildir.

Kapatma davasına konu edilen eylemlerin işlendiği tarihlerin bir önemi bulunmamaktadır. Eylemlerin üzerinden ne kadar süre geçse de, zamana yayılan bu eylemlere odaklık boyutunda bir bütünü oluşturmaları yönünden iddianamede dayanılması olasıdır.

İHAS irdelenirken, siyasi parti kapatma yaptırımı ile ilgili olarak eylemlerin niteliği ve isnat edilebilirliği konusunda açıklanan durumlar, burada da geçerlidir.

Siyasi partini genel merkez organlarının (SPY md 13), il ve ilçe teşkilatlarının (SPY md 19,20), TBMM grup genel kurulu ve grup yönetim kurulunun (SPY md 24, 25), parti üyelerinin (SPY md 12) eylemleri; eğer o siyasi partinin, yasa, anayasa ve İHAS tarafından korunmayan, hedeflediği amaç veya siyasi projeyi gerçekleştirmek, kolaylaştırmak, altyapı hazırlamak veya bunları ifadeye yönelik ise, kapatma davasında siyasi partiye isnat edilebilecektir. Bu noktada şunu da belirtmek gerekmektedir ki, partiyi temsil eden organlarca gerçekleştirilen eylem veya söylemlerin, partinin değil bu kişilerin kendi kişisel görüşleri olduğu açıklanmadıkça ve siyasi parti tarafından da açıkça reddedilmedikçe, bu söylem ve eylemler de partiye isnat edilebilecektir. Ancak, siyasi partiyi sorumluluktan kurtarmak adına, siyasi partinin amaç ve hedefleriyle örtüşen eylem ve söylemlerin, kendi kişisel görüşleri olduğunun açıklanması da, kuşkusuz siyasi partiyi sorumluluktan kurtarmayacaktır.

Bir siyasi parti üyesi olup, yerel yönetimlerde görev alanların eylemleri de, o siyasi partinin hedeflediği siyasi projeyi gerçekleştirmek veya ifade etmek amacına yönelikse, siyasi partiye isnat edilebileceği hususunda kuşku bulunmamaktadır.

III- DAVA KONUSU EYLEMLER:

                   A- DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİ’NİN KURULUŞU AŞAMASINDA ORTAYA ÇIKAN EYLEMLER:

Bilindiği gibi terör örgütü olduğu uluslararası alanda da kabul gören PKK (KONGRA GEL-KADEK-KKK)’nın kurucusu ve elebaşı olan Abdullah ÖCALAN yurt dışında yakalanıp getirilerek yargılanmış ve mahkum olduğu cezası halen İmralı cezaevinde infaz edilmektedir. Tüm diğer mahkumlar gibi yasal olarak avukatları ve ailesi ile görüşmesine imkan tanınmıştır. Ancak avukatları tarafından söz konusu görüşmelere ait diyaloglar daha sonra yazılı olarak örgütün güdümündeki yayın organlarında yayınlanmış, böylece terörist örgüt liderinin yandaşlarına ve örgütüne talimat vermesine olanak sağlanmıştır. Nitekim yasal bir hakkın kötüye kullanımı olarak kabul edilebilecek şekildeki bu iletişimi sağlayan avukatları hakkında ilgili mercilerce zaman zaman yasal işlem yapılma yoluna gidilmek zorunda kalınmıştır.

Ancak ‘AVUKAT GÖRÜŞMELERİ’ veya ‘GÖRÜŞME NOTLARI’ adı altında teröristbaşının talimatları örgüte yakın çeşitli gazete ve dergilerin yanı sıra çok sayıda değişik internet sitesinde de (ROJACİVAN, RİZGARİ, VELATPEREZ, NASNAME gibi) yayınlanarak talimatların ilgililere ulaşması sağlanmıştır.

Söz konusu yazıların incelenmesinde özellikle Demokratik Toplum Partisi (DTP) ile ilgili ilginç bilgilere ulaşılabilmektedir.

Örneğin 5.5.2004 tarihli görüşmede elebaşı

‘Evet. Yeni bir parti gerekiyor. İsmi Demokratik Toplum Partisi olabilir. Ama tabandan gelecek. Özgür Parti kendini fesheder. Diğeri zaten kapatılma durumu var. Bu temelde tartışmalar yürütsünler. Daha sonra bunları daha detaylı açarız. Kongre öncesi tartışmaları yürütsünler. Geniş katılımlı delegeler oluşturulur. Bu delegeler kurucular kurulunu seçer. Yeni partinin programını savunmamdan olduğu gibi uyarlayabilirler.’ Şeklinde bir beyanda bulunmuştur. Bilindiği gibi bu tarihte hakkında daha önce Anayasa’nın 69 ncu maddesinin 6 ncı fıkrasında ‘Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü’ ilkesini koruma altına alan Anayasa’nın 68 nci maddesinin 4 ncü maddesine aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi nedeniyle Cumhuriyet Başsavcılığımız tarafında hakkında kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesine dava açılmış bulunan Demokratik Halk Partisi (DEHAP) faaliyette idi. Teröristbaşı ilk kez bu görüşmesinde yeni bir parti kurulması talimatını vermekle kalmayıp kurulacak partinin ismini dahi talimatlarının arasına almıştır.

Partinin ismini vermekten başka elebaşı sonraki görüşmelerinde de hem yeni kurulacak parti ile ilgili (DTP) hem de o tarihte faaliyette olan (DEHAP) ile ilgili talimatlarına devam etmiş;

12.5.2004 tarihinde

‘Avrupa’daki Kürtler, Kongre bittikten sonra kendi kongrelerini yapsınlar. Kendi kurumlarına yöneticilerini kendileri seçsinler. Temsil heyetini kendileri seçecek. Suriye ve İran’daki Kürtler için de benzer süreçler yaşanabilir. Yeni parti her bölge de toplantılar yapılarak ilan edilir. DEHAP ve Özgür parti de yeni parti içinde yer alır. Ahmet Türk, Murat Bozlak, bunlara benzer elli altmış kişi, Karayalçın’la çatı örgütü üzerinde konuşabilirler. İleride seçime çatı örgütü ile mi ya da nasıl girileceği netleştirilir. Ama ayrı örgütümüz olacak. Yapı örgütlenecek. Böyle olursa yüzde on barajını aşarlar.’

”.

‘Avrupa’da ki Kürt halkı kendi yöneticilerini kendileri seçecekler. Halk delegeleri seçecek, delegeler de temsilcilerini seçecek. Roj TV, Özgür Politika’ya geçici olarak bakacak şahıs Remzi Kartal olsun. Ben unuttum, bunu avukatlara söylemedim, bunu onlara aktar. Bundan sonraki süreçte buradaki basın ve Kürt Enstitüsü, demokratik kurumlar kendi başkanlarını, yöneticilerini kendileri seçecekler. Demokrasi budur. Bir kurumun içerisinde demokrasi olmazsa o kurum işlemez. Yeni partinin oluşmasında benim savunmamdan yararlanılabilir. Çok güzel bir cevap olabilir. Bundan sonra halk delegeleri kendisi seçecek. O delegeler de il yönetimini ve parti meclisini seçecekler. Seçim sonrası DEHAP’ta neler konuşuluyor’

(DEHAP eksiklerimiz var diyor, ama seçim sonuçlarını başarılı buluyorlar.)

Altı buçuk, yedi civarındaki oy oranını dört, dört buçuğa düşürmüşler. Bu nasıl başarı oluyor’ DEHAP’taki eski yöneticiler, onlar da delege olabilirler. Bu hayata geçirilirse, özgür parti de buna dahil olur; yeni oluşum, demokratik toplum partisi kurulur. Herkesin de katkı sunması gerekir.’

‘Cezaevinde olan ve cezaevinden çıkan arkadaşlarda yeni parti oluşumuna katkı sunabilirler. Sabri ile görüşsünler, Sabri onlara yöntemleri gösterir’.’

19.05.2004 tarihinde

Hukuki, siyasi temelde özel bazı görevlendirmelerim de olacak. Birileri kurumları benim adıma ele geçirmiş. Ne yaptıkları belli değil. Bazı sahtekarlar var. Benim adıma kurumlarda sahtekarlık yapılıyor. Kurumlarımızı geri almamız gerekiyor. Bu yüzden kurumlar için sizleri düşüneceğim. Savunmamı verdim. Ben kendimi savunuyorum. Siz de beni savunacaksınız. Halk tutuyor beni görüyorsunuz.

Halkın bana bağlı olduğunu siz de söylüyorsunuz. Eğer halk önderiysem, Halk istiyorsa ben de bundan vazgeçemem. Bunun gereğini yapmam gerekir. İsterlerse başka bir liderlik çıkarsınlar. PKK içinde de çıkabilir. Osman’dan Cuma’ya kadar yapabiliyorlarsa yapsınlar. O kararlı duruşu, önderlik vasıflarını gösterebiliyorlarsa yapsınlar. Kendim de buna ihtiyaç duyuyorum. Liderlik kurumu önemlidir. Bu halka kimse önderlik yapmadığı için bu yük omuzuma yüklenmiş. Kimse bu halka sosyal, siyasal, kültürel önderlik yapmadığı için ben yapmak zorunda kaldım. Halk da istiyorsa eğer, ben bundan kaçamam. Gücüm kabiliyetim ölçüsünde yapmaya çalışıyorum. Çocuk da değilim, yaşım 56 da olmuş. Olgunlaştım. Herkes buna saygı gösterecek. Saygılıysanız gereğini yaparsınız. Siz de kudretli bir biçimde gereklerini adam gibi yapacaksınız. Sizi ben onurlu Kürt yurtsever olarak değerlendirmiştim. Bunları yapmazsanız onursuz olursunuz. Halkın hukukunu değerlerini savunacaksınız. Aydınlar, PKK, herkes bunu anlayacak. Açlıkla boğuşan yoksul halkımızın bin bir emekle kurduğu kurumlar var. Radyo var, TV var, gazeteler var. Kim beni burada engelleyebilir. Hangi alçak oralarda benim sesimi kısabiliyor. Halk için irade beyan edeceksiniz. İstediğin kadar konuş istediğin kadar yaz. Engelleyen terbiyesiz adam kimdir. Devlet bile bu aşağılık duruma düşmedi. Devlet ile rakibiz. Birbirimizle gırtlak gırtlağa mücadele ediyoruz. Takip ettim devlet bile bana bunu uygulamadı. Bunun hesabını herkes verecek. Herkes özeleştirisini verecek. Başka yolu yok. Rıza’dan Abbas’a, Cuma’ya kadar herkes hesabını verecek. Bu bir komplodur. Komplo içinde komplodur bu. Yunan komplosundan daha beter. Çünkü bu komplo içimizde. Bu komplonun açığa çıkartılması gerekir. Bu çok önemlidir. Özeleştirilerini herkes bu temelde doğru dürüst verecek. Kimse bundan kaçamaz. Neden özeleştiri sağlam biçimde verilmiyor. Binlerce halkın çocuğu dağda vuruldu, binlercesi yirmi yıldır hapislerde çürüyor. Siz gidip soracaksınız onlara. Gidip gırtlaklarına basacaksınız onların. Sorun bunun hesabını. Halk sana evladını veriyor. Soruşturmadaki yetkili de demişti. Sizinkiler doğru dürüst savaşmasını bile bilmiyorlar diye. Benim adıma savaşacaksan doğru dürüst savaşacaksın. Benim adıma böyle savaş olur mu’ Madem savaştıramıyorsun neden eline silahı veriyorsun. Bu ne kıvraklık. Sonra da lider geçiniyorlar. Bilmem ne yapıyorlar, madem savaşamıyorsun madem demokrasi ve hukuktan anlamıyorsun o zaman ne hakla radyo, TV’yi ele geçiriyorsun. Kurumları ele geçirmişler. Namussuzluktur bu. Halka gidecektiniz. Bunu anlatacaktınız. Gençlere gidip, Apo’nun selamları var diyeceksiniz. Gidip halka yandaşlarımıza söyleyecektiniz. Kurumlarınızı geri alın diyecektiniz. Halk kurumlarını ele geçirecek.

Biz bu kadar acıyı onların koltuk menfaatleri için mi çektik. İktidar olacaklarmış, milletvekili, BELEDİYE başkanları olacaklarmış. Siz de hiç vicdan yok mu’ İnsanlık bunu kabul eder mi’ Bana saygısı olmayan benim adıma nasıl siyaset yapar. Bunun anlamı Apo ben senin ananı bilmem ne yapıyorum demektir. Biz bu kadar namussuz muyuz’ Nasıl oluyor bu. Sizler çocuk gibi yaklaşıyorsunuz. Bana Başkanım diyeceksiniz. Sonra da Benim burada söylediğim en ufak şeyimin gereğini yerine getirmeyeceksiniz. Başkanın bu kadar burada çile çekecek sen bilmem ne yapacaksın.

Onları Suriye’den beri besliyorum. Aslında ben onlara üzülmüyorum. Kendime üzülüyorum. Yirmi yıl onları besledim, büyüttüm. Benim adıma kan dökeceksin, Avrupa’da vergi toplayacaksın. Sonra da Başkan köşede kalsın biz kabul etmeyeceğiz diyeceksin. Bu bir komplodur. Bu komployu kimlerle, kimin adına yaptılar. Devletler mi vardı işin içinde. Halkı arkanıza alıp müdahale edecektiniz. Siz bunları söylediğinizde yanınıza az mı insan gelir. Benim adıma uygulamaya geçireceksiniz söylediklerimi. Bunun yolları var. Bu konuda her hafta bana rapor vereceksiniz. Politik ve zeki olacaksınız. Devlet bile beni engellemiyor. Savunma hakkı kutsaldır. Burada kendimi savunuyorum. Burada beni savunmanız gerekirdi. Savunmanın ne demek olduğunu siz iyi bilirsiniz. Beni kullanmak istediler. Bunu nasıl yaptılar. Devlet bile karışmıyor. Bunların yaptığı tecrit içinde tecrittir. Beni burada imha etmek istediler. Hangi güç yaptırıyor bunu’ Bu kalleşliktir. Hakim bile savunmaya izin veriyor. Biz burada halkı savunmaya çalışıyoruz. Bunu bile engelliyorlar. Nasıl oluyor bunlar.

(sizi sadece manevi ve ruhani bir önder olarak ele alıyorlar)

Ruhani lider olarak mı görüyorlar. Humeyni de ruhani liderdi. Hz. Muhammet de manevi liderdi. Ama onlara hala kimse saygısızlık yapmıyor. Ruhani lidere böyle saygısızlık yapılır mı’ TV’de söylediler mi bunu’ Niye söylemiyorlar açık açık. Eğer yürekleri varsa açık açık bunu halkın önüne çıkıp söylerler. Çıksınlar açık açık Apo’yu istemiyoruz desinler. Ruhani lidermiş. Ne demek bu. Nasıl oluyor bunlar. Bunların hepsi lümpen, serseri. Bunların eline silah verilemez. Bunlar komutanlık yapamazlar. Hiç beğenmedikleri Devlet bile yüz kat onlardan daha ciddi. PKK adına kimse böyle yapamaz. Bu yapılan canavarlıktır. Bana karşı bunu yapan her şeyi yapabilir. Bunlar beni örgütten de atabilirler. Apo’yu örgütten atabilirsiniz. Ama bunu açık yapın. TV, Radyoyu ele geçirmişler zaten. Madem beni örgütten atacaklar açık olarak çıkıp söylesinler. Halk adına siyaset yapıyorum. Halka karşı sorumlu olmazsa insan, burada iki gün dayanamaz intihar eder. Nasıl yapabiliyorsunuz bunu.

Halkın parasını kullanıyorsunuz, önderliğini kullanıyorsunuz. Komplocu bunlar. Böyle olmaz. Siyaset böyle yapılmaz. Siyaset açık yapılır. Bizim siyasetimiz sosyalisttir, demokrattır. Son nefesime kadar halkımı savunacağım. Gidip el koyacaktınız. Siz benim savunma avukatlarımsınız. Onların etkisine girmişseniz avukatlığımı bırakacaktınız. Hem avukatım olup hem beni savunmayacaksanız olmaz böyle. Yoksa bu tarihi vebal üzerinize kalır. Dediklerimi uyguladım diyebilmelisiniz. Halk beni liderlikten atabilir. Halk seni atmış dersiniz. Ben de bir köşede sessiz sakin dururum. Sabrederim. Ama işte görüyorsunuz öyle bir durum yok. Halk bana bağlı. Bunlar kim oluyorlar. Halk her gün Biji Başkan diyor. Sen liderlik yapamazsın. Halkı kandırıp bir de halk adına liderlik yapmaya çalışıyorlar. Bir de özeleştiriye gelmeyeceksin. Aslında ben kendime üzülüyorum. Bunca yıl bunları niye besledim. Birazdan size iki ilke söyleyeceğim buna ilişkin. Gidip oraya özeleştiriyi doğru uygulatacaksınız onlara. Siz uygulatacaksınız. Neden gitmediniz’ Devletle olan meselemi bir tarafa bırakıp bundan sonra bunlarla uğraşacağım. Bu kadar ucuz konuşamazsınız diyeceksiniz. Gidip onlara söyleyeceksiniz yirmi dört saat doktorlar geliyorlar. Apo’nun sağlığı yerindedir diyeceksiniz. Görüyorsunuz sağlığım iyi. En değme psikologlar geliyorlar, inceliyorlar beni. İyisin diyorlar. Bana delilik raporu verilmedi.

Savunmalarım var. Halk Başkan diyor. Savaşçılar da beni kabul ediyorsa, ki ediyor. O zaman bunlar hesabını verecekler. Varsa birtakım çeteciler, bunlar hesabını verecek. Halkı bunlar aldatamaz. Tutarlı bir özeleştiri verecekler. İlk defa bu topraklarda biz demokratlığın sesini gür çıkaracağız. Gidin onlara deyin, Sizi onurlu demokratlar olarak görmek istiyorum. Bu süreçte tek yiğitlik yapan namuslu ses Leyla oldu. Sizin yaşınızda çocukları var. Sizinle ilgili şeyi de var.

(Görev alması için ısrarcı olduk)

Görev almayabilir de. Ama siyasi mücadele yap diyorum. Legal demokratik alanda sözcülüğümüzü yapsın diyorum. Onu kullanabilirler. Ben kendimi kullandırtmam. Remzi oraya geçti mi’

(Teyit etmek istiyorlar)

Ne demek. Remzi derhal Televizyonun başına geçecek. Özgür politika için de dürüst bağlı biri gerekiyor. Bu konuda öneriniz var mı’

(Gazeteyi de Remzi yapabilir )

Yok. Özgür politikanın başına Remzi, uygun bulduğu birini düşünsün. Önerisini bana getirirsiniz. Buradaki gazeteyi de düzenlemek lazım. Buradaki gazeteyi attım. Kim olabilir’ Pınar Selek olabilir mi’

(olabilir)

kafası çalışan bir kadın. Pınar buradaki gazetenin genel yayın koordinatörü olsun. Kendi ekibini oluştursun. Halkların kutsal demokrasisi için, kendi dedesinin demokrat geleneğini sürdürsün. Pınar’ın kitabını inceledim, işlediği tezlerin demokratik özüne göre hareket etsin. Kitabındaki tezleri uygulamazsa sahtekardır derim. Siz de yanında olacaksınız. Yardımcı olacaksınız. Demokratik çizgi başarıya ulaşıncaya kadar denetlersiniz. Başka hangi dost kurumlar var. Tam çizgi oturtuluncaya kadar bu çalışmalarda destek olmalısınız. Biriniz Enstitü için görev alabilirsiniz. Tam çizgi oturuncaya kadar kendi aranızdan birini enstitü için görevlendirebilirsiniz. Bunlar hep hukuka göre, demokrasi üzerine bina ediyoruz. Hukukun gereklerini söylüyorum. Devlet de engellemez. Savunmalarım eksenindedir. Demokratik hukuk devleti çerçevesindedir. Dernek ve okullarımız var. Onlarla ilgilenmemiz gerekiyor. Gençlere haber vereceksiniz. selamımı ileteceksiniz. Demokratik hukuk çerçevesinde kurumlarımıza sahip çıkmamız gerekiyor. Pratik tedbir alın hemen. Dediklerimi derhal uygulayın. Bana haber getirin. Beni onurlu temsil edeceğinize dair söz veriyor musunuz’

(Evet söz veriyoruz)

O zaman sorun yok. Buna uygun davranacaksınız. Demokratik Toplum Partisinin geliştirilmesinde (bir avukat arkadaşımızın ismini söyleyerek) olabilir mi’

(olabilir)

O zaman (görevlendirilen avukat) benim sözcüm olacak. Kitle çalışmaları ile tabandan hareket edecek. Sen de benim vasimsin, yaptığım tüm görevlendirmelerde onlara yardımcı olacaksın.

(Partinin çalışmaları için görevlendirilen arkadaş) yanına birçok genci alsın, ekibini oluştursun. (Görevlendirilen avukat) tabandan demokrasiyi geliştirecek. Hukuka ve demokrasiye uygun şekilde yapacaksınız. Avrupa’daki insiyatifi de alacaksınız. Oradaki kurumları da düzenlemek lazım. Biriniz ya da ikiniz gidersiniz. Oradaki halk bize bağlıdır diyorsunuz. Oradaki kurumları da demokratik ilkeler çerçevesinde yeniden düzenlemek gerekiyor’..’

6.6.2004 tarihinde

”.Başka haberler var mı’

(Bazı sezdiğim ve bazı arkadaşlardan aldığım bilgiye göre, sizin bu legal siyaset ile ilgili projenize DEHAP Genel Merkezinin bir kısmının olumsuz baktığı söyleniyor.)

Eğer benden katkı bekliyorlarsa benim katkım, projem budur. Bundan sonra da bir katkı bekleniyorsa bu projemi devam ettireceğim. Bak, Ceylanpınar’da 2000 oy farkı ile almışlar. Yani doğru bir proje olursa yüzde on beşleri de alabilirler. Bu arkadaşlar ne demek istiyorlar’ Onların kazanması için biz katkı sunuyoruz. Büyük bir parti olması için demokratik bir güç. Zaten partinin ismini de söylemiştim. Avukat arkadaşlar bu projede köprü görevini yapacaklar. Avukatların bu projeye güçleri yeter mi yetmez mi’

(Orada ekip olarak arkadaşlar azlar. Kendilerine avukat olarak yeni güç katmaları gerekiyor.) ”

21.7.2004 tarihinde

”.Türkiye’de Demokratik Toplum Partisi gelişecek. Sizden ricam gerçek bir demokrasi hareketi oluşturun. Türkiye’deki yurtsever, demokrat çevreler var, onlarla birlikte ortak örgütlenme de olabilir.

 (Ortak örgütlenmenin denendiği, ancak bu koşullarda gerçekleşme şansının olmadığı söyleniyor. Daha çok Kürt orijinli parti gerekliliği olduğu söyleniyor.)

Kürt orijinli, Kürt ağırlık olabilir ama demokrat Türk arkadaşlar da yer alabilir, esneklik payı bırakıyorum.

(Bu çerçevede bazı görüşmeler yaptık, DEHAP merkezindeki arkadaşlarda hak edilmeyen ağır eleştiri alındığına dair genel bir algılama var, bu nedenle görev almada genel bir isteksizlik olduğunu gözledik. Cezaevinden son çıkanlarla görüştük, onlarda da yine siyasi yasaklı oldukları gerekçesiyle görev alamayacaklarını söylüyorlar. Bizce siyasi yasak konusu hukuken tartışmalı bir konu. Ayrıca görev almama eğiliminde olduklarını gözlemledik.)

DEHAP’lılar beni yanlış anlıyorlar. Emekleri var ama yetmedi. Ben genel bakıyorum, tıkanıklık var, aşılması gerekiyor. Cezaevinden son çıkanlar da bu çalışmada yer almalılar.

(Cezaevinden son çıkanlara yönelik özel bir mesajınız var mı’)

Mesajım bellidir. Bu yeniden inşa şeyine katılacaklar ve bu hareket gümbür gümbür gelişecek. Herkes dört elle sarılmalı.

(Demokratik siyaset alanında iki farklı yapıdan söz ediliyor. Grup veya anlayış olarak ifade edebiliriz. Birisi Murat Bozlak ve bazı eski BELEDİYE başkanlarından oluşan bir çevre, diğeri de mevcut DEHAP yöneticileri. Her iki eğilim de birbirleriyle çalışamayacaklarını söylüyorlar.)

Anlaşılıyor, taraf, grup şeylerini aşmak lazım. Herkes görev almalı. Çizgi belli. Bize bağlı olan binlerce genç var, cezaevinden çıkanlar var, kadınlar var. Herkes hızla görev almalı. Bu çerçevede Murat Bozlak’larla görüşürsünüz. Çizgi çerçevesinde katılanlar katılır, gelenler gelir, uzatılmasın. Sizler de benim adıma hareket edersiniz. Savunmalarımdan demokratik bir program çıkartırsınız. Tüzük vb. hazırlıkları yaparak bir an önce bu hareketi başlatmalısınız. Tabandan kitle bağı olanlarla çalışın, onları getirin. Demokratik Toplum Partisi İnşa Koordinasyonu kurulur, bağlı olanlar, kitle temeli olan ilişkilerle bu geliştirilir. 50-60 kişilik kurucular kurulu bölgeler temelinde kurulur, oluşturulur.

(Daha önce üç bin veya beş bin sayıda bir delege oluşturulmasından bahsetmiştiniz.)

Biçime takılmayın, pratikleşmeyi tartışın, esnek bırakıyorum. Önemli olan halka dayalı olarak gelişmesidir. Özü budur, biçimi tartışın ve siz karar verin. Sizler bu çalışmaları yapar gelirsiniz, tartışırız”

28.7.2004 tarihinde

”.Başka ne var’

(Bölgede birçok panel yaptık. Halkın yoğun selamları var.)

Paneller demokratik toplum partisi ile mi ilgili’

(Hayır, daha çok özgür yurttaş hareketi ile ilgili.)

Şimdi toplumcu demokratik harekete geleceğim. HEP, DEP ve HADEP’ten gelenlerin ve DEHAP’lıların demokratlıkla ilişkileri varsa, politik iddiaları varsa, bu çalışmaya katılırlar, katkı sunarlar. Eğer bunları yapmayacaksa gençlere çağrı yapacağım, onlara bu görevi vereceğim. Savunmamda ideolojik zemin güçlü verildi. Buna paradigma dedik; ! köklü düşünce sistemidir. Düşünce gücü olmayanların eylem gücü olmaz.

”.

Cezaevinden son çıkanların pozisyonu nasıl’ Toplumcu demokratik harekete katkı sunmaları gerekiyor. Kavramaları gerekir. Savunmalarımdan yararlanmaları gerekir. HEP’ten, DEP’e ve HADEP’e kadar, Ahmet Türk’ten Tuncer’e kadar toplumcu demokratik hareket içinde yer almalılar. Siz de bu harekete katkı sunarsınız. Yoksa tarihi vebal altında kalırsınız. Paneller seminerler devam etmeli. Edirne’den Hakkari’ye kadar çalışma yürütmeliler. Az önce söylediğim öze sahip olurlar. Şimdi hareket olarak gelişir, önümüzdeki aylarda da partileşirler. Kuruculara her kesimden katılım olur. Mesajlarımı doğru aktarmalısınız”

11.8.2004 tarihinde

”Hızla önemli noktaları aktarın.

(Temel gündem maddelerimiz şöyle; yeni oluşuma ilişkin tartışma ve çalışmalardan bahsetmek istiyoruz. Bu kapsamda Dehap’ın durumu, BELEDİYEler ve Cezaevinden son çıkanların durumuna ilişkin ayrıntılı bazı bilgiler vermek istiyoruz. Ayrıca Rıza ve Karasu’nun bilgilendirme notları var. Büroya ilişkin özeleştiri toplantısı yapıldı, sonuçlarını aktarmak istiyoruz)

En önemli gündem maddeleri bunlar mı’ Hızla aktarabilirsiniz ama ben 15 Ağustos mesajımı devam ettirmek istiyorum. Onu tamamlamam gerekir. Peki o zaman hızla aktarın.

(Yaptığımız görüşmelerde şöyle bir tablo çıkıyor. Genel olarak bir siyasal boşluğun varlığından söz ediliyor. Dehap’ın belirsiz bir durumu var. Yasal olarak kongrelerini yapmak zorundalar, İllerde de atama çalışmaları yapıyorlar. Ancak şöyle bir kaygıları var; bir taraftan yeni parti çalışması var. Atama ve kongre çalışmalarının yeni çalışmaya bir direnç olarak algılanmasından kaygılanıyorlar. Ayrıca BELEDİYEler konusu belirsizliğini koruyor. BELEDİYElerin Dehap’a geçmesi kararlaştırılmıştı ancak bunun size sunulmadan da, uygulamak istemiyorlar)

DEHAP’in kapatılma durumu var zaten. Sanırım kapatılma ihtimali yüksek.

(Dava son aşamasına geldi. Kapatılacağına yönelik yaygın kanaat var)

Kapatılma durumu konuşuluyorken kongresini yapması gerekli midir’

(Yasal zorunluluk var)

O zaman sekli bir kongre yaparlar. BELEDİYEler de şimdilik böyle kalabilirler.

(Cezaevinden son çıkan arkadaşlarla görüşmelerimiz oldu. Öncelikle siyasi yasaklı olduklarını düşünüyorlar. Bu konuda daha önceki aktarımımızın doğru olmadığını belirttiler. Bunu da düzeltmek istiyoruz)

Gazetede okudum, kurucu olabilecekleri belirtiliyordu.

(Uzman hukukçularla görüştüklerini, kendileriyle ilgili siyasi yasak konusunun net olduğunu söylüyorlar. Bu nedenle yeni parti çalışmasında yer alamayacaklarını belirtiyorlar. Ayrıca kendilerine ilişkin olarak diplomatik çalışmalar ve sivil toplum örgütleriyle görüşmelere dayalı yoğun bir program yaptıklarını, Avrupa’ya yönelik olarak da ayrı bir programlarının olduğunu belirtiyorlar. Cezaevinden yeni çıktıklarını, toplumu ve parti içi sorunları da, diğer çevreleri de anlamak istediklerini, sorunları daha yakından görmek istediklerini, bunun için de biraz zamana ihtiyaç duyduklarını, bu çerçevede gündeme gelen yeni oluşumun yeterince tartışılmadığını, bu yüzden erken başladığını da belirtiyorlar)

Bu düşündükleri ile yeni oluşum birbirine paralel, birbirini bütünleyen şeyler. Hepinizin anlama sorunu var. Burada önemli şeyler söyledim, çerçeve çizdim, ama anlamamakta ısrar ediyorsunuz. Ben öğretmeye çalıştım, yüzde yüz beni boşa çıkarıyorsunuz. Böyle olunca da halk içinde bir umut olamıyorsunuz. Saygısızlık derecesine vardırdınız. Ama sallana miting yapıyorsunuz, halkın karsısına çıkıyorsunuz; halk sizi bağrına basıyor. Önderim diye ortaya çıkıyorsunuz, o zaman liderliğin gereklerini yerine getireceksiniz. O zaman bu sorumluluğun gereklerini yapın. Bunu anlamamak örümcek kafalılıktır. Tartışılmadığını söylüyorlar, o zaman tartışsınlar. Engel mi var’ Şaşırtıcı. Siz nasıl yaşıyorsunuz’ Hepinize söylüyorum: Gidin tartışın; eskilerle tartışın, yenilerle tartışın”

15.9.2004 tarihinde

”Yeni oluşum çalışmalarına ilişkin bilgi vermek istiyoruz. Çalışmalar belli bir olgunluğa ulaştı. Ama sonuçlandırmanın önünde bazı sorunlar var. DEPli arkadaşlardan ikisi çalışmalara katıldılar. Diğer iki arkadaşın ise çalışmaya ilişkin bazı kaygı ve eleştirilerinin olduğunu belirtiyorlar. Bu çerçevede çalışmanın dar kaldığını, sonuç alıcı olmayacağını, bu nedenle biraz zamana ihtiyaç duyduklarını, tartışmak istediklerini ifade ediyorlar. Bize göre ise, bu aşamadan sonra daha fazla gecikmenin bazı sakıncaları var.)

Hatip katılıyorsa yeterlidir. Görüşün, fazla uzatmasınlar. Çalışmayı başlatın. Fazla uzatmayın. Yerel konferanslardan kongreye doğru gidersiniz. Demokratik katılımı esas almak gerekir. Demokratik tarzda ve topluma dayalı olarak gelişmelidir. Leyla’dan mektup aldım. Ona cevabi bir mektup yazdım. İdare birkaç gün içinde verileceğini söyledi. Orada da belirttim. Demokratik Toplum Partisi, tüm Türkiye’nin partisi olur. Bu önemli bir çalışmadır. Kürtler, Türkler, azınlıklar girebilir. Ama seksiyon tarzı örgütlenme de olabilir. Bu Boockhin’de de var. Ege’de, Karadeniz’de ayrı seksiyonlar olabilir. Demokratik toplum hareketi toplum odaklı, demokrasi hedefli geliştirilir. Leyla’ları da çağırın. Size iletmemi istedi deyin. Onu da davet ediyorum. İkisinin katılması iyi olmuş. Sanırım katkıları oluyor. Hatip’i daha önce de söylemiştim. Sanırım çalışmak istiyor, ön planda olabilir. Bu işler için Hatip uygundur. Leyla da yardımcısı olsun. Benim savunmalarıma dayalı bir program gelişir. Daha sonra bu konuyu tekrar değerlendiririz.

Bu çizgiyi Özgür Politika ve diğer yayınlar iyi vermeli. Bu gerçekler temelinde çizgilerini değiştirsinler. Bu çizgiyi hayata geçirmeleri gerekiyor…’

29.9.2004 tarihinde

”Türkiye şeyine geliyorum. Daha önce yerelde konferanslarla işe başlasınlar demiştim. Ama üç belge önereceğim onları bitirdikten sonra konferanslara başlasınlar. Birincisi program taslağıdır. İkincisi bundan daha uzun olur 150-200 sayfa kadar olur buda program gerekçesidir. Üçüncüsü tüzük taslağı olur. Bunları hazırlayıp sonra yerelde çalışmaları başlatsınlar. Bu belgeleri hazırlamada benim ‘Bir Halkı Savunmak’ adlı savunmamdan yararlansınlar. Tamamen kongre modelini esas alsınlar. Hukuki ve yasal bir çalışma olacak. Bu konuda Bookchin’in ‘Kentsiz Kentleşme’ eserinden ve Kemal Derviş’in çalışmaları vardı bunlardan da yararlanabilirler. Bu parti de eş başkanlık gibi bir kurum da olabilir. Bütün Türkiye’ye yayılacak. Türkiyelileşecek bu parti. Özgür partinin kongresini yapıp ismini Özgürlük ve Demokrasi Partisi olarak değiştirebilirler, bununla devam edebilirler. Bu da bir seçenektir”

 20.10.2004 tarihinde

”.Evet şimdi sizin demokratik çalışmanıza gelelim. Program, tüzük çalışmalarına başladınız mı’ (Hayır. Bu tartışmaları geniş koordinasyon kurulu oluştuktan sonra başlatmanın daha doğru olacağını düşündük.) Tabii, geniş koordinasyonla olmalı. Öncelikle bir program gerekçesi hazırlanabilir. Savunmamda vardı. Savunmam size destektir. Yasaklanmaması da bu açıdan önemlidir. İlgili bölümlerden yararlanabilirsiniz.

Eş başkanlık modelini doğru buluyorum.

Eş başkanlık için Pınar’ın koşulları uygun olsaydı, olabilir miydi. Ona Türkiye’nin Behice Boran’ı olmaya hazır mısın dersiniz. (Çalıştığı alanda bazı zorlanmalar yaşadığını, bazı sorunların olduğunu belirtiyordu. Bunları aktarmamızı da istiyordu.) Zorlanıyor öyle mi’ Aktardıklarını haftaya alırım. Eş başkanlıkta Hatip’le birlikte Türkiyeli bir kadın olabilir. Bağlar belediye başkanı da olabilir. Biri Çanakkale’den diğeri Diyarbakır’dan. Güzel olur. İstiyorsa önerimdir. Hatip’e selamlarımı söyleyin. Hatip bu gibi önerileri tartışsın”

27.10.2004 tarihinde

”Yeni parti çalışmasına ilişkin bazı aktarımlarımız olacak. Öncelikle Cuma günkü açıklamayı izleyebildiniz mi’)

Bu proje tutacak.

(Açıklamadan sonra bir toplantı yapıldı. Ahmet Türk ve Murat Bozlak sizin özellikle geçen hafta eş başkanlık için önerdiğinizin isimlere, yeni çalışmanın ve kendilerinin katılımının geleceği açısından doğru bulmadıklarını, bu konuda öneri olarak isimleri halk belirleyecek biçiminde bir düşünce belirtmenizin daha doğru olacağını ilettiler. Ayrıca sadece geçen hafta değil, ondan önceki görüşmelerde de yeni çalışmanın sorumluluğunu taşıyacak isim (Hatip Dicle) konusunda yaptığınız değerlendirmenin de bu çerçevede değiştirilmesinin doğru olacağını belirttiler.)

İsim mühim değil. Bu parti tüm Türkiye’nin partisidir. Eş başkanlık modelini bunun için önermiştim. Tamam, anlaşıldı. Ben bütün isimleri geri çekiyorum. İsimleri halk seçecek. Herkes de buna saygı duyacak.

(Sizin geçmişte önerdiğiniz sorumlu ismin, görüşmeye gelen bazı avukatların yönlendirmesi sonucu olduğunu düşünenler var)

İsimleri geri aldım, ama ilkelerimde çok ciddiyim. Asla vazgeçmem. Kimseye de zorla dayatmam. Madem sizi yönlendirici olarak görüyorlar, işte aranızda Diyarbakır’dan gelen bir arkadaş var. O söylediklerime tanıktır. Hem mektup gönderiyorlar, isim ve öneri istiyorlar, hem de isim kabul etmiyoruz diyorlar. Tamam, kabul ediyorum, bundan sonra da hiçbir isim önermeyeceğim. Ama hiç kimsenin ahbap çavuşlarını oraya doldurmasına da izin vermem. Bana isim ve klik şeyini getirmesinler. Klikleri, grupçukları da kabul etmem.

İyi bir program, taslak çıkarılır. Demokratik Toplum ismi de kullanılabilir. Kendi görüşümü de dokuz sayfalık mektup yazdım. Yönetime dün verdim. Bilemiyorum, devlet doğru bulursa verir. Dördünün de ismine yazdım. Siz de okuyun. Yerel konferanslar başlar. Alttan üste doğru halk isteyecek, halk seçecek. Tabandan emekçiler yükselecek. Delegeler belirlenecek. Kim demokratik çizgiyi özümser, benimserse yer alır. Tarihi bir süreçtir. Kim seçilirse seçilir. Onlar da sonuçlarına saygılı olur, ben de saygılı olurum.

(Bazı arkadaşların, görüşme notlarının özellikle isimlerin de yer aldığı bütün ayrıntısıyla yayınlanmasının- son haftada görüldüğü gibi- çeşitli sorunlara yol açtığı, ayrıca sizi de dönem dönem zor duruma düşürdüğü yönünde bir mesajları vardı. Bu konunun size aktarılarak sizin bu konudaki görüşünüzün sorulmasını istiyorlardı)

Bu konuda sorumlu olan sizlersiniz. Mesela bu hafta üçünüz geldiniz, siz düzenlersiniz. Basına ayrı diğer yerlere de ayrı düzenler gönderirsiniz. Beni kamuoyunda zor durumda bırakmayacak şeyler yapın. Bu düzenlemelerden siz sorumlusunuz.

(Görüşme notlarının bütünüyle olduğu gibi yayınlandığından haberiniz var mıydı’)

Hayır, haberim yoktu.

(Bu konuyla Fuat arkadaş İlgileniyordu. Bu konuda özen gösteriyordu. Görüşme notlarının tümüyle yayınlanmaması bazı sorunlara yol açmıştı. Tecrit,sansür gibi…)

Hayır, ben her yere ayrı mektup gönderin diyordum. Basın açıklamalarını siz düzenleyin demiştim. Bu yöntem uygulanmazsa sorumlu olan sizlersiniz. Beni kamuoyunda güç duruma düşürecek basın açıklamalarından -bu görüşe üçünüz geldiğiniz için- bundan sonra siz sorumlusunuz. Sanırım bu anlaşıldı”

10.11.2004 tarihinde

”(Cezaevlerinde son yasal değişikliklerle 1500’e yakın kişi çıkacak, bir kısmı oldu denebilir.)

1500 kişi mi çıkıyor’ Önemlidir bunlar, demokratik toplum hareketinin içinde yer alabilirler. Herkese selamlarımı söyleyin”

 2.12.2004 tarihinde

”(Diyarbakır’dan avukat arkadaş, ‘Yeni TCK ile birlikte yaklaşık iki bin kişi cezaevinden çıktı. Bunlara ilişkin herhangi bir proje yok. Ayrıca ana davadan çıkanlar resmen siyaset yapabilecekler, yasal engel kalktı. Ancak size bağlı olan kadrolar tasfiye ediliyor, atıl durumdalar’ dedi.)

İki bin civarında çıkan var. Hepsinin demokratik toplum hareketine katılması gerekir. Bazılarının maddi sorunları var sanıyorum. Buradaki partinin olanakları var, maddi destek sunabilir. Çıkanlar bir araya gelmeliler. Demokratik toplum hareketinde yer almaları onların boyun borcudur. DTH legal yasal bir harekettir. Yasal sorunları olmayanlar resmen kuruluş sürecine de katılırlar. Yasal haklarıdır. Küçük hesaplara girmeden, doğru çalışma ile yer almalılar. Onları görev almaya çağırıyorum. Herkes çalışsın. Kim engelliyor, kim pratikleştirmiyor’ Sözlerim ortada. Ben toplumsal bir hareketin sorumlusuyum, vurun kırın demiyorum. Hak, adalet bizden sorulur. Devlet engel olmuyor. Peki, bunları engelleyen kim’ Bunları bana getireceksiniz. Kendilerinin yaratıcı olması gerekiyor. Devletten korkmanıza gerek yok, zaten engel de olmuyor. Yüzünüz ak, ortada büyük fedakarlıklar var. Topluma borcumuz var; en büyük vatanseverlik, hak, adalet bizden sorulur. DTH’ne katılmaya ekmek su kadar ihtiyaçları var. Kahramanca direndiler, neden yetersiz kalıyorlar’ Çalışmanın önünde bir engel yok, bizim adımıza kim engel oluyor’

(Bana göre hareketten kaynaklı.)

Duymak istemediğim bu sözleri kimse bize söylemesin. Ne diye böyle şikayet ediyorsunuz’ Öfkeleniyorum.

(Cezaevi çıkışlıların yaşadıkları sorunun harekette yaşananlarla bağlantılı olduğunu düşünüyorum ve bu alana yansıması olarak görüyorum. Ancak son süreçte bir toparlanma yaşanıyor. Cezaevi çıkışlılar bir konferans da düzenlediler. Kararlaşma ve sürece daha aktif katılım kararları var. Özeleştirisel bir yaklaşım da gösterildi.)

‘..

” (DTH 14 kişiden oluşan koordinasyonla çalışmalarını yerellerde konferans ve halk toplantıları ile başlatacak. Aralık ayının 23’ünden itibaren bu toplantıların yapılması planlandı.)

Daha önce belirttiğim üç belgeyi hazırladınız mı’

(Hayır, yerel toplantılar sonrasında bu çalışmaların başlatılması uygun görülüyor.)

Tam tersine, bu belgeler çerçevesinde tartışmaları geliştirmelisiniz. Program ilkelerine ilişkin maddeler söylemiştim. Bir Halkı Savunmak kitabında da çerçeveyi verdim. Program gerekçesi olarak alınabilir. Bu belgeler iki üç haftada hazırlanabilir. Taslaktır. Parti hareketine aydınlar, geniş kesimler katılmalılar. Bu konuda Kentsiz Kentleşme, Toplumu Yeniden Kurmak adlı kitaplardan da yararlanabilirsiniz. Bu iki kitabı okuyun. Yararlanabilirsiniz. Benim temsil ettiğim dünya görüşü Wallerstein ve Bookchin’in düşüncelerine yakındır. Yakınlıklarımız var, ancak onları da aşıyor. Daha ilk savunmamda bunları dile getirdim. O zaman bu yazarları da okumadan önce bunları söylemiştim. Bu bir okuldur.

‘..

Sordum, gönderildiğini söylüyorlar. Orada geniş açmıştım. Neyse, özünü burada veriyorum. Verdiğim altı madde çerçevesinde program gerekçesi açılarak yazılır. Tüzük taslağında eş başkanlık düzenlenir. Eş başkanlığı bütün kurumlarda her düzeyde düşünsünler. Bütün alanlarda uygulanabilir. Anlamlıdır, iyi bir ilkedir. Esnek bir partileşme olmalı, katı merkeziyetçi olmamalı. Geniş bir parti meclisi, geniş başkanlık kurulu oluşturulur. Başkanlık kurulu yarı yarıya ya da üçte bir kadın olur. Yarı yarıya olabilir. Bir de komisyonlar oluşturulur. Sayısı 10’20 arası olabilir. Komisyonlar başkanlığa bağlı çalışır. Başkanlar kurulu araştırma ve teorik çalışmalar yürütür. Parti yürütme kurulu, yani icra kurulu oluşturulur. Bunlar da pratik çalışmalar yapar. Sekreterliğe bağlıdır.

Yürütme organına bağlı 20-30 kişiden oluşan bürolar şeklinde kadın, işçi, yardım, daha önce belirttiğim bürolar oluşturulur. Politikanın yerel olduğunu anlamalıyız. Bu benim icadım da değil. Politika ilke olarak yereldir. Murat Yetkin’in bir yazısında okudum. O da bunu belirtiyor. Şimdi politika yereldir ilkesinin ayaklarını öneriyorum. Dört biçim sayıyorum: Köy yereli, kasaba yereli, kent yereli, büyük kentlerde ise mahalleler yereli. Ben buna özgür yurttaş meclisi diyorum. Bunlar bir nevi taban örgütlenmesidir. Bu meclisler yetkili ve politikanın sahibi sayılırlar. Delegelerini seçerler. Bu delegeler yerelden bölgesel koordinasyona ve buradan başlayarak merkezi koordinasyona kadar dikey olarak oluşur. Bu yasal, demokratik bir modeldir. Bir de her konuya özgü sivil toplum örgütleri oluşturulur.

Bu model Avrupa tarzı bir parti modelidir. Yeşiller de bu modeli biraz uygulamaya çalışıyor. Yeni dönem demokratik parti taslağı hazırlanır. Bir Halkı Savunmak adlı kitabım taslak gerekçesi olarak alınır, işlenir. Üç ana belge temelinde yerel konferanslar, toplantılar yapılır. Kongreye beş bin delege ile gidilir. Başkan önermiyorum. Şu anda bu böyle. Şimdi bunları konuşmaya gerek de yok. Net konuşuyorum. Siz de anlamalısınız. Belirttiğim model devlet düşmanlığı yapmaz, devleti de hedeflemez; ancak devletin borazanı da değildir. Bu yeni model partileşme Türkiye’yi ileriye taşıyabilir. Sağ ve sol sekterler bunu gerçekleştiremezler. Pratikleri ile bu netleşmiştir. Şu ana kadar ki partileşmeler yozlaşmış partilerdir, oligarşiye hizmet eden partilerdir.

Gençleri, cezaevinden çıkanları, halkımızı, aydınları DTH’ne katılmaya çağırıyorum. Binlerce kişi var, herkesi katın”

5.1.2005 tarihinde

”DTH’ne selamlarımı iletirsiniz. Eş başkanlık modelini daha önce de söylemiştim. Eş başkanlık sistemi geliştirilmeli. Önerilerimi iletebilirsiniz. İllegalite olmayacak, sonuna kadar açıklık olmalı. M. Kemal’in 1920’lerdeki cumhuriyetçiliğine vereceğimiz en iyi yanıt, cumhuriyetin demokratikleştirilmesidir. En iyi yurttaşlığı ben yapıyorum. Sonuna kadar yasal vatandaşlık hakkımı kullanacağım.

(DEHAP yasal zorunluluktan dolayı kongrelerini 13 Ocakta yapacağını, kongre yapmalarının yasal zorunluluktan kaynaklandığını, ancak farklı anlaşıldığını, böyle bir durumun olmadığını, DTH’ne destek verdiklerini belirtiyorlar.)

Yasal nedenlerdendir, değil mi’

(Evet.)

Tamam, kongrelerini yapacaklar. Bu harekete katılsınlar. Anayasa mahkemesi DEHAP’ı kapatırsa kapatır.

Sabri ne zaman çıkıyor’

(Şubatın başında çıkıyor.)

Çıktığında sağa sola gitmesine gerek yok. Bu harekete fiili sözcüm olarak katılsın. Bu arkadaş benim adıma fiilen Demokratik Toplum Hareketi içinde rolünü oynasın. Kendine bir ekip oluşturur. Sizden biri de onunla beraber yasal temsilci olarak çalışır”

‘.

”Başka neler var’

(DTH toplantılarına başladı. Diyarbakır’da halk ile yapılan toplantının olgun geçtiğini, sizin şahsınızda halkın projeye bağlı olduğunu, güven duyduğunu belirtiyorlar.)

İstenilen düzeyde gidiyor mu’ Sağlıklı işliyor mu’

(Çok istenilen düzeyde olmasa da, pratik sorunlar olmakla birlikte, aşılmaya çalışılıyor.)”

19.01.2005 tarihinde

”Alttan yönetim oluşturulur. Birçok sivil toplum örgütü temsilcisi de katılır. Yeşiller örneği var. Üç binin üzerinde sivil toplum kuruluşunun temsilcisi var içinde. Tartışmalarınızı sürdürün, en uygun biçimde partileşin. Eski tip partileşme olmayacak, alternatif bir oluşumdur. Azınlık temsilcileri de olmalı. Ermeniler ve Araplar da girebilir. Partileşmenizi Türkiye’de Avrupa müktesebatına uygun biçimde geliştirin. Selamlarımı söyleyin. Demokratik örgütlenme temelinde kurumlaşmalısınız. Bu önemli”

23.2.2005 tarihinde

”Sabri çıktı mı’

(Üç gün süre verdiler askere aldılar.)

Hemen mi aldılar ne kadar kalacak’

(Askerlik 15 ay sürüyor.)

Bir şey söyleyemiyorum hassas bir mesele. DTH’nin çalışmaları nasıl gidiyor’

( 5 ilde toplantı yaptılar.)

Çok ağır niye bu kadar ağır gidiyor’ Çalışmak isteyenler yok mu’

(Tabanda çok çalışmak isteyen var. Tepede biraz kilitlenme yaşanıyor. Ağır gidişten dolayı halkta da kaygılar var.)

Tepede kilitlenme doğru değil. Bunlar aşılmalı, bu sürecin hızla geliştirilmesini istiyorum. Bu süreçte hızla olmalı, gerekirse siz benim adıma gider sorarsınız”

16.3.2005 tarihinde

”Tamam. Newroz’a giderken bir af şeyi olabilir. Başka aktaracağınız’

(DTH’nden bir bilgi var. Çok acele etmek istemediklerini, eski hataları tekrar etmek istemediklerini, yine yerellerde çok kırgınlığın olduğunu belirtiyorlar.)

Bunlar problem olmaz, aşılır. Yeni mi uyanıyor bunlar’ Altı yıllık mücadele var. Yapmasınlar bunu. İpi diğerlerinin, ilkel milliyetçiliğin eline vermek istiyorlar. En önemli uyarım şu olacak: Kürt halkını üst düzeyde emperyalist bir planlama dahilinde ilkel milliyetçiliğin eline vermek istiyorlar. Kürt halkı küresel düzeyde bir planlama ile esir bırakılmak isteniyor. Irak’taki oluşumun eline verilmek isteniyor. İşte bu kaçan hainleri de biliyorsunuz. Sözde para var, kadınları da kullandılar.

‘..

(Osman Baydemir’in üçüncü ses de muhatap alınsın diye hükümete bir çağrısı oldu.)

İyi. Tekrar belirtiyorum. Meşe Ağacını Koruma Derneğinden Dicle-Fırat derneğine kadar birçok dernek kurulur. Bunlarda DTH’ne katılır. DTH de tutarlı ve ciddi olsunlar. Aceleci olun demiyorum ama tarihi rollerini oynasınlar. Engelleyen olursa üstüne gideceğim”

27.4.2005 tarihinde

DTH çalışmalarınız nasıl’ Basında Celal Doğan’ın DTH’yla ortaklaşabileceğine dair bir haber okudum.

(Evet, Leyla’ların kendisiyle diyalogları var, ortak paydalarda buluşulmaya çalışıldığı belirtiliyor. C. Doğan’ın da DTH ilkelerine yakın bir partileşme programı öngördüğünü, bir toplumsal barış projesi olarak bu ortaklaşmayı önemsediğini, bu çerçevedeki diyalogun devam ettiğini ifade ediyorlar.)

Olabilir. Bu diyalog olumlu. Deniz Gezmiş’in arkadaşıydı. Bu konuları bilen birisidir. Sonuna kadar birlikte hareket edilebilecek biridir. Türkiye’nin buna ihtiyacı var. Toplumsal barış projesi olarak öngörmesini önemli buluyorum. Bu projenin önü açıktır. Barış için bu gereklidir denebilir. Bunu önemsiyorum. Güçlerin birleştirilmesi demokrasiye kazandırır.

DTH projesi kapsamlı bir proje. Zaten bir çok ilkeyi vermiştim.

(Proje kapsamlı, ancak bu projeyi hayata geçirmede aktörler yetersiz kalıyorlar. Mevcut haliyle Türkiye’ye açılım pratikleşemiyor. Kürtlerin tümünü de kapsayamıyor.)

Aktörlerin yetersizliklerini biliyorum. Bu harekette yer alanları yeniden düşünmeye çağırıyorum. Bu çerçeveye girmeyenlere engel olunur, ikinci plana düşerler. Canı gönülden katılanlar gereklerini yerine getirmeliler. Politika aşktır. Demokratik politikaya aşk düzeyinde bağlı olanları göreve çağırıyorum. Öfkeliyim, kavga etmek istemiyorum.

(Bu konuda bir bilgilendirme notu var. Bazı ittifaklar ve yeni katılımların sağlanması için resmi kuruluşun geciktirilmesi önerisi var. Bu konuda görüşünüz alınmak isteniyor.)

Uzatılabilir, olabilir. Zaman var. Basında bol bol işleyin. Makaleler yazın. Zaman sorun değil. ‘

(Son dönemlerde AB Elçilerinin de içinde olduğu hem uluslararası hem de ulusal bir konsept çerçevesinde Öcalansız çözüm dillendiriliyor. Bu çerçevede çeşitli çevrelerin açıklamaları da oldu, bunlar basına da yansıdı.)

Radyodan izliyorum. Avrupa beş yüz yıllık sömürge aygıtını kurtarmak istiyor. Kesinlikle kabul edilemez. Çok güçlü karşı çıkılmalı. Reddedenler reddedilirler. Çünkü bu sadece benim ya da PKK’nin reddi değil, halkın umutları ve değerlerinin reddidir. Halkın acı, gözyaşı ve emeğine sahip çıkacağız. Bununla oynanamaz. Bu oyuna gelenler kendileri tasfiye olurlar. Protesto ediyorum. Avrupa demokratik uzlaşıya gelmek zorunda.

Şeklinde beyanlarda bulunmuştur.

B- SÖZ KONUSU BEYANLARIN DEĞERLENDİRİLMESİNDE;

Terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’ın emirleri ile adı, kurucuları ve genel başkanı hatta eşbaşkanlık sistemi de dahil olmak üzere DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİ (DTP) nin kurulmasından çok önceden şekillendirildiği, kuruluş çalışmalarının tamamen Öcalan’ın direktifleri doğrultusunda gelişip sonuçlandırıldığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Nitekim 23 Ekim 2004 tarihli Vatan Gazetesi ve 26 Ekim 2004 tarihli Star Gazetesi’nde bu durum tüm açıklığı ile haber haline getirilmiştir.

 Böylece DEHAP için açılmış olan temelli kapatılma davasının sonuçlarından ve hatta kapatılma davası tarihinden sonra gelişen ve söz konusu partinin Anayasa’nın 68 nci maddesinin 4 ncü maddesine aykırı eylemlerin odağı haline gelmesini sağlayacak nitelikteki gelişme ve olayların sorumluluğundan kaçırılması imkanı sağlanmak istenmiştir.

Siyasi partilerin demokratik siyasi yaşamın vazgeçilmez unsurları olduğu tartışmasızdır. Ancak terör örgütü PKK’nın siyasi uzantısı gibi davranan DEHAP’ın eylemlerinin ulaştığı yoğunluğu dikkate alarak yine PKK ve elebaşısı Öcalan’ın emir ve talimatları ile yeni parti kurulması yoluna gitmek, ulusal ve uluslararası hukuk düzenlerinde öngörülen ‘siyasi parti’ kavramı ile ilgisi olmayan, demokratik siyasal hayat içerisinde izah edilemeyecek bir durumdur. Hele aldıkları talimat doğrultusunda DEHAP’ı DTP’ye katılmak üzere kapatan siyasi partililerin zaman geçirmeden DTP bünyesinde çalışmalara başlamaları dünya siyaset tarihi yönünden ele alınıp, bağımsızlık, demokratiklik ve hatta etik yönden dahi incelenmesi gereken bir sonuçtur. Cezaevinde bulunan bir terör örgütü liderinden aldıkları talimatların gereğini harfiyen yaparak siyasi parti (DEHAP) kapatıp, yeni bir siyasi parti (DTP) kuran kişilerin terör örgütü ve liderine ne derece bağlı olduklarını kuşkuya yer vermeyecek biçimde ortaya çıkarmıştır.

Abdullah Öcalan aynı görüşmelerde terör örgütü PKK üzerinde de etkinliğini devam ettirmiş, daha doğru bir anlatımla terör örgütünü verdiği talimatlarla yönetmeye devam etmiştir. Hatta talimatları kimi zaman örgütün kadrosunu tehdit etmeşeklinde gerçekleşmiştir. Geçekten Öcalan 19 Mayıs 2004 tarihli görüşmede örgütün yönetici kadrolarına talimatlar vermiş, istediklerinin yapılmaması olasılığına karşı da ilgilileri tehdit etmekten geri durmamıştır. Tüm bu bahsi geçen görüşmelerde geçen talimatların ne kadar etkili olduğu zaman içinde gözlenebilmiştir. Teröristbaşının hem terör örgütünü, hem de Demokratik Toplum Partisini (öncesinde (DEHAP’ı) talimatları ile yönetip, yönlendirdiği kuşkuya yer vermeyecek biçimde ortaya çıkmıştır.

16.07.2004 tarihli ‘HÜRRİYET’ Gazetesi’nin 1. sahifesinde manşetten ‘Örgütte hortum zabıtları’ başlığı ile terör örgütü PKK/KADEK/KONGRA-GEL’ in eski Avrupa sorumlusu Rıza ALTUN’un savunması adı altında yayımlanan haberde yer alan;

‘ ‘Osman’ın seçimlere müdahalesi kaosu derinleştirdi. Güneydoğu’daki eski BELEDİYE Başkanı gibi rant gücünü ellerine geçirenlerin müdahalesiyle ortam gerginleşti. Özgür Parti ve DEHAP’ın yönetimleri adayları belirledi. Diyarbakır başta, birkaç yeri boş bırakıp getirdiler. Siyasi parti genel başkanı, yardımcısı Osman Özçelik, Muzaffer (Şimdiki Avrupa Sorumlusu), Mizgin (Kadın Kolları Başkanı), Ferda biraraya gelerek tartıştık, birkaç boş yeri doldurup ülkeye gönderdik’..

Örneğin yasal partinin (DEHAP) daha önceki seçimlerde (3 Kasım) para ihtiyacını da o sahanın içinden sağladık. Bu sırada İrfan Güler tam bir provakasyon çevirdi. Avukatlara, ‘Başınızın çaresine bakın’ dedi. Nitekim hukuk bürosunun bir aylık parasını Türkiye örgütleyemeyince bulup gönderdik’.

Eski BELEDİYE Başkanı’nın kendinin itiraf ettiği yolsuzlukları sadece milyonlarca mark değerinde. İhalelerden alınan 4-5 milyon mark bellidir. ‘1.5 milyonu harcandı, gerisi bendedir’ diye beyanları vardır. İhale verdiği kişilerden 12 villa almıştır. Kurduğu bir şirket var, tüm sermayesini bu kaynaklardan sağlamıştır. Birçok yerde BELEDİYEye ait arsaları satmıştır. Bütün bunları kendisi bizzat söyleyip kabul etmektedir. Tüm bunlardan dolayı DEHAP kitlesi onu istemiyordu. Onun durumuna düşmeyecek birini bulmada, Osman dahil, hepimiz aynı fikrirdeydik. Osman dağdayken, ‘Seçilmeyecekse elindeki parayı almak lazım. Bize yollayın, seçtiririz, havası yaratıp elindeki paraları alalım’ demişti. Onları irtibatlandırdık. Kopuş sürecinde bu ilişki daha da derinleşti…’

Şeklindeki ifadelerle ilgili söz konusu tarihte faaliyette olan ve daha sonra DTP ile Öcalan’dan aldığı talimat doğrultusunda birleşen DEHAP tarafından hiçbir açıklama veya yalanlama gündeme getirilmediği gibi, haberde bahsi geçen BELEDİYE başkanları dahi hiçbir yalanlama yapamamışlardır. Yayımlandığı gazete, haberin yeri ve içeriğinde geçen atıfların son derece ciddi nitelikte olması nazara alındığında parti tarafından söz konusu habere bir tepki verilmemesi olgusu dahi ‘DEHAP’ın ve sonrasında DTP.nin terör örgütünün kontrol ve güdümünde faaliyet gösterdiğini kanıtlamaya yeterlidir. Nitekim sonraki tarihlerde DTP bünyesine katılan ve halen görevde olan BELEDİYE başkanlarının eylemleri, PKK tarafından atanmaları konusunda kuşkuya yer vermeyecek boyutlarda ortaya çıkmıştır.’ Bu durumda Anayasa ve yasaların öngördüğü demokratik, hukuka saygılı bir siyasi partiden bahsetmek imkansızdır.

DTP’nin terör örgütü PKK ile bağlantısını kanıtlayan bir olay da Demokratik Toplum Partisi’nin kuruluşu aşamasında gerçekleşen Hikmet Fidan cinayetidir. Olayda öldürülen Hikmet Fidan geçmişte Anayasa Mahkemesi kararı ile temelli olarak kapatılan HADEP’te başkan yardımcılığı yapmış, parti içinde aktif çalışmalarda bulunmuş bir kişidir. Öcalan’ın DTP’nin kurulması talimatı üzerine DEHAP yönetimi ve diğer unsurlar tarafından başlatılan çalışmalar sırasında Hikmet Fidan’a da yeni parti (DTP) için çalışması teklifi iletilmiştir. Ancak Hikmet Fidan o tarihlerde Abdullah Öcalan’la ilgili oluşan kişisel düşüncelerinin etkisi ile PKK terör örgütünden kopma noktasına gelmiş, bu bağlamda daha önce PKK terör örgütünden ayrılarak Irak’ın kuzeyinde üslenen ve PWD ( Partiya Welatparezen Demokraten Kürdistan) adı altında kurulan yasa dışı örgütle temasa geçmiştir.

Burada PWD’de ile ilgili bazı bilgilerin olayı anlamaya katkısı olacağı düşünülmektedir. Botan (K) Nizamettin Taş ve arkadaşlarının PKK’dan ayrılarak oluşturdukları PWD örgütü PKK’yı değişik nedenlerle (amaç, eylem tarzı vb. gibi) eleştirmiş ve yine bölücü amaçlarla ancak PKK’dan farklı bir oluşum olarak ortaya çıkmıştır. (PWD.nin kuruluşunda ve halen desteğini sağlayan (yerleşme yeri, güvenlik, parasal ihtiyaçları vb. gibi) ülke veya şahıs gibi kaynaklar her zamanki gibi kendilerini ve amaçlarını açıkça deşifre etmemişlerdir.) PWD konusunda yanıtlanamayan soruların yanında bazı gelişmeler açık olarak gerçekleşmiştir. Bunlara örnek olarak PKK’dan ayrılıp PWD’ye katılan Kani Yılmaz, Serdar Kaya, Sabri Tori gibi kişilerin PKK militanlarınca bir anlamda iç hesaplaşma adına öldürülmeleri gösterilebilir.

Hikmet Fidan’da bu aşamada Demokratik Toplum Hareketi adı altında (Öcalan’ın talimatları gereği!) faaliyete başlayan partililerin çalışmalara katılması yolundaki davetine olumsuz yanıt vermiştir. DTP’ye red yanıtı veren ve bu arada PKK’nın muhalifi PWD ile ilişkisi ortaya çıkan Hikmet Fidan 06.07.2005 tarihinde Diyarbakır’da tuzağa düşürülerek bilinmeyen bir PKK mensubu terörist tarafından ensesine ateş edilmek suretiyle öldürülmüş, tuzağa düşürenler yargılanarak mahkum edilmişlerdir. Bundan sonra olaya DTP’nin yaklaşımı başlı başına ele alınması gereken mahiyettedir. Zira hiçbir DTP (DEHAP)’li olayı kınayamamış, hatta cenazenin kaldırılması için Diyarbakır Büyükşehir BELEDİYEsinden ambulans talebi dahi ‘deposu delik’ gerekçesi ile karşılanmamıştır.

Milliyet Gazetesi’nin 25.10.2005 tarihli nüshasında yer alan haberde; Hikmet Fidan’ın katil zanlısının DTP’nin kuruluş aşamasında başlatılan Demokratik Toplum Hareketi içerisinde yer almayı reddettiği için terör örgütü tarafından infaz emrinin verildiği hususu yer almıştır.

Tüm bu hususların değerlendirilmesinde Demokratik Toplum Partisi’nin daha kuruluşunda kan ve terör örgütü PKK’nın emirleri üzerine oturtulduğu, hiçbir şekilde ve hiçbir kaynaktan muhalefete imkan tanımadığı, adında Demokratik Toplum ibaresini kullanmasının dahi trajikomik olduğu ortaya çıkmıştır. Bu düşünce elbette toplumun büyük bir kısmına hakim olmuş, nitekim Milliyet Gazetesi yazarı Hasan Cemal’in 16.07.2005 tarihli ‘Kürt aydınları tedirgin’, 19.07.2005 tarihli ‘Sus, yoksa hain derler’,Taha Akyol’un 12.07.2005 tarihli ‘PKK ve Kürt hareketi’ başlıklı yazılarında ve diğer pek çok gazetecinin yazılarında bu hususu açıkça vurgulanmış, PKK ile DTP (DEHAP) organik bağlantısı artık kamuoyunun gözünde tartışmaya yer vermeyecek biçimde kanıtlanmıştır. Gerçekten sadece Hikmet Fidan olayı dahi Öcalan’ın emriyle kurulan ve terör örgütünün destekçisinden öte bir organı gibi çalışan DTP’nin ulusal ve uluslararası hukuk alanında siyasi parti olarak tanımlanmasını bir ‘demokrasi ayıbına’ dönüştürmektedir.

06.06.2005 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yer alan;

‘DEHAP’A KRİTİK UYARILAR’ başlıklı haberde:

Hollanda’nın Ankara Büyükelçisi Sjöerd Gosses, DEHAP’lı Diyarbakır Büyükşehir BELEDİYE Başkanı Osman Baydemir’e, ‘PKK ile aranıza mesafe koyun, ayrılıkçılıktan kaçının’ uyarısında bulundu.

AB Dönem Başkanı Lüksemburg’u Türkiye’de temsil eden Gosses, Güneydoğu Anadolu ziyaretinde yerel otoritelere, ‘Feodal yapıdan kurtulun, öncelikle Türkçe öğrenin’ dedi. Gosses, mayısın 3. haftasında bölgede yaptığı incelemelerden edindiği izlenimleri, diğer AB büyükelçileriyle paylaştı:

Feodal yapı en büyük engel ‘Kürtlerin çoğu açıkça söylemek istemese de feodal yapı, bölgenin kalkınmasının önündeki en büyük engel. Namus cinayetlerinin, kız çocuklarının okula gönderilmemesinin temelindeki ana neden bu. Güneydoğu, modernleşme yönünde adım atmadan her şeyi Ankara ve AB’nin yapmasını istiyor. Avrupa’da her birey yaşadığı ülkenin dilini bilmek durumundadır. AB’nin Kürtler de dahil etnik grupların kendi dillerini kullanma özgürlüğü için Türkiye’den beklentileri, bu ülkede yaşayan herkesin Türkçe bilmesi zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Türkçenin bilinmemesi, Güneydoğu’nun Avrupa standartlarına ulaşmasında büyük engeldir.’

23.07.2005 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yer alan;

 ‘DEHAP ve Demokratik Toplum Hareketi (DTH) gibi Kürtlere yakın siyasi grupların PKK terörüne sessiz kalması üzerine çıkan tartışmaya katılan AB, Dönem Başkanı İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliği aracılığıyla dün yaptığı açıklamada, ‘Türkiye’deki tüm siyasi grupları her türlü şiddeti kınamaya’ çağırdı. Açıklamada, AB üyesi ülkelerin başkentteki büyükelçilerinin önceki gün yaptıkları olağan toplantıda terör eylemlerinin de konuşulduğu kaydedildi. Bir önceki dönem başkanı Lüksemburg’u temsil eden Hollanda’nın, nisanda Diyarbakır BELEDİYE Başkanı Osman Baydemir’e PKK ile arasına mesafe koyması yönünde verdiği mesajı anımsatan açıklamada, ‘Türkiye müzakerelere başlamaya hazırlanırken, siyasi grupların sadece bir suikastı değil, siyasi amaçlı şiddetin her türlüsünü kınamasının’ önemi vurgulandı.

Ne demek istediler’ İngiltere ve Ankara’daki diğer AB üyesi ülkelerin diplomatlarından edinilen bilgilere göre, bir paragraflık açıklama şu önemli mesajları içeriyor: ZANA DA ADRES: Açıklama, ‘tüm siyasi partiler’ yerine ‘tüm siyasi gruplar’ kelimesi ile, sadece DEHAP’ı değil, Zana ve Orhan Doğan’ın başını çektiği henüz partileşmeyen Demokratik Toplum Hareketi’ni de kapsadı. Çağrı, ‘Teröre destek verip AB sürecini baltalamayın’ mesajı da taşıyor. FİDAN CİNAYETİ: Açıklamada, diğer şiddet eylemlerinin yanı sıra ‘bir suikastın’ özellikle kınanmasının istenmesi dikkat çekti. PKK’ya karşı görüşleriyle öne çıkan eski HADEP Genel Başkan Yardımcısı Hikmet Fidan’ın öldürülmesi olayını kasteden AB, DEHAP ve Zana grubunun sessiz kalışından hoşnut olmadığını ortaya koydu. BAYDEMİR MESAJLARI HERKESE: Açıklamada Baydemir’e verilen, ‘Öcalan ve PKK’yla aranıza mesafe koyun. AB şiddeti desteklemedi, desteklemeyecek. AB bölünmenin değil, bütünleşmenin teşvik edildiği projedir. Ayrılıkçılığı ve federalizmi tasvip etmiyoruz’ mesajlarının DEHAP ve DTH için de geçerliliğini koruduğunu vurguladı. Açıklamada, Çeşme, Kuşadası ve Bingöl’deki bombaların etkili olduğu kaydedildi.’Şeklindeki haber içeriğine göre de DEHAP ve DTP’nin PKK organı şeklindeki faaliyetlerinin uluslararası platformda da aynı şekilde değerlendirilip, kınandığını göstermektedir.

Ulusal platformda değerlendirilmesi gereken bir olay da İnsan Hakları Derneği (İHD) kurucu üyelerinden olan yazar Adalet Ağaoğlu’nun, derneğin Emin Galip Sandalcı’nın İstanbul Başkanlığından düşürülmesinden sonra PKK yanlısı politika izlediği, tek yanlı ırkçı-milliyetçi bir tutum takındığını gibi gerekçelerle İHD’den istifa etmesidir. Bulunması gereken konumla ilgisiz bir konuma sürüklendiği anlaşılan İHD’nin davalı DTP (ve terör örgütü PKK) ile hemen her platformda ortak görüş bildirmesinin altında yatan sebebin Sayın Ağaoğlu’nun tesbitleri olduğu, dolayısıyla İnsan Hakları Derneği’nin tamamen terör örgütü PKK’nın kontrolünde faaliyet gösterdiği anlaşılmaktadır.

C-DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİNİN KURULUŞUNDAN SONRAKİ EYLEMLER.

1- DTP’Lİ CİZRE BELEDİYE BAŞKANI AYDIN BUDAK’IN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASI NİTELİĞİNDEKİ BEYANI:

14.01 2006 tarihinde Cizre BELEDİYE Başkanı olan Aydın BUDAK’ın Memu-Zin Kültür Merkezinde yaptığı konuşmada sarfettiği ”ve milyonlarca Kürdün siyasal iradesi olan Öcalan’ı hücre hapsi cezasıyla cezalandırıyor, ailesi ile görüştürmeme kararı alıyor, sayın Başbakanım kürt sorununu böyle mi çözeceksin, ama bilin ki Kürtler sizin bu kirli oyununuzun farkındadır, bunu başaramayacaksınız, ve başaramayacaksınız. Sonunda Kürt iradesi galip gelecek, Türkiye’de demokratik Cumhuriyetin gerekleri yerine getirilecek” şeklindeki sözlerle yasadışı PKK terör örgütü ve lideri olan Abdullah Öcalan’ı övdüğü, örgütün ve amacının propagandasının yaptığı gerekçesi ile yargılandığı Cizre Asliye Ceza Mahkemesinin 09.06.2006 gün ve 2006/100-440 sayılı kararı ile TCY.nın 220/8-1. maddesi gereğince 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

2- DTP’Lİ CİZRE BELEDİYE BAŞKAN YARDIMCISI ABDÜLKADİR İNEDİ’NİN EYLEMİ:

02.03.2006 tarihinde Cizre İlçe merkezinde bir askeri aracın pusuya düşürülerek silahla taranması ve bomba ile yakılması olayında yapılan soruşturma sonucu BELEDİYE başkan yardımcısı Abdülkadir İnedi’nin teröristlere yardım ve yataklık ettiği anlaşılarak cezalandırılması istemiyle açılan dava Diyarbakır 6. Ağır ceza Mahkemesinin 2006/186 esas sırasında kayıtlı olup halen yargılaması devam etmektedir.

3- DTP DİYARBAKIR İL YÖNETİMİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASI AMAÇLI EYLEMİ:

14.02.2005 tarihinde ‘Abdullah Öcalan’ın Kenya’dan ülkemize getirilişini protesto etmek amacıyla DTP Diyarbakır İl yönetimi tarafından organize edilen gösteri yapıldığı ‘SAYIN ÖCALAN SİYASİ İRADEMDİR’ şeklinde pankart açıldığı, ‘ÖCALAN, ÖCALAN’, BİJİ SEROK APO’, ‘SELAM SELAM İMRALIYA BİN SELAM’, ‘DİSA DİSA SERHİLDAN SEROKOME ÖCALAN-(yine yine başkaldırı, başkanımız öcalan ), DİŞE DİŞ KANA KAN SENİNLEYİZ ÖCALAN’ , ‘VUR DE VURALIM, ÖL DE ÖLELİM’, ‘KAHROLSUN 15 ŞUBAT KOMPLOSU’, ‘HEPİMİZ APONUN FEDAİSİYİZ’ şeklinde sloganlar atıldığı, kolluk kuvvetlerinin ikazlarına rağmen bu tür olayların devam ettiği anlaşılmıştır. Olayla ilgili terör örgütünün propagandasını yapma suçundan açılan Diyarbakır 4. ağır ceza mahkemesinin 2006/245 esasında kayıtlı kamu davası derdesttir.

4- DTP MERSİN İL BAŞKANI ALİ BOZAN’IN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASI NİTELİĞİNDEKİ BEYANI:

15.02.2006 tarihinde ‘Abdullah Öcalan’ın Kenya’dan ülkemize getirilişini protesto etmek amacıyla DTP Mersin İl yönetimi tarafından organize edilen gösteri yapıldığı ‘il başkanı olan Ali Bozan tarafından Terör örgütü PKK ve Abdullah Öcalan’ı övücü sözler sarfedilmesi nedeniyle hakkında suçu ve suçluyu övme eylemi nedeniyle TCY.nın 215/1 maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle açılan dava Mersin 3. Sulh Ceza Mahkemesinin 2006/460 esas sırasında devam etmektedir.

5- DTP ERZURUM İL BAŞKANI BEDRİ FIRAT’IN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASI NİTELİĞİNDEKİ EYLEMLERİ:

17.02.2006 ile 20.03.2006 tarihleri arasında DTP Erzurum il başkanı olan Bedri Fırat’ın ‘ ‘ ülkede barışın tesis edilebilmesi için genel siyasi affın çıkarılması, Abdullah Öcalan’a uygulandığını iddia ettiği tecridin kaldırılması, İmralı’nın müze haline dönüştürülmesi, Roj TV’ye yönelik eleştirilerin kınanması, kendini yakarak intihar eden VİYAN-SORAN (K) Leyla Velihasan isimli PKK örgüt üyesinin anısına saygı duruşunda bulunması, çalışma masası üzerinde Abdullah Öcalan’ın resmini bulundurması, Kürt kanı dökenlerin bu kanda boğulacakları şeklinde konuşmaları” nedeniyle Erzurum 2. Ağır ceza Mahkemesinin 2006/59 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden yapılan yargılaması sonucu terör örgütünün propagandasını yapma suçundan 2 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

6- DTP MALATYA İL TEŞKİLATININ TERÖRİST BAŞINI ÖVEN BASIN BİLDİRİSİ:

09.02.2006 tarihinde DTP Malatya il ve merkez ilçe yönetiminde görevli olan Zeynep Doğan, Şeniz Geçmez, Gülhanım Doğan, Pınar Uzun, Nuray Kılınç, Erdoğan Karaca, Resul Atay, Yusuf Tokdemir, Mehmet Ali Yaman, Behçet Tunç, Mahmut Güngör, Kemal Çağlayan, Sebahattin Işıklı, Hüseyin Yılmaz ve Emral Dağdelen haklarında Öcalan’ı öven bildiri dağıtmak, sözde baskıların kaldırılması için açlık grevi başlatmak şeklindeki eylemleri nedeniyle açılan soruşturma Malatya C.Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

7- DTP İSTANBUL İL ÖRGÜTÜNÜN TERÖR ÖRGÜTÜNE YARDIM AMAÇLI EYLEMİ:

PKK yayın organı gibi görev yapan ‘Ülkede Özgür Gündem’ gazetesinin geçici süre ile kapatılması üzerine bu gazete çalışanlarınca çıkarılan Toplumsal Demokrasi Gazetesi’nin 19.11.2006 tarihli nüshasının 6. sahifesinde DTP İstanbul İl yönetiminde görevli Mehmet Şakar, Ömer Aşkara, Lezgin Bingöl, Ayşe Arslan, Çiçek Arıç, Osman Taşdemir, Lezgin Örnek, Yüksel İğdeli, Hüseyin Çalışçı, Mustafa Eraslan, Meliha Varışlı, Doğan Erbaş, Cafer Selçuk ve Nizamettin Öztürk tarafından yayımlanan bildiride ”. Ateşkes sürecinin kalıcı barışa dönüşmesi ve kürt sorununun çözümsüzlüğünden kaynaklı yaşanan savaşın son bulması için tüm Kürt ve Türk gençlerini askere gitmemeye çağırıyoruz” şeklinde ibare yer aldığı, sanıklarla ilgili TCY.nın 318. maddesi gereğince cezalandırılmaları istemiyle açılan davanın halen Bağcılar 2. Asliye Ceza Mahkemesinde derdest olduğu anlaşılmıştır. Sanıkların asıl amaçlarının terör örgütü ile mücadele eden güvenlik kuvvetlerini zafiyete uğratmak, bu şekilde örgüt lehine çalışmalarda bulunmak olduğu aşikardır.

8- DTP KURUCU ÜYESİ HATİP DİCLE’NİN TERÖRİST BAŞI ABDULLAH ÖCALAN’IN DİREKTİFİ İLE HAREKET ETTİKLERİNE DAİR BEYANI:

DTP kurucu üyesi Hatip Dicle’nin ‘Öcalan’ın partisiyiz’ şeklinde beyanı üzerine başlatılan soruşturma sonucu hakkında suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası Bağcılar Asliye Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

9- DTP’Lİ DİYARBAKIR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI OSMAN BAYDEMİR’İN ÖRGÜT MENSUPLARINI DESTEKLEYEN BEYANI:

29.03.2006 tarihinde Diyarbakır ilinde meydana gelen olaylarda Büyükşehir BELEDİYE Başkanı olan Osman Baydemir’in yaptığı basın açıklaması ve sokakta eylemcilerle yaptığı görüşme sırasında sarfettiği ”acımız 14’tü bugün (16) 17 oldu, 18 olmasın’, ‘..şu ana kadar sizin isteğiniz için, sizin cesaretiniz için, sizlere canı gönülden teşekkür ediyoruz. Siz kimliğinize sahip çıktınız, siz bağrı yanıklarınıza ve acınıza sahip çıktınız. Biz de sizinleyiz, buna emin olun.’ Şeklindeki sözleri nedeniyle TCY’nın 314/3 ve 3713 SY.nın 5. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/199 esas sırasında devam etmektedir. Olay tarihinde terör örgütü PKK’nın yayın organı ROJ TV isimli televizyon kanalında örgüt liderlerinden gelen talimatlar üzerine Diyarbakır ilimizde meydana gelen olayların vehameti görüntü kayıtları ve yazılı basındaki resim ve yorumlarla sabittir. Öldürülen terör örgütü mensuplarına sahip çıkan, isyan biçiminde değerlendirilebilecek olayları yaratan kişilere cesaret verici ve yaptıklarını onaylar mahiyetteki ifadelerin, Osman Baydemir’in asıl amacının terör örgütünü destekleme, elemanlarını cesaretlendirme bu suretle PKK terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etme olduğunu kanıtlamaktadır.

10- DTP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI SEDAT YURTDAŞ’IN TERÖRİSTBAŞI ABDULLAH ÖCALAN’I ÖVÜCÜ AÇIKLAMASI:

DTP Genel Başkan yardımcılarından Sedat Yurtdaş, 11.01.2006 tarihinde terör örgütünün yayın organı ROJ TV.nin ‘Gündem’ isimli programına katılarak burada terör örgütünün elebaşı Öcalan için sayın sıfatını kullanmış ve kendisine engeller çıkarıldığından bahsetmek suretiyle TCY.nın 215. maddesine uyan suçu ve suçluyu övme eylemi nedeniyle açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonucu Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 01.03.2007 gün ve 2007/46 sayılı kararı ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

11- DTP GENEL BAŞKANI AHMET TÜRK’ÜN TERÖRİSTBAŞI ABDULLAH ÖCALAN’I ÖVÜCÜ AÇIKLAMASI:

18.01.2006 tarihinde davalı Demokratik Toplum Partisi Genel Başkanı Ahmet Türk yaptığı basın açıklamasında terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan için sayın sıfatını kullanması ve konuşma içeriğinde kendisinden bahisle yaptığı işlerin önemli olduğunu ve barışın sağlanmasında önemli bir rol oynadığını beyan etmesi, bu şekilde ilgili şahsı övüp, yücelttiğinin sabit olması karşısında açılan kamu davası sonucu Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 28.02.2007 gün ve 2006/548-2007/49 sayılı kararı ile TCY.nın 215/1. maddesi gereğince 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Parti Genel Başkanı olması itibarıyla beyan ve eylemleri önemli ve parti için bağlayıcı olduğu kabul edilen Ahmet Türk’ün partilerinin kuruluş emri dahil her konuda talimat veren kişiyi övmekten ibaret eyleminin övülenin Abdullah Öcalan olması karşısında anlamı çok farklı olmaktadır. Zira Abdullah Öcalan, tüm dünya tarafından terör örgütü olduğu kabul edilen, ülkemizde otuzbini aşkın insanın ölümüne yol açan PKK’nın elebaşısı olup, yapılan yargılanması sonucu mahkum olduğu hapis cezası infaz edilmekte olan bir kişidir. Siyasi partilerin hiçbir şekilde şiddeti yöntem olarak öngöremeyecekleri ulusal ve uluslararası düzenlemelerin temel esaslarındandır. Terör örgütü ve liderinin şiddetin kaynağı olduğu hususunun sabit olması karşısında, bu unsurlara övgüler düzen bir siyasi partinin hukuk düzeninin öngördüğü temel demokratik prensiplere uymadığı tartışmasızdır.

12- DTP’Lİ SİİRT BELEDİYE BAŞKANI MURAT AVCI’NIN TERÖR ÖRGÜTÜNE YARDIM NİTELİĞİNDEKİ AÇIKLAMALARI:

Terör örgütü PKK yöneticilerinin ROJ TV ve değişik internet sitelerinde örgüt mensuplarının öldürülmesi nedeniyle yaptıkları eylem çağrılarına paralel olarak DTP SİİRT İl başkanı olan Murat Avcı 28.03.2006 ve 29.03.2006 tarihlerinde yaptığı basın açıklamalarında öldürülen terör örgütü üyesi için şehit düşen arkadaşımız ifadesini kullanmış, devamında ” bu ordu bu ülkede Kürdistan’da akıttığı kanın hesabını vermek zorundadır.’, ”yarın toplu boykot var. Yarın kepenk kapatma, öğrencilerin okula gitmemesi, çarşıya çıkmama kararımız var’ şeklinde ifadelerle terör örgütünün amaç ve talimatları doğrultusunda çalışmalar yapmıştır. Bu eylemlerinden dolayı örgüte bilerek ve isteyerek yardım ettiği gerekçesiyle hakkında açılan kamu davası nedeniyle Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/150 esas sayılı dosyası üzerinden yargılanması devam etmektedir. Olaya ilişkin görüntü kayıtlarının incelenmesinde Murat Avcı’nın bir siyasi parti il başkanından ziyade ateşli bir PKK elemanı görüntüsü çizdiği görülmektedir.

13- DTP’Lİ BATMAN BELEDİYE BAŞKANI AYHAN KARABULUT’UN TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE YAPILAN ŞİDDET İÇERİKLİ GÖSTERİLERE KATILMASI:

30-31.03.2006 tarihlerinde Batman BELEDİYE Başkanı olan Ayhan Karabulut’un molotof kokteyllerinin atılıp, kamu binalarının yağmalandığı, PKK’yı simgeleyen bayrakların taşınıp, yasa dışı örgüt lehine sloganların atıldığı eyleme katıldığının anlaşılması nedeniyle hakkında terör örgütü üyesi olmak, mala zarar vermek suçlarından açılan kamu davası Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/187 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

14- DTP ADANA İL BİNASININ YASADIŞI ÖRGÜT KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

06.02.2006 tarihinde DTP Adana İl binasında yapılan izinli arama sonucu bina içerisinde terör örgütü elemanlarına ait resimlerin duvarlarda sergilendiği, buraya ‘şehitlik’ adı verildiği görülmüş, yine bina içerisinde terör örgütüne ait çok sayıda döküman bulunmuştur.Olayla ilgili DTP İl yöneticileri Ziya Aydemir, Sabri Çelebi, Süleyman Kılıç, Ferit Datlı, Mehmet Yaşık, Ferdi Sönmez, Leyla Çağer, Sima Dorak ve Hacer Taşarsu haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/88 esasında devam etmektedir.

15- CİZRE BELEDİYESİ DTP’Lİ ENCÜMEN ÜYESİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNE MERMİ VE DİĞER İHTİYAÇ MALZEMELERİNİ GÖTÜRMESİ:

Davalı parti üyelerinin PKK lehine çalışmaları propaganda ile sınırlı kalmamakta, lojistik desteğini sağlama boyutuna da erişmiştir. Nitekim 08.03.2006 tarihinde kolluk kuvvetlerince alınan bir istihbarat üzerine yapılan operasyonda DTP Cizre encümen üyesi Muhsin Gasır ve arkadaşı Mehmet Canımana isimli şahıslar terör örgütüne başta mermi, gıda ve sair ihtiyaç malzemelerini götürmek üzere iken yakalanmış, haklarında terör örgütü elemanı olma suçundan açılan kamu davasının Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan yargılaması sonucu mahkumiyetlerine karar verilmiştir. Terör örgütüne mermi dahil lojistik destek sağlayan bir siyasi partinin siyasi partiler için ulusal ve uluslararası düzeyde öngörülen hukuki sınırlar içerisinde faaliyette bulunduğunun iddiası hiçbir şekilde mümkün değildir.

16- NUSAYBİN DTP İLÇE BİNASININ YASADIŞI ÖRGÜT KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

14.04.2006 tarihinde Nusaybin DTP ilçe binasında mahkemesinden alınan izin doğrultusunda yapılan aramada PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan ve çeşitli örgüt militanlarına ait fotoğrafların duvarlarda asılı olduğu, yasa dışı sloganlar içeren çeşitli pankart ve dökümanın bulunduğu tesbit edilmiştir. Mevcut haliyle parti binası olmaktan ziyade terör örgütü kampını andıran görüntüler tesbit edilmiştir. DTP İlçe yöneticisi olan sanıklar Azize Yağız, Sultan Oğraş, Ziver Gümüş, Nayif Coşkun, Sihem Akyüz, Şakir Acar, Hamit Tokay ve Necmettin Ayaz haklarında 314/2 ve 3713 SY.nın 5. maddeleri gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/170 esassına kayıtlı olarak devam etmektedir.

17- DTP MERSİN İL YÖNETİCİLERİNİN MİTİNGDEKİ KONUŞMALARI İLE HALKI KİN VE DÜŞMANLIĞA TAHRİK ETMELERİ:

19.03.2006 tarihinde DTP Mersin İl yönetimi organizasyonunda ‘Nevruz Şenliği’ adı ile gerçekleştirilen miting sırasında İl yöneticileri Ali Bozan, Serhat Ölmez, Ayla Yıldırım, Gülüzar Ayyıldız ve Emin Yıldırım’ın yaptıkları konuşmalarda PKK elemanlarını ‘gerilla’ diye tanımlamaları, Öcalan için Kürt halkının siyasi iradesi olup, İmralı’da tecrit uygulandığını ve benzer beyanları nedeniyle halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettikleri gerekçesiyle haklarında TCY.nın 216/1. maddesi gereğince açılan kamu davası Mersin Asliye Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

18- DTP MERSİN İL BAŞKANI ALİ BOZAN’IN TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE YASADIŞI GÖSTERİ ORGANİZE ETMESİ:

21.04.2006 tarihinde DTP Mersin İl Başkanı olan Ali Bozan terör örgütü üyesi Mehmet Alkan’ın ölümü üzerine düzenlenen cenazede örgüt lehine sloganlar atılmasına bayraklar açılmasına kamu kurum ve özel iş yerlerine saldırılarda bulunulmasına imkan tanıdığı suçlamasıyla hakkında soruşturmaya başlanmış olup, halen Adana Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

19- DTP KARS İL BİNASINDA TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE YASADIŞI GÖSTERİ ORGANİZE EDİLMESİ:

11.02.2006 Günü Kars DTP İl binası önünde yapılan Abdullah Öcalan’ı övücü basın açıklamasından sonra parti binasındaki grup tarafından ‘Biji serok Apo’ ve’15 Şubat Komplosunu kınıyoruz’ pankartları yapıştırıldığı, sloganlar atıldığı görülmüş, söz konusu eylemler nedeniyle Aydın Göktaş, Orhan Aras, Faruk Özyavuz, Sihan Keleş, İsmail İmre ve Abdullah Kutmaral haklarında suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası Kars Sulh Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

20- CİZRE İLÇESİNDE DTP’NİN ORGANİZE ETTİĞİ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ NİTELİKTE GÖSTERİ:

21.03.2006 tarihinde Cizre ilçesinde Nevruz kutlamaları adı altında yapılan gösteride Fecriye Benek, İbrahim Erkul, Ali Gün, Aydın Budak, Mesut Demir, Pınar Akman ve Zeydin Gökalp’in Öcalan posterleri ve örgüt bayrağını açıp, taşıdıkları ‘Apo bizim irademiz,gençlik Apo’nun fedaisi’ gibi sloganlar attıkları, konuşmalarından terör örgütünü övücü mahiyetteki sözleri nedeniyle 3713 Sayılı Yasanın 7. Maddesi uyarınca cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Diyarbakır 6. Ceza Mahkemesinin 2006/180 esas numarasında devam etmektedir.

21- DTP YÖNETİCİSİ ZEKİ KILIÇ’IN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN EYLEM TALİMATLARINI BİLDİRİ HALİNDE HALKA DAĞITMASI:

İstanbul DTP İl yönetiminde görevli Zeki Kılıç’ın 27.03.2006 tarihinde Diyarbakır’da terör örgütünün talimatları doğrultusunda halkı eylemlere davet ettiği, bu amaçla bildiri dağıttığı anlaşılmış, eylemine uyan yasadışı örgüt üyeliği suçundan Türk Ceza Yasasının 220/7 Maddesi uyarınca Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 17.05.2007 gün ve 2007/201 sayılı kararı ile 6 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmıştır.

22- DTP ERZİNCAN İL BAŞKANI HÜSEYİN BEKTAŞOĞLU’NUN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASI NİTELİĞİNDEKİ BEYANI:

DTP Erzincan İl Başkanı olan Hüseyin Bektaşoğlu 09/04/2006 tarihinde örgütün yayın organı olan Roj TV’ye yaptığı canlı telefon bağlantısı ile devletin emniyet güçlerini aşağılamış, polislerin saldırdığını iddia etmiştir.Eylemi nedeniyle örgütün propagandasını basın yayın yoluyla yapmak ve Devletin emniyet güçlerini alenen aşağılamak suçlarından Erzincan Asliye Ceza Mahkemesinde yapılan yargılaması sonucu TCY.nın 220/8 ve 301/2. maddeleri gereğince cezalandırılmasına karar verilmiştir.

23- DTP VAN İL YÖNETİCİSİ İBRAHİM SUNKUR’UN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASI NİTELİĞİNDEKİ BEYANI:

DTP Van İl Yönetim Kurulu üyesi olan İbrahim Sunkur öldürülen terör örgütü mensubunun cenazesinde yaptığı konuşmada ‘disiplin içinde şehidin evine gidelim, baş sağlığı dileyelim-Türkiye Cumhuriyeti de bilsin ki yüzlerce binlerce şehit versek de bu yoldan dönmeyeceğiz’ şeklinde sarf ettiği terör örgütünü övücü sözleri nedeniyle yargılandığı Van 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 15.05.2007 tarih 2006/87 esas 2007/143 karar sayılı ilamı ile TCY’nın 220/8. maddesi gereğince 1 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Söz konusu karar kesinleşmiştir.

24- DTP KOCAELİ İL TEŞKİLATI YÖNETİCİLERİNİN TERÖRİSTBAŞI ABDULLAH ÖCALAN’I ÖVÜCÜ AÇIKLAMALARI:

21.05.2006 tarihinde Kocaeli İl teşkilatı 1. Olağan Genel Kurul toplantısında parti yöneticisi olan Medeni Kırıcı, Büro Görmez, Akif Hamitoğlu ve Alaattin Enün’ün yaptıkları konuşmalarda ölen teröristlerden devrim şehidi diye bahsedip, Öcalan’ı övücü sözler söylemeleri nedeniyle haklarında TCY’nın 216/1 maddesi gereğince halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Kocaeli 3. Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/137 esas sırasında devam etmektedir.

25- DTP NUSAYBİN İLÇE DELEGESİ HASAN BOZKURT’UN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ AÇILAMASI:

DTP Nusaybin İlçe delegesi olan Hasan Bozkurt 03.04.2006 tarihinde terör örgütünün yayın organı ROJ TV isimli televizyon kanalının ana haber bültenine telefonla katılmış, terör örgütünün talimatları doğrultusunda Diyarbakır İlinde meydana gelen olayları desteklemek amacı ile Nusaybin İlçesinde yapılan ve şiddet içeren olayları halkın demokratik tepkisi olarak gösterip, terör örgütü ve lideri Öcalan’ı haklı göstermeye çalıştığı ve övdüğü anlaşılmakla hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davasının Diyarbakır 4.Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/143 Esas sayılı dosyası üzerinden yapılan yargılaması sonucu 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmıştır.

26- DTP ÜYESİ OLDUĞUNU BEYAN EDEN DENİZ YEŞİLYURT’UN TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE YAPILAN YASA DIŞI GÖSTERİYE KATILIP ŞİDDET İÇERİKLİ EYLEMLERDE BULUNMASI:

DTP üyesi olduğunu beyan eden Deniz Yeşilyurt’un 23.03.2006 ve önceki tarihli eylemlerinde molotof kokteyli atarken, yasa dışı slogan atarken, PKK bayrağı taşırken görüntülenmesi üzerine TCY’nın 314/2 ve 174/2 maddeleri gereğince yasadışı örgüte üye olmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası halen İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2004/35 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

27- DTP ERZURUM İL BAŞKANI BEDRİ FIRAT’IN TERÖR ÖRGÜTÜ VE ELEBAŞINI ÖVÜCÜ AÇIKLAMASI:

DTP Erzurum İl Başkanı Bedri Fırat ve arkadaşları hakkında 20.03.2006 tarihinde Hınıs İlçesinde gerçekleştirilen miting sırasında Öcalan ve terör örgütünü övücü sözler nedeniyle terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

28- DTP KURUCU ÜYESİ SELİM SADAK’IN TERÖRİSTBAŞI ÖCALAN ŞAHSINDA SUÇ VE SUÇLUYU ÖVMESİ:

23.04.2006 tarihinde Nusaybin DTP ilçe teşkilatının açılış töreninde Selim Sadak’ın yaptığı konuşmada ‘Bizi bugünlere taşıyan, hak ve özgürlükleri için Kürt halkının hak ve hukuku için yaşamını cezaevinde geçiren ve zindanlara hapsedilen tüm siyasi tutsakları Sayın Öcalan şahsında saygıyla selamlıyorum’ demek suretiyle suçu ve suçluyu övmek nedeniyle hakkında açılan dava Diyarbakır 6. Ceza Mahkemesinin 2007/255 esas sırasına kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

29- DTP’Lİ HAKKARİ BELEDİYE BAŞKANI METİN TEKÇE’NİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVEN AÇIKLAMASI:

16.03.2006 tarihli basın açıklamasında DTP’li Hakkari BELEDİYE Başkanı Metin Tekce yaptığı basın açıklamasında ‘PKK terör örgütü değildir’ demek suretiyle terör örgütü olduğundan kuşku duyulmayan PKK ve eylemlerini meşru göstermeye çalışmış, bu nedenle hakkında TCY’nın 220/8. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davasında Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/129 esas sayılı dosyası üzerinden yargılanmasına devam edilmektedir.

30- DTP BATMAN İL TEŞKİLAT GÖREVLİSİ KENAN DEMİR’İN BATMAN ADLİYESİNE BOMBA KOYMASI:

Geçmişte de PKK örgütü elemanı olmak eylemi nedeniyle yargılanıp mahkum olan ve halen DTP Batman İl Teşkilatında görevli olan Kenan Demir ile DTP çalışmalarına katılan Bahar Yeşilyurt’un 20.10.2005 tarihinde Batman Adliye Binasının bayanlar tuvaletine patlayıcı madde yerleştirdikleri, patlama sonucu maddi hasar meydana geldiği, ihbar üzerine yakalanan sanıklardan Kenan Demir’in evinde yapılan aramada yine patlayıcı madde ile örgütsel doküman ele geçirildiği, DTP il binasında sanık Kenan Demir’in Sedat Ongun adına düzenlenmiş sahte nüfus cüzdanı ile birlikte yakalandığı, bahsedilen eylemleri nedeniyle TCY’nın 302/1, 152/1-a,174/1-2 maddeleri gereğince Devletin birliği ve bütünlüğünü bozmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davasının Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/156 esas sırasında yargılamasının devam ettiği anlaşılmıştır.

31- DTP ÜYESİ PAKİZE UKŞUL’UN ÖLDÜRÜLEN TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİNİN MEZARINA ÖCALAN’IN RESMİNİ ASMASI:

29.03.2006 tarihinde DTP üyesi Pakize Ukşul’un öldürülen terör örgütü mensubunun cenazesinin defnedildiği mezar taşına terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın yine örgüt elemanlarından Mahsun Korkmaz’ın fotoğraflarını astığı anlaşılmış, hakkında TCK’nın 220/8. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/221 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

32- DTP MARDİN İL VE KIZILTEPE İLÇE BAŞKANLARININ ROJ TV İSİMLİ TELEVİZYON KANALINA VERDİKLERİ DEMEÇLER:

06.04.2006 tarihinde terör örgütünün yayın organı Roj Tv’ye telefonla bağlanan DTP Mardin İl Başkanı Ferhan Türk ile Kızıltepe İlçe Başkanı Ali Aslan’ın örgüt talimatları doğrultusunda örgüt üyelerinin öldürülmesini protesto amaçlı olarak halkı gösteri yapmak üzere yürüyüşe ve kepenklerini indirmeye davet ettikleri anlaşılmış, TCY’nın 220/8. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/114 esas numarasına kayıtlı olarak yargılamaya devam edilmektedir.

33- TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE YAPILAN VE ŞİDDET İÇEREN YASA DIŞI GÖSTERİYE DTP BATMAN İL YÖNETİMİNDE GÖREVLİ SEYİTHAN KIRAR’IN TAŞ ATMAK SURETİYLE FİİLEN KATILMASI:

31.03.2006 tarihinde on dört PKK elemanının öldürülmesini protesto etmek amacıyla Batman İlinde meydana gelen PKK yanlısı şiddet olayları sırasında DTP Batman İl Yönetiminde görevli Seyithan Kırar’ın taş attığının ve eyleme fiilen katıldığının anlaşılması nedeniyle hakkında TCY’nın 314/2 maddesi gereğince silahlı örgüte üye olmak suçundan açılan kamu davası devam etmektedir.

34- DTP’Lİ BATMAN BELEDİYE BAŞKANI HÜSEYİN KALKAN’IN YABANCI BASINA ÖCALAN’I ÖVÜCÜ DEMEÇ VERMESİ:

DTP’li Batman BELEDİYE Başkanı Hüseyin Kalkan’ın Los Angeles Times Gazetesi’ne verdiği demeçte PKK ve Öcalan’ı övücü beyanlarda bulunması nedeniyle hakkında TCY’nın 220/8. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/181 esas sırasında devam etmektedir.

35- DTP’Lİ SİİRT İL BAŞKANI MURAT AVCI’NIN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ DEMEÇ VERMESİ:

19.03.2006 tarihinde SİİRT DTP İl Başkanı olan Murat Avcı’nın yaptığı konuşmada PKK ve Öcalan’ı övücü sözler söylediği,’ Sayın Öcalan benim irademdir ‘kampanyasını selamlıyor ve saygıyla karşılıyorum şeklinde sarf ettiği sözler nedeniyle TCY’nın 314/2. maddesi gereğince silahlı örgüte üye olmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası Diyarbakır 6.Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/112 esas sırasına devam etmektedir.

36- DTP’Lİ CİZRE BELEDİYE BAŞKANI AYDIN BUDAK’IN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ DEMEÇ VERMESİ:

16.06.2006 tarihinde DTP’li Cizre BELEDİYE Başkanı Aydın Budak’ın BELEDİYE tarafından organize edilen etkinlikte sarf ettiği ‘İmralıyı muhatap almak zorundasınız, geçmişte Türkiye biraz düzeldiyse bu tek taraflı ateşkes sayesindedir ve benzeri sözlerle terör örgütü PKK’nın propagandasını yapması nedeniyle hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan dava Diyarbakır 6. Ceza Mahkemesinin 2007/37 esas sırasına kayıtlı olup, yargılaması halen devam etmektedir.

37- DTP DİYARBAKIR İL YÖNETİM KURULU ÜYELERİNİN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

14.02.2006 tarihinde DTP Diyarbakır İl Yönetim Kurulu üyesi olan Hilmi Aydoğdu, Necdet Atalay ve Musa Farisoğulları tarafından hazırlanan basın açıklamasında terör örgütü lideri Öcalan’ı komplo sonucu Türkiye’ye getirildiği, muhatap alınması gerektiği gibi ifadelerle örgüt liderini övme eylemini gerçekleştirdikleri, bu nedenle TCY’nın 220/8. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davasının Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/245 esas sayılı dosyası üzerinden devam ettiği anlaşılmıştır.

38- DTP CEYLANPINAR TEŞKİLATI ÜYELERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN TALİMATI DOĞRULTUSUNDA KEPENK KAPATMAYAN ESNAFI TEHDİT ETMELERİ:

03.04.2006 tarihinde DTP Ceylanpınar İlçe Başkanı olan Halit Kahraman ve ilçe yönetim kurulu üyeleri Mehmet Salih Sağlam ve Abdülkadir Fırat’ın PKK terör örgütünün internet yoluyla ilettiği eylemlerin devam etmesi şeklindeki talimatı doğrultusunda ilçe merkezinde kepenk kapatma eylemine katılmayan esnafları tespit ederek bu kişilere örgütün kepenk kapatılması hususundaki talimatlarını ileterek kepenklerini kapatmaları konusunda uyardıkları, iş yerleri açık olan kişileri ‘neden kepenklerini kapatmadın’ utanmıyor musun’, bunun hesabını verirsin’ şeklinde tehdit ettikleri nedeniyle TCY’nın 314/2. maddesi gereğince silahlı örgüte üye olmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davasının Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi 2006/58 esas sırasında devam etmektedir.

39- SİİRT DTP İL BİNASININ YASADIŞI ÖRGÜT KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

30.08.2006 tarihinde DTP SİİRT İl Binasında izinli olarak yapılan arama sonucu terör örgütünü ve elebaşısı Öcalan’ı övücü pankartların, özel olarak kesilmiş yüz maskelerinin, terör örgütü bayraklarının, Öcalan posterlerinin, örgütü tanıtan ve öven yayınların, örgüt militanlarının resimlerinin bol miktarda bulunduğu anlaşılmıştır. Görüntü itibariyle siyasi parti genel merkezinden ziyade terör örgütünün kampı kanısını uyandırmaktadır.İl yöneticisi olan sanıklar Burak Avcı, Saniye Turhan, Hanım Adıgüzel, Mahfuz Talu, Gürü Toprak, Halit Taşçı, Halil Adıgüzel, Ahmet Aydın, Eyyüphan Aksu, Fehime Ete ve Osman İbek haklarında örgüt propagandası yapmak suçundan açılan kamu davası Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/137 esas sırasına kayıtlı olarak yargılamasına devam edilmektedir.

40- DTP GEBZE İLÇESİ DARICA BELDE BİNASININ YASADIŞI ÖRGÜT KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

30.08.2006 tarihinde Gebze İlçesi Darıca Beldesi DTP Belde Binasında izinli olarak yapılan aramada Abdullah Öcalan ve örgütün diğer üyeleri resimlerinin asılı olduğu, yasaklanmış yayınlardan bol miktarda bulunduğu tespit edilmiş, parti yöneticileri Veli Aramaz, Raif Gündoğdu ve İsmail İşçimen haklarında 3713 sayılı yasanın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/234 esas sırasında devam etmektedir.

41- DTP OLAĞAN KONGRESİNİN YASADIŞI ÖRGÜT GÖSTERİSİNE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

25.06.2006 tarihinde Ankara’da gerçekleşen DTP Birinci Olağan Büyük Kongresinde terör örgütü PKK’yı simgeleyen bayraklar, elebaşısı Öcalan’ın resimlerinin salonda dolaştırılması ve Kürtçe slogan atılması suretiyle terör örgütünün gösterisine dönüştürülmüş, bu duruma seyirci kalmaları, engellememeleri nedeniyle divan başkanı Osman Özçelik ve üyeleri Kudret Ecer ile Çimen Işık haklarında 2820 sayılı yasanın 117. maddesi gereğince Siyasi Partiler Yasasına muhalefet suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Ankara 5. Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/391 sayılı esas sırasında devam etmektedir.

42- DTP KARAÇOBAN İLÇE BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜ ELEMANLARINA MADDİ DESTEK SAĞLAMASI:

13.07.2006 ve önceki tarihlerde DTP Karaçoban İlçe Başkanı Fehtah Dadaş ve yeğeni Ersin Dadaş’ın terör örgütü elemanları ile irtibat kurarak gıda, ilaç ihtiyaçlarının yanında telefon kontörü temin ettikleri hatta bu konuda maddi kaynak yaratmak için Fehtah Dadaş’ın parti bünyesinde bir fon oluşturduğunun anlaşılması nedeniyle haklarında silahlı örgüte üye olmak suçundan açılan davanın yapılan yargılanması sonucu Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 12.12.2006 tarihli ve 2006/128-175 sayılı kararı ile Fehtah’ın TCY’nın 314/2 3712 sayılı yasanın 5. maddesi gereğince 7 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiş, söz konusu karar Yargıtay tarafından onanarak kesinleşmiştir.

43- DTP GENÇLİK MECLİSİ OLAĞAN KONGRESİNİN YASADIŞI ÖRGÜT GÖSTERİSİNE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

12.12.2006 tarihinde DTP Gençlik Meclisi Birinci Olağan Kongresi sırasında salonda terör örgütünü simgeleyen bez parçalarının açılıp dolaştırıldığı, Abdullah Öcalan posterlerinin sergilendiği ‘Biji serok Apo, dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, Öcalansız dünyayı başınıza yıkarız’ gibi terör örgütünü ve liderini övücü mahiyette sloganlar atıldığının anlaşılması üzerine görüntü kayıtlarından yapılan inceleme sonucu Burhan Sönmez ve arkadaşları hakkında 3713 sayılı yasanın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/404 esasına kayıtlı olarak devam etmektedir. Olayla ilgili görüntü kayıtları incelendiğinde parti kongresi adı altında gerçekleştirilen faaliyetin terör örgütünün gösterisine dönüştürüldüğü anlaşılmıştır.

44- DTP TORBALI İLÇE TEŞKİLATI TARAFINDAN GERÇEKLEŞTİRİLEN GÖSTERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVME MİTİNGİNE ÇEVRİLMESİ:

20.03.2006 tarihinde Torbalı İlçesinde DTP tarafından gerçekleştirilen ve PKK örgütünün gösterisine dönüşen eylem nedeniyle yapılan incelemede terör örgütünü simgeleyen bez parçalarının ve örgüt elebaşısı Öcalan’ın resimlerinin bolca yer aldığı, yasadışı sloganlar atıldığı, soruşturmanın devamı sırasında DTP üyesi Suphi Kahraman’ın evinde yapılan aramada ruhsatsız tabanca ele geçirildiği, sanıklar Mahmut Denli, Vedat Eliş, İskender Mençuk, Faruk Güneş, Suphi Kahraman, Sedat Eliş, Mehmet Topçu, Nurullah Topçu, Mahmut Kimsesiz, Abdulvasih Büyükdeniz, Mehmet Kayaalp, Halit Samancan, İhsan Şeker, Hacı Özbay, Resül Yaşar, Salih Eliş, Kudret Ece, Hüsnü Koyuncu, Uğur Saraç, Mustafa Atmaca, Mehmet Kodaman, Ahmet Karaca haklarında 3713 sayılı yasa gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/15 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

45- DTP DİYARBAKIR YÖNETİCİLERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVME AMAÇLI YASADIŞI GÖSTERİYE KATILMALARI:

31.03.2006 tarihinde DTP Diyarbakır Merkezi İlçe Yönetim Kurulu Üyesi Nusrat Akın, Muhlis Altun, Musa Farisoğulları ve arkadaşlarının teröristlerin öldürülmesini protesto etmek amacıyla düzenlenen yasadışı gösteride Öcalan bayraklarıyla katıldıkları eylemlerin içinde yer aldıkları görüntü kayıtlarıyla tespit edilmiş, bu nedenle TCY’nın 314/2. maddesi gereğince silahlı örgüte üye olmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/134 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

46- DTP ALTINDAĞ İLÇE BİNASINDA ÖLDÜRÜLEN TERÖR ÖRGÜTÜ ELEMANLARI İÇİN ANMA TÖRENİ DÜZENLENMESİ, ÖRGÜTÜN VE ELEBAŞININ PROPAGANDALARININ YAPILMASI:

21.08.2006 tarihinde DTP Altındağ İlçe örgütüne ait bina içerisinde öldürülen terör örgütü mensuplarını anma töreni düzenlendiği, dua okunduğu, PKK’yı ve Abdullah Öcalan’ı övücü konuşmalar yapıldığı olaya ilişkin görüntü kayıtları ile anlaşılmıştır. Olayı tertipleyen parti yöneticisi olan sanıklar Memet Tusun, Fevzi Kara, Salih Karaaslan, Mehmet Şirin Karademir, Yıldız Bahçeci, Mehmet Hanefi Şelem, Meryem Altun, İsmet Aras, Abdurrahim Bilen, İhsan Güler, Nurhayat Altun, Sinan Uğur, Kibar Kara, Sırrı Keleş, Nedim Taş, Battal Arıcan ve Menderes Öner haklarında 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/50 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

47- DTP ADANA İL YÖNETİMİ TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN ETKİNLİĞİN TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASINA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

19.03.2006 tarihinde DTP Adana il yönetiminde görevli Mehmet Yaşık, Halil İrmek, Eylem Güden, Yılmaz Gül, Mehmet Aslan, Fadıl Bozan, Ezgi Dursun ve Sima Dorak tarafından organize edilen Nevruz etkinliği tamamen terör örgütü gösterisine dönüşmüş, PKK ve Öcalan lehine sloganlar atılması, örgütü simgeleyen bayrak ve teröristbaşının resimlerinin dolaştırılması suretiyle olayın tamamen örgüt propagandasına dönüştürüldüğünün tesbit edilmesi nedeniyle ilgilileri hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Adana 6. ağır ceza Mahkemesinin 2006/218 esas sırasına kayıtlı olarak devam etmektedir.

48- DTP SELÇUK İLÇE YÖNETİMİ TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN ETKİNLİĞİN TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASINA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

21.03 2006 tarihinde Selçuk ilçesinde izinli olarak DTP İzmir yöneticileri Zeki Aslan, Sıtkı Adsız, Osman Dursun, Reşit Adsız, Mehmet Salih Duran, Abdurrahim Süer, Mehmet Ayas, Mehmet Bayar, Suna Akkuş, İlhan Görür, Halit Katlav, Tahir Arslan, Abbas Delidolu, Yaşar Yağmur, İbrahim Tül ve Kudret Acar tarafından organize edilen Nevruz etkinliği sırasında terör örgütünü ve elebaşısı Öcalan’ı övücü konuşmalar yapılmış, sloganlar atılmış ve örgütü simgeleyen bez parçaları alanda dolaştırılmıştır. Söz konusu yaşananlar olayı tamamen terör örgütünü destekleme haline dönüştürmüştür. İlgilileri hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/435 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

49- DTP İZMİR İL YÖNETİCİLERİNİN ÖCALAN’I ÖVME AMAÇLI BASIN AÇIKLAMALASI:

04.04.2006 tarihinde DTP İzmir İl başkanı Kudret Ecer ve yardımcısı Mehmet Bayraktar’ın yine terör örgütü ve Öcalan’ı övücü mahiyette yaptıkları basın açıklaması nedeniyle haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan kamu davası açılmıştır. Yargılama İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/543 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

50- DTP MERSİN İL YÖNETİMİ TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN ETKİNLİĞİN TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASINA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

 21.01.2007 tarihinde Mersin DTP İl Teşkilatı tarafından düzenlenen izinli miting sırasında terör örgütünün sözde bayraklarının dolaştırıldığı, elebaşısının resimlerinin taşındığı,’biji serok Apo, barış elçisi İmaralı’dadır, dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan’ ve bunun gibi yasadışı sloganlar atılmış, hükümet komiserinin uyarısı üzerine dahi söz konusu olaylar engellenmemiştir. Olayla ilgili Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde soruşturmalar devam etmektedir.

51- DTP VAN İL BİNASININ ÖRGÜT KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

Van İl Teşkilat binasında yapılan izinli aramada bölücü terör örgütüne ait çok sayıda dökümanın ele geçirilmesi, örgüt üyelerinin resimlerinin duvarlarda asılı olması nedeniyle haklarında açılan soruşturma Van Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

52- DTP KAHTA İLÇE BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ KONUŞMASI:

24.11.2006 tarihinde DTP Kahta İlçe Başkanı olan Emin Uslu’nun öldürülen örgüt mensubunun defin işlemleri sırasında’ şehit Vedat’a Allah’tan rahmet diliyoruz demek suretiyle terör örgütünü övmesi nedeniyle terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan yapılan yargılama sonunda Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 17.05.2007 gün ve 2007/20-50 sayılı kararı ile 10 ay hapis cezası ile cezalandırıldığı anlaşılmıştır.

53- DTP GEBZE İLÇE BİNASININ ÖRGÜT KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

11.03.2007 tarihinde DTP Gebze ilçe binasında çıkan Bülent Uşkur’un üzerinde üç adet kullanılmaya hazır molotof kokteyli ile yakalanması ve içinde bulunduğu durumun kaçarken iki molotof kokteylini yere atmaları üzerine parti binasında yapılan izinli aramada yasadışı PKK terör örgütünü ve elebaşısı Abdullah Öcalan’ı öven yazılar, yayınlar, örgüt mensuplarının da dahil olduğu fotoğraflar, sözde şehit fotoğrafı olarak nitelendirilmiş örgüt mensuplarının yer aldığı bir panonun olduğu görülmesi üzerine Cemil Akın, Gültay Uzun, İnan Gönül, Pakize Ukşul, Meral Kurum, Mehmet Sefa Güngör, Tanel Temel, Bülent Buluç, Erdinç Bolcal, Ufuk Sünger ve Taner Gökçe haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/181 esas sırasında devam etmektedir.

54- DTP KARS İL BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

DTP Kars İl Başkanı Mahmut Alınak’ın 05.09.2006 tarihinde yaptığı konuşma içeriğinde terör örgütüne paralelinde amaçlarını savunur biçimde beyanda bulunduğu iddiasıyla TCY’nın 215 ve 217. maddeleri gereğince suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası Kars Sulh Ceza Mahkemesinin 2006/477 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

55- DTP EDİRNE İL YÖNETİCİLERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

02.12.2006 tarihinde DTP Edirne İl Yöneticileri olan Beşir Belke, Yakup Aslan ve Hilmi Karaoğlan haklarında yaptıkları basın açıklaması ile terör örgütünü ve liderini övdüklerinin anlaşılması nedeniyle TCY’nın 215. maddesi gereğince suç ve suçluyu övme suçundan açılan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Edirne 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 2007/143 esas sırasında devam etmektedir.

56- DTP TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE GÖSTERİ VE KONAK İLÇE BİNASININ TERÖR ÖRGÜTÜ KAMPINA ÇEVRİLDİĞİNİN ANLAŞILMASI:

15.02.2007 tarihinde İzmir İli Konak İlçe binasında yapılan Öcalan’ın ülkeye getirilmesini protesto amaçlı terör örgütünü övücü nitelikteki basın açıklamasının PKK gösterisine dönüştürüldüğü, aynı gün ilçe binasında yapılan izinli aramada terör örgütünü simgeleyen çok sayıda bayrak, Öcalan posterleri, terörist resimlerinin bulunduğu anlaşılmıştır. Yöneticilerin ikametgahlarında yapılan izinli aramalar sonucunda da benzer nitelikte örgütsel dökümanlar ortaya çıkarılmıştır. Söz konusu eylemler nedeniyle Ferhat Önder, Sinan Avu, Mehmet Muhdi Aslan, Burhan Yürek, Aslan Kızıl, Hüsnü Koyuncu, Abdurrahim Marol, Mehmet Kodaman, Ayşe Oyman, Gülçiçek Günel, Funda Apak, Mehmet Emin Yıldız, Yusuf Kaya, Ali Sarı, İsmail Karasu, Ayşe Arga, Faysal Yacan, Mesut Atıcı ve Mehmet Sadık Sürer haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/77 esas sırasında kayıtlı olup, yargılama devam etmektedir.

57- DTP SURUÇ YÖNETİCİLERİNİN ÖLDÜRÜLEN TERÖR ÖRGÜTÜ ELEMANININ PKK GÖSTERİSİNE DÖNÜŞTÜRÜLEN CENAZESİNE KATILMALARI:

22.04.2007 tarihinde öldürülen terör örgütü üyesi Cihat Binici’nin Suruç İlçesindeki cenazesinde atılan sloganlar, taşınan ve cenaze arabasının üzerine asılan PKK bayrakları, yakalarda taşınan ölen teröristin sözde PKK bayrağı önünde çekilmiş resimleri ile yine PKK gösterisine dönüştürülmüş, olaya katılan DTP Suruç ilçe başkanı İbrahim Binici ve DTP’li BELEDİYE başkanı Etem Şahin’in de aralarında bulunduğu kişiler hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan başlatılan soruşturma devam etmektedir.

58- MERSİN İLİNDE GERÇEKLEŞTİRİLEN TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE YAPILAN YASA DIŞI GÖSTERİYE DTP İL YÖNETİCİSİNİN KATILMASI:

11.03.2007 tarihinde Mersin ilinde gerçekleştirilen PKK bayraklarının taşınıp, ‘biji serok apo’, hpg Mersin’e’, ‘Öcalan Öcalan’ sloganlarının atıldığı korsan gösteriyi, incelenen görüntü kayıtlarından organize edip, katıldığı anlaşılan DTP mersin il yöneticisi Ahmet Ay hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan başlatılan soruşturma devam etmektedir.

59- DTP HATAY İL BAŞKANININ ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

17.03.2007 tarihinde DTP Hatay İl başkanı olan Halis Yurtsever yaptığı basın açıklamasında ‘sayın Öcalan’ın zehirlenmesi halkta büyük tedirginlik yaratmıştır.’ Şeklindeki sözleri ile terör örgütü elebaşısını övmesi nedeniyle hakkında suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası nedeniyle Hatay 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 2007/310 esas sayılı dosyası üzerinden yargılanmaktadır.

60- DTP MERSİN İL YÖNETİMİ TARAFINDA ORGANİZE EDİLEN ETKİNLİĞİN PKK LEHİNE GÖSTERİYE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

Mersin DTP il yönetimi tarafından organize edilen 21.03.2007 tarihli miting yine Öcalan resimleri, terör örgütü bayrakları, atılan sloganlar ve taşınan pankartlarla PKK gösterisine dönüştürülmüştür. Olayla ilgili terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan başlatılan soruşturma devam etmektedir.

61- DTP BALIKESİR İL BİNASININ ÖRGÜT KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

06.03.2007 tarihinde Balıkesir DTP il binasında yapılan izinli aramada Öcalan ve terör örgütü elemanlarına ait resimlerin sergilendiği, terör örgütünü öven yayınların ve yazıların bol miktarda bulunduğu belirlenmiştir. İlgililer hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan başlayan soruşturma devam etmektedir.

62- DTP TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN VE PKK LEHİNE MİTİNGE DÖNÜŞEN ETKİNLİKTE DTP MİLLETVEKİLİ AYSEL TUĞLUK’UN ÖCALAN’I ÖVMESİ:

11.12.2006 tarihinde Doğubayazıt ilçesinde düzenlenen ve slogan, terör örgütünü simgeleyen bayraklar ve Öcalan posterleri ile PKK mitingine dönüştürülen açık hava toplantısında konuşan Genel Başkan yardımcısı Aysel TUĞLUK’un sarfettiği ‘halen operasyonlar devam ediyor, halen dağlarda kardeşlerimiz yaşamlarını kaybediyor, halen tecrit devam ediyor” şeklideki sözlerin suçu ve suçluyu övme niteliğinde olduğunun belirlenmesi karşısında açılan kamun davası Doğubayazıt Asliye Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

63- DTP TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN VE PKK LEHİNE MİTİNGE DÖNÜŞEN ETKİNLİKTE DTP VAN İL YÖNETİCİSİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVMESİ:

01.09.2006 tarihinde Van İlinde yapılan ve sloganlar, PKK elemanlarının resimlerinin taşınması suretiyle PKK’ ya destek şekline dönüşen mitingte konuşan DTP Van il yöneticisi Mehmet Veysi Dilekçi’nin konuşmasının terör örgütünün propagandası mahiyetindeki içeriği itibarıyla hakkında yapılan soruşturma sonucu açılan kamu davası Van 4. Ağır Ceza Mahkermesinin 2007/204 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

64- DTP TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN VE PKK LEHİNE MİTİNGE DÖNÜŞEN ETKİNLİKTE DTP İL YÖNETİCİSİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVMESİ:

17.03.2007 tarihinde DTP tarafından Erzurum ilinde gerçekleştirilen etkinlikte DTP İl disiplin kurulu üyesi olan Ahmet Yalçıntaş’ın terör örgütü elebaşı Öcalan’ı övücü nitelikte Kürtçe şarkı söylediği, şarkının ‘şirin apo kahramansın sen, halkımızın önderi’ sözleri ile bittiği anlaşılmıştır. Bu fiilinden dolayı Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 22.05.2007 gün ve 2007/108-94 sayılı kararı ile terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince 1 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

65- DTP’Lİ CİZRE BELEDİYE BAŞKANI AYDIN BUDAK’IN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ KONUŞMASI:

21.03.2007 tarihinde DTP’li Cizre BELEDİYE başkanı Aydın Budak açık havada kalabalığa yaptığı konuşmada PKK ve elebaşısı Öcalan’ı övücü sözleri nedeniyle 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası sonucu Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/233 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden yargılanmaktadır.

66- DTP ERZİNCAN İL BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI:

Erzincan DTP il başkanı Hüseyin Bektaşoğlu hakkında 2005 yılı ve devam eden süre itibarıyla PKK propagandası içerikli eylemlerde bulunması nedeniyle 3713 sayılı yasanın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası sonucu Erzurum 3. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanmasına devam edilmektedir.

67- DTP VAN İL BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI:

26.01.2007 tarihinde DTP Van İl başkanı olan İbrahim Sunkur mahalli Bölge Gazetesi’ne verdiği ve yayınlanan röportajda; PKK’nın terör örgütü olmadığı tam tersine devletin terörist olduğu yolundaki iddiaları ile benzer biçimde söylemleri ile terör örgütünün propagandasını yaptığı anlaşılmıştır. Hakkında 3713 SY.nın 7.maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/165 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

68- DTP BİNGÖL İL BAŞKANININ SUÇ VE SUÇLUYU ÖVME EYLEMİ:

Bingöl DTP il başkanı olan Mehmet Emin Acar, 25.02.2007 tarihinde ‘Kerkük’e yapılmış saldırıyı Diyarbakır’a yapılmış sayarız’ şeklinde açıklama yapan Diyarbakır DTP il başkanının tutuklanması ile ilgili ‘Diyarbakır İl başkanının tutuklanmasını kınıyor, aynı suçu işlediğimizi deklare ve ilan ediyoruz’ şeklinde basın açıklaması yapmıştır. Suçu ve suçluyu övme niteliğindeki bu eylemi nedeniyle açılan kamu davası Bingöl Sulh Ceza Mahkemesinin 2007/218 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

69- DTP OSMANİYE İL BİNASININ TERÖR ÖRGÜTÜ KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

27.11.2006 tarihinde DTP Osmaniye İl teşkilatında yapılan izinli aramada çok sayıda yasak yayın, örgütsel dökümanın yanında duvarlarda terör örgütü PKK üyelerinin silahlı resimlerinin çerçevelenmiş halde asılı oldukları görülmüştür. DTP il yöneticisi olan Metin Şakır ve Bedri Arslan haklarında 3713 sy.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/279 esas sırasında kayıtlı olarak devam etmektedir.

70- DTP MARDİN İL ÖRGÜTÜNCE YAPILAN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

10.03.2007 tarihinde DTP Mardin il örgütü tarafından düzenlenen basın açıklamasında Öcalan’ı övücü sözler söylenmiş, ‘Öcalan’sız dünyayı başınıza yıkarız’ ve benzeri yasa dışı sloganlar atılmıştır. Olaya karışan Mardin DTP üyeleri İlhan Öğmen, Sait Abukan, Osman Akkoyun, Ramazan Özmen, Ferhan Türk ve Mehmet Latif Alp haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan başlatılan soruşturma devam etmektedir.

71- DTP BATMAN İL BİNASININ TERÖR ÖRGÜTÜ KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

01.03.2007 tarihinde Batman DTP il binasında yapılan izinli arama sonucu çok sayıda yasak dökümanın yanı sıra terör örgütütnü simgeleyen bayrak, pankart ve duvarlarda asılı Öcalan resimleri bulunduğu, PKK propagandası içeren görüntü kayıtları elde edildiği anlaşılmıştır. DTP Batman il yöneticisi olan sanıklar Dicle Manap, Cemalettin Padir, Mehmet Şirin Tetik ve Ayhan Karabulut haklarında 3713 sy.nın 7. maddesi gereğince cezalandırılmaları istemiyle terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/292 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

72- DTP ŞIRNAK İL BAŞKANI TARAFINDAN YAPILAN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

02.12.2006 tarihinde DTP Şırnak il başkanı olan İzzet Belge yaptığı basın açıklamasında kullandığı ifadelerle PKK terör örgütünün elebaşı Abdullah Öcalan’ın saygıdeğer biri olduğunu söylemek ve bu kişiyi barış elçisi gibi göstermek suretiyle bu kişinin şahsında PKK terör örgütünün propagandasını yaptığı anlaşıldığından 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası halen devam etmektedir.

73- DTP SURUÇ İLÇE YÖNETİCİLERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜ VE ÖCALAN’IN PROPAGANDASI AMACIYLA TAKVİM DAĞITMALARI:

26.12.2006 tarihinde DTP Suruç ilçe yöneticileri Mehmet Fayık Taşkın, Şükrü Binici ve İbrahim Halil Parıldar tarafından üzerinde terör örgütü PKK ‘yı simgeleyen sözde bayrak ile örgüt elebaşı Abdullah Öcalan’ın resimleri bulunan takvimin DTP adına bastırılarak dağıtılması suretiyle terör örgütünün propagandası yapıldığı anlaşıldığından 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası devam etmektedir.

74- DTP GAZİANTEP İL BAŞKANININ ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇILAMASI:

11.03.2007 tarihinde DTP Gaziantep il başkanı olan Vakkas Dalkılıç’ın terör örgütünün elebaşısı Öcalan’a saygıyla yaklaşıp, söz ve eylemlerini onaylamak şeklinde yaptığı basın açıklaması nedeniyle hakkında açılan soruşturma halen devam etmektedir.

75- YİNE DTP GAZİANTEP İL BAŞKANININ ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇILAMASI:

02.12.2006 tarihinde yine DTP Gaziantep il başkanı olan Vakkas Dalkılıç terör örgütünün elebaşısı Öcalan’a saygıyla yaklaşıp, söz ve eylemlerini onaylamak şeklinde yaptığı basın açıklaması nedeniyle hakkında açılan soruşturma halen devam etmektedir.

76- DTP HATAY İL BAŞKANININ ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇILAMASI:

 07.04.2007 tarihinde DTP Hatay İl başkanı olan Halis Yurtsever tarafından DTP il binasında Terör örgütü lideri Abdullah Öcalan için ‘doğum günü kutlaması’ düzenlenmiş, ayrıca ‘böylesine coşkulu bir gün, gerçekten önemli bir gün yani Ortadoğu halklarının ve kürt halkının önderi olan sayın Öcalan’ın 4 nisan doğum günü’ şeklindeki sözleri ile suç ve suçluyu övdüğü anlaşıldığından TCY.nın 215. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası halen Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde devam etmektedir.

77- DTP HATAY İL YÖNETİCİSİNİN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇILAMASI:

21.03.2007 tarihinde DTP Hatay İl yöneticisi olan Mehmet İnsan düzenlenen toplantıda Öcalan’a saygıyla yaklaşıp, söz ve eylemlerini onaylamak şeklinde yaptığı konuşma nedeniyle hakkında suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası Erzin Sulh Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

78- DTP ADIYAMAN İL YÖNETİCİSİNİN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇILAMASI:

21.03 2007 tarihinde Adıyaman DTP yöneticisi Kemal Çalğan parti tarafından düzenlenen etkinlikte yaptıkları Öcalan’a saygıyla yaklaşıp, söz ve eylemlerini onaylamak şeklinde konuşmalar nedeniyle haklarında TCY.nın 215. maddesi gereğince cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası Adıyaman Sulh Ceza Mahkemesinin 2007/332 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

79- DTP VAN İL YÖNETİCİSİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNE ELEMAN GÖNDERİRKEN YAKALANMASI:

15.12.2006 tarihinde DTP van il yöneticisi olan Hadice Adıbelli’nin ihbar üzerine yakalanması sonrası yapılan incelemede cep telefonunda çok sayıda terör örgütünü övücü mesaj yer aldığı ayrıca terör örgütüne katılmak üzere Gebze’den Van’a gelen Adem Tunç’u parti binasında karşılayıp, ilgilendiği, kalacağı eve götürdüğü, kısaca kırsala sevk etmek üzere iken yakalandığı anlaşılmıştır.Hakkında TCY.nın 314/2. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle terör örgütüne üye olmak suçundan açılan kamu davası halen devam etmektedir.

80- DTP YÜKSEKOVA İLÇE YÖNETİCİSİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI:

16.02.2007 tarihinde DTP Yüksekova ilçe yöneticisi Bedirhan Aklan yasa dışı sloganların atıldığı bir basın toplantısı düzenleyerek, Öcalan’ın ülkeye getirilişini uluslararası bir komplo olarak tanımlamıştır. Konuşması ile terör örgütü lehine propaganda yaptığının anlaşılması nedeniyle hakkında 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/251 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

81- TERÖR ÖRGÜTÜNÜN YAN KURULUŞU ÜYESİ OLAN DTP İL YÖNETİCİSİNİN EVİNDE ÖRGÜTSEL DOKÜMAN BULUNMASI:

14.03.2007 tarihinde bir ihbar üzerine yapılan soruşturma sonucu PKK.nın yan örgütlerinden Özgür Yurttaş Hareketi üyesi olduğunu beyan eden, DTP Tunceli il yönetim kurulu üyesi Cemal Kuhak’ın evinde yapılan aramada örgütsel doküman bulunması nedeniyle TCY.nın 314/2. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle terör örgütüne üye olmak suçundan açılan kamu davası Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/66 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

82- DTP IĞDIR İL TEŞKİLATI ÜYESİNİN PKK ELEMANINDAN TALİMAT ALIP, TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE YAZILAMA YAPMASI:

20.03.2007 tarihinde DTP Iğdır il teşkilatı üyesi olan Ayhan Ayaz’ın telefonla çok defa Azat (K) isimli PKK terör örgütü mensubu ile konuştuğu, ondan talimat ve para aldığı, molotof kokteyli yapmayı öğrenip, PKK lehine yazılamalara katıldığı anlaşıldığından 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası Erzurum 2. Ağır ceza Mahkemesinin 2007/150 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

83- DTP HALFETİ İLÇESİ YUKARIGÖKLÜ BELDE BİNASININ TERÖR ÖRGÜTÜ KAMPINA ÇEVRİLMESİ:

17.05.2007 tarihinde Halfeti İlçesi Yukarıgöklü Beldesi DTP teşkilatında Operasyonlar durdurulsun, tecrit kaldırılsın afişleri altında açlık grevine gidildiği, parti binasında izinli olarak yapılan arama sonucu bol miktarda örgütü övücü yasak yayın ele geçirildiği, eylemin. DTP ilçe yöneticileri Salih Yalçınkaya, Seyit Ahmet Öcalan, Müslüm Kılıç, Şaban Yılmaz ve Mehmet Ali Öcalan’ın idaresinde gerçekleştiğinin anlaşılması karşısında, ilgililer hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan başlatılan soruşturma devam etmektedir.

84- DTP GENEL BAŞKAN YARDIMCISININ ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇILAMASI:

25.03.2007 tarihinde DTP organizasyonunda Ankara’da gerçekleşen gösteride konuşan DTP genel başkan yardımcısı Orhan Miroğlu, terör örgütü ve amacı ile elebaşı Abdullah Öcalan’ı övücü beyanları nedeniyle 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/160 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

85- DTP KURUCU ÜYESİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI:

05.07.2007 tarihinde öldürülen PKK elemanının İdil İlçesi Yarbaşı köyünde açılan taziye çadırına giden DTP kurucu üyesi Selim Sadak’ın ‘ gençlerin aç ve cahil olduklarından dağa çıktıklarını söylerlerdi ancak bu böyle değildir. Rojda (Öldürülen PKK’lı) Avrupa’da eğitimini almış ve açlık sorunu olmadığı halde Avrupa’dan katılmıştır. Rojda’nın sadece özgürlük sorunu vardı, bir nefes özgürlük için dağlara çıktı’ şeklindeki terör örgütünü ve amacını övücü sözleri nedeniyle başlatılan soruşturma devam etmektedir.

86- GEÇMİŞTE TERÖR ÖRGÜTÜ MENSUPLARINA YURT DIŞINA ÇIKABİLMELERİ İÇİN SAHTE KİMLİK BELGESİ DÜZENLEYEN ARİF YAYLA’NIN DTP ŞEHİTKAMİL İLÇE YÖNETİM KURULU ÜYESİ OLMASI:

07.02.2004 tarihinde terör örgütü mensuplarına yurt dışına çıkabilmeleri için sahte kimlik belgesi düzenlemek eylemi nedeniyle yargılanıp, 765 sayılı TCY.nın 169. maddesi gereğince mahkum olduğu 3 yıl 9 ay hapis cezası Yargıtay’ca onanması suretiyle kesinleşen Arif Yayla’nın DTP Gaziantep İli Şehitkamil İlçesi ilçe yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptığı anlaşılmıştır. DTP.nin kuruluşundan önce söz konusu eylemi ile kişilik yapısı ortaya çıkan Arif Yayla’nın DTP kadroları içerisinde yönetici sıfatını alabilmesi DTP.nin PKK terör örgütü ile olan organik bağıyla ilgili olduğunu göstermektedir.

87- DTP MİLLETVEKİLİ SABAHAT TUNCEL’İN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN KONGRESİNE DELEGE OLARAK KATILMASI:

İstanbul ilinde karıştığı bir cinayet olayı nedeniyle sorgulanan İbrahim Çakmaz isimli şahsın beyanlarında bir ara PKK örgüt kamplarına katıldığını ancak daha sonra İstanbul’a döndüğünü, bu arada DTP faaliyetleri içinde gördüğü kişilerden bazılarının da örgüt kamplarına katıldığını bunlardan teşhis ettiği kişi olarak DTP merkez yürütme kurulu üyesi Sabahat Tuncel’i göstermiş ve kendisinin üzerinde örgüt elemanlarının giydiği kıyafet olduğu halde 2004 yılında yasa dışı örgütün kongresine delege olarak katıldığını beyan etmiştir. Bu şekilde örgüt kamplarında terörist kıyafetleri içinde dolaşan Sabahat Tuncel hakkında TCY.nın 314/2. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası tutuklu olarak devam ederken, ilgili 22.07.2007 tarihinde yapılan milletvekili seçimlerine DTP destekli bağımsız aday olarak katılmış ve seçim sonucu milletvekili olmuş, daha sonra da Demokratik Toplum Partisi’ne katılmıştır. Halen yargılanmasına İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/358 esas sayılı dosyası üzerinden devam edilen Sabahat Tuncel’in yasa dışı terör örgütü delegeliğinin yanı sıra DTP Milletvekili ünvanını da taşıması davalı partinin terör örgütü ile ne kadar içlidışlı olduğunu kanıtlamaktadır.

88- TERÖR ÖRGÜTÜ LEHİNE GÖSTERİYE DÖNÜŞEN MİTİNG SIRASINDA DTP MİLLETVEKİLİ VE GENEL BAŞKAN YARDIMCISI AYSEL TUĞLUK’UN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ KONUŞMASI:

21.03.2007 tarihinde Van İlinde DTP tarafından düzenlenen miting sırasında teröristbaşı Öcalan’ın posterleri sergilenmiş, PKK üyelerinin resimlerinin bulunduğu pankartlar açılmış, PKK’yı simgeleyen bayraklar ortada dolaştırılmıştır. Bu ortamda konuşma yapan DTP genel Başkan yardımcısı Aysel Tuğluk, ‘sayın Öcalan sıradan biri değildir.Kürt sorunu konusunda savunduğu fikirler geniş kesimler tarafından kabul görmektedir’ ve benzeri sözlerle terör örgütünün ve elebaşının propagandasını yapması nedeniyle hakkında 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/273 esas sırasında devam etmektedir.

89- DTP HATAY İL BAŞKANININ ÖCALAN’I ÖVÜCÜ KONUŞMASI:

21.03.2007 tarihinde DTP Hatay İl başkanı olan Halis Yurtsever düzenlenen toplantıda Öcalan’a saygıyla yaklaşıp, söz ve eylemlerini onaylamak şeklinde yaptığı konuşma nedeniyle hakkında suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası Dörtyol Sulh Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

90- DTP GAZİANTEP İL BAŞKANININ ÖLDÜRÜLEN TERÖRİSTİN CENAZESİNDE TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI:

04.09.2007 tarihinde öldürülen terör örgütü elemanının Nizip İlçesinde yapılan cenazesine katılan DTP Gaziantep İl başkanı Mustafa Tuç’un burada yaptığı konuşmada öldürülen teröristleri Kürdistan şehidi diye tanımladığı, bu ve diğer ifadeleri ile terör örgütünün propagandasını yaptığı anlaşılması nedeniyle hakkında başlatılan soruşturmaya Adana Cumhuriyet Başsavcılığının (CMK 250. md. ile yetkili) 2007/522 sayılı evrakı üzerinden devam edilmektedir.

91- DTP DİYARBAKIR İL BAŞKANININ ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

24.01 2006 tarihinde Diyarbakır DTP il başkanı olan Ahmet Cengiz terör örgütü ve Öcalan’ı övücü mahiyette yaptıkları basın açıklaması nedeniyle hakkında suç ve suçluyu övme suçundan cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmış, yapılan yargılaması sonucu Diyarbakır 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 12.12.2006 gün ve 2006/431-296 sayılı kararı ile TCY.nın 215 maddesi gereğince mahkumiyetine karar verilmiştir.

92- DTP MİLLETVEKİLİ SELAHATTİN DEMİRTAŞ’IN ROJ TV’DE TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI:

05.07.2005 tarihinde daha sonra DTP milletvekili olan Selahattin Demirtaş, ROJ TV isimli televizyon kanalına canlı telefon bağlantısı yolu ile katılarak, Öcalan’ın saygıdeğer bir insan ve Kürtlerin önderi olduğunu belirterek övdüğü, ‘.. hükümet ve ordu buna karşı duyarlı davranırsa, bu taleplere duyarlı davranılırsa artık bayraklara sarılı yada kesk-zor-zerlere (yeşil, sarı ve kırmızılara) sarılı cenazeler gencecik evlere gitmeyecek diye düşünüyorum’ diyerek PKK terör örgütünü mensuplarının cenazelerine sahip çıktığı ve destek vermek suretiyle örgütün propagandasını yaptığı anlaşıldığından yargılandığı Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 14.11.2006 gün ve 2005/258-2006/175 sayılı kararı ile TCY.nın 220/8. maddesi gereğince 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

93- DTP SİLOPİ İLÇE BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜ VE ELEBAŞINI ÖVÜCÜ KONUŞMASI:

21.03.2006 tarihinde Silopi İlçesinde yapılan gösteride konuşan DTP İlçe başkanı Hacı Üzen ve parti üyesi Kemal Aktaş haklarında terör örgütü ve amacını ile elebaşı Abdullah Öcalan’ı övücü beyanları nedeniyle terör örgütünün propagandasını yaptıkları gerekçesiyle 3713 SY.nın 7. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/204 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

94- DTP ARDAHAN İL BAŞKANI ÖMER YILMAZ’IN BASIN AÇIKLAMASI:

01.09.2006 tarihinde DTP Ardahan İl Başkanı olan Ömer Yılmaz yaptığı basın açıklamasında terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan için sayın sıfatını kullanması ve konuşma içeriğinde kendisinden bahisle yaptığı işlerin önemli olduğunu ve barışın sağlanmasında önemli bir rol oynadığını beyan etmesi, bu şekilde ilgili şahsı övüp, yücelttiğinin sabit olması karşısında suç ve suçluyu övme suçu nedeniyle başlatılan soruşturma Ardahan Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

95- DTP GAZİOSMANPAŞA ARNAVUTKÖY BELDE TEŞKİLATINDA YAPILAN İZİNLİ ARAMA:

11.09.2006 tarihinde DTP Arnavutköy Belde teşkilat binasında izinli olarak yapılan arama sırasında teröristbaşı Öcalan’ın resimlerinin duvardaki panolarda bulunduğu, yine öldürülen teröristlerin resimlerinin yanında ‘şehitlerimize sahip çıkalım’ ibarelerinin yer aldığı, Türkiye’nin bir bölümünün sınırları içerisinde Kürdistan olarak gösterilen haritanın asılı olduğu ve çok sayıda terör örgütü ile ilgili yasak yayın bulunduğu tesbit edilmiştir.Dolayısıyla parti binasından ziyade terör örgütü PKK kampı izlenimi uyandıran bulgular elde edilmesi üzerine teşkilat görevlileri olan Mehmet Cevat İnce, Memet Akkuş, Ahmet Coşkun, Enver Özbil, Bedrettin Metin ve Sedat Çaycı haklarında yasadışı silahlı örgüte üye olma suçundan dolayı açılan kamu davası İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/226 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

96- DTP KARS İL BAŞKANININ BAŞBAKAN’A KÜRTÇE MEKTUP GÖNDERMESİ:

06.01.2007 tarihinde DTP Kars il başkanı Mahmut Alınak yaptığı basın açıklamasında Başbakan Recep Tayip Erdoğan’a hitaben taleplerini anlatan tamamı Kürtçe bir mektup (dilekçe) gönderdiğini beyanla metni okumuştur. 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasının 81. maddesinde ‘ Siyasi parti veya temsilcilerinin Türkiye Cumhuriyeti üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri hüküm altına alınmıştır. İlgilinin söz konusu eyleminin tahrik edici, bölücü nitelikte olduğu, toplumu germe ve vatandaşları birbirlerine karşı kışkırtma amaçlı yapıldığı, bunun da terör örgütünün amaçları ile örtüştüğü kuşkuya yer vermeyecek şekilde ortadadır. Siyasi partiler yasasına aykırı davranma suçu nedeniyle Mahmut Alınak hakkında açılan kamu davası Kars 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/163 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

97- DTP YÖNETİCİLERİNİN TERÖRİST CENAZESİNE PROPAGANDA AMAÇLI KATILMALARI:

19.07.2006 tarihinde öldürülen terör örgütü mensubunun PKK gösterisine dönüştürüle cenazesine katılan DTP Hakkari il başkanı Sebahattin Suvağcı, il yöneticileri Alaattin Eğe, Mikail Atan, Selim Engin ve DTP’li Hakkari BELEDİYE başkanı Metin Tekçe’nin terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde, suç ve suçluyu övme, örgüte desteğini açıklama amacıyla cenaze töreninde bulundukları anlaşılmakla haklarında suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası halen Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/231 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

98- DTP VARTO İLÇE BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNE DESTEK AÇIKLAMASI:

18.07.2006 tarihinde DTP Varto ilçe başkanı olan Ali Sever’in terör örgütünün sözcülüğünü yapmakta olan ROJ TV isimli televizyon kanalına telefonla canlı bağlantı yaparak,ilçe merkezinde güvenliği sağlama amaçlı bulunan kolluk kuvvetlerini istemediklerini beyan ederek terör örgütünün propagandasını yapma suçu nedeniyle hakkında açılan kamu davası halen Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/19 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

99- DTP HAKKARİ İL BAŞKANI VE DTP’Lİ BELEDİYE BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜ TALİMATI İLE SEMPOZYUM DÜZENLEMELERİ:

Terör örgütünün internet siteleri vasıtasıyla ana dilde eğitim, Kürtçe eğitim taleplerinin artırılması yolundaki talimatı üzerine DTP Hakkari il başkanı Alaattin Eğe ve DTP’li BELEDİYE başkanı Metin Tekçe tarafından 14.08.2006 tarihinde Hakkari İlinde ‘Kürt Dili Eğitim Hareketi’ isimli sempozyumun gerçekleştirildiği, bu şekilde ilgililerin terör örgütüne yardım suçunu işledikleri anlaşıldığından haklarında açılan kamu davası halen Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/29 esasına kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

100- DTP ANKARA İL BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ DESTEKLEYİCİ BASIN AÇIKLAMASI:

02.12.2006 tarihinde DTP Ankara il örgütü tarafından gerçekleştirilen ve atılan sloganlarla terör örgütünü destekler nitelikte gerçekleştirilen basın açıklaması nedeniyle DTP Ankara il başkanı Salih Karaaslan ve arkadaşları hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası halen Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/49 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

101- DTP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI AYSEL TUĞLUK VE DİYARBAKIR İL BAŞKANI HİLMİ AYDOĞDU’NUN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMALARI:

03.09.2006 tarihinde DTP genel başkan yardımcısı Aysel Tuğluk ve Diyarbakır il başkanı Hilmi Aydoğdu parti tarafından düzenlenen mitingte terör örgütü ve Öcalan’ı övücü mahiyette yaptıkları konuşmalar nedeniyle haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/368 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

102- DTP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI AYSEL TUĞLUK VE DTP’Lİ SİİRT İL BAŞKANI MURAT AVCI’NIN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMALARI:

16.05.2006 tarihinde DTP Batman il kongresine katılan Aysel Tuğluk ve Murat Avcı burada yaptıkları konuşmalarda Öcalan’ın siyasi irade olarak muhatap kabul edilmesi gerektiğini, PKK’yı terörist ilan etmelerinin sorunun çözümüne katkıda bulunmayacağını, terörist olarak nitelendirilen insanların kimilerine göre kahraman olduğunu, Öcalan’ı terörist ilan etmeleri halinde halkın karşısına çıkamayacaklarını ifade etmeleri nedeniyle oluşan terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası halen Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/369 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

103- DTP MALATYA İL YÖNETİCİ VE ÜYELERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASI NİTELİĞİNDEKİ EYLEMLERİ:

15.02.2006 ile 31.03.2006 tarihleri arasında DTP Malatya il yöneticisi ve parti üyesi olan Onur Geldi, Sebahattin Işıklı, Mahmut Kayar, Pınar Uzun, Emral Dağdelen, Nimet Özalp, Zeynep Doğan, Mahmut Güngör, Behçet Tunç, Hüseyin Yılmaz, Resul Atay, Kemal Çağlan, Nuray Kılınç, Mehmet Ali Yaman, Gülhanım Doğan, Yusuf Tokdemir ve Erdoğan Karaca tarafından gerçekleştirilen yasa dışı gösterilerde slogan attıkları, öldürülen terörist cenazelerinde olay çıkardıkları, Öcalan için parti, binasında açlık grevi organize ettikleri anlaşıldığından haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası halen Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/14 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

104- DTP ŞIRNAK İL ÖRGÜTÜNÜN ORGANİZE ETTİĞİ İZİNSİZ GÖSTERİDE TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASININ YAPILMASI:

02.12.2006 tarihinde Şırnak ilinde düzenlenen yasa dışı gösteriye katılan DTP il başkanı İzzet Belge ve yönetici Abdullah İsnaç’ın terör örgütünü övücü nitelikte konuşmaları ve yasa dışı slogan atmaları nedeniyle oluşan terör örgütünün propagandasını yapmak suçu nedeniyle açılan kamu davası halen Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/81 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

105- DTP BAĞCILAR İLÇE BİNASINDA YAPILAN İZİNLİ ARAMA:

05.11.2006 tarihinde bir ihbar üzerine DTP Bağcılar ilçe binasında gerçekleştirilen aramada teröristbaşı Öcalan ve terör örgütü elemanlarının resimlerinin asılı olduğu, çok sayıda yasak yayın bulunduğu, terör suçlarından aranılan şahısların yakalandığı, dolayısıyla parti binasının terör örgütü PKK kampı görevini yerine getirdiği görülmüş, DTP yöneticileri Lütfi Dağ, Mikail Varhan, Hüseyin Şahin, Cihan Gündüz ve Mehmet Sait Şaşmaz haklarında terör örgütü üyesi olmak suçundan açılan kamu davası halen İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/391 esas sırasında kayıtlı dosya üzerinden devam etmektedir.

106- DTP KADIN MECLİSİ TEMSİLCİLERİNİN YAPTIKLARI BASIN AÇIKLAMASINDA TERÖR ÖRGÜTÜ VE ELEBAŞINI ÖVME EYLEMLERİ:

24.11.2006 tarihinde DTP üyeleri Sara Aktaş, Sebahat Tuncel (DTP Milletvekili), Yıldız Aktaş, Selma Söker, Zahide Besi, Selma Irmak, Aynur Coşkun, Sibel Öz, Zeynep Karaman, Pelgüzar Kaygısız, Çimen Işık, Türkan Yüksel ve Ayfer Ekin tarafından Ankara’da yapılan basın açıklamasında yer alan ibareler itibariyle oluşan terör örgütü ve elebaşının propagandasını yapmak suçu nedeniyle açılan kamu davası halen Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/85 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

107- BUCA DTP GENÇLİK MECLİSİ ADINA TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

27.05.2007 tarihinde DTP Buca ilçe teşkilatı önünde Yusuf Koçaklı tarafından okunan ‘ DTP Buca Gençlik Meclisi’ imzalı basın bildirisinde terör örgütü PKK ve onun elebaşı Öcalan’ı övücü nitelikteki ifadeler nedeniyle örgüt propagandası yapmak, suç ve suçluyu övmek suçlarından açılan kamu davası halen İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/309 esas sırasında kayıtlı kamu davası üzerinden devam etmektedir.

108- DTP AĞRI İL ÖRGÜTÜNÜN ORGANİZE ETTİĞİ İZİNSİZ GÖSTERİDE TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASININ YAPILMASI:

21.03.2007 tarihinde DTP Ağrı il teşkilatı tarafından organize edilen izinli gösteri sırasında yapılan konuşmaların içeriği, atılan yasa dışı sloganlarla gösteri yine terör örgütünü övme niteliğini kazanmıştır. Olay nedeniyle DTP yöneticileri Murat Öztürk, Hazal Aras ve Murat Daş haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası halen Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/156 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

109- DTP MYK ÜYESİ MEDENİ KIRCI’NIN ÖRGÜT PROPAGANDASI YAPMASI:

21.03.2007 tarihinde DTP MYK üyesi Medeni Kırıcı Bingöl ilinde yaptığı konuşmada terör örgütü ve elebaşını övücü beyanlarda bulunması nedeniyle hakkında açılan soruşturma devam etmektedir.

110- DTP İSKENDERUN İLÇE BAŞKANININ VE YÖNETİCİSİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ KONUŞMALARI:

21.03.2007 tarihinde İskenderun ilçesinde düzenlenen gösteride konuşan DTP ilçe başkanı Mehmet Salih Koca ve ilçe yöneticisi Mahmut Aydıncı’nın bölücü örgütü övücü beyanlarda bulunduklarının anlaşılması nedeniyle haklarında suç ve suçluyu övmek suçlarından açılan kamu davası halen İskenderun 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 2007/438 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

111- DTP SULTANBEYLİ İLÇE TEŞKİLATININ ORGANİZE ETTİĞİ İZİNSİZ GÖSTERİ VE İLÇE BİNASINDA YAPILAN ARAMA:

11.03.2007 tarihinde izinsiz olarak organize edilen terör örgütü ve elebaşı lehine yapılan gösteri sırasında molotof kokteyli atma gibi şiddet eylemleri gerçekleştirilmiştir. Görüntü kayıtlarının incelenmesinde topluluğu DTP yöneticilerinin yönlendirdiğinin belirlenmesi karşısında DTP Sultanbeyli ilçe teşkilatında yapılan izinli aramada ‘9 Ekim senaryosunu nefretle kınıyoruz-Kürt sorununda çözüm gücü Öcalan’dır, derhal diyalog kurulsun’ şeklinde ifade içeren pankart, yasa dışı yayınlar ele geçirilmiştir. Olayla ilgili olarak DTP Sultanbeyli ilçe başkanı Ahmet Narım’ın da aralarında bulunduğu kişiler hakkında başlatılan soruşturma devam etmektedir.

112- DTP KARAYAZI TEŞKİLATINCA GERÇEKLEŞTİRİLEN AÇIK HAVA TOPLANTISININ ÖRGÜTÜ ÖVME MİTİNGİNE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

22.03.2007 tarihinde Karayazı ilçesinde gerçekleştirilen izinli gösteri terör örgütü mitingine dönüştürülmüş, konuşmacı olan DTP Karayazı ilçe başkanı Fuat Arslan, Karaçoban ilçe başkanı Mehmet Tilki, Erzurum il başkanı Bedri Fırat ve Parti Meclisi üyesi Cemal Coşgun yaptıkları konuşmalarda ‘Önderliğimiz gün be gün sistematik bir biçimde zehirlenmektedir’ gibi ve benzeri ibarelerle terör örgütünü ve elebaşını övücü beyanlarda bulunmaları nedeniyle olayla ilgili başlatılan soruşturma devam etmektedir.

113- DTP PARTİ MECLİSİ ÜYESİ LEYLA ZANA’NIN BÖLÜCÜ NİTELİKTEKİ KONUŞMASI:

DTP PM üyesi eski DEP milletvekili Leyla Zana 19.07.2007 günü Bingöl ilinde DTP destekli bağımsız milletvekili adayı Mehmet Nuri Özmen’in seçim mitinginde yaptığı ‘Bana Diyarbakır’lı diyorlar, ben Diyarbakır’lı değil, Kürdistanlıyım. Buralara Doğu, Güneydoğu diyorlar. Buralar Doğu, Güneydoğu değil Kürdistandır. Bizlere bölücü diyorlar, aslında bu topraklar bizim’ ifadeleriyle yaptığı konuşmanın bölücü terör örgütünün amaçları doğrultusunda yapıldığına kuşku bulunmamaktadır. İlgilinin daha önce de benzer eylemleri nedeniyle mahkumiyetleri bulunduğu, terör örgütüne yakınlığı hatırlandığında toplumu birbirine karşı kışkırtma görevini üstlendiği açıkça ortaya çıkmaktadır. Olayla ilgili soruşturma halen devam etmektedir.

114- DTP PARTİ MECLİSİ ÜYESİ LEYLA ZANA’NIN DİYARBAKIR’DA YAPTIĞI BÖLÜCÜ VE TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ NİTELİKTEKİ KONUŞMASI:

18.07.2007 tarihinde Diyarbakır ilinde düzenlenen DTP destekli bağımsız milletvekili adayların seçim mitinginde konuşan DTP PM üyesi eski DEP milletvekili Leyla Zana çok açık biçimde terör örgütü PKK ve elebaşı Öcalan’ı övmüş, lehlerine slogan atılmasını sağlamıştır. Önderimiz İmralı’da sözlerini sarfeden Leyla Zana hakkında açılan soruşturma halen devam etmektedir.

115- DTP MİLLETVEKİLİ AYSEL TUĞLUK’UN TERÖRİSTBAŞINI ÖVMESİ:

DTP genel başkan yardımcısı ve Milletvekili olan Aysel Tuğluk’un 17.07.2007 tarihinde yaptığı basın açıklamasında ‘Öcalan için sayın ifadesini kullanmaya devam edeceğiz’,’PKK ve Öcalan Kürt sorunundan bağımsız düşünülemez’ şeklindeki sözleri nedeniyle suç ve suçluyu övme ve terör örgütünün propagandasını yapmak suçlarından açılan soruşturma halen Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmekte olup, ilgilinin milletvekili olması nedeniyle yasama dokunulmazlığının kaldırılması talebinin sonucu beklenmektedir.

116- DTP ÜYELERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ VE ELEBAŞINI ÖVME EYLEMLERİ:

DTP üyesi olduklarını beyan eden Hediye Tekin ve Nazime Ceren Salmanoğlu08.03.2007 tarihinde yaptıkları konuşmalarda açıkça terör örgütü ve elebaşı Öcalan’ı övücü beyanlarda bulunmaları sebebiyle haklarında suç ve suçluyu övme ve terör örgütünün propagandasını yapmak suçlarından açılan kamu davası halen İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/311 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

117- DTP’Lİ BELEDİYE BAŞKANININ SÖZDE KÜRDİSTAN ŞEKLİNDE HAVUZ YAPTIRMASI:

23.02.2007 ve öncesi tarihlerde yapımı devam eden Diyarbakır Kayapınar BELEDİYEsine ait havuzun şekli projesinde elips şeklinde tasarlandığı halde daha sonra DTP’li BELEDİYE başkanı Zülküf Karatekin ve elemanları tarafından şekil değiştirilip, bir kağıda kurşun kalemle çizilmek suretiyle müteahhitten yapımı istenildiği, çizilen şeklin terör örgütü PKK tarafından sözde büyük kürdistan olarak tanımlanan sınırlarla birebir uyumlu olduğunun anlaşılması karşısında ilgililer hakkında terör örgütünün propagandasını yapma suçundan açılan kamu davası halen Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/277 esas sırasında kayıtlı kamu davası üzerinden devam etmektedir.

118- DTP MİLLETVEKİLİ SEBAHAT TUNCEL’İN TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ KONUŞMASI:

08.09.2007 tarihinde Batman ilinde BELEDİYE tarafından düzenlenen festivalde konuşan DTP Milletvekili Sebahat Tuncel ‘ Bize denildi ki; çocuklarınızı terörist ilan edin, sizi farklılıklarınızla kabul edeceğiz, hiçbir Kürt halkı, hiçbir Kürt ferdi bunu kabul etmez’ şeklinde sözlerle terör örgütü PKK’yı açıkça övmüştür. İlgilinin PKK terör örgütü üyesi olma suçundan yargılamasının devam ettiği dikkate alındığında sarfettiği bu sözlerin aslında kendisi açısından yadırganacak sözler olmadığı anlaşılacaktır. Ancak yadırganması gereken; şiddeti öngörmeden, hukuk platformunda demokratik mücadele yapması öngörülen siyasi parti bünyesinde terör örgütü üyeliğinden yargılanan ve halen de terör örgütünü savunan ve hatta bunu kendisine görev edindiği anlaşılan kişilerin bulunmasıdır. Ulusal ve uluslararası düzenlemelerde siyasi partilerin çalışma ilkelerini belirleyen kurallar ve evrensel demokrasi ilkeleri açısından üzüntü verici bu durum, Demokratik Toplum Partisi’nin siyasi parti olarak çalışmalarının temelinde terör örgütünün dolayısıyla şiddetin yer aldığının açıkça kanıtıdır. Sebahat Tuncel hakkındaki soruşturma halen devam etmektedir.

119- DTP MİLLETVEKİLİ VE ESKİ GENEL BAŞKANI AHMET TÜRK’ÜN TERÖR ÖRGÜTÜ İLE İLGİLİ AÇIKLAMASI:

22 Temmuz 2007 seçimlerine DTP destekli bağımsız aday olarak giren ve milletvekili seçilen partinin eski Genel Başkanı ve DTP milletvekili Ahmet Türk, 04.08.2007 tarihinde TBMM’de yeminler yapılırken Meclis bahçesinde NTV isimli televizyon kanalına verdiği röportaj sırasında ‘Bize PKK’yı kınayın diyorlar. Kınarsak etkimiz kalmaz’ şeklinde beyanda bulunmuştur. Yukarıda belirtilen olaylarda da görülebileceği gibi DTP yönetici ve üyelerinin hemen hemen tamamında görülen terör örgütüne yaklaşım aynıdır.Tüm dünyanın terör örgütü olarak kabul ettiği, ülkemizde otuzbini aşkın insanımızın hayatına mal olan PKK’yı sadece ve sadece kınayamamak kınarsa etkilerinin kalmayacağını beyan etmek dahi DTP’nin söz konusu örgütten izinsiz hiçbir eylemde bulunamayacağının, kendilerinin varlık sebebi olarak örgütü gördüklerinin kanıtıdır.

Söz konusu televizyon programında sarfedilen sözlerle ilgili Ahmet Türk hakkında başlatılan soruşturma halen devam etmektedir.

120- DTP VAN İL YÖNETİCİSİNİN TERÖR ÖRGÜTÜ PROPAGANDASI YAPMASI:

16.04.2007 tarihinde DTP Van il yöneticisi Mehmet Veysi Dilekçi yaptığı basın açıklamasında ‘PKK bu ülkenin gerçeğidir. Bunu kabul etmek zorundayız. Bizim PKK ile organik değil duygusal bağımız var”PKK’nın militanları da bu ülkenin evlatlarıdır. Devlette bunun için çözüm geliştirmek zorundadır”.Öte yandan hükümetin PKK’nın yaptığı ateşkese ve barış çağrısına cevap vermesini istiyoruz’ şeklindeki sözleri nedeniyle terör örgütünü övme suçundan açılan kamu davası halen Van Ağır Ceza Mahkemesinde devam etmektedir.

121- DTP ŞIRNAK İL ÖRGÜTÜ TARAFINDAN DÜZENLENEN AÇIK HAVA TOPLANTISININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVEN MİTİNG HALİNE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ:

21.03.2007 tarihinde DTP Şırnak il örgütü tarafından gerçekleştirilen toplantıda yapılan konuşmalarda DTP il başkanı İzzet Belge ‘doktorlardan bir açıklama gelmeden, bizim liderimizi sapasağlam görmeden bu gerginlikler devam edecek. Ama Türkiye bunu yapmıyor, Apo zehirlenmedi öyle bir şey yok, sapasağlamdır ama biz buna inanmıyoruz. Biz Türkiye’ye sesleniyoruz sağlam bir doktor heyetini İmralı’ya gönderin onlardan açıklama duyalım biz de rahatlıyalım. İşte biz o zaman sakin olabiliriz.’, DTP kurucu üyelerinden Selma Söker’de konuşmasında Öcalan’a övgüler düzdükten sonra ‘ sayın Öcalan son görüşmesinde botan halkına selamlarını iletmiştir. Biz de buradan kendisine özgürlük çığlığımızı ulaştıralım’ şeklinde beyanlarda bulunmuş, gösteri sırasında terör örgütü PKK ve elebaşı Öcalan lehine yoğun biçimde sloganlar atılmış, sözde bayraklar alanda dolaştırılmıştır. Söz konusu olayla ilgili soruşturma devam etmektedir.

122- DTP TUNCELİ İL BAŞKANININ TERÖRİST BAŞI ÖCALAN’I ÖVMESİ:

18.03.2006 tarihinde DTP Tunceli il örgütünün düzenlediği, atılan sloganlarla örgüt mitingine çevrilen açık hava toplantısında partinin il başkanı olan Özgür Söylemez yaptığı konuşmada ‘sayın Öcalan’a uygulanan ağır tecrit polıitikalarını doğru bulmuyoruz’ şeklinde sözlerle suç ve suçluyu övme suçunu işlediği anlaşıldığından hakkında açılan kamu davasının Tunceli Sulh Ceza Mahkemesinin 2006/103 esas sayılı dosyası üzerinden yapılan yargılaması sonucu TCY.nın 215. maddesi uyarınca cezalandırılmasına karar verilmiştir.

123- DTP MYK ÜYESİ MEHMET ZEKİ DOĞRUL’UN ÖCALAN’I ÖVÜCÜ BEYANI:

05.05.2007 tarihine DTP Bingöl il teşkilatının olağan kongresinde konuşan partinin MYK üyesi Mehmet Zeki Doğrul’un ‘sayın Öcalan’ diye başlayan ve örgüt liderini övücü sözlerin yer aldığı konuşmasında suç ve suçluyu övme suçunu işlediği anlaşıldığından TCY.nın 215. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle açılan kamu davasın halen Bingöl Sulh Ceza Mahkemesi nezdinde devam etmektedir.

124- DTP SİLOPİ İLÇE TEŞKİLATININ DÜZENLEDİĞİ YASA DIŞI GÖSTERİ:

24.04.2007 tarihinde DTP Silopi ilçe başkanı ve yöneticileri olan Haci Üzen, Sabriye Burumtekin ve Fatma Gündüz tarafından düzenlenen izinsiz gösteri sırasında ‘Dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan’, ‘Öcalan’sız dünyayı başınıza yıkarız’, ‘biji serk Apo’ gibi yasa dışı sloganların atıldığı, Fatma Gündüz tarafından okunan Öcalan’ı övücü nitelikteki basın açıklaması ve gösterinin terör örgütü gösterisine dönüştürüldüğünün anlaşılması karşısında ilgilileri hakkında 2911 sayılı yasanın 28/1. maddesi gereğince cezalandırılmaları istemiyle açılan kamu davası halenSilopi 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/666 esas sırasında kayıtlı dosyası üzerinden devam etmektedir.

125- DTP’NİN YASADIŞI EYLEMLERDE YAŞI KÜÇÜK KİŞİLERİ KULLANMASI:

19.03.2006 tarihinde Antalya ili Konyaaltı Açıkhava Tiyatrosu’nda DTP tarafından izinli olarak düzenlenen açık hava gösterisi sırasında elde edilen görüntüler üzerinde ve alanda kolluk kuvvetlerinin yaptıkları tesbitler sonucu terör örgütü PKK’yı simgeleyen sözde bayrakları taşıyan, üzerlerinde beyaz penye üzerine yazı ile ‘ Öcalan irademizdir’ yazdırılmış ve özel olarak yaptırılmış tişörtleri giyen1990 doğumlu Ayten Dursun, 1989 doğumlu Hüsna Adam ve 1989 doğumlu Hülya Kılıç yakalanmışlardır. Haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davasında İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/348 esas sayılı dosyası üzerinden yapılan yargılamaları sonucu adı geçenlerin TCY.nın 314/2. maddesi delaletiyle 220/8. maddesi gereğince cezalandırılmalarına karar verilmiştir. Sanıklar söz konusu yargılamaları sırasında verdikleri ifadelerinde üzerlerine giydikleri tişörtleri ve salladıkları örgüt bayraklarını olaydan 3-4 gün önce evlerine gelen ve DTP’den geldiklerini söyleyen kişilerin kendilerine verdiğini ve giymelerini istediklerini beyan etmişlerdir. Aynı olayda yargılanıp, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamadığı yönünde uzman hekim kurulu raporu bulunması nedeniyle atılı suçtan ceza tertibine yer olmadığına karar verilen 1992 doğumlu Dilan Taş’ta aynı şekilde beyanda bulunmuştur. Söz konusu yargılama dosyasındaki bilgilerden açıkça anlaşılabileceği gibi Demokratik Toplum Partisi terör örgütünü övme, yüceltme eylemlerinde çocukları dahi kullanmıştır. Yasa dışı gösteride küçük çocukların kullanılmasının siyasi partinin amaçlarına ulaşmada kullanması gereken demokratik araçlardan birisi olamadığı tartışmasızdır.

126- DTP ÜYELERİNİN YASA DIŞI SLOGAN ATTIKLARI ŞİDDET İÇERİKLİ GÖSTERİ:

24.11.2006 tarihinde Malatya DTP üyeleri Mehmet Emin Yanardağ ve Bayram Bozan’ın da içlerinde bulunduğu bir grup tarafından gerçekleştirilen yasa dışı gösteride terör örgütü ve elebaşının sloganlarla propagandasının yapıldığının belirlenmesi karşısında haklarında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davası halen Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 2007/116 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

127- EYLEM YAPMAK İÇİN İSTANBUL’A GELEN TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİNİN DTP İL BİNASINDA KARŞILANIP, LOJİSTİK DESTEK SAĞLANMASI:

16.09.2006 tarihinde İstanbul ilinde yakalanan PKK terör örgütü üyesi Müslüm Karadağ ifadesinde PKK terör örgütüne katılışını, örgütün kırsal alanında eğitim gördüğünü detaylı olarak anlatmış, ifadesinde devamla 2006 yılında eylem için İstanbul’a geldiğini, burada İstanbul DTP il binasında tanıştığı Lezgin isimli şahsın barınma konusunda kendisine yardımcı olduğunu, DTP il teşkilatında bulunan ‘yurtsever’ tabir edilen ailelere kendisini teslim ederek barınma konusunda yardımcı olduğunu, bu kapsamda İstanbul’un muhtelif yerlerinde çeşitli şahıslara ait evlerde kaldığını, gündüzleri ise DTP il binasına götürüldüğünü beyan etmiştir. Söz konusu olayla ilgili olarak Müslüm Karadağ hakkında terör örgütü üyesi olmak suçundan açılan kamu davası halen İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006&250 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

128- KIZILTEPE İLÇESİNDE DTP TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN ŞİDDET EYLEMLERİ VE PARTİ İL BİNASINDA YAPILAN ARAMA SONUCU ELE GEÇEN SUÇ UNSURLARI:

02.04.2006 tarihinde 14 teröristin öldürülmesini protesto amaçlı olarak DTP tarafından düzenlenen basın açıklamasının şiddet eylemlerine dönüştüğü, parti binasından taş atılması ve bir polis memurunun tabancasının gasp edilip, güvenlik kuvvetlerinin üzerine ateş açılması üzerine merciinden izin alınarak girilen DTP Kızıltepe ilçe binasında yapılan aramada; ‘BİZLER TÜRKİYELİYİZ AMA KÜRDÜZ ÖNDERİMİZ ABDULLAH ÖCALANDIR’, ‘KÜRT HALKINA UZANAN ELLER KIRILSIN’, ‘KÜRT HALKI ÖZGÜRLEŞİNCEYE KADAR DİRENECEK’ gibi terör örgütü ve elebaşını övüp, sahiplenen hazır pankartların, bol miktarda asılı Öcalan ve terör örgütü elemanlarının resimlerinin bulunduğu tesbit edilmiştir. Olaylara fiilen katılan ve yaptıkları açıklama ve hareketlerle olayları başlatan DTP Mardin il yöneticileri Ferhan Türk, Cebrail Sayar, Osman Akkoyun, Ahmet Temel, Süleyman Ökmen ve Gülser Yıldırım’ın da aralarında bulunduğu kişiler hakkında terör örgütüne üye olma suçundan açılan kamu davası halen Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/159 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

129- DTP MİLLETVEKİLİ AHMET TÜRK’ÜN TERÖR ÖRGÜTÜ PKK’YA TEŞEKKÜR ETMESİ:

DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün 06.11.2006 tarihinde Manisa’da yaptığı konuşma sırasında PKK’ya gerçekleştirdiği sözde ateşkesle ilgili teşekkür ettiği iddiası ile ilgili olarak kendisine soru yönelten Batman Çağdaş Gazetesi muhabirlerine olayı doğrulayan beyanda bulunduğu iddiası ile hakkında açılan soruşturma Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

130- DTP MİLLETVEKİLLERİ AYSEL TUĞLUK VE AYLA AKAT ATA’NIN TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYELİĞİ SUÇUNDAN YARGILANMALARI:

Terör örgütü PKK’nın kurucusu ve elebaşı Abdullah Öcalan’ın Kenya’da yakalanıp, ülkemize getirilmesinden sonra gerçekleşen yargılama süreci sonrasında mahkum olduğu cezası İmralı Cezaevinde infaz edilmektedir. Yasalar gereğince avukatlarıyla görüşme olanağı tanınan teröristbaşının avukatları yasal haklarını kötüye kullanarak teröristbaşının terör örgütünü ve kurdurduğu siyasi partileri (geçmişte DEHAP, şimdi ise DTP) yönetmesine olanak sağlayan talimatlarını her görüşme sonrası ‘GÖRÜŞME NOTLARI’ adı altında terör örgütüne yakınlığı ile bilinen internet sitelerinde yayınlanmasını sağlamışlardır. Bu açıdan bakıldığında elebaşına yakınlıklarından ve sadakatlerinden kuşku duyulmayacak avukatlarından bazılarının DTP destekli bağımsız aday olarak milletvekili seçimlerine katılmalarıve hatta milletvekili seçilmeleri beklenen sonuç olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim teröristbaşının bu süreçte avukatlığını yapan Aysel Tuğluk ve Ayla Akat Ata 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan seçimler sonucu milletvekili seçilmişler ve derhal Öcalan’ın talimatı ile kurulun Demokratik Toplum Partisi’ne katılmışlardır. İlgililer hakkında teröristbaşının talimatlarını gerekli gördükleri yerlere iletmeleri nedeniyle açılan soruşturma sonucu eylemlerinin çok sayıda olması nedeniyle örgüt propagandası niteliğini aşıp, örgüt üyeliği vasfına ulaştığı anlaşıldığından terör örgütüne üye olmak suçundan haklarında açılan kamu davaları birleştirilerek halen İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/358 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

131- DTP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI SELMA IRMAK’IN TERÖRİSTBAŞINI ÖVÜCÜ BASIN AÇIKLAMASI:

DTP Genel Başkan yardımcısı Selma Irmak 05.10.2007 tarihinde Ankara’da yaptığı basın açıklamasında terör örgütü PKK’nın elebaşı Öcalan’ı övücü beyanlarda bulunması nedeniyle hakkında suç ve suçluyu övmek suçundan başlatılan soruşturma Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

132- DEMOKRATİK TOPLUM PARTİLİ BELEDİYE BAŞKANLARININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜN YAYIN ORGANI ROJ İSİMLİ TELEVİZYON KANALININ KAPATILMASINI ÖNLEMEK İÇİN DANİMARKA BAŞBAKANINA MEKTUP YAZMALARI:

Daha önce Avrupa çıkışlı yayın yapan ve bu yayını ilgili ülkeler nezdinde Devletimizin ‘terör örgütünün sözcüsü gibi yayın yaptığı gerekçesi ile’ yaptığı girişimler sonucu bu durumun sabit olduğunun ilgili ülkelerce de anlaşılmasıyla kapatılmasına karar verilen MED TV, daha sonra kurulup aynı akıbete uğrayan MEDYA TV adlı televizyon kanallarının devamı niteliğinde, aynı kadrolar tarafından kurulan ROJ TV, halen Avrupa çıkışlı olarak yayınına devam etmektedir. Bu yayının kaldırılmasına ilişkin girişimlerde bulunulması karşısında etkili propaganda vasıtasını kaybetmekten korkan terör örgütüne paralel olarak DTP yöneticileri de yayının ‘durdurulmaması’ için girişimlerde bulunmuş, bu anlamda çeşitli etkinliklerin yanı sıra DTP’li 56 BELEDİYE başkanı imzası ile yayının yapıldığı Danimarka Başbakanına bir mektup gönderilmiş, parti mitinglerinde konuşan tüm yöneticiler söz konusu yayını savunan beyanlarda bulunmuşlardır. Halen söz konusu televizyon kanalının başında bulunan Abdullah Hicab adlıkişinin PKK üst yönetiminde de yer alması ve örgüt tarafından bu işle görevlendirilmesi, terörist başı Öcalan’ın avukat görüşmelerinde ( örneğin 12.Mayıs 2004 tarihli avukat görüşmesindeki beyanları) söz konusu kanalın yapısını ortaya koymaktadır. Terör örgütünün sözcülüğünü yaptığından kuşku bulunmayan, bu nedenle Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlarının engellenmesi amacıyla yayının yapıldığı Danimarka ülkesi nezdinde başlatılan girişimler karşısında DTP’li BELEDİYE başkanları tarafından Danimarka Başbakanına yazılan ve ROJ TV’nin kapatılmaması talebini içeren mektup nedeniyle mektuba imza koyan Osman Baydemir, Fırat Anlı, Abdullah Demirbaş, Yurdusev Özsökmenler, Zülküf Karatekin, Mehmet Salih Yıldız, Hüseyin Kalkan, Metin Tekçe, Gülcihan Şimşek, Muzaffer Yöndemli, Songül Erol Abdil, Cihan Sincar, Mehmet Nasır Aras, Demir Çelik, Ali Yıldız, Memet Tahir Kahramaner, Seyfettin Aydın, Mulla Şimşek, Abdülkerim Adam, Nusret Aras, Fahrettin Astan, Mehmet Selim Demir, Mehmet Tanhan, Mukaddes Kubilay, Fikret Kaya, Kutbettin Taşkıran, Aydın Budak, Hurşit Tekin, Şeyhmus Bayhan, Faik Dursun, Şükran Aydın, Ramazan Kapar, Nadir Bingöl, Hüseyin Öğretmen, Murat Ceylan, Abdullah Akengin, Esat Üner, Osman Keser, Leyla Güven, Etem Şahin, Süleyman Anık, Resul Sadak, Hasan Karakaya, Nuran Atlı, Zeyniye Öner, Emrullah Cin, Muhsun Kunur, Burhan Kurhan, Seyfettin Alkum, Hurşit Alptekin, Mehmet Kaya, Orhan Özer, Ahmet Ertak, Abdulkadir Ağaoğlu, Ayhan Erkmen ve İsmail Arslan haklarında silahlı örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek suçundan açılan kamu davası halen Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/205 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

133- DTP MİLLETVEKİLLERİNİN TERÖR ÖRGÜTÜ TARAFINDAN KAÇIRILAN SEKİZ ASKERİN GERİ ALINMASINI ÖRGÜT PROPAGANDASINA DÖNÜŞTÜRMESİ:

21 Ekim 2007 tarihinde terör örgütü tarafından kaçırılan sekiz askerin geri alınması olayı DTP milletvekilleri Aysel Tuğluk, Fatma Kurtulan ve Osman Özçelik tarafından tam bir örgüt propagandasına dönüştürülmüştür. Roj TV gibi örgütün yayın organlarında olaydan sonra askerlerin teslim edilmeleri için özellikle ailelerinin DTP’ye yönlendirilmeleri ve nihayetinde üç milletvekilinin Kuzey Irak’a giderek terör örgütü elebaşının resimleri ve sözde bayrakları önünde askerleri almalarına ait görüntülerle istenilen propaganda amacına ulaşılmak istenilmiştir. Terör örgütünün aileleri DTP’ye yönlendirmesinden de anlaşılacağı gibi söz konusu eylemin propaganda amaçlı planlandığı çok açık olarak ortaya çıkmıştır. Olayla ilgili olarak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Aysel Tuğluk, Fatma Kurtulan ve Osman Özçelik haklarında başlatılan soruşturma devam etmektedir.

134- DTP MİLLETVEKİLİ İBRAHİM BİNİCİ’NİN TERÖR ÖRGÜTÜ MENSUBUNUN CENAZESİNDE YAPTIĞI BASIN AÇIKLAMASI:

İran-Irak sınırında öldürülen terör örgütü PKK mensubu Ayfer Serçe ile ilgili olarak 29.07.2007 tarihinde Viranşehir İlçesinde yasa dışı sloganların atıldığı örgütün elebaşının posterlerinin açıldığı, sözde bayraklarının sergilendiği gösteri sırasında basın açılaması yapan DTP Milletvekili İbrahim Binici’nin ‘Kürt halkına karşı tüm bu vahşi ve kanlı yönelimler Türk ve İran Devletlerinin eş zamanlı olarak gerçekleştirdikleri operasyonlarla direk bağlantılı olduğu bilinmelidir’ gibi sözleri nedeniyle işlemiş olduğu halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçu nedeniyle hakkında açılan kamu davası halen Viranşehir Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/39 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir.

135- DEHAP’IN DTP’YE KATILIŞ BİLDİRGESİ:

Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik eylemleri odağı olduğu gerekçesiyle hakkında Anayasa Mahkemesi’ne kapatma davası açılmış olan Demokratik Halk Partisi (DEHAP) parti meclisi ve il başkanlarının katılımıyla 16 Ağustos 2005 tarihinde ‘ Demokratik Toplum Hareketi’ne katılım’ adı altında gerçekleştirdikleri toplantının sonuç bildirgesinde DEHAP’ın ”ciddi bir tecritle iç içe yaşatılan sayın Abdullah Öcalan’ın sorunun çözümünde muhatap olma bakış açısının kabulünde rolünü oynamaya çalıştığı’.’ beyanla, bundan sonra yola Demokratik Toplum Hareketi (daha sonra DTP olarak partileşen oluşum) bünyesinde devam edeceklerini deklare etmeleri nedeniyle Tuncer Bakırhan, ve diğer ilgililer hakkında suç ve suçluyu övme suçundan açılan kamu davası halen Ankara 3. Sulh Ceza Mahkemesinin 2007/265 esas sayılı dosyası üzerinden devam etmektedir. Hakkında açılan kapatma davası dikkate alındığında DEHAP’ın üstlendiği görevi belirterek, aynı yönde çalışmak için DTP’ye katılması, davalı partinin asıl amacının terör örgütü ve liderinin savunulması olduğunu açıkça kanıtlamaktadır.

136- DTP ANKARA İL YÖNETİCİSİNİN YASADIŞI GÖSTERİLERİ ORGANİZE ETMESİ:

11 Eylül 2007 tarihinde Ankara TED Koleji çok katlı otoparkında ele geçen düzenekli patlayıcı yüklü Mercedes Vito marka araçla ilgili yapılan soruşturma sırasında ulaşılan zanlı Alpaslan Özkan ifadelerinde Ankara’da üniversitelerde okuyan öğrencilere PKK propagandası yapılarak örgüte eleman kazandırılması amacıyla kurulan Gençlik Kültür Merkezi (GKM)’nin DTP Ankara il yönetiminde görevli Fevzi Kara isimli şahsa ait olduğunu, yine DTP Ankara il yönetiminde görevli Taylan Gürel isimli şahsın sürekli GKM’ne gelip gittiğini, terör örgütünün yayın organlarında verilen örgüt ve elebaşısı Abdullah Öcalan lehine yasa dışı eylem talimatlarının gereğini yapmak üzere Ankara DTP il yönetimince alınan kararların bu şahıslar tarafından duyurulup, eylemlerin organize edildiğini beyan etmiştir. Olayla ilgili soruşturma halen Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

137- DTP MİLLETVEKİLLERİ FATMA KURTULAN VE SEVAHİR BAYINDIR’IN TERÖR ÖRGÜTÜ KAMPLARINDA EĞİTİM ALMASI:

Terör örgütü içerisinde faaliyette bulunduktan sonra ayrılan Dicle kod S.S. isimli şahıs daha sonra verdiği ifadelerinde; örgüt içerisinde faaliyet gösterdiği sırada HADEP-DEHAP parti teşkilatından bir çok insanın örgütün kamplarına gelerek siyasi eğitim aldıktan sonra tekrar Türkiye’ye dönerek bu partiler içerisinde faaliyet gösterdiğini, 2003 yılında (halen DTP milletvekili olan) Fatma Kurtulan ve Sevahir Bayındır’ın örgüte ait Şehit Harun kampına geldiklerini, kendilerine üç ay süreyle PJA içerisinde üst düzey sorumlusu Pelşin kod Gülizar Tural tarafından siyasi eğitim verildiğini, bu süre zarfında her ikisinin de örgüt kıyafetlerini giydikleri, eğitimin sonunda siyasi çalışmalarda bulunmak üzere Türkiye’ye döndüklerini beyan ettiği görülmüştür. Resmi nikahlı eşi Salman Kurtulan’ın halen örgüt içerinde faaliyet gösterdiği anlaşılan Fatma Kurtulan ve Sevahir Bayındır haklarında olayla ilgili soruşturmaya devam edilmektedir.

138- DTP’Lİ ŞIRNAK BELEDİYE BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ AÇIKLAMASI:

07 Eylül 2007 tarihinde DTP’li Şırnak BELEDİYE başkanı Ahmet Ertak’ın Şırnak’ta Fransız haber ajansı ‘France 24’ kanalına verdiği görüntülü röportaj sırasında ‘ ‘PKK Kürt halkını destekliyor. Bizde PKK’yı destekliyoruz. PKK’yı desteklemek lazım” şeklinde beyanlarda bulunduğunun anlaşılması karşısında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan başlatılan soruşturma Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

139- DTP ÜYESİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI, DOĞUBAYAZIT İLÇE BİNASININ TERÖR ÖRGÜTÜ MERKEZİNE ÇEVRİLMESİ:

21.02.2006 tarihinde kuruluş aşamasındaki DTP Doğubayazıt ilçe binasında yapılan izinli arama sırasında duvarlarda terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın posterlerinin asılı olduğu, bina içerisinde ‘ Ben bir Kürdistanlı olarak, Kürdistan’da sayın Abdullah Öcalan’ı siyasal irade olarak görüyor ve kabul ediyorum’ içerikli Türkçe ve Kürtçe matbu dilekçelerin bulunduğu belirlenmiştir. Partinin kuruluş çalışmalarını yapan ve terör örgütü üyeliği suçundan mahkum olduğu önceki cezasını çektikten sonra cezaevinden 01.11.2004 tarihinde tahliye edilen Ahmet Özbay hakkında terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonucu Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 30.05.2006 gün ve 2006/55-76 sayılı kararı ile 3713 sayılı yasanın 7/2. maddesi gereğince 10 ay hapis ve 416.00 YTL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği anlaşılmıştır.

140- DTP ÜYESİNİN TERÖR ÖRGÜTÜNÜN PROPAGANDASINI YAPMASI:

DTP üyesi olduğunu beyan eden Orhan Tunç’un 02.10.2006 ve öncesi tarihlerde Diyadin İlçesinde terör örgütü PKK’nın propagandasını yapıp, eleman kazandırmaya çalıştığının anlaşılması karşısında hakkında başlatılan soruşturma Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde devam etmektedir.

141- DTP’Lİ BELEDİYE BAŞKANININ TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVÜCÜ KONUŞMASI:

02.10.2007 tarihinde öldürülen terör örgütü mensubu Mehmet Bayram’ın ailesi tarafından Adana İlinde kurulan taziye çadırına gelen Yakapınar beldesinin DTP’li BELEDİYE başkanı Osman Keser’in burada yaptığı konuşma sırasında ”bugün acı günü yaşıyoruz. Kürdistan halkı bir evladını daha toprağa verdi ve Hamit arkadaşımızı toprağa verdik. Bu bizim ne ilk şehidimizdir, ne de son şehidimiz olacaktır’..otuz yıldır silahlarla, operasyonlarla köylerimizi, coğrafyamızı yok ettiler. Hiçbir sonuç alamadılar ve alamayacaklardır’.’ gibi sözlerle açıkça terör örgütünün propagandasını yapması nedeniyle hakkında başlatılan soruşturma halen Adana Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde 2007/566 sayılı soruşturma evrakı üzerinden devam etmektedir.

D- EYLEMLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ

07.06.1990 tarihinde SHP’den ayrılan onbir milletvekili tarafından kurulan Halkın Emek Partisi (HEP) hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 03.07.1992 tarihinde kapatma davası açılınca, 19.10.1992 tarihinde Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP) kurulmuştur. Anayasa Mahkemesi 14.07.1993 tarihinde HEP’in kapatılmasına karar vermiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 29.01.2003 tarihinde ÖZDEP’in kapatılması için dava açılması üzerine 07.05.1993 tarihinde Demokrasi Partisi (DEP) kurulmuştur. Anayasa Mahkemesi 23.11.1993 tarihinde ÖZDEP’in kapatılmasına karar vermiştir.

DEP hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 11.05.1994 tarihinde kapatma davası açılması üzerine bu kez 11.05.1994 tarihinde Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) kurulmuştur.16.06.1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından DEP’in kapatılmasına karar verilmiştir.

29.01.1999 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından HADEP’in kapatılması için dava açılmış, bu arada 24.10.1997 tarihinde Demokratik Halk Partisi (DEHAP) kurulmuş, 13.03.2003 tarihinde de Anayasa Mahkemesi HADEP’in kapatılmasına karar vermiştir.

DEHAP’ın kapatılması için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 13.03.2003 tarihinde dava açılmış, 09.11.2005 tarihinde davalı Demokratik Toplum Partisi kurulmuştur. DEHAP hakkında dava süreci halen devam etmekte olup, bu arada DEHAP 19.11.2005 tarihinde fesih kararı almıştır.

1990 yılından bu yana devam eden ve yukarıda özetlenen süreçten anlaşılacağı gibi hemen hemen aynı kadrolar tarafından kurulup, devam ettirilen HEP; ÖZDEP, DEP, HADEP, DEHAP ve şimdi de DTP’nin aynı akıbete uğramaları rastlantı değildir. Söz konusu partilerin tamamının terör örgütü PKK ile bağlantılı faaliyet gösterdikleri toplumda inkar edilemeyen bir gerçekliktir. Nitekim davalı parti DTP’de süreçte görevini yerine getirirken yukarıda bahsedilen olaylarda açıkça görüleceği gibi tüm eylemlerini terör örgütü güdümünde gerçekleştirmiş, örgütün ve elebaşısı Abdullah Öcalan’ın savunulmasından başka demokratik anlamda bir siyasi partiden beklenilebilecek hiçbir girişim veya söylem geliştirmemiş, deyim yerinde ise kendisini terör örgütü savunmanlığına özgülemiştir.

Terör örgütüne terör örgütü diyememenin yanında ‘kardeşlerimiz’, ‘tabanımız’, muhatap alınması gereken kurum’ gibi ifadeler kullanılmış, parti binaları örgüt kampları gibi terörist resimleri, sözde örgüt bayrakları ile donatılmış, örgüt lehine eğitim faaliyetleri yapılan, terör örgütü ve elebaşı lehine yasa dışı gösterilerin organize edildiği, teröristlerin buluşma noktası haline getirilmiştir. Öldürülen terör örgütü elemanları ‘şehit’ olarak tanımlanmış, ROJ TV gibi örgütün yayın organları birinci derece muhatap alınarak programlarına partinin her kademesinden kişiler vasıtası ile katılınmış, telefonla canlı bağlantılar yapılmış, hepsinde de örgüt propagandası içeren, halkı kin ve düşmanlığa tahrik eden beyanlarda bulunulmuştur. Terör örgütünün yayın organı olduğu kuşkusuz olan, daha önceki versiyonları MED TV, MEDYA TV gibi televizyon kanallarının yetkili mercilerin girişimleri üzerine yayın yaptıkları ülkelerce kapatılması sonrasında kurulan ROJ TV hakkında yine yayın yaptığı ülke nezdinde yayının engellenmesi girişimlerinde bulunulması üzerine partinin tüm kademelerinde yer alan görevliler tarafından yoğun bir şekilde söz konusu kanalın kapatılmaması için kampanya başlatılmıştır. Davalı partinin tüm gösteri ve toplantıları, hatta olağan kongreleri dahi terör örgütü ve elebaşısı lehine atılan sloganlar, taşınan pankartlar, resimler, sözde örgüt bayrakları, sergilenen şiddet görüntüleri ile gerçekleşmiştir.

Parti mensuplarının eylemleri propaganda boyutlarını aşarak şiddet eylemlerinde görev almaya, terör örgütü bildirilerini halka dağıtmaya, talimatlara uymayanları tehdide, adliye binalarına bomba koymaya, terör örgütüne eleman kazandırıp, kırsala göndermeye, teröristlerin talimatlarını alıp, gereğini yapmaya, partililerin örgüt kamplarına gidip, toplantılara katılmasına, buralarda eğitim aldıktan sonra ülkeye dönüp faaliyette bulunmaya, hatta gösterdikleri liyakat gözetilerek milletvekili olmaya, terör örgütünün ihtiyaçlarını karşılamak için halktan para toplamaya dönüşmüştür. Davalı partinin eylemlerinin demokratik hukuk düzeninde olması gereken hiçbir unsuru taşımadığı gibi, olmaması gereken tüm unsurları taşıdığı tartışmaya yer vermeyecek bir gerçeklik olarak önümüzdedir.

PKK’lı teröristlerin yol kesip, 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan milletvekilliği seçimleri için DTP destekli seçime giren (seçimden sonra DTP’ye katılan bağımsız adaylara oy verilmesi için propaganda yapması durumun ne derece vahim olduğunun kanıtıdır.

IV- KONUYLA İLGİLİ DÜZENLEMELER :

A) ANAYASA HÜKÜMLERİ

Başlangıç kısmı :’ ‘.Hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;’

2. madde: ‘Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru,millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.’

3. maddenin 1. fıkrası: ‘Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.’

4. madde: ‘Anayasa’nın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.’

14. maddenin 1. fıkrası: ‘Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.’

14. maddenin 3. fıkrası: ‘Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.’

66. maddenin 1. fıkrası: ‘Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.’

68. maddenin 2. 3. ve 4. fıkrası : ‘Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyasî partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler.

Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.’

69. maddenin 6. fıkrası: ‘Bir siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin AnayasaMahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. Bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.’

B ) 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’ndaki Hükümler

4. madenin 2. fıkrası: Siyasi partilerin kuruluşu, organlarının seçimi, işleyişi, faaliyetleri ve kararları Anayasada nitelikleri belirtilen demokrasi esaslarına aykırı olamaz.’

78. madde: ‘Siyasi partiler:

a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasa’nın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasa’nın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

 Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

  Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

  b) Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.

  c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.

f) Anayasa’nın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yörelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.’

80. madde: ‘Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı Devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar. ‘

81.madde: ‘Siyasi partiler:

a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.

b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.

c) Tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde, açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propagandalarında Türkçe’den başka dil kullanamazlar; Türkçe’den başka dillerde yazılmış pankartlar, levhalar, plaklar, ses ve görüntü bantları, broşür ve beyannameler kullanamaz ve dağıtamazlar; bu eylem ve işlemlerin başkaları tarafından da yapılmasına kayıtsız kalamazlar. Ancak, tüzük ve programlarının kanunla yasaklanmış diller dışındaki yabancı bir dile çevrilmesi mümkündür. ‘

82. madde: ‘Siyasi partiler, bölünmez bir bütün olan ülkede, bölgecilik veya ırkçılık amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.’

90. maddenin 1. fıkrası : ‘Siyasi partilerin tüzük, program ve faaliyetleri Anayasa ve bu Kanun hükümlerine aykırı olamaz.’

101/b. maddesi : ‘Anayasa Mahkemesince bir siyasî parti hakkında kapatma kararı;

a) Bir siyasî partinin tüzük ve programının Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olması, sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlaması, suç işlenmesini teşvik etmesi,

b) Bir siyasî partinin, Anayasa’nın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespiti,

Hallerinde verilir.

Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkranın (a) ve (b) bentlerinde sayılan hallerde temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasî partinin almakta olduğu son yıllık Devlet yardımı miktarının yarısından az olmamak kaydıyla, bu yardımdan kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına, yardımın tamamı ödenmişse aynı miktarın Hazineye iadesine karar verebilir.’

103/2. maddesi: ‘Bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.’

C) 5237 sayılı TÜRK CEZA Yasası’ndaki Hükümler

Suç işlemeye tahrik

Madde 214- (1) Suç işlemek için alenen tahrikte bulunan kişi, altı aydan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Halkın bir kısmını diğer bir kısmına karşı silahlandırarak, birbirini öldürmeye tahrik eden kişi, onbeş yıldan yirmidört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Tahrik konusu suçların işlenmesi halinde, tahrik eden kişi, bu suçlara azmettiren sıfatıyla cezalandırılır.

Suçu ve suçluyu övme

Madde 215- (1) İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama

Madde 216- (1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Kanunlara uymamaya tahrik

Madde 217- (1) Halkı kanunlara uymamaya alenen tahrik eden kişi, tahrikin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.

Ortak hüküm

Madde 218- (1) (Değişik: 29/6/2005 ‘ 5377/25 md.) Yukarıdaki maddelerde tanımlanan suçların basın ve yayın yoluyla işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranına kadar artırılır. Ancak, haber verme sınırlarını aşmayan ve eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.

Suç işlemek amacıyla örgüt kurma

Madde 220- (1) Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması halinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak, örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir.

 (2) Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olanlar, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Örgütün silahlı olması halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza dörtte birinden yarısına kadar artırılır.

 (4) Örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur.

(5) Örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır.

(6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan dolayı cezalandırılır.

(7) Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır.

(8) Örgütün veya amacının propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.

Etkin pişmanlık

Madde 221- (1) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu nedeniyle soruşturmaya başlanmadan ve örgütün amacı doğrultusunda suç işlenmeden önce, örgütü dağıtan veya verdiği bilgilerle örgütün dağılmasını sağlayan kurucu veya yöneticiler hakkında cezaya hükmolunmaz.

(2) Örgüt üyesinin, örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeksizin, gönüllü olarak örgütten ayrıldığını ilgili makamlara bildirmesi halinde, hakkında cezaya hükmolunmaz.

(3) Örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeden yakalanan örgüt üyesinin, pişmanlık duyarak örgütün dağılmasını veya mensuplarının yakalanmasını sağlamaya elverişli bilgi vermesi halinde, hakkında cezaya hükmolunmaz.

(4) Suç işlemek amacıyla örgüt kuran, yöneten veya örgüte üye olan ya da üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen veya örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişinin, gönüllü olarak teslim olup, örgütün yapısı ve faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili bilgi vermesi halinde, hakkında örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçundan dolayı cezaya hükmolunmaz. Kişinin bu bilgileri yakalandıktan sonra vermesi halinde, hakkında bu suçtan dolayı verilecek cezada üçte birden dörtte üçe kadar indirim yapılır.(1)

(5) Etkin pişmanlıktan yararlanan kişiler hakkında bir yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine hükmolunur. Denetimli serbestlik tedbirinin süresi üç yıla kadar uzatılabilir.

(6) (Ek: 6/12/2006 ‘ 5560/8 md.) Kişi hakkında, bu maddedeki etkin pişmanlık hükümleri birden fazla uygulanmaz.

Hükûmete karşı suç

Madde 312- (1) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.

(2) Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.

Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine karşı silâhlı isyan

Madde 313- (1) Halkı, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine karşı silahlı bir isyana tahrik eden kimseye onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası verilir. İsyan gerçekleştiğinde, tahrik eden kişi hakkında yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(2) Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine karşı silahlı isyanı idare eden kişi, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. İsyana katılan diğer kişilere altı yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.

(3) Bir ve ikinci fıkrada tanımlanan suçların, Devletin savaş halinde olmasının sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle işlenmesi halinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur.

(4) Bir ve ikinci fıkrada tanımlanan suçların işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.

Silâhlı örgüt

Madde 314- (1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.

(3) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır.

Silâh sağlama

Madde 315- (1) Yukarıdaki maddede tanımlanan örgütlerin faaliyetlerinde kullanılmak maksadıyla bunların amaçlarını bilerek, bu örgütlere üretmek, satın almak veya ülkeye sokmak suretiyle silah temin eden, nakleden veya depolayan kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Suç için anlaşma

Madde 316- (1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçlardan herhangi birini elverişli vasıtalarla işlemek üzere iki veya daha fazla kişi, maddi olgularla belirlenen bir biçimde anlaşırlarsa, suçların ağırlık derecesine göre üç yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir.

(2) Amaçlanan suç işlenmeden veya anlaşma dolayısıyla soruşturmaya başlanmadan önce bu ittifaktan çekilenlere ceza verilmez.

D) 3713  sayılı terörle mücadele Yasası’ndaki Hükümler

Terör örgütleri

Madde 7 ‘ (Değişik: 29/6/2006-5532/6 md.)

Cebir ve şiddet kullanılarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemleriyle, 1 inci maddede belirtilen amaçlara yönelik olarak suç işlemek üzere, terör örgütü kuranlar, yönetenler ile bu örgüte üye olanlar Türk Ceza Kanununun 314 üncü maddesi hükümlerine göre cezalandırılır. Örgütün faaliyetini düzenleyenler de örgütün yöneticisi olarak cezalandırılır.

Terör örgütünün propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Ayrıca, basın ve yayın organlarının suçun işlenişine iştirak etmemiş olan sahipleri ve yayın sorumluları hakkında da bin günden onbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. Ancak, yayın sorumluları hakkında, bu cezanın üst sınırı beşbin gündür. Aşağıdaki fiil ve davranışlar da bu fıkra hükümlerine göre cezalandırılır:

a) Terör örgütünün propagandasına dönüştürülen toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde, kimliklerin gizlenmesi amacıyla yüzün tamamen veya kısmen kapatılması.

b) Terör örgütünün üyesi veya destekçisi olduğunu belli edecek şekilde, örgüte ait amblem ve işaretlerin taşınması, slogan atılması veya ses cihazları ile yayın yapılması ya da terör örgütüne ait amblem ve işaretlerin üzerinde bulunduğu üniformanın giyilmesi.

İkinci fıkrada belirtilen suçların; dernek, vakıf, siyasî parti, işçi ve meslek kuruluşlarına veya bunların yan kuruluşlarına ait bina, lokal, büro veya eklentilerinde veya öğretim kurumlarında veya öğrenci yurtlarında veya bunların eklentilerinde işlenmesi halinde bu fıkradaki cezanın iki katı hükmolunur.

V- EYLEMLERİN TEMELLİ KAPATMA NEDENLERİ OLARAK YASAL ÖLÇÜTLERE GÖRE DEĞERLENDİRİLMESİ:

Anayasa’da öngörülen odaklık hali 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 103 ncü maddesinde; Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin siyasi partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılacağı şeklinde belirlenmiştir.

Davalı Parti’nin Genel Başkanı düzeyinden başlayıp, genel başkan yardımcıları, merkez yürütme kurulu üyeleri, il ve ilçe yöneticileri ve son dönemde milletvekilleri düzeylerinde Kürt kimliğinin tanınması, terör örgütünün elebaşı Abdullah Öcalan’ın devlet tarafından muhatap alınması ve ölülerini ‘şehit’ kabul ettikleri terör örgütü PKK mensubu teröristlerin affedilmesinin sorunların çözümü için gerekli olduğu yönündeki istikrar gösteren beyanları, geçmişte ve halen ülke içerisinde gerçekleştirdiği terör eylemleri ile ulusal güvenliği, kamu güvenliğini, başkalarının hak ve özgürlüklerini tehdit edip, suç ve kargaşa ortamı yaratmak amacında olan terör örgütünün himaye edilerek yasal hale getirilmesi talebi mahiyetindedir. Bu durum çok sayıda değişik gazete yazarı tarafından çeşitli defalar yazılarında açıkça dile getirilmiştir.

Davalı partinin Büyük Kongresi ve tüm teşkilat kongreleri bölücü terör örgütü ve elebaşısı lehine sürekli sloganlar atılması, yasa dışı pankartlar açılması, sözde örgüt bayrakları ve elebaşının posterlerinin teşhir edilmesi suretiyle bir anlamda PKK- propagandası havasında gerçekleştirilmiştir.

Partinin simgesel figürü niteliğinde olan genel başkanın siyasi veya hassas konularda yaptığı açıklamaların kurumlar ve kamu oyu tarafından partinin görüşünü yansıttığı şeklinde yorumlanacağı bu itibarla partiye isnat edilebileceği hususu tartışmasızdır. Bu itibarla DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün ‘PKK’ya terörist örgüt diyemeyiz’ beyanı ile PKK ve örgütün elebaşını övme nedeniyle hakkındaki mahkumiyet kararı davalı partinin odaklığı hususunda en önemli kanıtlardır.

Siyasi partilerin kendi ilkeleri doğrultusunda Devletin hukuksal, anayasal ve yasal yapısını değiştirmek için taciz edici, saldırgan, sarsıcı, şok ve rahatsız edici nitelik taşıyan ifadelerle dahi mücadele edebilmeleri çoğulcu demokrasi ilkeleri gereğidir. Ancak bu mücadelede hukuka uygun olan demokratik araçlara dayanılması zorunlu olup, siyasi partiler hedeflerine şiddeti teşvik ederek değil mevcut yasal sistem içerisinde ulaşmayı amaç edinmeleri gerekmektedir.

Belirtilen olaylardan açıkça anlaşılabileceği üzere Demokratik Toplum Partisi il, ilçe hatta belde teşkilat binalarında terör örgütünü simgeleyen bayrakların ve örgütü elebaşının resimlerinin asıldığı, öldürülen örgüt elemanlarının resimlerinin ‘şehit resimleri’ adı altında sergilendiği köşelerin oluşturulduğu, hemen hepsinde terör örgütünün örgütlenme ve izlenecek yol haritasına ilişkin bilgilerin yer aldığı yasaklanmış kitap ve diğer belgelerin yer aldığı bir görünüm arz etmektedir. Terörist başının doğum günleri buralarda parti yöneticilerinin organizasyonunda kutlanmakta, öldürülen teröristler anısına anma toplantıları düzenlenmektedir. Terör örgütünü övücü görüntü kayıtlarının gösterilmek suretiyle açıkça PKK propagandaları yapılmaktadır. Parti yöneticileri öldürülen PKK elemanları için ‘Kürdistan şehidi’ ibarelerini ısrarla kullanmaktadır. Teröristlerin ihtiyaçlarını karşılayacak paranın temini için fon oluşturan parti yöneticileri bulunmaktadır. Hemen her konuşmalarında parti yöneticilerinin kullandıkları PKK elemanlarını övücü ve ülkemizin bir bölgesinin adını ‘Kürdistan’ olarak gösterme çabalarının asıl amacının halkı kin ve düşmanlığı sevketme olduğu tartışmasızdır.

Bu açıdan bakıldığında ise davalı partinin genel başkanı ve diğer birimlerinde görevli üyeleri tarafından partinin büyük kongresi dahil hemen her ortamda yasa dışı bölücü terör örgütünü ve elebaşı Abdullah ÖCALAN’ı himaye edip, genel af çıkarılmaması halinde ülkede yine silahlı eylemlerin olacağı şeklideki tehditvari söylem üzerine dayandırdıkları siyasal faaliyetlerinin yukarıda bahsedilen hukuka uygun ve demokratik araçlarla gerçekleştirildiğinden bahsedilmesi mümkün değildir.

Aslında, terör örgütü elebaşının cezaevinden verdiği talimatlarla kurulan ve yönetilenDTP.nin kurucu üyeleri arasında PKK örgüt üyeliği suçundan mahkumiyetleri bulunan kişilerin bulunması tesadüf değil, parti üzerindeki örgüt etkinliğinin açık göstergesidir. Nitekim yabancı devlet adamlarınca da DTP-PKK ilişkisi açık gizli sır olarak tanımlanmakta çeşitli vesilelerle Avrupa ve Amerikalı devlet adamları tarafından DTP nin terör örgütü ile arasına mesafe koyması istenmektedir.

Terör örgütü aleyhine bugüne kadar eleştiri mahiyetinde de olsa bir tek söz sarfetmeyen davalı partinin yukarıda bahsedilen davranışlarının ‘örgütlenme özgürlüğü’ kapsamında değerlendirilmesi düşünülemez. Başka bir deyişle hedeflerine ulaşmak için mevcut yasal sistem içerisinde demokratik araçlara dayanması gereken bir siyasi partinin devlete karşı silahlı eylemlerde bulunan terör örgütünü, elemanlarını, yayın organını ve elebaşını savunmak değil tam tersine mahkum etmesi gerekmektedir.

Buna karşılık DTPTüzüğünün 3. maddesinin (c) bendinde mevcut ‘ Türkiye Cumhuriyetinin Türkler, Kürtler ve diğer etnik aidiyetler tarafından kurulduğunu ve kardeşliğin temelinin tarihin derinliklerinde yattığını beyan eder; halkların geleceğini ve Kürt sorununun çözümünü ortak vatanda özgür birliktelikte ve Demokratik Cumhuriyette görür.’

(e) bendinde mevcut ‘her kese ayrımsız, anadilinde eğitim ve öğretim hakkının sağlanması’

 şeklinde,

B- Parti Programının

I. Bölümün ‘ Kürt Sorunu Barışçıl- Demokratik Temelde Çözülecektir’ alt başlığının 4,6,7,8,9 ve 11. paragraflarında mevcut

‘Partimiz inkarcı ve ayrılıkçı yaklaşımların sorunları çözmeyeceğini, aksine çözümü daha da zorlaştıracağına inanmaktadır. Bunun için Kürt ve Türklerin eşit, özgür ve kardeşçe birliğinin kararlı savunucusu olacaktır.’

‘Kürtlerin varlığını ve kimliğini kabule dayalı, soruna doğru bir bakış açısı ile demokratik yönetim anlayışının ve insan haklarının gereklerine uygun politika ve yaklaşımlar uygulamaya konulacaktır.’

‘Kürt varlığı ve kimliği her düzeyde tanınarak, anayasal güvenceye kavuşturulacak, yasal hak eşitlikleri için gerekli düzenlemeler yapılacaktır.

Dil, kültür hakları yasal güvenceye kavuşturulacak, Radyo, Tv, ve basın üzerinde hiç bir kısıtlama olmayacaktır. Türkçe radyo, Tv hangi hukuki kurala bağlıysa, Kürtçe ve diğer dillerdeki yayınlar da aynı prosedüre bağlı olarak faaliyet yürütecektir. Kültürel faaliyetler içinde aynı hukuki kurallar ve prosedür işleteceklerdir.

 Kürtçe eğitim ve öğretim dili olarak kullanılacaktır.

Çerçevesi, ilgili tüm çevreler ve kamuoyuyla birlikte belirlenmek üzere Toplumsal Barış ve Demokratik Katılım Yasası düzenlenerek,silahlı çatışma dönemi nedeniyle tutuklanmış bulunanların,yurtdışına çıkmak zorunda kalmış tüm sürgünlerin,ve silahlı grupların demokratik siyasal yaşama katılmaları sağlanacaktır.

Demokratik Yönetim İçin Sivil Toplum Örgütlülüğü’ alt başlığının 5. paragrafında mevcut

‘Sivil toplumun gelişimi için etnik, kültürel, siyasi, ekonomik, sportif faaliyetlere dayalı yapılara özgür örgütlenme olanakları sağlanacak..’

‘Demokratik Toplum İçin Yeni Bir Anayasa’alt başlığının 5 ve 6. paragraflarında mevcut

‘Tek ırk, tek dil, tek din, tek kültür, cinsiyetçi roller mantığının yerine toplumdaki etnik, kültürel ve inançsal farklılıklar kapsanacak şekilde, ‘Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı’ üst kimliği anayasal olarak tanımlanacaktır.’

‘Kürtler ve diğer kültürel aidiyetlerin, ülkenin birliği içinde kendilerini kimlikleriyle özgürce ifade edebilme, kültürlerini geliştirme, ana dillerini konuşma ve geliştirme, eğitim yapma, görsel, işitsel medya araçlarını kullanma hakları anayasal güvenceye alınacaktır.’.

III. Bölümün ‘ SOSYAL POLİTİKALAR ‘ , ‘ Eğitim ‘ alt başlığının 4,6 ve 7. paragraflarında mevcut

”Her vatandaşın etnik köken ve dil farklılıkları temelinde özgürce ve eşit faydalanacağı, ezbercilikten uzak, bireyin yaratıcılığını, yeteneklerini geliştiren ve yeteneklerine göre yönlendiren, bilimsel nitelikte olacaktır.’

‘Anadil ile eğitim önündeki tüm yasaklar kaldırılacaktır. Anadiller kültürel bir miras olarak ele alınacak, kullanan toplumun sanat, edebiyat ve eğitimi geliştirilecek koşullar yaratılacak, anadil eğitimi yönetim şekline göre ele alınmayacaktır. Yoğun talebin olduğu Kürt dili ile eğitim konuyla ilgili eğitimcilerin önerileri ışığında ve anadilde eğitimin uygulandığı ülkelerin tecrübelerinden de faydalanarak bir programa kavuşturulacaktır. İhtiyaç duyulan bölge, şehir ve mahallelerde Kürtçe anadili ile eğitimin koşulları sağlanacaktır.’

‘İhtiyaç ve talep kapsamında tüm anadillerin öğretimi çağdaş ve insani bir sorumluluk olarak ele alınacak ve bu kapsamda değerlendirilecektir. Başta Kürtçe olmak üzere Türkiye’de kullanılan tüm anadillerde üniversitelerde kürsüler açılacaktır.’

şeklinde ve benzeri nitelikte, aynı hususları ifade eden düzenlemelerin gerek ayrı ayrı gerek bütün halinde değerlendirilmeleri sonucunda;

Ülkede (uluslararası antlaşmalarda belirlenenlerin dışında) azınlıklar bulunduğu, varsayılan azınlıkların Anayasa’da yer alması gerektiği, hatta ‘ortak vatanda özgür birliktelikte’ tanımlaması ile 2820 sayılı yasanın 81/a bendine aykırı olarak ve Anayasanın ‘devletin tekliği’ ilkesinin aksine yapılanmayı öngördüğü, güdülen amacın devletin üniter yapısını bozarak federal bir yapılanmayı içerdiği, Türkçe dışında anadilde eğitim ve öğretimi öngörmek suretiyle Türkiye Devleti’nin dilinin Türkçe ve Türk vatandaşlarına Türkçe’den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında ana dilleri olarak okutulamayacağı ve öğretilemeyeceğine dair yukarıda bahsedilen Anayasa ve yasa hükümlerine açıkça aykırı mahiyette oldukları belirlenmiş, bu itibarla bölücü terör örgütü PKK’nın temel amaçlarına tamamen uygunluk gösteren bu hususların davalı parti tarafından tüzük ve programında ısrarla vurgulanmasının davalı partinin asıl amacının terör örgütünün amaçlarıyla birebir örtüştüğünün kanıtı olarak değerlendirilmesini gerektirmektedir.

Terör örgütünün talimatlarının yayınladığı internet sitelerinde 22 Temmuz 2007

Milletvekili seçimlerinde DTP’li bağımsız adayların desteklenmesi için açıkça çağrılar ( aslında tehdit) yer almış, yol kesip çok sayıda aracı durduran örgüt mensupları seçimlerde DTP’nin gösterdiği adaylar dışında kimseye oy verilmemesi ve örgüte yardım edilmesi için propaganda yapmışlardır. Böylece terör örgütü güdümündeki DTP’nin demokratik toplum gereklerini yerine getiren, hukuksal platformda çalışmalarına devam eden bir siyasi parti olduğunun iddiası ve kabulü iyiniyetle açıklanması mümkün olmayan bir durumdur.

DTP, Genel Başkanından, çeşitli kademelerindeki yöneticilerine kadar geniş bir yelpazede, ülkeyi bölmeyi amaçlayan yasa dışı terör örgütünün (PKK) propagandacısı, yardım ve yatakçısı ve sair efradının kümelendiği bir oluşum halini almıştır. Belirtilen nitelikteki eylemler yeterli yoğunluğa ulaştığı gibi, davalı partinin de bu eylemleri kararlılıkla desteklediği tartışmasız bir hal almıştır. Mevcut odaklık hali nedeniyle oluşan bu durum karşısında, geleceğe yönelik olası sonuçlar da gözetildiğinde, davalı partinin ‘siyasi parti örgütlenme özgürlüğünden’ yararlanarak faaliyette bulunması, toplumda yaratılmaya çalışılan kin ve düşmanlığın boyutları nazara alındığında son derece vahim sonuçlar yaratacaktır. 28.10.2007 tarihinde Diyarbakır’da ‘Demokratik Toplum Kongresi’ adı altında gerçekleştirilen toplantı ve sonuç bildirisi ile DTP’nin 2. Olağanüstü Büyük Kongresinin 08.11.2007 tarihinde yapıldığına ve Genel Başkanlığa Nurettin Demirtaş’ın seçıldiğine dair yazılı ve görsel basında bilgiler yer almış, davalı parti tarafından Cumhuriyet Başsavcılığımıza bu konularda henüz belgeler intikal etmemiş olup, geldiğinde iddianamemize eklenmek üzere gönderilecektir. Ancak; İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesinin 11.10.1995 gün ve 1993/134 esas, 1995/178 sayılı kararı ile terör örgütü yöneticisi olmak suçu nedeniyle 18 yıl 9 ay ağır hapis cezası ile cezalandırıldığı, söz konusu mahkumiyetinin 5237 sayılı yasa yönünden İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 30.06.2005 tarihli kararıyla 5237 sayılı yasanın 314/1. maddesi gereğince 12 yıl 6 ay hapis cezasına indirilmesi sonucu 01.06.2005 tarihinde şartla tahliye edildiği anlaşılmıştır. (Söz konusu mahkumiyete ilişkin adli sicil kaydının Cumhuriyet Başsavcılığımıza yeni intikal etmiş olması nedeniyle ilgili hakkında 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 11. maddesi gereğince ihracı için ilgili partiye yazı yazılmıştır.) Terör örgütü yöneticiliği suçundan mahkum olup, cezaevinden çıktıktan hemen sonra davalı parti saflarına katılan Nurettin Demirtaş’ın söz konusu kariyerinin Demokratik Toplum Partisi Genel Başkanlığına seçilmesinde en büyük etken olduğu, partinin terör örgütü ile ne derece yakın olduğunu göstermesi açısından kesin kanıt niteliğindedir.

‘ÇOK DAHA AÇIK SÖYLEMEK GEREKİRSE TERÖR ÖRGÜTÜNÜ KINAMA VEYA EYLEMLERİNİN YANLIŞLIĞINI, ÇOCUK YAŞLI KADIN AYRIMI GÖZETMEDEN İNSANLARI TERÖRİST YÖNTEMLERLE KATLETMENİN BİR İNSANLIK SUÇU OLDUĞUNU SÖYLEYEMEME DEMOKRATİK HUKUK DEVLETİNİN HİÇBİR İLKESİ İLE AÇIKLANAMAZ. BU DURUM ANCAK KİŞİLERİN ASLINDA DEMOKRASİ İLE İLGİLERİNİN OLMAYIP, ÖRGÜT TARAFINDAN VERİLEN GÖREVİ YERİNE GETİRMEK İÇİN DEMOKRASİYİ ZORLAMAK VE TOPLUMDA KİN VE DÜŞMANLIK DUYGULARI OLUŞTURMAK ÜZERE SİYASİ PARTİ BÜNYESİNDE TOPLANMASI BİÇİMİNDE İZAH EDİLEBİLİR.

TERÖRE TERÖR DİYEMEYEN BİR MANTIK YA TERÖRİSTTİR YA DA KENDİSİNİ GÖREVLENDİREN ÖRGÜTTEN ÖLESİYE KORKANDIR! BU DAVRANIŞLARA İLİŞKİN GÜNCEL DEĞERLENDİRMELER NASIL OLURSA OLSUN, SONRAKİ ONYILLAR HATTA YÜZYILLARDA DAHİ BU DAVRANIŞLARI SERGİLEYENLER VE ÇEŞİTLİ ÇIKARLARI UĞRUNA GÖRÜNÜŞTE KINADIKLARI TERÖRÜ EL ALTINDAN DESTEKLEYEN ODAKLAR TOPLUMSAL YARGILARA KONU OLACAKTIR. ZİRA TERÖR İNSANIN İNSAN OLMA NİTELİKLERİNE AYKIRI BİR DAVRANIŞ BİÇİMİDİR.’

Anayasa’nın 68/4. maddesine aykırı eylemlerin yoğunluğu ve bu eylemlerin parti genel başkanı ve merkez organlarınca da zımnenin ötesinde açıkça benimsenmesi ve kararlılıkla da işlenmesi karşısında, davalı siyasi parti Anayasa’nın 69/6. maddesinde vurgulandığı üzere belirtilen eylemlerin odağı haline gelmiştir.

Davalı partinin hedeflerine ulaşmada bölücü terör örgütü yolu ile şiddet unsurunu kullanma ve savunmada kararlı olduğu görülmekte, bu durumda toplumun huzur ve güvenliği için temelli kapatılma istemi ile dava açılması sosyal, siyasal ve hukuksal yönlerden bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Zira DTP demokratik sistemin öngördüğü bir siyasi partiden ziyade bölücü terör örgütü ve elebaşısı tarafından yönlendirilen ve her platformda örgüt amaçlarına hizmeti görev edinen bir oluşum vasfındadır. Geçmişte de aynı vasıftaki partilerin kapatılmış olmasına rağmen davalı partinin ısrarla geçmişin takipçişi olması, terör örgütü ve elebaşısının yönlendirmesi ile faaliyetlerde bulunması temelli kapatma yaptırımını zorunlu, meşru ve orantılı kılmaktadır. Aksi düşünce toplumdaki kin ve düşmanlığın çok daha fazla beslenerek iç çatışmayı dahi yaratabilecek düzeye gelmesini sağlayacaktır.

Demokratik Toplum Partisi Genel Başkanı başkan yardımcıları, diğer yöneticileri ve partili BELEDİYE başkanlarının terör örgütünü savunur şekildeki açıklamalarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinde yer alan ‘ifade özgürlüğü’ kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususunda en kesin yanıt Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 25 kasım 1997 tarihli ‘Zana-Türkiye’ davasında verdiği kararında mevcuttur. Söz konusu kararda aynen;

KARAR

I. SÖZLEŞMENİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

38. Bay Zana, gazetecilere yaptığı açıklama nedeniyle Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından mahkum edilmesinin ifade özgürlüğünü ihlâl ettiğini ileri sürmüştür. Bay Zana, Sözleşmenin 10. maddesine dayanmıştır. Bu hükme göre,

‘1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ulusal sınırlara bakılmaksızın, bir görüşe sahip olma, haber ve düşünceleri elde etme ve bunları ulaştırma özgürlüğünü de içerir. Bu madde Devletin radyo yayıncılığını, televizyon ve sinema işletmeciliğini izne bağlamasına engel değildir.

2. Bu özgürlükler ödev ve sorumlulukla birlikte kullanılabildiğinden, ulusal güvenlik, ülke bütünlüğü ve kamu güvenliği, suçun ya da düzensizliğin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması, başkalarının şeref ve haklarının korunması, gizli bilgilerin açığa vurulmasının önlenmesi, yargılama organının otorite ve tarafsızlığının korunması amacıyla, demokratik bir toplumda zorunlu olan ve hukukun öngördüğü formalitelere, şartlara, yasaklara ve yaptırımlara tabi tutulabilir.’

39. Bay Zana ayrıca Sözleşmenin 9. maddesiyle garanti altına alınan düşünce özgürlüğüne (hakkına) müdahale edildiğinden şikâyetçi olmuştur. Komisyon gibi Divan da bu şikâyetin 10. maddeye göre yapılan şikâyetle bağlantılı olduğunu kabul eder.

A. Hükümetin İlk İtirazları

40. Hükümet iki ilk itiraz ileri sürmüştür; bunların birincisi zaman bakımından yetkisizliğe, ikincisi de iç hukuk yollarının tüketilmemiş olduğuna dayanmaktadır.

1. Zaman Bakımından Yetkisizlik İtirazı

41. Hükümet, ilk dilekçelerinde ifade edildiği gibi, Divan’ın başvurucunun Sözleşmenin 10. maddesine göre yaptığı şikâyeti incelemeye zaman bakımından yetkisiz olduğunu çünkü esas olarak olayı başvurucunun Ağustos 1987’de gazetecilere yaptığı açıklamanın (bkz. yukarıda paragraf 12) oluşturduğunu, bunun da olayın Türkiye’nin Divan’ın zorunlu yargı yetkisini tanımasından önce meydana geldiğini gösterdiğini ileri sürmüştür. Hükümete göre Türkiye, 22 Ocak 1990’da Divan’ın zorunlu yargı yetkisini bu tarihten ‘sonra ortaya çıkan olaylara ve böyle olaylara ilişkin mahkeme kararlarına şamil’ olarak tanırken, Sözleşmenin 46. maddesinde öngörülen bildirimi yaptığı tarihten önce meydana gelen olayların ve bu tarihten sonra verilse bile bu olaylarla ilgili mahkeme kararlarının Divan’ın denetimi dışında tutulmasını amaçlamıştır.

42. Divan, Türkiye’nin yalnızca bildirimde bulunduğu (bkz. yukarıda paragraf 33) 22 Ocak 1990’dan sonraki olaylar bakımından Divan’ın yargı yetkisini kabul ettiğine işaret eder. Bununla birlikte bu davada Divan, Komisyon Temsilcisi gibi, esas olayı oluşturanın Bay Zana’nın gazetecilere yaptığı açıklama değil, başvurucuyu Türk yasalarına göre (bkz. yukarıda paragraf 26) ‘yasanın cürüm saydığı fiili övdüğü’ gerekçesiyle on iki ay hapis cezasına mahkum eden ve Yargıtay tarafından 26 Haziran 1991’de onanan (bkz. yukarıda paragraf 28), Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinin 26 Mart 1991 tarihli kararı olduğunu kabul eder. Sözleşmenin 10. maddesi anlamında ‘müdahale’yi oluşturan ve Divan’ın bu maddeye göre haklı olup olmadığına karar vermesi gereken, Türkiye’nin Divan’ın zorunlu yargı yetkisini tanımasından sonra ortaya çıkan bu mahkumiyet ve hapis cezasıdır. Dolayısıyla bu ilk itiraz reddedilmelidir.

Hükümetin, davayı Divan önüne getiriş biçimi ışığında (bkz. yukarıda paragraf 1), bu şikâyeti zaman bakımından uygun olmaması nedeniyle (Divan’ın yargı yetkisi) dışında bırakmak için 22 Ocak 1990 tarihli bildirimine dayanmaktan vaz geçmiş sayılıp sayılmayacağı sorunu Divan önünde dile getirilmemiştir ve Divan, bu koşullarda, bu sorunu karara bağlamayı gerekli görmemektedir.

2. İç Hukuk Yollarının Tüketilmediği İddiası

43. Alternatif olarak Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmüştür. Hükümetin ifadesine göre Bay Zana, Sözleşmenin 10. maddesine ilişkin şikâyetini, esas olarak Türk mahkemeleri önünde ileri sürmemiştir.

44. Divan, Komisyon Temsilcisi gibi, bu itirazın başvurunun kabul edilebilir olup olmadığı değerlendirilirken ileri sürülmediğini ve bu nedenle Hükümetin bu itiraza dayanmaktan vazgeçmiş sayıldığını belirtir.

B. Şikâyetin Esası

45. Divan’ın daha önce belirtmiş olduğu gibi (bkz. yukarıda paragraf 42), başvurucunun gazetecilere yaptığı açıklamalar nedeniyle Türk mahkemeleri tarafından yargılanması ve hapis cezası almasının ifade özgürlüğüne bir ‘müdahale’ oluşturduğu tartışmasızdır. Gerçekten, bu hususa itiraz edilmemiştir.

46. Bu müdahale; ‘hukuk tarafından öngörülmemişse’, 10. maddenin 2. fıkrasında anılan meşru amaçların birine ya da birkaçına yönelik değilse ve bu amaç ya da amaçları gerçekleştirmek için ‘demokratik bir toplumda zorunlu’ değilse 10. maddeye aykırı olacaktır.

1. ‘Hukuk Tarafından Öngörülme’ Koşulu

47. Divan, başvurucunun mahkumiyetinin ve cezasının Türk Ceza Yasasının 168 ve 312. maddelerine (bkz. yukarıda paragraf 31) dayandığını belirterek itiraz edilen müdahalenin ‘hukuk tarafından öngörüldüğünü’ kabul eder. Bu husus da aynı biçimde tartışmasızdır.

2. İzlenen Amacın Meşruluğu

48. Hükümet müdahalenin, ulusal güvenliğin ve kamu güvenliğinin sağlanmasını, ülke bütünlüğünün korunmasını ve suçun önlenmesini gerçekleştirmeye yönelik olması nedeniyle meşru amaçlara dayandığını ileri sürmüştür. PKK yasadışı bir terör örgütü olduğu için bu davada ulusal mahkemeler tarafından Türk Ceza Yasasının 312. maddesinin uygulanması, bu tür örgütleri desteklemek olarak değerlendirilen davranışların cezalandırılması amacına yöneliktir.

49. Komisyona göre, siyasal kişiliği olan birinin -başvurucu eski Diyarbakır BELEDİYE başkanıdır- böyle bir ifadesinin, ulusal makamları ülke içindeki terörist faaliyetlerin artmasından korkmaya yöneltmesi akla yatkındır. Bu nedenle (ulusal) makamlar, ulusal güvenliğe ve kamu güvenliğine yönelik bir tehdit olduğunu ve ülkenin toprak bütünlüğünü korumak ve suçu önlemek için önlemler alınması gerektiğini düşünmekte haklıdırlar.

50. Divan, gazetecilerle yaptığı röportajda başvurucunun ‘PKK ulusal kurtuluş hareketini’ desteklediğini açıkça gösterdiğini (bkz. yukarıda paragraf 12) ve Komisyonun da belirttiği gibi, başvurucunun ifadesinin PKK militanları tarafından sivillerin öldürülmesiyle aynı zamana denk düştüğünü belirtir.

Bu durumda Divan, Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinde ciddi çatışmaların sürdüğü bir dönemde -bölgede iyi tanınan siyasal bir kişilikten gelen- böyle bir ifadenin ulusal makamların ulusal güvenliğin ve kamu güvenliğinin sürdürülmesine yönelik olarak önlem almasını haklı kılan bir etkiye sahip olduğunu kabul eder. Bu nedenlerle şikâyet konusu edilen müdahale 10. maddenin 2. fıkrasında yer alan meşru amaçları sağlamaya yöneliktir.

1. Müdahalenin Zorunluluğu

(a). Genel İlkeler

51. Divan, 10. maddeye ilişkin kararlarında ortaya koyduğu temel ilkeleri tekrar eder:

(i) İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun vazgeçilmez esasını ve toplumun gelişimi ve her bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşulunu oluşturmaktadır. Bu, 2. fıkraya uygun olarak, yalnızca onaylanan, zararsız olduğu kabul edilen ya da nasıl olursa olsun farketmeyen ‘bilgi’ ya da ‘düşünceler’ için değil; hoşa gitmeyen, sarsıcı ya da rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bunlar, ‘demokratik toplum’un onlarsız olamayacağı çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gereğidir. 10. maddede açıklandığı gibi bu özgürlük, her halde dar yorumlanması ve herhangi bir sınırlama gereksiniminin ikna edici bir biçimde ortaya koyulması gereken istisnalara tabidir (şu kararlara bakınız: Handyside / Birleşik Krallık, 7 Aralık 1976, Seri A no. 24, s. 23, § 49; Lingens / Avusturya, 8 Temmuz 1986, Seri A no. 103, s. 26, §41; ve Jersild / Danimarka, 23 Eylül 1994, Seri A no. 298, s. 26, § 37).

(ii) 10 maddenin 2. fıkrası anlamında ‘zorunlu’ sıfatı, ‘zorlayıcı bir toplumsal gereksinim’in varlığını ifade etmektedir. Sözleşmeci Devletler böyle bir gereksinimin var olup olmadığını değerlendirmede belli bir takdir yetkisine sahiptirler. Ancak bu, mevzuatı ve bağımsız bir mahkeme tarafından verilse bile mevzuatı uygulayan mahkeme kararlarını da kapsayacak biçimde Avrupa denetim mekanizmasıyla uyumlu bir biçimde olabilir. Bu nedenle Divan, bir ‘sınırlamanın’ 10. maddeyle korunan ifade özgürlüğüyle bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda nihai kararı verme yetkisine sahiptir (bkz. yukarıda anılan Lingenskararı, s. 25, § 30).

(iii) Divan, denetleyici yargı yetkisini kullanırken itiraz edilen müdahaleye, başvurucunun sorumlu tutulduğu sözlerinin özü ve bunları hangi bağlamda söylediğini de kapsayacak biçimde, davanın bütünün ışığında bakmalıdır. Divan özellikle dava konusu müdahalenin ‘izlenen meşru amaçlarla orantılı’ olup olmadığını ve ulusal makamların bu müdahaleyi haklılaştırmak için ileri sürdükleri nedenlerin ‘uygun ve yeterli’ olup olmadığını saptamalıdır (bkz. yukarıda anılan Lingens kararı, s. 25-26, § 40; ve 22 Şubat 1989 tarihli Barfod / Danimarka kararı, Seri A no. 149, s. 12, § 28). Bunu yaparken Divan, ulusal makamların 10. maddede somutlaştırılan ilkelere uygun standartları uyguladıklarına ve bundan başka, ilgili olayların kabul edilebilir bir nitelendirmesine dayandıklarına ikna olmalıdır (bkz. yukarıda anılanJersild kararı, s. 26, § 31).

(b)Yukarıdaki İlkelerin Eldeki Davaya Uygulanması

52. Bay Zana mahkumiyetinin ve cezasının tamamen haksız olduğunu ileri sürmüştür. 1960’lardan beri Kürt davasının aktif bir savunucusu olarak her zaman için şiddete karşı olduğunu söylemiştir. Bay Zana Hükümetin, PKK’nın silahlı mücadelesini desteklediğini ileri sürmekle sözlerini yanlış yorumlamış olduğunu savunmuştur. Aslında gazetecilere ulusal kurtuluş hareketini desteklediğini ancak şiddete karşı olduğunu söylemiş ve kadın ve çocukların katledilmesini kınamıştır. Her halde, PKK üyesi değildir ve şiddete başvurmayan eylemi savunan ‘Özgürlük Yolu’ örgütüne üye olmaktan hapis cezası almıştır.

53. Öte yandan Hükümet, başvurucunun mahkumiyetinin ve cezasının 10. maddenin 2. fıkrasına göre tamamen haklı olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet, PKK’nın Güneydoğuda kanlı saldırılarını sürdürdüğü bir sırada başvurucunun söylediklerinin ciddiyetini vurgulamıştır. Sunuşlarında, toprak bütünlüğünü tehdit eden bir terör ortamıyla karşı karşıya kalan bir Devletin, böyle bir durumun yalnızca bireylere yönelik olmasına göre daha geniş bir takdir yetkisine sahip olması gerektiğini belirtmişlerdir.

54. Komisyon, Hükümetin görüşlerinin büyük çoğunluğunu benimsemiş ve 10. maddenin ihlâl edilmediği düşüncesini beyan etmiştir.

55. Divan, yukarıda 51. paragrafta ortaya koyulan ilkelerin terörizme karşı mücadelede ulusal güvenlik ve kamu güvenliğinin sürdürülmesi için alınan önlemler açısından da geçerli olduğunu düşünmektedir. Bu bağlamda Divan, her olayın özel koşullarını ve Devletin takdir yetkisini özenle göz önünde tutarak, bireylerin ifade özgürlüğüne ilişkin temel haklarıyla demokratik bir toplumun meşru hakkı olan kendini terörist örgütlerin eylemlerine karşı korumak arasında adil bir dengenin kurulup kurulmadığını araştırmalıdır.

56. Sonuç olarak Divan eldeki davada, Bay Zana’nın mahkumiyetinin ve cezasının ‘zorlayıcı bir toplumsal gereksinim’e yanıt verip vermediğini ve bunların ‘izlenen meşru amaçlarla orantılı’ olup olmadığını değerlendirmelidir. Bu amaçla Divan, başvurucunun sözlerinin içeriğini o dönemde Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinde hüküm süren durumun ışığında çözümlemenin önemli olduğu görüşündedir.

57. Divan başvurucunun açıklamasını, kendisinin de esas olarak reddetmediği, 30 Ağustos 1987’de günlük ulusal gazete Cumhuriyet’te yayınlandığı biçimiyle (bkz. yukarıda paragraf 12) temel alacaktır. Açıklama iki cümleden oluşmaktadır. Birinci cümlede başvurucu, ‘katliamlardan yana’ olmadığını söylerken ‘PKK ulusal kurtuluş hareketi’ni desteklediğini belirtmektedir. İkinci cümlede şunu söylemektedir: ‘herkes hata yapar, PKK, kadın ve çocukları yanlışlıkla öldürüyor.’

58. Bu sözcükler çeşitli biçimlerde yorumlanabilir ancak, her halde, bunlar çelişkili ve anlamı belirsizdir. Bunlar çelişkilidir çünkü aynı zamanda hem amaçlarına ulaşmak için şiddet kullanan bir terörist örgüt olan PKK’yı desteklemek hem de kendisinin katliamlara karşı olduğunu açıklamak zor görünmektedir. Bunların anlamı belirsizdir çünkü Bay Zana kadın ve çocukların katledilmesini uygun bulmazken aynı zamanda bunu herkesin yapabileceği bir ‘hata’ olarak tanımlamaktadır.

59. Bununla birlikte, bu açıklamaya tek başına bakılmamalıdır. (Bu açıklamanın) başvurucunun da farkında olması gereken, olayın somut koşulları içinde özel bir anlamı vardır. Divanın daha önce belirttiği gibi (bkz. yukarıda paragraf 50) bu röportaj, o tarihte gerginliğin dorukta olduğu Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinde PKK’nın sivillere yönelik kanlı saldırılarıyla aynı zamana denk düşmüştür.

60. Bu koşullar altında büyük bir ulusal günlük gazetede yayınlanan röportajda, Güneydoğunun en önemli kenti olan Diyarbakır’ın eski BELEDİYE başkanının -‘ulusal kurtuluş hareketi’ olarak tanımladığı- PKK’ya verdiği desteğin, bu bölgedeki patlamaya hazır havayı daha da ağırlaştıracağı düşünülebilir.

61. Bu nedenle Divan, başvurucuya verilen cezanın ‘zorlayıcı bir toplumsal gereksinime’ yanıt verdiğinin kabul edilmesinin uygun olduğunu ve ulusal makamların ileri sürdüğü nedenlerin ‘uygun ve yeterli’ olduğunu düşünmektedir; her halde, başvurucu cezasının yalnızca beşte birini hapiste geçirmiştir (bkz. yukarıda paragraf 26).

                   62. Bütün bu etkenleri ve böyle bir davada ulusal makamların sahip olduğu takdir yetkisinin sınırlarını göz önünde tutarak Divan, incelenen müdahalenin izlenen meşru amaçlarla orantılı olduğunu düşünmektedir.

Sonuç olarak, Sözleşmenin 10. maddesi ihlâl edilmemiştir.

Denilmektedir. Bu itibarla söz konusu karardaki kıstaslar ve ülkemizin maruz kaldığı yoğun terör olayları sırasında gerçekleşen davalı partiye mensup kişilerin beyanlarının Sözleşmenin 10. maddesinde yer alan ‘ifade özgürlüğü’ içinde değerlendirilemeyeceği açıkça ortaya çıkmaktadır.

VI- KAPATMA YAPTIRIMININ ZORUNLULUĞU VE ORANTISALLIĞI:

Davalı siyasi partinin izlediği politikanın ortaya çıkardığı tehlike ülke genelinde ortaya çıkan yoğun şiddet olayları ve partinin eylemleri nazara alındığında çok ciddi tehlikeler içermektedir. Anayasa, İHAS hükümleri ile demokrasinin standartlarıyla çelişen politika yürütmektedir.. Bu nedenle ülke güvenliğine, toplumsal barışa ve ülkenin demokratik rejimine zarar verebilecek bu adımların engellenmesi gereği ortaya çıkmaktadır. İçerdiği ve ısrarla devam ettirdiği terör örgütü paralelinde davranma biçimi davalı siyasi parti yönünden, çoğulcu demokrasiyle bağdaşmayan eylemlerinin ancak kapatma yaptırımıyla engellenecek olması karşısında, kapatma davasına başvurulması gerekli ve ülkenin içinde bulunduğu şiddet ortamı gözetildiğinde zorunludur.

Olayda kapatma yaptırımı uygulanması, çoğulcu demokratik sistemde, yapılması gereken ve hukuksal yoldan uygulanabilecek amaca uygun ve orantılı tek seçenektir

Bu çerçevede kapatma yaptırımı, İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci fıkrası kapsamında ‘kamu düzeninin sağlanması, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması’ ilkeleri kapsamında, demokratik toplum ilkelerine uygun ve yasa ile öngörülmüş bir yaptırımdır.

Terör örgütünü açıkça savunması, bu durumun da gerek yurt içinde gerek yurt dışında tartışmasız kabul edilmesi, davalı partinin bu yöndeki söylem ve eylemlerinin yoğunluğu da gözetildiğinde, amacından alıkoyacak ara yaptırımlar ve ara çözümler, somut duruma göre olanaklı değildir. Bu nedenle kapatma yaptırımı, dava yönünden radikal olmayıp, olaya uygun ve orantılı bir yaptırımdır.

Davalı partinin terörü ve terör örgütünün ülke bütünlüğüne yönelik amaçlarını açıkça desteklemek suretiyle etnik kökenli iç çatışma yaratmaya çalışması dikkate alındığında davalı siyasi partiyi amacından uzaklaştıracak ve sosyal yönden de gereksinim duyulan tek ve zorunlu yöntem, sadece ve sadece kapatma yaptırımıdır. Toplumu apaçık karşılaştığı bu tehlikeden başka türlü korumanın olanağı kalmamış, zorunluluk hali gerçekleşmiştir.

VII- DAVA SÜRESİNCE DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİ HAKKINDA UYGULANMASI TALEP EDİLEN YAPTIRIMLAR:

Dava süresince uygulanması yasal zorunluluk arzeden önlemler, SPY’nin 108 nci ve 110 ncu maddelerinde gösterilmiştir. Buna göre, hakkında kapatma davası açılan bir siyasi parti hakkında, kapatma kararı ile birlikte mallarının hazineye geçmesi gözetildiğinde(SPY md 110), siyasi partinin mallarını kaçırmaması yönünden, soruşturma ve dava süresince parti mallarının devir işlemi yapılamaktadır (SPY md 110/3). Konuya yakın olması yönünden SPY’nin 108 nci maddesindeki düzenleme uyarınca da, dava sırasında siyasi partinin kapanma kararı almasının; Anayasa’nın 69 ncu maddesinin sekizinci ve dokuzuncu, 83 ncü maddesinin beşinci, SPY’nın 95 nci, 96 ncı ve 110 ncu maddelerinde belirtilen önlemlerden/yaptırımlardan kurtulmasına yol açmamakta, alınan kapanma kararı açılan davanın yürütülmesini engellememektedir.

Anayasa’da ve yasalarda Yüksek Mahkemenin dava süresince takdiren uygulayabileceği önlemlerin gösterilmemesi, anayasakoyucunun ve yasakoyucunun bunu olanaksız görmesi anlamında değildir. Anayasa Mahkemesi, iptal davalarında ‘yürürlüğü durdurma’ önlemini, bu konuda yazılı hukuk kurallarıyla yetkilendirilmemesine rağmen verebilmektedir. İşin özünden hareket edildiği zaman da bu önleme karar verebilmesi hukuksal yönden de gereklidir.

Bu bağlamda siyasi parti kapatma davaları yönünden konuya bakıldığında, yasalarla ve Anayasa’yla öngörülen modelle açıkça çatışan ve eylemlerinin ağırlığı itibarıyla da kapatma yaptırımına muhatap olan bir siyasi parti için, bu yolda resmi itham da yapıldıktan sonra, giderilmesi güç veya olanaksız durumların ortaya çıkmaması için, dava süresince Anayasa Mahkemesi’nin her türlü önleme karar verebilmesi gerekmektedir. Karar verebileceği önlemler içerisinde seçimlere katılmamak önlemi dahi vardır. Seçimlere katılabilecek siyasi partileri Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) belirlemesi, yasal çerçevedeki koşullar ölçeğinde değerlendirilebilen bir durumdur. YSK’nın kapatma davasına muhatap olan veya başkaca pozisyonlardaki siyasi partiler için önlem niteliğinde karar alabilmesi söz konusu değildir. Kapatma davasına muhatap olan bir siyasi parti için, faaliyet yasağı anlamında seçimlere katılmaktan alıkonulması, kapatma davası içerisinde bir önlem olarak Anayasa Mahkemesi’nin yetkisindedir. Ancak elbette Anayasa Mahkemesi bu yetkisini kullanırken, itham, eylemler ve eylemlerin ağırlığı ile dava süresince partinin faaliyetlerini gözeterek kararını verecektir. Üstelik SPY’nin 121 nci maddesi gözetildiğinde, yerel mahkemelerin dernekler hakkında genel hukuk kurallarından hareketle dava süresince verebilecekleri her türlü önlem kararını, Anayasa Mahkemesi’nin de siyasi partiler hakkında verilebilmesi söz konusudur. Nitekim Anayasa Mahkemesi, 13.3.2003 tarih ve 1/1 sayılı kararında, eldeki kanıtların yeterli olması durumunda böyle bir önleme hükmedilebileceğine de işaret etmiş bulunmaktadır. Yine 2002/3 sayılı siyasi parti kapatma davası sırasında 22.01.2003 tarihli ara kararında, dava sırasında önlem kararı verilmesine yönelik istemi esastan incelemiştir.

Bu çerçevede dava süresince Anayasa Mahkemesi, davalı partinin faaliyetlerinin durdurulması, SPY ve parti tüzüğünde gösterilen belirli veya bütün organlarının faaliyetlerinin durdurulması, dava süresince seçimlere katılamaması ayrıca dava tarihinde parti üyesi olanların bir başka siyasi parti listesinden veya bağımsız olarak ta dava süresince seçimlere katılmasının önlenmesi, ödenecek hazine yardımlarının banka hesabında blokesi, üye kayıtlarının durdurulması gibi önlemlere hükmedebilecektir. Bu durum İHAS’ın ortaya koyduğu ‘yasalarda’ bulunması gereken ölçütler yönünden de aykırılık oluşturmamaktadır. Çünkü takdir hakkı sağlayan bir düzenleme, uygulamada keyfilik yaratmıyorsa, ulusal makamların yorumu belirleyicilik arzetmektedir (RP/Türkiye Kararı).

Yukarıda ayrıntılarıyla açıklanan eylemler ve ağırlıkları gözetilerek, Demokratik Toplum Partisi’nin dava süresince olası faaliyetleri de dikkate alınarak, giderilmesi güç ve olanaksız durumların ortaya çıkmaması yönünden:

-Dava tarihinden itibaren yapılacak seçimlere katılmaktan alıkonulması, ayrıca dava tarihinde parti üye veya yöneticisi olanların bir başka siyasi parti listesinden veya bağımsız olarak dava süresince seçimlere katılmasının önlenmesi,

– Ödenecek hazine yardımlarının banka hesabında blokesi,

– Üye kayıtlarının durdurulması

önlemlerinin uygulanması hukuksal gereklilik olduğundan, dava süresince devam etmek koşuluyla, ivedilikle bu önlemlere hükmedilmesinin istenmesi zorunluluğu da doğmuştur.

Anayasa’nın 69 ncu maddesinin 9 ncu ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 95 nci maddeleri uyarınca söz ve eylemleriyle Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılmasına neden olan Aydın Budak, Abdulkadir Fırat, Abdullah İsnaç, Abdurrahim Bilen, Ahmet Aka, Ahmet Ay, Ahmet Aydın, Ahmet Cengiz, Ahmet Narım, Ahmet Özbay, Ahmet Türk, Ahmet Yalçıntaş, Akif Hamitoğlu, Alaattin Ege, Alaattin Enül, Ali Aslan, Ali Bozan, Ali Gün, Ali Sever, Arif Yayla, Aslan Kızıl, Ayfer Ekin, Ayhan Karabulut, Aynur Coşkun, Aysel Tuğluk, Ayşe Arslan, Azize Yağız, Bahar Yeşilyurt, Bayram Bozan, Bedirhan Aklan, Bedri Arslan, Bedir Fırat, Behçet Tunç, Beşir Bekle, Burak Avcı, Burhan Yürek, Büro Görmez, Cafer Selçuk, Cemal Coşgun, Cemal Kuhak, Cemalettin Padir, Çiçek Arıç, Çimen Işık, Deniz Yeşilyurt, Dicle Manap, Doğan Erbaş, Emin Uslu, Emral Dağdelen, Erdoğan Karaca, Ethem Şahin, Eyüphan Aksu, Ezgi Dursun, Fatma Kurtulan, Faysal Yaçan, Fehime Ete, Ferdi Sönmez, Ferhan Türk, Ferit Datlı, Fettah Dadaş, Fevzi Kara, Fuat Arslan, Funda Apak, Gülhanım Doğan, Gürü Toprak, Hacer Taşarsu, Hacı Özbay, Hacı Üzen, Halil Adıgüzel, Halil İmrek, Halis Yurtsever, Halit Kahraman, Halit Taşçı, Hatice Adıbelli, Hazal Aras, Hediye Tekin, Hilmi Aydoğdu, Hilmi Karaoğlan, Hüseyin Bektaşoğlu, Hüseyin Çalışçı, Hüseyin Kalkan, Hüseyin Şahin, Hüseyin Yılmaz, Hüsnü Koyuncu, İbrahim Binici, İbrahim Erkul, İbrahim Halil Parıldar, İbrahim Sunkur, İhsan Güler, İlhan Öymen, İsmet Aras, İzzet Belge, Kemal Aktaş, Kemal Çağlan, Kenan Demir, Kudret Ecer, Leyla Zana, Lezgin Bingöl, Lezgin Örnek, Lütfi Dağ, Mahmut Alınak, Mahmut Aydıncı, Mahmut Güngör, Mahmut Kayar, Medeni Kırıcı, Mehmet Ali Öcalan, Mehmet Ali Yaman, Mehmet Ayas, Mehmet Bayraktar, Mehmet Cevat İnce, Mehmet Emin Acar, Mehmet Emin Yanardağ, Mehmet Emin Yıldız, Mehmet Faik Taşkın, Mehmet Hatip Dicle, Mehmet İnsan, Mehmet Kodaman, Mehmet Latif Alp, Mehmet Muhti Aslan, Mehmet Sait Şaşmaz, Mehmet Salih Duran, Mehmet Salih Koca, Mehmet Salim Sağlam, Mehmet Sefa Güngör, Mehmet Şakar, Mehmet Şirin Karademir, Mehmet Şirin Tetik, Mehmet Tilki, Mehmet Topçu, Mehmet Tusun, Mehmet Veysi Dilekçi, Mehmet Yaşik, Mehmet Zeki Doğru, Meliha Varışlı, Menderes Öner, Merak Kurum, Metin Tekçe, Mikail Varhan, Muhlis Altun, Murat Avcı, Murat Daş, Murat Öztürk, Musa Farisoğulları, Mustafa Atmaca, Mustafa Eraslan, Mustafa Tuç, Müslüm Kılıç, Nayif Coşkun, Nazahat Kaya, Nazime Ceren Salmanoğlu, Necdet Atalay, Nedim Taş, Nimet Özalp, Nizamettin Öztürk, Nuray Kılıç, Nurettin Demirtaş, Nusrat Akın, Onur Geldi, Orhan Miroğlu, Orhan Tunç, Osman Akkoyun, Osman Baydemir, Osman İbek, Osman Özçelik, Osman Taşdemir, Ömer Aşgakara, Ömer Yılmaz, Özgür Söylemez, Pakize Ukşul, Pelgüzar Kaygısız, Pınar Uzun, Ramazan Özmen, Resul Atay, Sabahat Tuncel, Sabri Çelebi, Sabriye Burumtekin, Salih Karaaslan, Saniye Turhan, Sara Aktaş, Sebahattin Işık, Sebahattin Suvağcı, Sedat Yurttaş, Selahattin Demirtaş, Selim Engin, Selim Sadak, Selma Irmak, Selma Söker, Serhat Ölmez, Sevahir Bayındır, Seydi Ahmet Öcalan, Seyithan Kırar, Sırrı Keleş, Sıtkı Adsız, Sibel Öz, Sihem Akyüz, Sima Dorak, Sinan Uğur, Sultan Uğraş, Suna Akkuş, Süleyman Kılıç, Şaban Yılmaz, Şakir Acar, Şükrü Binici, Tamer Temel, Taylan Gürel, Tuncer Bakırhan, Türkan Yüksel, Uğur Saraç, Vakkas Dalkılıç, Veli Aramaz, Yakup Aslan, Yıldız Aktaş, Yıldız Bahçeci, Yusuf Kaya, Yusuf Tokdemir, Yüksel İğdeli, Zahide Besin, Zeki Aslan, Zeynep Doğan, Zeynep Karaman, Ziver Gümüş, Ziya Akdemirhaklarında yasaklılık kararı verilmesi de gerekmektedir.

VIII- SONUÇ VE İSTEM :

Yukarıda açıklanan nedenlerle;

Davanın ivedilikle görüşülerek;

1- Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline gelen ve bu şekilde;

– Anayasa’nın 68 nci maddesinin 4 ncü fıkrasına,

– 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78, 80, 81, 82 ve 90 ncı maddelerine

aykırı eylemlerde bulunduğu açıkça anlaşılan Demokratik Toplum Partisi (DTP)’nin

Anayasa’nın 69 ncu maddesinin 6 ncı fıkrası ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101/1-b ve 103 ncü maddeleri gereğince temelli kapatılmasına,

2- Partinin kapatılmasına beyan ve faaliyetleri ile neden olan Aydın Budak, Abdulkadir Fırat, Abdullah İsnaç, Abdurrahim Bilen, Ahmet Aka, Ahmet Ay, Ahmet Aydın, Ahmet Cengiz, Ahmet Narım, Ahmet Özbay, Ahmet Türk, Ahmet Yalçıntaş, Akif Hamitoğlu, Alaattin Ege, Alaattin Enül, Ali Aslan, Ali Bozan, Ali Gün, Ali Sever, Arif Yayla, Aslan Kızıl, Ayfer Ekin, Ayhan Karabulut, Aynur Coşkun, Aysel Tuğluk, Ayşe Arslan, Azize Yağız, Bahar Yeşilyurt, Bayram Bozan, Bedirhan Aklan, Bedri Arslan, Bedir Fırat, Behçet Tunç, Beşir Bekle, Burak Avcı, Burhan Yürek, Büro Görmez, Cafer Selçuk, Cemal Coşgun, Cemal Kuhak, Cemalettin Padir, Çiçek Arıç, Çimen Işık, Deniz Yeşilyurt, Dicle Manap, Doğan Erbaş, Emin Uslu, Emral Dağdelen, Erdoğan Karaca, Ethem Şahin, Eyüphan Aksu, Ezgi Dursun, Fatma Kurtulan, Faysal Yaçan, Fehime Ete, Ferdi Sönmez, Ferhan Türk, Ferit Datlı, Fettah Dadaş, Fevzi Kara, Fuat Arslan, Funda Apak, Gülhanım Doğan, Gürü Toprak, Hacer Taşarsu, Hacı Özbay, Hacı Üzen, Halil Adıgüzel, Halil İmrek, Halis Yurtsever, Halit Kahraman, Halit Taşçı, Hatice Adıbelli, Hazal Aras, Hediye Tekin, Hilmi Aydoğdu, Hilmi Karaoğlan, Hüseyin Bektaşoğlu, Hüseyin Çalışçı, Hüseyin Kalkan, Hüseyin Şahin, Hüseyin Yılmaz, Hüsnü Koyuncu, İbrahim Binici, İbrahim Erkul, İbrahim Halil Parıldar, İbrahim Sunkur, İhsan Güler, İlhan Öymen, İsmet Aras, İzzet Belge, Kemal Aktaş, Kemal Çağlan, Kenan Demir, Kudret Ecer, Leyla Zana, Lezgin Bingöl, Lezgin Örnek, Lütfi Dağ, Mahmut Alınak, Mahmut Aydıncı, Mahmut Güngör, Mahmut Kayar, Medeni Kırıcı, Mehmet Ali Öcalan, Mehmet Ali Yaman, Mehmet Ayas, Mehmet Bayraktar, Mehmet Cevat İnce, Mehmet Emin Acar, Mehmet Emin Yanardağ, Mehmet Emin Yıldız, Mehmet Faik Taşkın, Mehmet Hatip Dicle, Mehmet İnsan, Mehmet Kodaman, Mehmet Latif Alp, Mehmet Muhti Aslan, Mehmet Sait Şaşmaz, Mehmet Salih Duran, Mehmet Salih Koca, Mehmet Salim Sağlam, Mehmet Sefa Güngör, Mehmet Şakar, Mehmet Şirin Karademir, Mehmet Şirin Tetik, Mehmet Tilki, Mehmet Topçu, Mehmet Tusun, Mehmet Veysi Dilekçi, Mehmet Yaşik, Mehmet Zeki Doğru, Meliha Varışlı, Menderes Öner, Merak Kurum, Metin Tekçe, Mikail Varhan, Muhlis Altun, Murat Avcı, Murat Daş, Murat Öztürk, Musa Farisoğulları, Mustafa Atmaca, Mustafa Eraslan, Mustafa Tuç, Müslüm Kılıç, Nayif Coşkun, Nazahat Kaya, Nazime Ceren Salmanoğlu, Necdet Atalay, Nedim Taş, Nimet Özalp, Nizamettin Öztürk, Nuray Kılıç, Nurettin Demirtaş, Nusrat Akın, Onur Geldi, Orhan Miroğlu, Orhan Tunç, Osman Akkoyun, Osman Baydemir, Osman İbek, Osman Özçelik, Osman Taşdemir, Ömer Aşgakara, Ömer Yılmaz, Özgür Söylemez, Pakize Ukşul, Pelgüzar Kaygısız, Pınar Uzun, Ramazan Özmen, Resul Atay, Sabahat Tuncel, Sabri Çelebi, Sabriye Burumtekin, Salih Karaaslan, Saniye Turhan, Sara Aktaş, Sebahattin Işık, Sebahattin Suvağcı, Sedat Yurttaş, Selahattin Demirtaş, Selim Engin, Selim Sadak, Selma Irmak, Selma Söker, Serhat Ölmez, Sevehir Bayındır, Seydi Ahmet Öcalan, Seyithan Kırar, Sırrı Keleş, Sıtkı Adsız, Sibel Öz, Sihem Akyüz, Sima Dorak, Sinan Uğur, Sultan Uğraş, Suna Akkuş, Süleyman Kılıç, Şaban Yılmaz, Şakir Acar, Şükrü Binici, Tamer Temel, Taylan Gürel, Tuncer Bakırhan, Türkan Yüksel, Uğur Saraç, Vakkas Dalkılıç, Veli Aramaz, Yakup Aslan, Yıldız Aktaş, Yıldız Bahçeci, Yusuf Kaya, Yusuf Tokdemir, Yüksel İğdeli, Zahide Besin, Zeki Aslan, Zeynep Doğan, Zeynep Karaman, Ziver Gümüş ve Ziya Akdemir’in Anayasa’nın 69 ncu maddesinin 9 ncu fıkrası ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 95 nci maddesi uyarınca temelli kapatılmaya ilişkin kararın Resmi Gazete’de yayınlanmasından itibaren beş yıl süreyle bir başka siyasi partinin kurucusu, yöneticisi, deneticisi ve üyesi olamayacaklarına,

3- Demokratik Toplum Partisi’nin dava süresince yapılacak seçimlere katılamayacağına,

4- Dava tarihinde parti bünyesinde üye, yönetici, BELEDİYE başkanı ve milletvekili olarak görev alanların bir başka siyasi parti listesinden veya bağımsız olarak dava süresince seçimlere katılamayacağına,

5- Davalı partiye ödenebilecek hazine yardımlarının banka hesabında blokesine,

6- Davalı partinin üye kayıtlarının durdurulmasına,

karar verilmesi kamu adına arz ve talep olunur.’

II- DAVALI PARTİ’NİN ÖNSAVUNMASI

Davalı Parti’nin 12.2.2008 günlü ön savunması şöyledir:

‘İDDİANAMEYE KARŞI ÖN SAVUNMAMIZ

A ‘ DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİNİN TÜZÜĞÜNDEKİ TANIMI VE AMACI

DTP’nin kuruluş süreci incelendiğinde mevcut siyasi partilerden farklı olarak,‘tabandan kurulan’ tek parti olduğu görülecektir. İlçelerde ve illerde binlerce üyenin ‘önseçimle’ seçtiği beş yüz kurucu delege ile Ankara/Kocattepe’de bir salonda medya önünde aleni ve şeffaf bir şekilde programını, tüzüğünü, adını ve amblemini tartışarak ve oylayarak kabul etmiştir.

Sayın savcı kuruluş kongresinde ki görsel ve yazılı kayıtları incelemeden ve araştırmadan dava açmıştır..Demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan siyasi partilerin içinde en demokratik ve katılımcı kuruluş süreci yaşayan partinin DTP olduğu,elliyi aşkın BELEDİYE başkanı ve mecliste grubu bulunan bir parti olarak ‘Kürt sorunun’ çözümünde bir şanstır.Açılan kapatma davası sonucu,destek veren milyonlarca seçmenin özgür iradesi, adil temsil yok sayılmıştır.

Elli yılı aşkın süredir Avrupa’da sadece dört siyasi parti ‘soğuk savaş’ döneminde kapatıldı. Bunlarda Nazi, Faşist ve Komünist partilerdi.12 eylül askeri darbesi sonucu Atatürk’ün kurduğu CHP dahil tüm siyasi partiler kapatılıp, yöneticileri içeri alınıp mallarına el konulduktan sonra 12 eylül askeri darbesi sonrası MGK tarafından hazırlanan Anayasa ve siyasi partiler yasası bugün topluma dar gelmekte ve değiştirilmesi için yüzde yüze yakın bir mutabakat bulunmaktadır.

AB müzakere sürecinde olan ülkemizde başta anayasa olmak üzere birçok reformlar yapılmış ve iddianamenin dayanağı siyasi partiler yasasının birçok hükmü uygulanamaz hale gelmiştir. Ne yazık ki İktidar ve ana muhalefet partisi bugüne kadar uyum yasaları konusunda uzlaşmamış sadece % 10 seçim barajını muhafaza etmek ve bağımsız adayların seçilmesini engellemek için oy pusulasında uzlaşmışlardır. Adil temsilin önünde ki bu ayıbı gidermek, Türkiye’yi siyasi partiler mezarlığı olmaktan kurtarmak gerekiyor. Anayasaya aykırı ve uygulanamaz durumda olan siyasi partiler yasasının değiştirilmesi, toplumun demokratik kanallarının açılması zorunludur.

                   1- Demokratik Toplum Partisi’nin Tanımı:

Demokratik Toplum Partisi, demokratik uygarlık çağı değerleri olan özgürlükçü, eşitlikçi, adaletçi, barışçı, çoğulcu, katılımcı, çok kültürlü toplumu zenginlik olarak gören ve yenileşmeyi savunan; insan ve toplum odaklı diyalog ve uzlaşıya dayalı, otoriter-merkezi-hiyerarşik siyaset yapma tarzı yerine; demokratik-yerel-yatay işleyişi benimseyen, demokratik iç işleyişi kararlılıkla savunan, barışçıl demokratik siyaseti esas alan, evrensel değerlere sahip çıkan, her türlü ayrımcılığı ve ırkçılığı ret eden, insanlığın özgürleşmesini cinsler arası eşitlikte gören, bu temelde özgür, demokratik-ekolojik toplumu hedefleyen demokratik özgürlükçü eşitlikçi sol bir kitle partisidir.

                   2- Demokratik Toplum Partisi’nin Amacı

                   a) Demokratik Toplum Partisi; Türkiye’nin hukuki, siyasi, idari, sosyal, ekonomik, kültürel ve diğer bütün alanlarda kapsamlı demokratik reformlarla yeniden yapılandırılmasını ve bu sürecin etkin ve kalıcı kılınabilmesi için toplumsal barışın sağlanmasını acil bir ihtiyaç olarak tespit eder. Bunun için, halkın demokratik iradesine dayalı, etnisite, sınıf, cins ayrımı yapmadan, başta emeğiyle geçinen tüm toplumsal kesimler olmak üzere, kadın, gençlik ve farklı inanç gruplarının ortak mücadele örgütü olarak, kuruluşu ve işleyişiyle özgürlükçü demokratik siyasal mücadelesini kurumlaştırarak yürütür.

                   b) AB sürecini salt bir devletler topluluğu değil, aynı zamanda bir halklar topluluğu olarak da gören DTP, bu süreci kararlılıkla savunur. Türkiye’nin AB sürecinin gerektirdiği reform ve düzenlemelerin hayata geçirilmesinin takipçisi olmak ve bu sürecin toplumun en geniş çıkarlarına hizmet etmesi için başlamış bulunan müzakere sürecine aktif katılımı öngörecek girişimlerde bulunur.

                   c) Türkiye Cumhuriyeti’nin Türkler, Kürtler ve diğer etnik gruplar tarafından kurulduğunu ve kardeşliğin temelinin tarihin derinliklerinde yattığını beyan eder; halkların geleceğini ve Kürt sorunun çözümünü ortak vatanda özgür birliktelikte ve Demokratik Cumhuriyette görür.

                   d) Demokratik bir mücadeleyle evrensel hukuk kurallarına uygun yeni bir anayasa çerçevesinde, barışçıl, özgürlükçü, adaletçi, eşitlikçi, değişimci, çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi, ihtiyaçlara dayalı yaygın örgütlü sivil toplumu, demokratik siyasi, herkesin kendi kimlik özelliklerini geliştirebileceği toplumsal bir yapıyı savunur.

                   e) Devleti, kutsal ve halkın üzerinde gören anlayış yerine, devleti halkın hizmetine sokacak düzenlemeler yaparak otoriter-bürokratik devletin giderek küçülmesini öngörür. Yasak ve tabuları temel alan anlayışların terk edilmesi; bireysel, kolektif, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel temel hak ve özgürlüklerin etkin biçimde kullanılmasını sağlayacak siyasal ve toplumsal bir yapılanmanın oluşturulması; herkese ayrımsız, anadilinde eğitim ve öğretim hakkının sağlanması, basın, düşün, kültür-sanat ve diğer alanlarda özgürlükçü ve demokratik anlayışın yerleşmesi için mücadele eder.

                   f) Cins ayrımcılığı ve kadına yönelik her türlü şiddeti ret eder, toplumun özgürleşmesinin kadının özgürleşmesine bağlı olduğundan hareketle, yaşamın tüm alanlarında cinsler arası eşitliğin yaratılabilmesi için; hukuki, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel tedbirlerin alınmasını sağlar.

                   g) Cinsiyet özgürlüğünü sağlamanın demokratik toplum hedefine ulaşmada belirleyici bir etken olduğundan hareketle, cinsiyet özgürlüğü önündeki bütün engellerin ortadan kaldırılması için başta kadınların öz iradesine dayalı olarak gelişecek kadın örgütlülüğünü yaratarak, kararlılıkla mücadele eder.

                   h) Gençliği, özgür ve demokratik geleceği yaratmanın temel dinamiği olarak görür. Gençliğin sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik yaşamda kendini ve toplumu geliştirmesinin önündeki her türlü engelin kaldırılması ve gençliğin öz örgütlülüğünü yaratarak siyasetin gençleştirilmesi için mücadele eder.

                   i)Ulusal ve küresel ekonominin dengeli uyumu temelinde kamu ve özel mülkiyetin birlikte ele alındığı, rantçılığa karşı üretken sermayeye yer veren, sosyal adaleti her alanda gerçekleştiren, yoksulluğa ve açlığa karşı adil paylaşımı ve üreticiliği ön gören bir felsefeyle hareket eder.

                   j)İnsanlığın geleceğinin doğa ve çevre ile uyumlu demokratik bir toplumdan geçtiğini savunur; doğa üzerinde sistemli bir şekilde sürdürülen tahribatı sona erdirecek ekolojik-demokratik bir toplumun yaratılması için mücadele eder.

                   k)Her türlü inancın kendisini özgürce ifade edebileceği, devletin tüm inançlara eşit mesafede duracağı, bilimsel düşünceyi esas alan, özgürlükçü, demokratik laiklik anlayışın esas alınması için mücadele eder.

                   l)Türkiye’nin katı merkeziyetçi ve tekçi yapılanmasına karşı yerinden yönetimi ve yerel demokrasinin geliştirilmesini savunur. Yerel demokrasinin bir an önce hayata geçirilebilmesi için, Türkiye’nin mevcut idari işleyişinde gerekli acil reformları gerçekleştirmeye yönelik kapsamlı çalışmalar yürütür, bu amaç doğrultusunda bilimsel araştırma ve tartışmalar geliştirir.

                   m)Demokratik Toplum Partisi, yaşamın her alanında kadın-erkek eşitliğinin sağlanmasını savunur. Kadın-erkek eşitliğinin siyasal alanda uygulanabilmesi için her türlü önlemi alır. Kadın-erkek eşitliğini en üst düzeyde sağlamak üzere ‘eşbaşkanlık’ sistemini savunur ve bunun kurumsallaşması için mücadele yürütür.

B – DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİ, AB’YE TAM ÜYE OLMUŞ BİR TÜRKİYE’Yİ HEDEFLEMEKTEDİR

Dünyadaki değişim ve dönüşümler, insanlığın paylaştığı ortak değerler noktasında bireyleri ve sistemleri demokratikleşmeye zorluyor.

Demokratikleşmenin önemli bir boyutu da, siyasetin demokratikleşmesidir. Bu da ancak farklı toplumsal taleplerin belirli bir zeminde karşılanması, tartışılması, uzlaşması ve karar süreçlerine ulaşmasıdır.

Türkiye’nin dış politikada söz sahibi olabilmesi, ancak iç ve dış kamuoyunun desteği ile yapacağı cesur reformları, ayrıca ekonomik istikrar ve demokratikleşmeyi başarmasına bağlıdır. Radikal bir hukuk reformuyla bunlar mümkündür.

Türkiye Avrupa Birliği ilişkileri, Kopenhag Kriterlerinde ifadesini bulan, sürece ve pratik içinde daha somutlaşacak olan ilke ve kuralların benimsenmesini gerektirir.

DTP, Türkiye’nin çağcıl bir dünya ülkesi olması için, iç ve dış diplomasi girişimleriyle her platformda büyük gayretler göstermiştir.

Türkiye’nin AB’ye tam üye olması için ülkede kamuoyu oluşmasında, ülke dışında tüm diplomasi olanaklarıyla en büyük çabayı gösteren partidir.

Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğundan beri, her alandaki büyüme ve çağdaşlaşma stratejisini AB’ye katılmada görmüştür. DTP’nin program ve siyasetinin önemli bir ayağı da bu stratejinin gerçekleştirmesini hızlandırmaktır.

DTP, Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü içinde, barışı, toplumsal uzlaşmayı ve demokratikleşmeyi savunur. Bunu partinin tüm resmi başvurulu eylem ve etkinlikleriyle, her kademedeki tüm yöneticilerinin söylem ve mesajlarıyla kanıtlanmıştır.

Demokrasilerde elbette, muhalif görüşler ve bu görüşlerin siyasi partileri olacaktır. Var olan sisteme, statükoya alternatif politikalar oluşturmak; sistemin iktidarını, söylem ve eylemleriyle eleştirmek, demokrasinin vazgeçilmezliğidir.

Bu duruş ve bakış açısı ile meşru eylemleri hukuken ve siyaseten parti kapatma gerekçeleri olamaz.

C- DAVA İDDİANAMESİNİN HUKUKSAL MANTIĞI

I – Uluslararası Hukuk Açısından

a) Yargıtay Sayın Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddianamede yer verdiği ‘AİHS’in 11’nci maddesindeki düzenleme gözetildiğinde, ülkedeki demokratik rejimi tehlikeye sokacak siyasi projesi bulunan ve/veya siyasi amaçlar için gerektiğinde şiddete başvurmayı amaçlayan siyasi parti için kapatma yaptırımı öngörülmesi AİHS’e aykırı değildir’ (Emek Partisi/Türkiye kararı) kararı, doğru olmakla birlikte, Sayın Başsavcının gözden kaçırdığı bir nokta vardır. O da, kararda da belirtildiği gibi, siyasi amaçlar için gerektiğinde şiddete başvurmayı amaçlayan siyasi parti kapatılır diyor. Ancak Demokratik Toplum Partisi, ne şiddeti bir amaç, ne de bir araç olarak görür. Kaldı ki, hiçbir eylem ve söyleminde bırakın şiddetti ya da şiddete çağrı yapmayı, şiddete karşı olduğunu her fırsatta belirtmektedir.

AİHS’in 11’nci maddesi uyarınca bir siyasi partinin kapatılması ‘ırkçılığı, terörü, yabancı düşmanlığını, şiddeti, şiddet çağrıyı teşvik ediyor veya hoşgörüsüzlüğe dayanıyorsa’, bu durumlarda AİHS’in 11’nci maddesinin bir ve ikinci fıkrasındaki düzenlemelerden hareketle, siyasi partinin kapatılması gündeme gelebilecektir. İddianamede şiddet kavramı, çok geniş bir şekilde ele alınarak, siyasi bir bakış açısıyla DTP’nin şiddeti savunduğu öne sürülmüştür. Ancak hukuk düzeninde açık söylem ve eylemler geçerlidir.

                   b) Yine AİHM’in bazı kararlarında ‘Kapatma yaptırımı boyutundaki müdahale, takip edilen meşru amaçla orantılı, uygun ve yeterli olmalı, sosyal bir ihtiyaca cevap vermelidir, yani demokratik bir toplumda gerekli olmalıdır’ denilmiştir. TBKP/Türkiye, Sosyalist Parti/Türkiye, ÖZDEP/Türkiye, HEP/Türkiye, RP/Türkiye kararları gerçeği karşısında, Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması hangi ihtiyaçtan doğmuştur’ Demokratik bir ortamda Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması gerekli midir’ Sayın savcının, geçmişte ülkede yaşanan ve halen de devam eden şiddet olaylarının Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılmasında değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor. Bunu da zorlayıcı sosyal gereksinim olarak ifade ediyor. Hukuk gerçeğinden uzak, sadece siyasi saiklerle ifade edilen bu iddialar, Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması için kanıt olarak gösteriliyor. Oysa, Türkiye’de yaklaşık 30 yıldır süregelen şiddet olaylarının kaynağı Demokratik Toplum Partisi olamayacağı gibi, bunun önlenmesi için Demokratik Toplum Partisi, her fırsatta barışçıl ve demokratik söylemlerini ifade etmiştir.

                   c) İddianamede de yer alan AİHM’in Sosyalist Parti ve TBKP kararında; ‘Kapatma yönünden tüzük ve programdaki aykırılık tek başına yeterli olmayıp, eylem de olmalıdır. Siyasi partinin, Türkiye toplumu ve devleti için gerçek bir tehlike oluşturduğuna ilişkin somut kanıtlar ortaya konulmalıdır. Eylemler aşırı uç ve terörist grupları teşvik etmeye yönelik olmalıdır’ denilmektedir. Burada da görüldüğü gibi, tüzük ve programın aykırılık teşkil etmesi tek başına yeterli görülmemiş, ayrıca DTP’nin Program ve Tüzüğü yasal süreçler ve onaydan da geçmiştir. Demokratik Toplum Partisi’nin tüzük ve programında hiçbir aykırılık söz konusu değildir. Ancak bu eylemlerin de Türkiye devleti için gerçek bir tehlike oluşturduğuna ilişkin somut kanıtların olması gerektiğine atıf yapılmıştır. Demokratik Toplum Partisi’nin Türkiye devletini tehlikeye atacak hiçbir somut eylemi olmamıştır.

AİHM’in ÖZDEP kararı, program ve tüzük konusunda en önemli içtihattır.Strasbourg yargısal denetimi değerlendirmelerinde:

38. Mevcut davada, ilk olarak Anayasa Mahkemesinin 14 Temmuz 1993 tarihli ÖZDEP‘i kapama kararında belirtilen gerekçeler, Anayasa ve siyasi partilerin kuruluşuna ilişkin kanunun 78(a) ve (81) (a) ve (b) bölümlerinin ihlal edilmesi suretiyle, Devletin bölünmez bütünlüğüne ve ulusun birliğine zarar verme olarak gösterilmiştir. Anayasa Mahkemesinin kanaatına göre program, Türkiye’de kendine özgü bir kültürü ve dili olan ayrı bir Kürt halkının mevcut olduğu varsayımına dayanmıştır. Programda Kürtler, demokratik hakları tamamen gözardı edilen ezilen insanlar olarak sunulmuştur. ÖZDEP, Kürtler için kendi kaderini tayin etme hakkını istemiş ‘bağımsızlık savaşı’ haklarını desteklemiştir. Görüşü terör örgütü ile aynıdır ve kendi içinde bir isyana teşvik etmektedir. Bu da kapatılmayı haklı kılmıştır (bkz. yukarıdaki 14. paragraf).

Ayrıca, Anayasa Mahkemesi, programında Hükümet’in Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (dini işlerin dini kurumların kendi kontrolü altında olması gerektiği gerekçesi ile) kaldırılmasını savunarak, ÖZDEP‘in laiklik ilkesini yıkmaya çalıştığını düşünmüştür. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi, siyasi partilerin kurulmasına ilişkin Kanunun 89. bölümünün ihlal edildiğini kabul etmiştir.

39. Bu etkenlerin ışığı altında Mahkeme söz konusu alıntıların içeriğini dikkate almalı ve ÖZDEP‘in kapatılması için haklı sebep teşkil edip etmediğini tespit etmelidir.

Birinci hususa ilişkin olarak, Mahkeme araştırmasını yaparken birinci görevinin kendi görüşlerini ilgili ulusal yetkililerin görüşlerinin yerine koymak değil, anılan yetkililerin insiyatifleri doğrultusunda verdikleri kararların 11. Madde kapsamında incelenmesi olduğunu yinelemektedir. Bunu yaparken de, Mahkeme özellikle ulusal yetkililerin kararlarını ilgili olayların kabul edilebilir şekilde değerlendirmelere dayandırdığından emin olmalıdır (bkz., yukarıda anılan Sosyalist Parti ve Diğerleri kararı, s. 1256, Madde 44).

40. ÖZDEP‘in programının incelenmesi üzerine, Mahkeme şiddet kullanımı, bir isyan veya diğer şekillerde demokratik ilkelerin reddedilmesine yönelik herhangi bir çağrı tespit edememiştir. Bu, Mahkeme’nin kanaatına göre dikkat edilmesi gereken önemli bir husustur (bkz., 8 Temmuz 1999 tarihli Okçuoğlu ‘ Türkiye Kararı, Raporlar 1999, s. ‘, madde 48). Bunun aksine, program içinde önerilen siyasi projenin uygulanmasında demokratik kurallara uyulması gerektiği vurgulanmıştır. Diğer hususların yanı sıra, ÖZDEP‘in ‘genel seçim hakkına sahip şahıslar tarafından seçilen temsilcilerden oluşan bir demokratik meclisin oluşturulmasını teklif etmekte’ ve ‘Kürt sorununa Nihai Helsinki Senedi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi uluslararası sözleşmelere harfiyen riayet eden barışçı ve demokratik bir çözümü savunduğunu’ belirtmektedir (bkz. yukarıdaki 8. paragraf).

Ancak Hükümet, ‘ÖZDEP‘in ‘ÖZDEP halkların bağımsızlık ve özgürlük için verdiği haklı ve meşru mücadelede halkları desteklemektedir. Bu mücadelede halkların yanındadır.’ ifadesi ile silahlı mücadeleyi açıkça desteklediği’ kanaatındadır’

Mahkemenin anılan ifadenin ÖZDEP‘in belli siyasi taleplerde bulunduğunu düşünmesine rağmen, anılan ifadede halkı şiddet kullanmaya, demokrasi kurallarını çiğnemeye teşvik edecek herhangi bir husus tespit edememiştir. Bu açıdan ilgili bölüm, Avrupa Konseyi’nin üye devletlerinde siyasi açıdan etkin olan diğer kurumların programlarında bulunan bölümlerden ayırt eden herhangi bir husus içermemektedir.

41. Anayasa Mahkemesi ayrıca ÖZDEP‘i programında ‘Kürtler ve Türkler’ olmak üzere iki ulusun belirtilmesi ve Türk ulusunun birliği ve Türk Devletinin toprak bütünlüğüne zarar verecek şekilde azınlıkların mevcudiyetine ve bunların kendi kaderini tayin etme haklarına gönderme yapma konusunda da eleştirmiştir.

Mahkeme, söz konusu metinler birlikte ele alındıklarında, temelde ‘ demokratik kurallar çerçevesinde ‘ ‘Türk ve Kürt halklarını kapsayan bir sosyal düzen’ kurmak olan bir siyasi projeyi amaçladığını belirtmektedir. Programın başka yerlerinde ‘Özgürlük ve Demokrasi Partisi ülkenin kuruluşuna katılmış olan Kürt ve Türk halklarının gönüllü birliği için kampanya başlatmaktadır’ ibaresi kullanılmıştır.ÖZDEP‘in programında ayrıca ‘ulusal ve dini azınlıkların’ kendi kaderini tayin etme hakkına gönderme yaptığı doğrudur; ancak bağlam içinde ele alındığında, bu kelimeler insanları Türkiye’den ayrılmaya teşvik amacına değil, teklif edilen siyasi projenin Kürtlerin özgür irade ile, demokratik şekilde ifade edilen izni ile desteklenmesinin gerektiğinin vurgulanmasına yöneliktir.

Mahkeme, anılan siyasi projenin Türkiye Devleti’nin mevcut ilkeleri ve yapıları ile uyumlu olmamasının demokratik kuralları ihlal etmediği görüşündedir. Demokrasi açısından herhangi bir zarara sebebiyet vermemesi kaydıyla, bir Devletin mevcut düzenleme şeklini sorgulayanlar da dahil olmak üzere, çeşitli projelerin önerilmesi ve görüşülmesi demokrasinin temel unsurlarındandır (bkz. yukarıda anılan Sosyalist Parti ve Diğerleri kararı, s. 1257, Madde 47). Aynı husus, ÖZDEP‘in Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasına ilişkin teklifleri için de geçerlidir.

42. Söz konusu bölümlerin halkça benimsenenden daha farklı bir siyasi tasarım içermediğini söylemek imkansızdır. Ancak, aksine işaret eden başka bir somut eylem olmadığında, ‘ÖZDEP‘in programının gerçekliğine ilişkin şüphe duyulması için herhangi bir neden mevcut değildir. Bu nedenle, ÖZDEP sadece ifade özgürlüğünü kullanması nedeniyle cezalandırılmıştır.

43. Mahkeme yukarıda anılan hususların ışığı altında, ÖZDEP‘in kapatılmasının demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığının bir başka deyişle, bir ‘zorunlu sosyal gereksinimi’ karşılayıp karşılamadığı veya ‘amaçlanan meşru hedef ile orantılı’ olup olmadığını tespit etmek durumundadır (bkz. yukarıda anılan Sosyalist Parti ve Diğerleri kararı, s. 1258, Madde 49).

44. Demokrasinin düzgün şekilde işlemesine ilişkin siyasi partilerin önemli rolü açısından (bkz. yukarıda anılan Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleri kararı, s. 17, madde 25), siyasi partiler söz konusu olduğunda, 11. Madde kapsamında belirtilen istisnalara harfiyen uyulması gerekmektedir; anılan partilerin dernek kurma özgürlüğüne ilişkin sınırlamaları sadece inandırıcı ve zorunlu nedenler haklı kılacaktır. 11. Maddenin 2. fıkrası anlamında bir gerekliliğin mevcut olup olmadığının tespitinde Akit Devletler, sadece sınırlı bir takdir marjına sahip olup, bu da bağımsız mahkemeler tarafından verilenler de dahil olmak üzere, tabi olduğu kanun ve kararları kapsayan Avrupa denetimi ile paralel gitmektedir (a.g.e. s. 22, Madde 46).

Ayrıca, Mahkeme daha önceden demokrasinin başlıca özelliklerinden birinin, yıldırıcı olanlar da dahil olmak üzere, bir ülkenin sorunlarının şiddete başvurulmaksızın diyalog içinde çözümlenmesi için fırsat sağladığına karar vermiştir. Demokrasi ifade özgürlüğü ile gelişmektedir. Bu açıdan, Devlet nüfusunun bir kısmının durumunun alenen görüşülmesini istemesi ve demokratik kurallara uygun olarak ilgili herkesi hoşnut edecek çözümleri bulmak üzere ulusun siyasi hayatına katılmak istemesi nedeniyle bir siyasi grubun engellenmesi için herhangi bir meşru sebep bulunmamaktadır (bkz. yukarıda anılan Sosyalist Parti ve Diğerleri kararı, s. 1256, 45. madde).

45. Mahkeme, mevcut davada söz konusu müdahalenin radikal olduğuna işaret etmektedir: ÖZDEP derhal yürürlüğe girmek üzere temelli kapatılmış, aktifleri tasfiye edilerek kanunen Hazineye devredilmiş ve yöneticileri benzeri siyasi faaliyetlerden men edilmiştir. Anılan sıkı önlemler ancak en ciddi davalarda uygulanabilecek türdendir.

46. Mahkeme ÖZDEP‘in programındaki ilgili bölümlerin, eleştiri ve talepleri dile getirmek suretiyle, bu açıdan demokrasi ilkeleri ve kurallarına uygunluğun sorgulanmasını gerektirmediğine ilişkin görüşünü daha önce bildirmiştir.

Mahkeme, başta terörizm ile ilgili mücadele olmak üzere, huzurunda bulunan davaların tarihçesini dikkate almaktadır (bkz. yukarıda belirtilen Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Diğerleri Kararı, s. 27, Madde 59). Bu bağlamda Hükümet, ÖZDEP‘in Türkiye’de terörizmden kaynaklanan sorumlulukta pay sahibi olduğunu belirtmiştir (bkz. yukarıdaki 35. paragraf). Ancak Hükümet, ÖZDEP‘in herhangi bir önemli faaliyet yapmak için çok kısıtlı bir zaman içinde anılan durumun nasıl oluştuğunu açıklamakta başarısız olmuştur. Parti 19 Ekim 1992 tarihinde kurulmuş ve kapatılması için birinci başvuru 29 Ocak 1993 tarihinde yapılmış ve ilk olarak 30 Nisan 1993 tarihinde kurucu üyelerinin kararı ile kapatılmış ve sonrasında 14 Temmuz 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmıştır. Olası herhangi bir tehlike olsa olsa ÖZDEP‘in programından kaynaklanacak olup, burada da Hükümet, demokrasi ve barışçıl çözümlere olan bağlılıklarına rağmen ÖZDEP‘in programındaki söz konusu bölümlerin Türkiye’deki terörizmi körüklediğini ikna edici şekilde açıklayamamıştır.

 ÖZDEP ile ilgili AİHM kararı uyarınca Anayasa mahkemesine ‘Yeniden Yargılama’ başvurusu kabul edilmiş,inceleme sonucun da tekrar red kararı verilmiş olduğundan,AİHS nin 46 ncı maddesi uyarınca,yeniden başvuru konusu olup ayrıca Bakanlar komitesinin denetimi istenecektir.

d- HEP hakkında açılan dava da anayasa Mahkemesi parti kongre ve toplantılarında atılan sloganların, yapılan konuşmaların,üye ve bir kısım yöneticinin söylemini ‘odak’ suçlamasında yeterli görmemiş,sadece SPK 101 nci madde uyarınca yetkili kurulların yaptığı açıklamalar sonucu kapatılmıştı.AİHM bu davada da ihlal kararı buldu.Ayrıca siyaseten yasaklananlar AİHM e açtıkları davaları kazandılar Türkiye AİHS nin 10 ncu maddesi uyarınca mahkum oldu.Bu dava da ÖZDEP gibi tekrar Strasbourg denetim sürecini yaşayacaktır.

 D- KÜRT SORUNU TÜRKİYE’NİN ÇÖZÜM BEKLEYEN EN ÖNEMLİ SORUNUDUR. SİYASET VE HUKUK BUNU ÇÖZMEK ZORUNDADIR.

Tüm siyasi partiler bu konuda çözüm projesi geliştirmek zorundadır. Demokratik Toplum Partisi DTP, Kürt sorunun demokratik-barışçıl temelde çözümünü programında açıklamıştır. Parti, Kürt sorunun çözümünde, Türk ve Kürtler’in tarihsel olarak birlik ve kardeşlik ilişkilerini temel alan güncel bir yaklaşımın çözüm yolunu açacağına inanmaktadır.

Türkiye’nin demokratikleşmesi Ortadoğu’nun demokratikleşmesinde belirleyici rol oynayacaktır.20.yy’da Ortadoğu’da oluşturulan siyasi sistemin bir çok sorunu beraberinde getirdiği, bölgenin en eski topluluklarından olan Kürtlerin bu sistemde ifadesini bulamaması, Türkiye başta olmak üzere Iran, Irak; Suriye’de gelişen oligarşik, otoriter, totaliter ve monarşik yönetimler sonucu, Kürtlerin varlığı inkar edilmiştir.

DTP inkarcı ve ayrılıkçı yaklaşımların sorunları çözemeyeceğini, aksine çözümü daha da zorlaştıracağına inanmaktadır. Devletin soruna bakış açısı ve yaklaşımı, kökten değiştirilmedikçe, çözüme uygun politika ve uygulamalar geliştirilmedikçe, sorunu daha da ağırlaştıran askeri çözüm yaklaşımı terk edilmedikçe, barışın güvenin, istikrarın ve huzurun tesisi mümkün değildir Son yirmi yılda yaşanan acılardan herkesin ders çıkarması gerekmektedir. Gelişen etnik milliyetçilik ve çatışma ortamı alarm vermektedir. Orta Doğu’da taşlar yerinden oynamakta, dengeler değişmekte, gelişmeler ülkemizi yakından ilgilendirmektedir.

Türkiye’de Kürtler, Türklerden sonra ikinci büyük halktır. Sayıları yirmi milyonu aşkın yurttaşımız bulunmaktadır. Kürt halkı, Türk halkından tarih, dil, kültür, gelenek, coğrafi bölge gibi etkenler itibariyle farklı bir topluluk, yani bağımsız bir halk olduğu konusunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Kürt halkı bugün nüfus yoğunluğu olarak Doğu ve Güneydoğu bölgesinde, yarısından fazlası da metropol kentler başta olmak üzere Batı ve diğer bölgelerde yaşamaktadır. Ulusal kurtuluş savaşı ve Cumhuriyetin kuruluş felsefesinde, Lozan görüşmelerinde Atatürk’ün bir çok söyleminde ve Meclisin tutanaklarında, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucu asli öğesi olarak Türk ve Kürt halkı gösterilmektedir. Bu nedenle Kürtlerin Türk kardeşleri ile eşit yaşamayı isteme hakları vardır.

Dil, bölge, kültür, din, gelenek ve tarihsel köken gibi objektif kriterler devreye girince, kültürel ve tarihi özelliklere sahip insan topluluklarının kendilerini bir halk olarak algıladıkları takdirde, tereddütsüz, bağımsız bir halk olarak tanınmaktadırlar.Kürt halkının varlığı,tarihsel,sosyolojik gerçeklik bugüne kadar devlet tarafından yok sayılmıştır.Son zamanlarda ‘Kürt realitesini tanıyoruz’ gibi Başbakanlar düzeyinde yapılan resmi açıklamaların içeriği doldurulmamıştır.

Lozan anlaşmasında ‘gayrı Müslim azınlıklar’ dışında kalan, başta Kürt halkı olmak üzere diğer Müslüman gruplarında 39 ncu madde uyarınca dil ve kültür haklarının kullanılması önünde hiçbir engel bulunmamaktadır. Kaldı ki Türkiye’nin tarafı olduğu uluslar arası sözleşmeler ve AB aday üyelik süreci kriterleri de bu hakların kullanılmasını ön görmektedir. Ancak, kuruluş felsefesinin inkarı giderek, inkar, asimilasyon, baskı politikaları sonucu, sorun bugüne kadar çözümsüz kalmıştır. Yanlış politikalar sonucu gelinen noktada devlet ile Kürt yurttaşı arasında barışa, sarsılan güven bunalımını aşmaya, ekonomik, sosyal ve siyasal adımlar atılmaya ihtiyaç vardır.

Kurtuluş savaşı Kürtlerin, Türklerin ve diğer etnik kökenlerinden toplulukların ortak direnişiyle başarıya ulaşmıştır. Amasya protokolun da ‘Vatan Kürt ve Türklerin oluşturduğu topraklardır’ denilmektedir.*1921 Anayasası da yerel kültürlere özerklik tanıyan karakteriyle, Türk ulus yerine ‘Türkiye ulusu’ şeklinde ki kapsayıcı anlayışı,1924 Anayasasında terk edilmiş,’Türkiye ahalisi’ tabiri kullanılmıştır.

Çok kültürlü toplumlarda farklılıkların bir arada özgür ve eşit yaşaması yönünde anlayış ve davranışlar geliştirilmediği takdirde, ülkemizde son yıllarda olduğu gibi acı olaylar yaşanmaktadır. Bugün dahi çözülmesi acil sorunların başında Kürt sorunu gelmektedir.

1999 yılında AB aday üyelik süreci ile başlayan reformlar sonucu bazı adımlar atılmasına rağmen yeterli olmadığı, müzakere sürecinde kalıcı bir barış ve güven ortamının sağlanması yönünde ki niyetler Ortadoğu ve Irak’ta yaşanan gelişmeler sonucu, çözümü daha da ivedi kılmıştır.

Türkiye’de çok kültürlü bir toplum yaşamaktadır. Nüfusun büyük çoğunluğunu Türk ve Kürt halkını oluştururken, Çerkez, Gürcü, Laz, Arap, Gürcü, Arnavut vs. birçok değişik etnik grubu da barındırmaktadır. Müslüman olmayan azınlıklarda Lozan’da statü tanınan Ermeni, Yahudi, Rum azınlığın dışında, Süryaniler, Keldaniler ve Yezidiler gibi azınlıklarda bulunmaktadır. Büyük çoğunluğu Sünni Müslüman olmasına rağmen, milyonlarca Alevi yurttaşımızın yaşadığı ülkemizde tarihten gelen zengin kültürel farklılıkları barındırmaktadır.

Kürt sorunu askere havale edilerek, asayiş ve kriminal bir sorun olarak, baskı yöntemleriyle çözülemediği görülmüştür. Bugüne kadar uygulanan politikaların devamı sorunu derinleştirir ve bir iç savaşa doğru sürekler. Terörü önleme bahanesiyle Kürt halkının istek ve özlemlerinin bölücülük gerekçesiyle bastırılması, bir halkın bütün olarak potansiyel düşman olarak görülmesi, ırkçı saldırgan milliyetçiliğin linç girişimlerine onay verilmesi, kışkırtılmış kitlelerin kontrol edilmemesi, hukukun uygulanmaması, bizi adım adım seçilmiş bir travmaya doğru götürmektedir.

Kürt sorunu bir demokrasi ve İnsan hakları sorunudur. Tarihsel ve sosyolojik anlamda köken olarak etnik anlamda bir kimlik arayışı, anlatımı, kültür sorunu, yönetim sorunu, hak arama sorunu olarak ortaya çıkması nedeniyle demokrasi ve insan hakları sorunu olarak, hukuksal anlamda eşit ve özgür yurttaş olma isteği hak arayışı, barış, bütünlük ve gelişme, kalkınma boyutları olan devasa çözümü de kısa ve orta vadelere yayılabilecek bir sorundur.

a- Sözleşmeler açısından haklar

İnsanlık tarihi yaşanan acıların külleri üzerinde ikinci dünya savaşı sonrası insan hakları konusunda önemli gelişmeler sağlamıştır.1990 lı yıllardan sonra uluslar arası insan hakları hukukunun bir parçası olarak ‘azınlık hakları’ gelişmiştir.

Birleşmiş Milletler İnsan hakları komisyonu ‘etnik,dinsel ve dilsel azınlıklara mensup kişilerin haklarına ilişkin ‘azınlık’ tanımının ‘objektif ‘ ölçütleri içinde yer alan ‘..çoğunluktan farklı,etnik,dilsel,dinsel özelliklere sahip olma unsuru’ azınlık haklarına ilişkin uluslar arası belgelerin hak öznesinin tanımlanmasında kullanılan diğer bir unsur ‘subjektif’ ölçüt olarak ‘ortak kimlik’ ve korunması üzerinde yoğunlaşmıştır.

Azınlıkların korunması, devletlerin yetki alanını aşan, insan haklarının uluslar arası korumasının ayrılmaz bir parçası olarak kabul görmektedir.Azınlıkların kimlik haklarının temel hak ve özgürlüklerin koruma alanı içine yerleştirilmesi,kültürel ve siyasal çoğunluğun taşıyıcısı insan hakları ve demokrasi anlayışı içinde ifade edilmesi ve korunmasını sağlayacak çözüm yöntemleri geliştirmeyi zorunlu kılıyor.

Türkiye BM in 1966 tarihli ikiz sözleşmelerini imzaladı ve onayladı. Bunların ortak birinci maddesi,’halkların self determinasyon hakkından ‘bahsediyor. Bunun ölçütleri olarak, sayı, yoğunluk, tarihsel süreklilik, motivasyon ölçütlerine bakılıyor. Önceki bölümlerde Kürt halkının bu ölçütleri taşımasının bir bölünme sendorumuna yol açacağı kaygısıyla bazı çekinceler konuldu. Dış etkenler, uluslar arası konjöktör, iç etkenler birlikte değerlendirildiğinde acil önlemler alınması gerektiği açıktır.

 ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ 2 nci maddesi ‘ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da düşünce, ulusal ya da toplumsal köken …nedeniyle insanlar arasında fark gözetilmeyeceğini..’ amirdir.

 ‘Uluslar Arası Ekonomik,Sosyal haklar Sözleşmesi’ ‘öğrenim-eğitim hakkını, kültürel hayata katılma, bilimsel gelişmelerden yararlanma, haklarının güvenceye alınması gerektiğini..’ belirtmektedir.

 ‘Uluslar arası Medeni ve Siyasi haklar sözleşmesi’ ‘..her türlü düşünceyi ifade etme hakkı, halkların kendi kaderini tayin hakkı,etnik,dilsel ve dinsel azınlıkların bulunduğu ülkelerde kendini geliştirme hakkının yadsınamayacağını..’ belirtmektedir.

Çerçeve Sözleşmesi yanı sıra BM in ve Avrupa Konseyi ile AGİT in birçok karar ve bildirgesinde azınlık hakları korunması ve yaşatılması önemli bir yer tutmaktadır.’Ulusal yada etnik,dinsel ve dilsel azınlıklara mensup kişilerin hakları konusunda BM Teşkilatının bildirgesinde;…kendi kültürünü yaşama hakkı, kendi dinini öğretme ve uygulama hakkı,kendi dilini kullanma hakkı, kültürel, dinsel, sosyal, ekonomik ve kamu yaşantısına etkin biçimde katılma hakkı…’ birçok hakka değinmektedir.

Azınlık hakları kimlik ve kültürel Haklar artık ulusların iç sorunu olmaktan çıkmış, uluslararası denetim mekanizmasına tabi temel hakların başında gelmektedir. Avrupa İnsan hakları sözleşmesinin 14 ncü maddesi her türlü ayırımcılığı yasaklarken AB müzakere sürecinde özellikle azınlık ve kültürel haklar konusu önemli bir yer tutmaktadır.

 ‘Kültür ve Kalkınma Dünya Komisyonu Raporu’ son yılların önemli çalışmalarından olup, Dünya Kültür Komisyonu İLC’nin ilk raporunu 1998 yılında BM sunması yanında; Kültür Hakları konusunda bir Ombdusman Bürosu kurulması önerilmekte, bu büroya baskı altında ki kişiler yada grupların başvurabilecekleri belirtilmektedir.

Avrupa Konseyi Parlementerler Meclisi kabul ettiği raporda ‘..Kürtlerin dünyanın devletsiz en büyük ulusu olduğu’ yazılıdır. Kürtlerin kültürel haklarına kavuşması,Kürt ailelerin mevcut dil öğrenim olanakların hakkında bilgilendirilmesi ve Kürt kültür derneklerinin resmen tanınması ve desteklenmesi ..’ isteniyor.başta Türkiye olmak üzere ‘devletlerin Kürt kültürünün korunması konusunda atması gereken adımlar’ sıralanıyor. Buna göre Türkiye Avrupa Azınlık ve Bölgesel Diller Şartını imzalayıp yürürlüğe koyması, Kürtçe öğrenim görebilme olanağı yaratılması, Üniversitelerde Kürtçe dil edebiyat dersleri verilmesi, Kürt ailelerin mevcut dil öğrenim olanakları hakkında bilgilendirilmesi, Türkiye’de Kürt kültürünün tanıtımını sağlayacak merkezlerin kurulması, Kürt Kültür derneklerinin resmen tanınması ve desteklenmesi..dile getiriliyor.

Uluslar arası hukuk belgelerinde azınlıkların iki tanımının olduğu görülüyor. Biri sosyolojik diğeri hukuki tanımıdır. Türkiye’nin de tarafı olduğu uluslar arası belgelerde etnisite, dil, din veya bu grupların farklılıklarını koruma ve geliştirme hakkı tanınmaktadır. Sözleşmelerin bir kısmı tanıdığı hak ve özgürlüklerin öznesi olarak ‘halkları’ göstermiştir. Azınlık ise doğal ve tarihsel bir bulgu olarak kabul edildiğinden, sözleşmede tanımlanmasına ve ilgili devlet tarafından tanınmasına gerek olmadığı kabul edilmiştir.

Çağdaş uluslar arası belgelerin bir kısmı, bir devletin dil, din, kültür ya da etnik öğe açısından farklılaşan gruplara tanıyacağı hakları ‘topluluk’ düzeyinde tanımıştır. Sosyolojik azınlığa asgari düzeyde bazı hakların tanınması demokratik bir ülke için kabul edilebilir en düşük standarttır.

Etnik, dilsel, dinsel veya kültürel farklılıkların inkar edilmesi, bu farklılıkların korunması ve geliştirilmesine yönelik hakların (asgari düzeyde de olsa)tanınmaması, uluslar arası hukukun ölçütleri bakımından ‘asimilasyonist’ bir politikanın izlenmesi anlamına gelir.

UNESCO’NUN Kültürel haklar konusunda ki sözleşme, karar ve tasarıları, eğitimdeayrımcılığa karşı UNESCO sözleşmesi, kültürel haklar konusunda uluslar arası standartları oluşturma çalışmaları sonucu:

*Kültürel hayata katılma hakkı*Bilimsel gelişmeye katılma hakkı*Bilgi edinme hakkı

*Herhangi bir sanat ya da edebiyat yapıtının maddi yada manevi ürünün korunması hakkı*Kimlik hakkı, kültürel kimlik hakkı*Silahlı çatışmalarda dünya ve kültür ve doğa mirasının kullanılması hakkı,önemli bir yer tutmaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ışığında Kültürel haklar: ‘Kimlik hakkı, İsim hakkı, Kişinin istediği dili kullanma hakkı, Kişinin istediği dili öğrenme hakkı, Kurum tesis etme hakkı, Kültürel etkinlik hakkı, Bir kültürel topluluk üyesi olarak tanınma hakkı, kamu makamları ile ilişkilerde kendi dilini kullanma hakkı, Fikri mülkiyet hakkı, Bilgiye ulaşma hakkı, Kültürel mirastan yararlanma hakkı, Yetişkinlerin eğitim hakkı, Yüksek nitelikli öğrenim görme hakkı düzenlenmiştir. Ayrıca Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri sözleşmesi, Ulusal Azınlıkların Korunması Hakkında Çerçeve Sözleşmesi, gibi önemli sözleşmelerin AB üyelik sürecinde Kopenhag kriterleri de esas alınarak yaşama geçirilmesi gerekmektedir.

b- Dünya örneklerinde sorunun çözümü

Farklı kültür ve halkların olduğu ülke örneklerinden yola çıkarak Türkiye’de sorunun kendisine özgü çözümü konusunda sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkündür.

1- UNESCO nun MOST (Sosyal Değişimlerin Yönetimi) programı çerçevesinde yapılan araştırmalar sonucu şu kategoriler ortaya çıkmıştır. a-Tek dil konuşulan ülkeler, eğitim dahil tek dil politikası uygulanmaktadır. b-Bazı ülkeler tek ulusal dil ve o dilde eğitim politikası izlemekle birlikte bölgesel dilleri ve göçmenlerin dillerini hesaba katarak farklı dillere sınırlı öğrenim ve uygulama olanakları tanımaktadırlar (Fransa, İtalya, Bulgaristan gibi) c-Çoğunluğun dilinin egemen olduğu, bazı yerlerde geçici olarak başkaca resmi dillerin kabul edildiği ülkeler.(ABD) d-Çok dilli ülkelerde farklılık teşvik edilmemekte, ülkenin çok dilli niteliği kabul edilmektedir. (Belçika, İsviçre gibi) e-Kanada örneği ülkeler, iki resmi dil kabul edilmiş. f-Farklı kültürleri tatmin eden çok kültürlülüğü kabul ederken, aynı zamanda merkezi idarenin egemenliğine vurgu yapan, kamu yönetiminde devletin tek iletişim dili kullandığı ülkeler (Sovyetler, Yugoslavya)

2- Çok kültürlü ülkelerde farklı kültürleri tanıyan, tanımayan ülkeler olduğu gerçeği ışığında şu kategoriler ortaya çıkmaktadır. a-Dil yönünden bağdaşık ülkeler, Asimilasyon ve entegrasyan uygulayan Brezilya, Çin, Endonezya, b-Azınlık diline ulusal üstü belgeler ışığında kullanılma hakkı tanıyan ülkeler, Avusturya, İtalya, Türkiye (Lozan anlaşması ile sadece Ermeni, Rum ve Yahudilere tanınan haklar, 39 ncu madee haklarında Kürtler yararlandırılmamıştır), Yunanistan, c-ülkesinde resmi ve başka dillere hukuki statü tanıyan İngiltere, Fransa, d-bölgesel özerklik tanıyan Fransa, İtalya, İspanya, e-Bölge dil ayrımı uygulayan Belçika, İsviçre, f-Birden fazla resmi dil uygulayan Yeni Zellanda, İsrail, Kanada, g-Toplumsal yaşamda çok dillik uygulayan ABD, h-Sömürge dili yerine kendi dilini uygulayan Sudan, Cezayir, dillerin kullanımına karışmayan Avustralya gibi değişik uygulamalar bulunmaktadır.

1- Üniter devlet yapısı içinde dil ve kültür özerkliği uygulayan ülkeler: Fransa’da Oksitanca, Bretonca, Baskça, Flamanca, Korsikaca, İtalya’da Sardca, Almanca, Fransızca, Solvanca, Avusturya’da; Slovanca, Hırvatça, Çekçe, Macarca, Sorabca, ABD de; İspanyolca, Finlandiya’da; İsveççe Yunanistan da Türkçe uygulamada kullanılmaktadır.

2- Çok kültürlülük içinde Toprağa bağlı Özerklik, Eyalet Sistemi uygulayan ülkeler: İspanya (Katalan, Galiçya, Bask, Arogan, Belçika (Flamanca, Fransızca, Volanca, Almanca) İsrail (Arapça, İbranice) Kanada (Fransızca, İngilizce) Birden fazla resmi dili olan ülke sayısı 30 kadardır. Çin, Rusya, Hindistan, Filipinler, Pakistan bu ülkelerden bazılarıdır.

3- Çok kültürlülük sorununu bağımsızlıkla çözen ülkeler; Çekoslavakya (Çek ve Slovakya)

4- Çok Kültürlülük sorunu çözmek için asimilasyonu uygulayan ülkeler, Türkiye, Cezayir, Tunus, Suriye.

Çok kültürlülük sorununu aşması, Türkiye’nin iç barışı sağlaması, barış, güven huzur ortamını tesis etmesi ile AB müzakere sürecinin sağlıklı işleyeceği bir gerçektir. 21.Yüzyılda etnik yapılar tehdit olarak değil, zenginlik aracı olarak görülmekte, demokrasilerde birliğin harcı olarak değerlendirilmektedir.

c- Bölgesel özerklik tanıyan ülkeler

Çok kültürlü toplumlarda sosyal barışı ve bölge kültürlerinin gelişmesini sağlamanın bir başka yöntemi bölgesel özerklik tanımaktır. Fransa, İspanya, İtalya gibi tek resmi dil kullanan ülkeler ile birden fazla resmi dil kullanan İsviçre, Belçika, Hindistan, Finlandiye gibi ülkeler bölgesel özerklik politikası uygulayarak soruna çözüm bulmuşlardır. Bölgesel özerklik politikalarının temel amacı ülkenin bir bölgesinde azınlık dillerini korumaktır.

Üniter devlet yapısı içinde Fransa Korsika örneği,’yarı özerklik’ modeli olarak gösterilmektedir. Coğrafi yapı, Korsika dili, Korsika bölgesinin örgütlenmesinde özellikle coğrafyası ve tarihinden kaynaklanan özellikleri dikkate alınarak 1982 yılında statüsü bir yasa ile açıklığa kavuşmuştur.

Yasa ile tanınan özerklik statüsüne İspanya örneği gösterilmektedir. Ülkenin resmi dili İspanyolca ya da Kastilyandır. Katalan, Bask, Galiçya, Aragon dilleri ayrıca eyaletlerde resmi dil olarak kullanılmaktadır. Belçika örneği toprak ayrımı yapılması ve farklı dilleri konuşan toplumlara tam özerklik tanımıştır. İsrail iki resmi dili Arapça ve İbranice’yi konuşmaktadır. Finlandiya azınlık dilinin kullanılması için belirli bir nüfus oranını yeterli görmektedir. Ülkenin resmi dili Fince ve İsveççe olmasına rağmen, Laponca çoğunluk olduğu yerlerde kullanılmaktadır. Kanada iki dilli statüsünün uygulanması için yeterli sayının bulunmasına gerek duyan bir sistem uygulamakta ve çoğunluk oluşturan kültürün bağımsızlığa yönelmesi söz konusudur. ABD de resmi dil İngilizce olmasına rağmen Havai adalarında iki resmi dil kullanılmaktadır.

Bugün dünyada konuşulan dil sayısı 6000 devlet sayısı 197 dir. Buda birçok ülkenin çok kültürlü olduğunu gösteriyor. Azınlık ve insan hakları sorunları bu nedenle ülkelerin iç sorunu olmaktan çıkmıştır.

Her türden otonomi uygulamaları kendi içinde belirli ölçüde ademi merkeziyetçiliği barındırmakta ve bu nedenle de sıkı bir merkeziyetçilik şeklinde örgütlenmiş olan Fransa (Korsika örneği) veya Türkiye gibi devletler ve hükümetlerce reddedilmekte ya da en azından aşırı derecede kuşkulu karşılanmaktadır. Otonominin her biçimin sonuçta devletin dağılması ve ayrılmaya yol açacağı şeklinde bir korku mevcuttur. Uluslar arası anlaşmalar ya da devlet içi sözleşmelerle sonuca bağlanmış, başarı kazanmış otonomi örnekleri içinde Aland adaları, Güney Tirol, Grönland, Feröer adaları gösterilmektedir. Otonomi sıkça demokrasi ile ilişkilendirilmekte ve tanınması demokrasinin bir faktörü olarak ortaya çıkmaktadır. Fonksiyonel ya da işlevsel otonomi için Almanya’nın kuzeyinde ki Schleswig-Holstein eyaleti gösterilmektedir. Danimarka kökenli azınlığın ‘iç egemenlik hakkı’ olduğundan söz edilmektedir.

Teritoryal(bölgesel/yerel) otonomi, devlet sınırları içinde belirli bölgelerin özel statüye sahip olması demektir. Yerel yönetimler güçlendirilerek seçilmiş halk meclisleri kurulması önerilir. Yerel otonomi sadece belirli bölgede yerleşmiş ve tarihsel olarak gelişmiş bir aidiyet bilincine sahip halklar için bir örgütlenme modelidir. Bu tip otonomiler ağırlıklı olarak Avrupa’da görülmektedir. Özerk yürütme idaresi ve seçilmiş halk temsilciliklerinin dışında başka ortak özellikleri bulunmamaktadır.

Kültürel otonomi, bir halkın kültürel sorunlarının, yani yaşamının bir kısmını özerk olarak yönetmesi anlaşılıyor. Bu sınırlı özerklik modeli, bir azınlık için her şeyden önce kendi birliği ve kimliğini korumak için eğitim ve kültür alanlarında devletten bağımsız kurumlara sahip olmak önemli olduğu haller içindir. Ancak kültürlerin ayırt edici öğelerine çok kültürlülük ile azınlığın kültürü arasında sınır çekme ve azınlığın izalasyonu ve yabancılaşması tehlikesi, ayrılıkçı eğilimlere de yol açabilir. Diğer taraftansa kültürel kimliğin bir boyutu olarak, sınırın öbür tarafında bulunup bu halka mensup olan insanlarla engellenmeden ilişkiler kurma olanağı da söz konusu olmalıdır. Kültürel kimlik sınırın varlığı nedeniyle engellenmemeli, tam tersine halklar ve devletlerarasında sınırları aşan bir köprü rolü de oynayabilir.

 ‘İndigen Halkların Haklarına İlişkin Deklerasyon’, self determinasyon hakkının kullanılmasının spesifik bir biçimi olarak kültür, din, eğitim, iletişim, medya, sağlık, barınma, istihdam, sosyal refah, ekonomik faaliyetler toprak ve kaynakların idaresi, çevre ve mensup olmayanların girmesi gibi iç ve yerel işleriyle ilgili olan sorunlarda özerklik veya öz yönetim hakkı ve buna bağlı olarak bu otonom işleri finanse etmek için yollar ve araçlara baş vurma hakkına sahiptir.

Çok kültürlülük gereği adımlar atmak, sorunu çözmek üniter devlet yapısıyla çelişmemektedir. Siyasi/İdari mekanizmalarla/modellerle, kültürel haklar konusu iki apayrı alandır. TRT de Kürtçe yayının başlaması, Kürtçe Kurslar, radyo/Tv konusunda atılan adımlar AB reform çabaları göstermiş ki ülkeyi bölünmeye götürecek bir korku yaşamanın gereği yoktur.

II – Ulusal Hukuk Açısından

                   a) Sayın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, ilginç iddia ve söylemlerde bulunmuştur. Adeta kanun koyucu yerine geçip hukuk yaratmaya çalışmıştır. Sayın Başsavcının iddianamede yer alan şu söylemlerini dikkatle inceleyecek olursak:

 ‘Siyasi parti kapatma davalarının, ceza muhakemesi hukuku anlamında ceza davası olmaması, kapatmaya konu eylemlerin de ceza hukuku kapsamında suç olma zorunluluğunu gerektirmemektedir’ ‘

 ‘Bir siyasi partinin kapatılmasını gerektiren eylemlerin, ceza hukuku kapsamında mutlaka suç olarak düzenlenmesi ve bu konudaki davalarda mahkûmiyetle sonuçlanması gerekmemektedir. Ancak eylem aynı zamanda ceza hukuku kapsamında suç olarak düzenlenmiş ise, bu konuda ceza mahkemesindeki davaların sonuçlanmasını beklemeye gerek bulunmamaktadır. Kapatma davasına konu edilen eylemlerin işlendiği tarihlerin bir önemi yoktur. Eylemlerin üzerinden ne kadar süre geçse de, zamana yayılan bu eylemlere odaklaşma boyutunda bir bütünü oluşturmaları yönünden iddianamede dayanılması olasıdır.’

Yukarıda da belirtildiği gibi, bu söylemleriyle Sayın Başsavcı siyasi saiklerle hukuk yaratmaya çalışmıştır. Ceza hukuku açısından suç sayılamayan bir fiili ya da filleri, parti kapatma açısından delil olarak göstermeye çalışmıştır. Bu mantık, tüm çağcıl hukuk kriterlerini altüst etmektedir. Bu olsa olsa, antidemokratik siyasi bir norm yaratmadır.

Ayrıca düşünce ve ifade özgürlüğüne yapılacak en büyük engel olur. Kaldı ki, siyasi partiler düşünce ve somut politikalarını kitlelere rahat bir şekilde ulaştırmak zorundadır. Yasal çerçeveler içinde yapılan söylem ve eylemler de bir nevi engellenmek istenmektedir. Bunu kabul etmemiz mümkün değildir. Hukuksal mantığın tahlilini ve değerlendirmesini de Yüce Mahkeme’nin demokratik hukuk kriterleri açısından ele alacağına olan inancımızı ifade etmek istiyoruz.

                   b) Bununla da yetinmiyor Sayın Başsavcı, bir suçun işlenmesini partinin kapatılması için yeterli görmektedir. Suçun ya da eylemin yargı sürecini beklemeye gerek olmadığını savunmaktadır. Bu saptamanın hukuka aykırı olduğunu, bırakın hukukçuları, konuya duyarlı tüm vatandaşlar da bilmektedir. Sayın Başsavcının bunu hangi mantıkla talep ettiğini gerçekten anlamakta zorluk çekiyoruz.

İddianamenin bütününde de anlaşıldığı gibi, Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması için, alelacele hazırlanmış ‘delil ikame’ kolaylığı seçilerek ve içinde her türlü hukuk dışı söylem ve taleplerin yer aldığı bir iddianameyle karşı karşıyayız.

D – PARTİ KAPATMAYI ÖNGÖREN YASAL MEVZUAT

                   1- Anayasada yapılan son değişiklikler ve bu doğrultuda Siyasi Partiler Yasası’ndaki uyum düzenlemeleri aynı yasa maddelerine dayanarak kapatma isteyen Sayın Savcının görüşlerini doğrulamıyor. Bu bağlamda;

                   a) Anayasa’nın 68/4 maddesi, bir siyasi partinin 68/4 fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin yoğun işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir.

Halkın Emek partisi (HEP) in kapatılması istemi ile açılan davada ‘odak olma’ iddiası yerinde görülmemiş ve red edilmiştir. HAK-PAR hakkında açılan davada,’federasyon istemi ‘dahi kapatılma için yeterli görülmemiş ve dava red edilmiştir.

                   b) Anayasa’nın 69/6. maddesi;

Bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya TBMM’deki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş olur.

                   c) Ayrıca Anayasa 69/7. maddeye göre de; Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatma yerine, koşulların oluşması halinde dava konusu fiillerin ağırlığına göre, ilgili siyasi partinin devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verilebileceğini öngörmektedir. Siyasi Partiler Yasası’nın 101 ve 103. maddeleri de aynı düzenlemeleri içermektedir.

                   2- Madde metinlerinde açıkça ifade edildiği gibi ”” fiiller’.. zımnen veya açıkça kararlılık içinde işlendiği taktirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır’. (69/6)

Anayasa Mahkemesi’nin 68/4 böyle bir mahkeme kararıyla kesinleşen kanıtlarla tespitini yapıp kararını verir.

Bunun dışında, varsayımlarla, muhtemel oluşacak, ama oluşmamış kanıtlarla hiçbir mahkeme, şahısları ve tüzel kişileri cezalandıramaz. Buna rağmen verilecek her karar siyasidir.

E – DAVA SİYASİDİR

                   1) Yargıtay Sayın Cumhuriyet Başsavcısının, iddianamenin birçok yerinde Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması gerektiğini hukuk dışı talepleriyle ifade ederek, davanın siyasi bir anlayışla açıldığını ispatlamıştır.

                   2) Kapatma isteminin dayandırıldığı kanıtların başında, Demokratik Toplum Partisi kurulmadan önce Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla yaptığı haftalık olağan görüşmeleri yer alıyor. Bilindiği üzere Abdullah Öcalan’ın da her siyasi tutuklu ve hükümlü gibi avukatlarıyla görüşme hakkı vardır. Bu hak, yasal bir çerçevede gerçekleştiği gibi, devletin yetkili organları tarafından da bilinmekte ve takip edilmektedir. Bu görüşmelerde, avukatları ile kendisi arasında geçen diyalog ve görüşmeler sonrasında avukatların yapmış oldukları açıklamalar ya da söylemler Demokratik Toplum Partisi’nin bilgisi dışındadır. Hukuken herhangi bir nedensellik bağı da oluşturmamaktadır.

İddianamede tüm bu görüşme notlarının kaynağı da belirtilmemektedir. Sayın Başsavcının kaynak olarak gösterdiği internet siteleri, maddi hukuk anlamında ne kadar güvenilir kaynaklar ya da kanıtlar olabilir’ İnternet sitesi açmak ve bu sitelerde istenilen her konuda yazı ya da haber yapılabileceği herkes tarafından bilindiği bir gerçektir. Bu internet sitelerinin dışında başka bir kaynak gösterilmemiştir.

Bilindiği gibi ‘İmralı Kapalı Cezaevi’ kişiye özel bir cezaevi olup, iç yönetmeliği de ‘kişiye özel’ tek kişilik bir yönetmeliktir. Çok sıkı korunan,avukat ve aile görüşmelerinde içeri kaleme dahi sokulmayan koşullarda yapılan görüşmeler; çıkarılan bir yasa ile hakim gözetiminde yapılmaktadır. Yapılan tüm görüşmeler kayıt altında olup, sayın savcı bu resmi kayıtları istememiş ve bunların hiçbirine iddialarını dayandırmamıştır.

Kaldı ki, bu görüşmeler iddianamede yer aldığı gibi olsa dahi, yasa dışı herhangi bir söylem yoktur. İddianamede yer alan görüşmelerde şiddet ve şiddete çağrı yoktur. Aksine ülkenin birliği içinde Demokratik Cumhuriyet yapılanmalarına ve silahtan arındırılmış barışçıl söylemlere ısrarla vurgular yapıldığı görülmektedir.

                   3) Ayrıca görüşme notlarında; ABD, AB, Ortadoğu, Türkiye ve Kürtlerle ilgili ve değişik konularda tahlil, görüş ve öneriler var. Başsavcı sadece DTP’ye ilişkin kısımları cımbızlamış. Hukuken bağ kurmak zorlamasını seçmiştir.

                   4) Görüşmeler cezaevi idaresinin bilgisi ve denetimi altında yapılmakta ve görüşme notlarının bir fotokopisi de cezaevi idaresince alınmaktadır. Görüşme yasaldır. Alınan notlar suç oluşturmamaktadır. Suç oluşturması durumunda cezaevi idaresinin müdahalesi söz konusu olacaktı. Dolayısıyla bu notların yayınlanması da suç oluşturmaz diye düşünüyoruz.

                   5) İddianamede, ulusal çapta yayın yapan bazı gazetelerin iddia üzerinde yaptığı bazı haberlerin de kaynak olarak gösterildiği görülmektedir. Oysaki bu haberlerde yer alan iddialar hukuki anlamda kanıt teşkil etmemekle birlikte, bunun tespiti de yetkili organlar tarafından yapılmamıştır.

Bu haberlerden bir tanesi de HADEP Eski Genel Başkan Yardımcılarından Hikmet Fidan’ın öldürülmesi olayı ile ilgilidir. İddianamede Fidan’ın öldürülmesinin gerekçesi şöyle açıklanıyor:

” Hikmet Fidan’da bu aşamada Demokratik Toplum Hareketi adı altında (Öcalan’ın talimatları gereği!) faaliyete başlayan partililerin çalışmalara katılması yolundaki davetine olumsuz yanıt vermiştir. DTP’ye ret yanıtı veren ve bu arada PKK’nın muhalifi PWD ile ilişkisi ortaya çıkan Hikmet Fidan 06.07.2005 tarihinde Diyarbakır’da tuzağa düşürülerek bilinmeyen bir PKK mensubu terörist tarafından ensesine ateş edilmek suretiyle öldürülmüş, tuzağa düşürenler yargılanarak mahkûm edilmişlerdir. Bundan sonra olaya DTP’nin yaklaşımı başlı başına ele alınması gereken mahiyettedir. Zira hiçbir DTP (DEHAP)’lı olayı kınayamamış, hatta cenazenin kaldırılması için Diyarbakır Büyükşehir BELEDİYEsinden ambulans talebi dahi ‘deposu delik’ gerekçesi ile karşılanmamıştır’ şeklinde uzun bir açıklamaya yer vermektedir.

Bu alıntıdan da anlaşılacağı üzere, Sayın Başsavcı bazı gazeteciler tarafından ortaya atılan bu senaryoları fazlasıyla ciddiye almıştır. Bu iddiaların herhangi somut bir kanıtı olmadığı gibi, Demokratik Toplum Partisi ile bağdaştırılmasını da anlamış değiliz. Bilindiği gibi, cinayetin kimler tarafından organize edildiği henüz yargı mercilerince de tespit edilmemiştir. Demokratik Toplum Partisi, şiddete karşı olduğunu her fırsatta dile getirmiş, bütün sorunların barış ve diyalogla çözüleceğine işaret etmiştir.

Sayın Başsavcı bu konuda sağlıklı bir araştırma yapmış olsaydı, DTP nin kurucu başkanı ile birlikte birçok kurucusunun taziye ziyaretinde bulunduğunu, cenaze törenine katıldığını ve böylesi şiddet eylemlerine karşı tavır aldığını öğrenmiş olacaktı.

                   6) Sayın Başsavcının Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması için gösterdiği ilginç kanıtlarından bir tanesi de Yazar Adalet Ağaoğlu’nun İnsan Hakları Derneği’nden istifa etmesidir. Sayın Ağaoğlu, bir aydın olarak kendi kararıyla ve çeşitli gerekçeleriyle İHD’den istifa etmiştir. Sayın Başsavcının karıştırdığını düşündüğümüz metin, Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması için hazırlanmış iddianamedir.

İHD ise, insan hakları alanında faaliyet yürüten bir sivil toplum örgütüdür. Demokratik Toplum Partisi ile resmi hiçbir bağı yoktur. Ancak Sayın Başsavcının aynı paragrafta yer alan ‘Bulunması gereken konumla ilgisiz bir konuma sürüklendiği anlaşılan İHD’nin davalı DTP (ve terör örgütü PKK) ile hemen her platformda ortak görüş bildirmesinin ” şeklindeki ifadesi, olayın siyasi bir bakış açısı ile değerlendirildiğinin tipik kanıtıdır.

İnsan hakları kuruluşlarını ve demokratik kitle örgütlerini DTP yandaşı dolayısıyla yasa dışı gösterme gayreti bir zorlamadır. Ayrıca haksız ve hukuk dışıdır.

Sayın Adalet Ağaoğlu yaptığı açıklama ile bu iddiayı da boşa çıkarmıştır. Kapatılma gerekçesi olarak beyanlarının alınmasına karşı tepkisi basında yer aldı.Kaldı ki Ağaoğlu’nun bir dernek ile ilgili beyanlarının bir siyasi partinin kapatılması gerekçesi yapılması ,hukuki illiyetin bulunmaması nedeniylede zorlama bir gerekçedir.

                   7) Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması için kanıt olarak gösterilen ve iddianamede ‘Demokratik Toplum Partisi’nin Kuruluşundan Sonraki Eylemler’ başlığı altında yer alan 141 eylemin büyük bir çoğunluğunun yargılaması devam ederken, birçoğu da hala hazırlık soruşturması evresindedir. Kanıt olarak gösterilen bu eylemlerden sadece 3 tanesi Yargıtay tarafından da onanarak kesinleşmiştir. Gerçek veya tüzel kişiler doğmadan suç işleyemezler, bu hukukende biyolojik olarak da mümkün değildir. Bu üç davadan biri de DTP kurulmadan önceki bir zaman diliminin hadisesidir. Kanıt olarak gösterilen diğer eylemlerden 30’u hala soruşturma aşamasında iken, 91 tanesinin yargılaması devam etmektedir. 14 tanesi birinci derece mahkeme tarafından karar verilmiş ancak henüz kesinleşmemiştir. Bu eylemlerden bir tanesi beraatla sonuçlanmış, bir tanesi de soruşturma dışı tutulmuştur.

                   8) İddianamede kanıt olarak gösterilen eylemlerden bazıları da oldukça ilginçtir. Şöyle ki; Eylemlerden, iddianamenin 89. sayfasında yer alan, PKK tarafından kaçırılan 8 askerin kaçırılması olayında Demokratik Toplum Partisi üyesi Milletvekillerinin bu askerlerin geri getirilmesinde üstlendikleri insancıl rol gereğince, haklarında açılan soruşturma da yer almıştır.

Oysaki bütün kamuoyunun da bildiği gibi, Demokratik Toplum Partisi sadece insan hayatına verdiği değer itibariyle, üstüne düşen görevi yerine getirmiştir. Bu konuda sadece insani reflekslerle hareket etmişlerdir. Tek amaçları bu sekiz askerin yaşamlarına bir zarar gelmeden evlerine dönebilmelerinin yolunu açmaktı. Nihayetinde Kuzey Irak Yerel yönetimi ile ABD yetkililerinin girişimleri sonucu, aralarında DTP milletvekillerinin de hazır bulunduğu bir heyete askerler teslim edilmiş. ABD yetkilileri askerleri Türkiye’ye getirmiştir. Ne yazık ki soruşturmaya uğrayan, tutuklanan ve haksız saldırılara muhatap olan 8 askerin ilk duruşmada serbest bırakılması ile kamu vicdanı bir nebze olsun rahatlamışsa da, bu olayda imali ve kusuru bulunanlar hakkında herhangi bir soruşturma açılmazken, yaşam hakkını savunan DTP’ nin bu nedenle kapatılmasını istemek acı bir tezat olarak ortaya çıkmaktadır.

                   9) Yine iddianamenin 82. sayfasında yer alan ve Diyarbakır Kayapınar BELEDİYEsi tarafından yaptırılan havuzun Kürdistan haritasına benzediği gerekçesiyle Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan dava da kanıt olarak gösterilmiştir. Ancak dava geçtiğimiz günlerde BERAATLA sonuçlanmıştır. Diyarbakır 6.Ağır Ceza mahkemesinin 27.11.2007 tarih 2007/277Esas kararı ektedir.

                   10) İddianamede yer alan ve kanıt olarak gösterilen ilginç eylemleri özetle aktarmaya devam ediyoruz. 76. sayfada yer alan Kars İl Başkanı Mahmut Alınak tarafından Başbakan’a Kürtçe Mektup gönderilmesi Siyasi Partiler Yasası’na aykırı bulunduğu gerekçesiyle hakkında açılan ve halen devam eden dava da kanıt olarak gösterilmiştir. Oysaki demokratik bir hukuk devletinde kişiler, içeriğinde şiddet veya şiddete çağrı ve hukuka aykırı olmadıkça, istedikleri dilden taleplerini ilgili yerlere gönderebilmelidir. Çağımızda herkesin kendi anadiliyle konuşma, okuma ve yazma hakkı olmalıdır.

                   11) İddianamenin 72. sayfasında yer alan ve 86. sıradaki eylem olarak gösterilen dava konusu eylem, DTP’nin kuruluşundan önce işlenmiştir.Tüzel veya gerçek kişilerin daha doğmadan sorumlu tutulması mümkün değildir. Bu eylem bile kapatılmaya kanıt olarak gösterilmiştir.

                   12) İddianamenin 88. sayfasında ve 130. sırada gösterilen dava da hukuk adına kabul edilemez. Şu an DTP Milletvekilleri olan Aysel Tuğluk ve Ayla Akat Ata, Abdullah Öcalan’ın avukatlığını yaptıkları sırada, ‘Öcalan’ın talimatlarını gerekli gördükleri yerlere iletmeleri’ nedeniyle haklarında açılan dava da kanıt olarak gösterilmiştir. Ancak her ikisi de avukat olup, kendi görevlerini icra etmişlerdir. Görevlerini de yasal çerçeve içerisinde yapmışlardır. Bu ilişkiyi talimat olarak değerlendirmek, Avukatlık Yasasına aykırıdır. Avukatlar, kendi özgür iradeleriyle DTP’ye katılmışlardır. Anayasada ya da diğer yasal mevzuatta avukatların siyaset yapması önünde hiçbir engel yoktur. Dolayısıyla onlar da istediği partiye girip siyasi faaliyetlerde bulunabilirler.

                   13) İddianamenin 77. sayfasında yer alan ve Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması için öne sürülen kanıtlardan bir tanesi de Hakkâri’de düzenlenen bir sempozyumdur. Hakkari BELEDİYEsi ve DTP Hakkari İl yönetimi tarafından ‘Kürt Dili Eğitim Hareketi’ adı altında organize edilen bu sempozyum sırf konusu ve taşıdığı başlığı gereği, ilgililer hakkında ceza davası açılmıştır. Ceza davası halen devam ederken, Sayın Başsavcı bunu da vahim görmüştür.

Oysaki bütün BELEDİYEler ve siyasi parti teşkilatları bu tür sosyal ve eğitici panel, seminer ve sempozyumlar düzenlemektedir. Bu etkinlik, Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması için kanıt olarak gösterilmesi, demokratik bir hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır.

                   14) İddianamede yer alan ‘PKK’lı teröristlerin yol kesip, 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan milletvekilliği seçimleri için DTP destekli seçime giren seçimden sonra DTP’ye katılan bağımsız adaylara oy verilmesi için propaganda yapması durumun ne derece vahim olduğunun kanıtıdır’ şeklindeki ifade, gerçek dışı olmakla beraber, bunu kanıtlayan herhangi bir veri de sunulmamıştır. Sayın Başsavcı kanıt göstermek adına her tür hukuk dışı, sadece söylentilere dayalı eylem ve fiilleri sıralamıştır. Kaldı ki böylesi bir propaganda gerçek olsa bile,DTP’yi suçlama nedeni olamaz.

                   15) İddianamede adı geçen Aydın Doğan ve Hasan Çakkalkurt hakkında 23.05.2007 tarihinde İstanbul 11.ağır Ceza mahkemesi 2006/384 esas sayılı beraet kararı ekte sunulmuştur. Davanın açıldığı 16.11.2007 öncesi beraet kararı bulunmasına rağmen kapatılma gerekçesi yapılmıştır.

                   16) İddianamede adı geçen Medeni Kırıcı ile Büro Görmez hakkında 12.12.2007 tarihinde Kocaeli 3.asliye Ceza mahkemesinin verdiği beraet kararı ektedir.

                   17) Ali Sever hakkında Van 4.Ağır ceza Mahkemesinde açılan dava 03.10.2007 tarih 2007/19 esas sayılı kararla beraetle sonuçlanmış olup karar ektedir.

                   18) Sayın Başsavcının ‘Parti mensuplarının eylemleri propaganda boyutlarını aşarak şiddet eylemlerinde görev almaya, terör örgütü bildirilerini halka dağıtmaya, talimatlara uymayanları tehdide, adliye binalarına bomba koymaya, terör örgütüne eleman kazandırıp, kırsala göndermeye, teröristlerin talimatlarını alıp, gereğini yapmaya, partililerin örgüt kamplarına gidip, toplantılara katılmasına, buralarda eğitim aldıktan sonra ülkeye dönüp faaliyette bulunmaya, hatta gösterdikleri liyakat gözetilerek milletvekili olmaya, terör örgütünün ihtiyaçlarını karşılamak için halktan para toplamaya dönüşmüştür. Davalı partinin eylemlerinin demokratik hukuk düzeninde olması gereken hiçbir unsuru taşımadığı gibi, olmaması gereken tüm unsurları taşıdığı tartışmaya yer vermeyecek bir gerçeklik olarak önümüzdedir’ şeklindeki siyasi değerlendirmesi, hukuken ispatlanmamış şahsi ve kasti düşünce ürünü olup, gerçek dışıdır. Yukarıda anlatılan söylemlerin hiçbiri iddianamede yer alan ve kanıt olarak gösterilen eylemlerin içeriğinde yoktur. Kaldı ki bu eylemler ve söylemler neticesinde açılan davaların hiçbiri daha kesinleşmiş değildir. Kaldı ki DTP milletvekillerinin seçilme kriterleri tamamen sayın savcının ‘sübjektif yaklaşımı ve düşüncesi’ olup, halkın özgür iradesine, adil temsile ve TBMM nin de manevi şahsiyetine daha saygılı olması beklenirdi.

                   19) İddianame de yer alan 141 eylem, (konuşma, açıklama ve slogan olarak) açılan soruşturmalara dayanılarak kapatılma gerekçesi yapılmıştır.

Parti Meclisi,Merkez Yürütme Kurulu,Parti Meclis Grubu olarak SPK da 101 ve 103 ncü madde anlamında tek bir açıklamaya dayanılmamıştır. Parti tüzel kişiliğini bağlamayan, bireysel açıklamalar nedeni ile ‘odak’ olma iddiasının unsurları gerçekleşmemiştir.

Irkçılık, savaş kışkırtıcılığı, insanlığa karşı suçlar ve ayırımcılık, toplumu şiddet kullanmaya çağrı ve tahrik 21.yüzyılda en önemli suçlar olup,DTP ve Kürt halkına yönelene saldırıları teşvik eden diğer partiler hakkında sayın savcının hiçbir işlem yapmaması çifte standardı uygulaması kabul edilemez. Ekte sunduğumuz sadece 22 temmuz seçimleri sonrası DTP ye yönelen saldırılar, örgütlü ve planlı olmasına rağmen sayın savcılar harekete geçmemiştir. DTP binalarını kurşunlayanlar kahraman muamelesi görmüş ve hemen salıverilmiştir. Hukukun işlemediği yerde adalet olmaz,adaletin olmadığı yerde herkes suçlu duruma düşebilir. Yargıtay Başsavcılığı son on yılda yapılan reformları ve anayasa değişikliklerini dikkate almamıştır. Anayasalar ve yasalar da eğişim geçirir, hukuk yargı demokrasinin gelişmesi önünde tutucu-muhafazakar bir engel olmamalıdır. Aksine demokrasi ve özgürlükleri genişleten çağa uyduran, toplumu dönüştüren gerçek fonksiyonunu, rolünü oynamalıdır.

Toplumu dönüştüren iki güç vardır. Biri siyaset diğeri hukuktur. Ancak hukuk Şemdinli davasında, savcısına sahip çıkmayarak, Danıştay saldırısında çetelerin üzerine gidemeyerek iyi sınav vermiyor. Yargının askerileştirilmesi ve suç çetelerinin aleni cinayetlerine rağmen ‘görevsizlik ‘kararları ile Askeri yargı da tahliye edilmeleri kamu vicdanını sızlatmaktadır

SPK 78 nci maddesinde yazılı anayasanın 2 ve 3 ncü maddesini ihlal eden herhangi bir eylem söz konusu değildir. 81 inci madde anayasanın 68 ve 69 uncu maddelerine aykırı olup, RTÜK tarafından Kürtçe yayın yapıldığı ve eğitim önünde ki bazı engellerin kaldırılması istemi tamamen demokratik bir taleptir.

SPK 101 nci madde uyarınca Yargıtay başsavcılığı denetiminden geçen ve onay alan tüzük ve programda yasalara aykırılık bulunmamaktadır.

SPK 103/2 nci maddeye göre parti yetkili organlarının suç teşkil eden bir eylemi söz konusu olmadığı gibi, bu konuda da çifte standart uygulanmaktadır. Ergenekon gibi çetelerin kurduğu silahlı olan ve yasadışı eylemleri bulunan cinayet işleyen siyasi partiler hakkında soruşturma açılmazken, TCK nun 215 nci maddesinde üst müeyyidesi altı ay hapis olan suçların ‘sayın’ dediği için açılan soruşturmaların kapatılma gerekçesi olarak gösterilmesi demokratik siyasete ‘orantısız’ bir müdahale olup, demokratik siyasal yaşama yasakçı bir müdahaledir.

20) Parti programında yer alan ana dilde eğitim, Kürt sorunun barışçıl çözümün istenmesinin, Kürt varlığı ve kimliğinin tanınmasının istenmesinin, demokratik yönetim için sivil toplum örgütlerinin güçlendirilmesi, demokratik toplum için yeni bir anaysa istenmesinin kapatılma gerekçesi olarak gösterilmesi dehşet vericidir.

Yargı demokratikleşmenin önünde engel değil, demokratik hak ve özgürlüklerin korunması için vardır. AİHM, ÖZDEP kararı bu nedenle tekrar tekrar okunmalıdır. Parti programında Kürt sorunun çözümü projesinin kapatılma gerekçesi teşkil etmediği, siyasi partilerin bunun için var olduğu yazılıdır. Yasal ve demokratik yollardan siyasi partilerin projelerini halka anlatması ve oy alması ile seçilerek var olurlar. Bugün mecliste bir grubu bulunan ve milyonlarca seçmenin sevgisini kazanmış bir partinin bu şekilde suçlanması kapatılmasının istenmesi evrensel hukuk ile bağdaşmadığı gibi, anayasa ve ulusal yasalarımızı da aykırıdır.

F – DAVA KONUSU EYLEMLERİN İÇERİĞİ

Devam eden veya sonuçlarını kesin bilmediğimiz, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının iddianamede altını çizdiği ve suç olarak nitelendirdiği, olay tutanaklarındaki alıntılar bile, suç kastı olmadığı gibi, bir bütün olarak da söylem ve eylemlerin suç oluşturmayacağı açıktır.

                   1) Dosya kapsamından görüleceği gibi, suç işlediği iddia edilen eylemcilerin tümünde ortak olarak savunulan istemler barışçıl ve insanidir.

                   2) Düşünce özgürlüğü, ülkenin demokratikleşmesi toplumsal uzlaşma, bölgede ve ülkede barış teması işlenmektedir.

                   3) Eylemler, siyasal bir hakkın kullanılması çerçevesinde olup, görüş ve düşünceler ifade edilmekte, hiç birinde ŞİDDETE çağrı bulunmamaktadır. Kaldı ki iddianameye konu tek bir şiddet eylemi de bulunmamaktadır.

                   4) Eylemcilerin bir kısmında bu doğrultudaki bildiri, senelik takvim, afiş ve benzeri dokümanlar ele geçirilmiş ve bunlar suç unsuru sayılmıştır.

                   5) Yine eylemlerin tümünde ülkenin birliğinden ve halkların kardeşliğinden söz edilmiştir.

                   6) Şiddeti ve çatışmayı çağrıştıracak provokasyonlara dikkat çekilerek, herkesi karşı duruşa davet vardır.

                   7) Çifte hukuka karşı, hukuki eşitlik savunulmakta, cezaevlerindeki anti-demokratik, insan haklarına aykırı yaşam biçimine, tecride, izolasyona karşı, çağcıl adalet talep edilmektedir.

                   8) Tüm tutuklu ve hükümlülerin aileleri ve avukatlarıyla yasaların öngördüğü şekilde görüştürülmeleri ve sağlıklı bir yaşam hakkının sağlanması talep edilmektedir. Hukukun eşitlik ilkesi gereğince, Abdullah Öcalan’ın da bu haklardan yararlanması gerektiğini yasal bir istem olarak belirtmektedirler.

                   9) Sayın başsavcının en çarpıcı değerlendirmelerinden bir tanesi de, -yukarıda da bahsettiğimiz gibi- siyasi yasaklar için şöyledir: ‘Anayasa’nın 68/4 maddesinde sayılan hususlara aykırı eylemlerin mevcudiyeti yeterlidir. Bu eylemlerin suç teşkil etmesi ve bu eylemlere ilişkin ceza davasının mahkûmiyetle sonuçlanmaması gerekmez’ diyor. Türkiye cumhuriyeti bir hukuk devletidir, ‘aşiret devleti’ olmadığı gibi, ‘kolektif suçlama’ mantığı da çağın gerisinde kaldı.

Bu hukuk mantığını kabul etmek mümkün değildir. Bir eylem suç teşkil etmiyorsa, ceza davasında mahkûmiyet değil de beraatla veya sonuçları itibariyle benzer bir karar veya uygulamayla sonuçlanıyorsa, bunun anayasaya aykırılığı da söz konusu olamaz.

Bu nedenle böylesi basit bir mantık, suç oluşturamaz ve bir siyasi partinin kapatılmasına neden olamaz.

                   10) Devletin her kademesinde bulunan yetkililere seslenerek, düşünceler ifade edilmiştir, çözüm önerileriyle birlikte meşru taleplerde bulunulmaktadır.

                   11) Ayrıca sıralanan eylemlerin bir kısmı, Parti Tüzel Kişiliği’nin bilgisi ve iradesi dışında oluşmuş şahsi eylemlerdir. Partinin düzenlediği etkinliklerde; Parti yöneticilerinin irade ve bilgisi dışında, uyarılara rağmen on binlerce insanın katıldığı bir miting veya eylemde birkaç kişinin, yasa dışı slogan atması ve provakatif çıkışlar o partinin kapatılmasına hiçbir şekilde neden olarak gösterilemez. Bu tür toplantılarda,toplantıyı düzenleyicileri gerekli uyarıları yapmıştır.

                   12) Sayın Başsavcı, tüm bu eylemlerin ve kendi görüşlerinin hangi yasanın hangi maddelerine dayandırdığı ve hangi olayın kesin mahkeme kararıyla kanıtlandığını göstermeden, Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nın birkaç maddesini iddianameye aktararak, Demokratik Toplum Partisi’nin temelli kapatma talebinde bulunmaktadır.

                   13) Daha önce kapatılan bazı siyasi partiler Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılması için de örnek gösterilmektedir.

Bunlar örnek olamayacakları gibi, bir iki istisna dışında, yapılan başvurular sonucunda AİHM, adil yargılama yapılmadığı gerekçesiyle, İHLAL ve YARGILANMANIN YENİLENMESİ kararları vererek, Türkiye’yi büyük miktarda tazminat ödemeye mahkûm etmiştir.

G – İDDİANAMEDE YER ALAN BAZI DEĞERLENDİRMELER

                   1) Yargıtay Cumhuriyet Sayın Başsavcısı, DTP Tüzüğünün 3. maddesinin (c) bendinde yer alan ‘Türkiye Cumhuriyetinin Türkler, Kürtler ve diğer etnik aidiyetler tarafından kurulduğunu ve kardeşliğin temelinin tarihin derinliklerinde yattığını beyan eder; halkların geleceğini ve Kürt sorununun çözümünü ortak vatanda özgür birliktelikte ve Demokratik Cumhuriyette görür’ ifadesi ile (e) bendinde yer alan ‘Herkese ayrımsız, anadilinde eğitim ve öğretim hakkının sağlanması’ şeklindeki ifadeyi anayasaya aykırılık teşkil ettiğini iddia ederek, Demokratik Toplum Partisi’nin ‘devletin tekliği’ ilkesini ihlal ettiğini öne sürmüştür. Oysaki Türkiye Cumhuriyeti’nin Türkler, Kürtler ve diğer etnik aidiyetler tarafından kurulduğunu Türkiye’deki tüm toplumlar kabul etmektedir. Bunun böyle olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Ayrıca Türkiye’de yaşayan bütün halklar için bir gurur kaynağıdır. Bu söylemin anayasa aykırılık teşkil edeceği düşünülemez.

Anadilde eğitim ve öğretim hakkını talep etmek, demokratik bir devlette suç olmasa gerek. Anadilde eğitim ve öğretim hakkını istemek, insanın en doğal hakkıdır. Unutulmaması gereken bir nokta da, Demokratik Toplum Partisi, bir siyasi partidir. Her siyasi parti gibi, DTP’nin bir tüzük ve programı vardır. Bu tüzük ve programını kamuoyuna açıklar ve buna göre de politikalar izler. Demokrasinin işleyebilmesi için, tıpkı gerçek kişiler gibi, siyasi partiler de ifade özgürlüğüne sahip olması gerekir.

                   2) Demokratik Toplum Partisi’nin programından kesitler alarak iddianamede kanıt olarak gösteren Sayın Başsavcının, yaptığı alıntıların hiçbirinde hukuka aykırı bir söylem yoktur. Aksine bunların zaten Anayasa’da yer alması gereken toplumsal içerikli taleplerdir. Zaten hazırlanan Anayasa Taslağı’nda da bu taleplerin büyük bir çoğunluğunun yer alacağı bilinen bir gerçekliktir. Kaldı ki siyasi partilerin program ve tüzüklerini inceleyen başsavcılık yasalara aykırılık durumunda, ilgili partiyi ihtar etmesi, buna uyulmadığı takdirde Anayasa mahkemesinde ilgi partiye ihtar edilmesi davası açması gerekirdi. Sayın savcı DTP ile ilgili incelemelerinde program ile ilgili bir aykırılık görmemiştir. Sadece tüzük ile, ilgili olarak ‘eş başkanlık’ sistemine ve bazı üyelerin üye olma yasağına dikkat çekmiştir. DTP bu yasal düzenlemeleri zamanında yapmıştır. Buna rağmen kapatılma gerekçesi yapılması, zorlama hukuka aykırı gerekçe arayışının sonucudur.

                   3) İddianamede yer alan şu değerlendirme, Sayın Başsavcının siyasi saiklerle hareket ettiğini ispatlamaktadır. ‘Çok daha açık söylemek gerekirse terör örgütünü kınama veya eylemlerinin yanlışlığını, çocuk yaşlı kadın ayrımı gözetmeden insanları terörist yöntemlerle katletmenin bir insanlık suçu olduğunu söyleyememe demokratik hukuk devletinin hiçbir ilkesi ile açıklanamaz. Bu durum ancak kişilerin aslında demokrasi ile ilgilerinin olmayıp, örgüt tarafından verilen görevi yerine getirmek için demokrasiyi zorlamak ve toplumda kin ve düşmanlık duyguları oluşturmak üzere siyasi parti bünyesinde toplanması biçiminde izah edilebilir. Teröre terör diyemeyen bir mantık ya teröristtir ya da kendisini görevlendiren örgütten ölesiye korkandır! Bu davranışlara ilişkin güncel değerlendirmeler nasıl olursa olsun, sonraki on yıllar hatta yüzyıllarda dahi bu davranışları sergileyenler ve çeşitli çıkarları uğruna görünüşte kınadıkları terörü el altından destekleyen odaklar toplumsal yargılara konu olacaktır. Zira terör insanın insan olma niteliklerine aykırı bir davranış biçimidir.’

 ‘Davalı partinin hedeflerine ulaşmada bölücü terör örgütü yolu ile şiddet unsurunu kullanma ve savunmada kararlı olduğu görülmekte, bu durumda toplumun huzur ve güvenliği için temelli kapatılma istemi ile dava açılması sosyal, SİYASAL ve hukuksal yönlerden bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır’ şeklindeki tespit ve söyleminden de anlaşılacağı üzere, Sayın Başsavcının davayı siyasi gerekçelerle açtığının somut itirafıdır.

Hiç kimsenin her hangi bir konuda kanaat ve düşüncelerini açıklamaya zorlanamayacağı temel insan haklarından olup ulusal yasalarımızda da yer almaktadır. Düşüncelerinden dolayı insanların suçlanması demokrasiye aykırı iken, sayın savcı ‘açıklanmayan düşünce’ nedeni ile bir siyasi partiyi kapatma talebinde bulunması hukuki temeli olmayan ‘sübjektif’ bir yaklaşımdır.

4) Ulusal üstü hukuk açısından bakıldığında, terör, terörist eylem denilen şey aslında bir şiddet türüdür. Terörist olmayan şiddet türleri de vardır. Devletler hukuku alanına girmeyen, bir ülkenin sınırları içinde vuku bulan şiddet türleri de vardır. Bunun iki istisnası vardır. Evrensel beyannamenin 3.maddesinde belirtilen isyan hakkı son çare olarak sadece istibdat rejimlerinde ve Tiranilerde kullanılır.

11 Eylül saldırılarının ardından küreselleşen terör nedeniyle, terörün yeni bir tanımına ihtiyaç duyulurken diğer yandan soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarıyla ilgili (ABD ve Türkiye taraf değil) UCM nin yargı yetkisi başladı.

Ortak tehdit haline gelen, küreselleşen teröre karşı ne yapılabilir’ Terör, terörist, terör eylemi nedir’ Her ülkenin kendi siyasi çıkarları doğrultusunda tanımladığı ve benimsediği tanımlar BM ve bölgesel belgelerde de net bir tanıma sahip değil. Bunun sonucu olarak devletlerin mücadele, yöntem ve müeyyidesi de farklılaşmaktadır. Örneğin silahlı mücadele yürüten bir grubu kimi ‘terörist’ kimi de ‘özgürlük savaşçısı’ ilan ediyor. Bu iki farklı tanım iki farklı uygulamayı getiriyor, birincisinde terörist tanımlaması olduğu için, yasaklama, engelleme, cezalandırma olacak, ikincisi özgürlük savaşçısı olduğu için destek, teşvik görecek.

Milletlerarası alanda terörizmin evrensel ve bağlayıcı bir tarifinin bulunmaması, uygulama tedbirlerinin yetersizliği, terörizme karışan devletleri milletlerarası kamu oyu önünde denetleyecek ve mahkum edecek bir sistem değişikliğini dayatmaktadır.

BM Genel Kurulu Devletler Hukuku Deklarasyonunda (2625 sayılı) hangi şartlarda self determination hakkına, kendi kaderini tayin hakkına başvurabileceği hakkındadır. Tanımlarsak:

 ‘..bir ülkenin hükümeti toplumun tümünü temsil etmiyorsa, ülkenin yönetimi demokratik değilse, sömürgeciliğe karşı savaşlarda terörizme başvururlarsa buna göz yumulacağı sonucu çıkarılmakta tek istisnası masum insanların öldürülmemesidir”

Terörist eylem, uygulama ve yöntem kınanmakla birlikte, terörizmin tanımı daha çok masumların öldürülmesi olarak Kabul edilmektedir. Böylesi bir tanımda hem örgütler hem de devletler terörist tanımlamasına muhatap olmaktadır.

BM belgelerinde terörist eylemin ne olduğu yönünde somut bir belge yoktur.

1948 tarihli BM Evrensel İnsan hakları Bildirgesinin (m.30) ‘Kişisel ve siyasi haklar sözleşmesinin (m.5/1)”.özgürlükleri yok etme özgürlüğü tanınamayacağı kurala bağlanmış, bu kuralın kapsamına devletler, kişi toplulukları ve bireylerde alınmıştır.

 ”bir ülkede silahlı çatışma,’terör’ olarak algılanacağı yerde ‘uluslararası’ veya ‘iç nitelikli silahlı çatışma olarak da’ tanımlanabilmektedir. İnsancıl hukuk konusunda Cenevre Protokolları böylesi durumlarda asgari insancıl kuralları öngörmektedir.’

Devlet terörü üzerinde de durmakta yarar bulunmaktadır. Bazı devletlerin teröre destek vermesi söz konusu olduğu gibi, bazı muhalif grupların bastırılmasında anti demokratik yapılı devletlerin yasa dışı şiddete başvurduğu görülmektedir. Çok partili demokratik bir yönetime dayanan, basın özgürlüğüne yer veren, hukuk devleti koşullarına uyan bir devlette ‘devlet terörü’ bulunması olanaksızdır.

BM Genel Kurulu 35 üyeden oluşan bir ‘..Uluslararası Terörizm Komitesi..’kurarak 1979 yılında 34/145 sayılı kararı ile:’..masum insanların öldürülmesinin veya hayatlarını tehlikeye atılmasının veya temel hakların çiğnenmesinin Kabul edilemeyeceği bu uygulamanın sömürgeci ve ırkçı yabancı yönetimleri tarafından halkların bağımsızlığını engellemek için yapılabileceği saptanmıştır.

1985/-No.40/61-1987/-no.159 sayılı kararda:”.ırkçı, antidemokratik ve totaliter devletlerin hukuka aykırı olarak bulundukları (işgal ettikleri ve sömürge olarak kullandıkları) yerlerdeki halkları umutsuzluğa iterek onları teröre başvurma zorunda bıraktıkları biçiminde özetlenebilir. Dolayısıyla genel kurul bu türden olayların önüne geçilmesi için devletleri demokratik olmaya çağırmaktadır.

BM Genel Kurulu 18 kasım1994 tarihli kararı ile :’..birçok sözleşmeye göndermede bulunduktan sonra; BM taraf devletler,terörün her biçimiyle reddedilmesi gerektiğini kabul etmiş,nerede olursa ve kim tarafından yapılırsa yapılsın,suç olduğu ve haklı görülmeyeceği belirtilmiştir.

Terör nedir’ Sözlüklerde, insanı yoğun ve ani olarak saran korku, yoğun korku hissi, korku anı yada korku nedeni, ürkütücü şiddet olarak geçmektedir.

Terörizm nedir’ terör yönteminin kullanılması, bu yolla elde edilen korku ve teslimiyet, terörist yöntemle yönetmek veya yönetime karşı çıkmak.

Terörist nedir’ Terörist yöntemleri kullanan veya benimseyen kimse .

Bu kullanılan tanımların sadece yasa dışı örgütleri değil, aslında devletlerin ve bireylerin terörist yönteme başvurabileceğini gösteriyor. Teröristin objektif ve uluslar arası hukuk alanında kabul görmüş genel bir tanımında mutabakat sağlamanın kolay olmayacağı ortadadır.

Terörizmin doğru ve objektif bir tanımı için ulus devletleri arasında geçerli olan, genel kabul gören uluslar arası hukuk kuralları ve ilkelere bakmak gerekiyor. Cenevre ve Hague anlaşmalarında belirtildiği gibi, bu kurallar savaş sırasında nelerin yapılabileceğini, nelerin yapılamayacağını belirtmektedir. Örneğin sivil halkın hedeflenmesi kabul edilmemekte ve kesinlikle yasaktır. Bu anlaşmalar savaş sırasında askeri hedeflere yapılan saldırılar ile sivil hedeflere yapılan saldırılar arasında bir ayrım yapar.

Kasıtlı olarak sivil hedeflere saldıran askerleri ‘savaş suçlusu’kabul eder. Benzer eylemler barış döneminde yapılırsa ‘insanlığa karşı suç’ işlemişsayılırlar.(Örnek Miloschovitç’in yargılanması)

BM Ekim 2001 de ‘Uluslar arası terörizmi Ortadan Kaldırmak için Önlemler’ konusunda genel kurul sonrası yaptığı açıklamada:

 ”Uluslar arası toplumun karşı karşıya olduğu öncelikli görev, uluslar arası terörizmi engelleyecek ve ortadan kaldıracak etkili bir hukuki çerçeveyi temin etmektir..’

Terörizm konusunda bugüne kadar 12 tane uluslararası sözleşme bulunuyor. Ancak BM in zayıf yönleri bulunmakta 21 kasım 2001 tarihinde Hukuk Komisyonu, kim tarafından işlenirse işlensin terörizmin metot ve yöntemlerini kınayan bir karar aldı. Kararın sonunda ise üye ülkelerin terörizmin tanımı konusunda bir karara varamayacakları eklenmişti.

1996 da canlandırılan uluslar arası terörizm komitesinin amaçları arasında uluslar arası terörizme karşı hukuki bir çerçeve oluşturacak bir sözleşme hazırlamak, BM himayesinde terörizmin her türüne karşı aktiviteler koymaktı.

 ‘Terörizmin Önlenmesi ve Cezalandırılması Hakkında Avrupa Sözleşmesine’ bölgesel düzeyde Türkiye’nin taraf olduğu bir sözleşmedir. Uçak, gemi kaçırma, milletlerarası alanda korunan kişilere saldırı, rehin alma vs. konular da suçların önlenmesi ve cezalandırılması yanı sıra 5.Maddeye göre:

 ‘..kendisinden iade istenen devlet,iadeyi isteyen devletin bir kimseyi ırkı,dini,dili veya siyasi inancı sebebiyle yargılanması amacıyla yaptığına inanırsa..’iade etmek mecburiyetinde değildir, denilmektedir.’

AB ülkelerinin BM belgeleri ve bölgesel sözleşme dışında özgün bir terör tanımı bulunmamaktadır. 11 Eylül sonrası büyük ölçüde BM Güvenlik Konseyinin aldığı 1373 sayılı terörle mücadele kararı doğrultusunda, bazen de ABD ye yakın hareket etse de üyeleri arasında bu konuda fikir birliği bulunmamaktadır.

15 Kasım 2003 tarihinde Kuledibi ve Şişli’de iki Sinegoğa düzenlenen ve El Kaide yanlılarının üstlendiği terör eyleminde 23 yurttaşımız yaşamını yitirir ve üç yüzü aşkın kişinin yaralandığı dehşet anları dünya gündemine düşerken Adalet Bakanı Cemil Çiçek terörün tanımı yapılmalı açıklamasında bulunuyordu.

BM’ in ‘Savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar bakımından kanuni sınırlamaların uygulanmayacağına dair sözleşme ‘ ile BM Genel Kurulunun 26 Kasım 1968tarihli ve 2391 sayılı kararları uyarınca ;’Nurnberg Mahkemesinin tanınmış uluslar arası hukuk prensiplerini teyit eden 11 Aralık 1946 tarihli ve 95 sayılı kararı ve 2184 ve 2202 sayılı kararları ışığında; BM Ekonomik ve Sosyal Konseyin, savaş suçlularının ve insanlığa karşı suç işleyenlerin cezalandırılmasına dair 28 Temmuz 1965 tarihli ve 1074 D sayılı ve 5 Ağustos 1966 tarihli ve 1158 sayılı kararları ışığında;

 ‘..insanlığa karşı suçların kovuşturulması ve cezalandırılması ile ilgili daha önceki bildiri,belge veya sözleşmelerden hiç birinin zamanaşımı konusunda bir hüküm getirmediğini kaydederek…insanlığa karşı suçların uluslararası hukukta en ağır suçlar arasında yer aldıkları dikkate alındığında;sözleşmede belirtilen suçların işlenmesine ister başında bulunarak isterse refakat ederek katılan veya başkalarının bu suçları işlemeğe doğrudan teşvik edenler hakkında her türlü tedbirin alınacağını belirtmektedir…’

İnsanlığa karşı suçlar nerede işlenmiş olursa olsun, soruşturmaya tabidir. Bu nedenle bu tür suçları işlemiş olanların işlediklerine dair hakkında delil bulunanların izlenmesi, gözaltına alınması,yargılanması ve suçlu bulundukları takdirde cezalandırılması için bir soruşturmanın açılması,sözleşme tarafı devletlerle işbirliğine gidilmesi ulusal ve uluslar arası tedbirlerin alınması sözleşmeye taraf her devletin görevidir.

BM Genel Kurulunun 3 Aralık 1973 tarihli ve 3704 sayılı kararı uyarınca, insanlığa karşı suç işleyenlerin bulunmalarına, gözaltına alınmalarına, iadelerine ve cezalandırılmalarına dair prensiplerin uygulanması gerekmektedir. Şüphesiz bu konuda siyasi tavır ve kararlar bulunsa da hukuk devletlerinde bu hususun hukukun temel konusu olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir.

20 Aralık 1945 tarihli ve 10 sayılı karar ışığında Denetim Konseyi Yasası uyarınca: İnsanlığa karşı suçlar: ‘…Gaddarlıklar ve suçlar, sivil halka karşı işlenen katliamı, imhayı, köleleştirmeği, sınır dışı etmeyi, hapsetmeyi, işkence yapmayı, tecavüz etmeyi veya diğer insanlık dışı muameleyi veya işlendikleri ülkenin iç hukukunu ihlal etsin etmesin siyasal, ırksal veya dinsel sebeplerle zulmetmeği içerir…ancak bunlarla sınırlı değildir..’şeklinde tanımlamıştır.

Ulusal üstü belgelerde terör tanımında henüz bir uzlaşma sağlanmazken, tanım ve kavram tartışması devam ederken, sayın savcının bu hukuksal gerçekliği yok sayarak DTP’ yi böylesi konularda beyanda bulunmadığı için suçlaması, kapatma gerekçesi olarak göstermesi siyasi bir yaklaşımda bulunulması yasalara aykırıdır.

5) Türkiye Cumhuriyetinin 85.yılında insan hakları hukuk ve demokrasi de nereye geldik, neler yapıldı, nelerin yapılması tasarlanıyor neler yapılmalı’

Yaşadıklarımıza kısaca bir göz atarsak, Cumhuriyetin en uzun süresinin Örfi İdareler, sıkıyönetimler ve on yılda bir yapılan askeri darbeler sonrası ‘olağanüstü mahkemelerde’ adil olmayan yargılamalar ve kötü cezaevi koşulları ile geçtiğini görürüz. İstiklal mahkemelerinden, Sıkıyönetim Askeri mahkemelerine ve günümüzde DGM’lere kadar adil olmayan yargılamalarda verilen idam hükümlerinin yüzlerce infazı geride kaldı. İdam cezası kaldırıldı ve Türkiye 6 Nolu protokolu da imzaladı.

Çok partili rejime 1940 lardan sonra ulaşabildik ve hala demokratik bir toplum olma yönünde birçok engeli aşabilmiş değiliz.

12 eylülden sonra fişlenenlerin sayısı iki milyona yaklaşıyor ve hala bu fişler nedeniyle potansiyel suçlu olarak görülüyorlar. 1980 den bu yana da beş yüz bini aşkın kişinin fişlendiği dikkate alınacak olursa 70 milyon nüfusumuzun 40 milyonun yasaklı, sakıncalı durumunun sürdüğü ve devlet tarafından dışlandığı görülecektir. Bir pasaport, ehliyet, ruhsat almak istediğinizde karşınıza hep bu fişler çıkar. Yasaların değişmesi, kaldırılması da etkili olamıyor ve işe alınmalarda özellikle devletin hassas görevlerinde fişlilerin çocukları ve torunları da sakıncalı muamelesi görüyor.

Binlerce yıllık tarih ve kültür birikimi nedeniyle zengin mozaiğin unsurları da hala ayırımcı mevzuat ve uygulamalara muhatap oluyor. Sayıları milyonlarla olan ve Cumhuriyeti birlikte kuran Kürt yurttaşlarının ana dilde yayın ve eğitimi, özgürce isimlerin alınması sorunları hala aşılmış değil. İşkence ve kötü muamele tüm iyileştirici çabalara rağmen hala önlenemiyor.

Türkiye’nin 85 yıllık Cumhuriyet tarihinde,75 yılda yapılamayanların son on yılda AB aday üyelik süreci ile birlikte yapılması atılan adımlar, yapılan reformlar çok önemlidir. Sayın savcı yapılan reformları yok sayan bir anlayışla dava açmıştır.

6) AİHM’in yirmi yıllık bilançosu irdelendiğinde parti kapatma başvuruları önemli bir yer tutmaktadır.

Türkiye’nin ‘bireysel başvuru’ hakkını kabul ettiği 1987 yılından bu yana tam yirmi yıl geçti. Türkiye’nin fotoğrafı artık siyah-beyaz değil,renkli ve net çekilmiş durumda.AİHM nin verdiği ihlal kararları ile Sözleşme karşısında Hükümetin yapması gerekenleri belirliyor. Avrupa Konseyi bugün 47 üyeye ulaşmış durumda, Cudi dağlarından, Sibirya bozkırlarına, kutuplardan Cebeli Tarık’a kadar yüz milyonlarca bireyin devletlere karşı bir taraftan haklarını korurken, diğer yandan devletlerin insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti olma yolunda etkili ‘yargısal denetim’, kararlardan sonra etkili ‘siyasal denetim’ mekanizmasına dönüşüyor. Bugün Türkiye’nin AB aday üyelik sürecinde önüne çıkan ‘ev ödevi’ böylesi bir sürecin sonucunda ortaya çıkmıştır.

Türkiye 12 Eylül askeri darbesi sonrası uzun yıllar ‘askıya alınan’ Türkiye AB aday üyelik sürecini canlandırmak için, 1987 yılında Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna bireysel başvuru hakkını kabul etmişti. Avrupa Konseyi üyesi olan devletlerin devletlere karşı başvurularında böylesi bir kabul aranmazken, bireylerin başvurusunda bu konuda ‘devlet bildirimi’ aranıyordu. 11 Nolu Protokolün yürürlüğe girdiği 1998 yılından sonra, Avrupa Konseyine üye olan her devlet ‘otomatik ‘olarak yargı tarafı olmaktadır.

Türkiye’nin 20 yıl sonra AİHM bilançosunu bir çok noktadan irdelemekte yarar vardır. Bunun için kaç başvurunun yapıldığı, kaçının sonuçlandığı, kaçının devam ettiği, ne kadar tazminat verildiği gibi geçmişte yapılan klasik istatistiki bilgiler önemli olmakla beraber tek başına yeterli değildir. Türkiye 20 yıldır ilk üç sıra içinde yer alan en çok davanın açıldığı ve aleyhe bittiği ülkedir.

Parti kapatma davalarında en fazla aleyhine başvuru yapılan Türkiye’dir. Başvuruları gruplandırdığımızda; 1-Yaşam hakkı ihlalleri 2-İşkence, kötü muamele 3-Kişi güvenliği ve özgürlüğü 4-Adil yargılanma hakkı (DGM’ler) 5-Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü(parti kapatmalar) 6-Mülkiyet hakkı ihlalleri (kamulaştırma ve köy yakma)

7) Demokrasinin gelişmesi için bazı adımların atılması gerekiyor. Demokrasilerin vazgeçilmez unsurları olan siyasi partiler ile sivil toplum örgütlerinin ( meslek odaları, sendikalar, barolar, dernekler vs.) bugünkü yasal düzenlemelerle demokratik bir mücadele yürütmesi olanaksızdır. Başta Anayasa olmak üzere, Siyasi partiler yasası, Seçim yasaları, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen yasalarda hızlı ve köklü değişikliklerin yapılması gerekmektedir. Bir bakıma 12 Eylül depolitizasyon yasalarının artık miadı dolmuştur.

8) Demokratik ve özgür seçimler Avrupa Birliğinin temel değeridir.

Avrupa Konseyi üyesi ülkeler, Avrupa İnsan hakları ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesine Ek:1 Nolu Protokolun 3 ncü maddesi: ”Yüksek Sözleşmeci taraflar, yasama organın seçilmesinde halkın görüşünün özgürce dile getirilmesini güvenceye bağlayacak koşullar altında makul aralıklarla ve gizli oyla özgür seçimler yapmayı üstlenir’

AGİT İnsani boyut denetim mekanizmaları içinde demokratik seçimlerin yapılıp yapılmadığının gözlemciler tarafından denetlenmesini öngörmektedir. AB aday üyelik sürecinde’ Kopenhag’ siyasi kriterlerine göre demokratik seçimler için mevzuat değişikliğine gidilmesi gerekiyor.

9) Seçim ve siyasi partiler yasası değişmek zorunda. Kişilerin düşünceleri nedeniyle siyasetten yasaklanması, tüzel kişi olan partilerin ise kapatılarak siyaset sahnesinden silinmesi demokrasinin gelişmesinin önünde ki en büyük engeldir. Elbette ki özgürlükler sınırsız değildir, yaptırımları olmalıdır. Şiddete başvurmadıkça, kışkırtıcı olmadıkça, ülkenin güvenliğine yönelik ciddi bir tehlike arz etmedikçe, kapatılmamalıdır.

Türkiye bir siyasi partiler mezarlığına dönüşmekle kalmamış, Avrupa Konseyi içinde rekoru elinde tuttuğu gibi Guinnes Rekorlar kitabına girecek kadar parti kapatan bir ülkedir.

Kapatılan partiler ile ilgili AİHM’ nin verdiği ihlal kararlarının gerekleri yerine getirilmiyor. Kapatılan partilerin büyük çoğunluğu ‘bölücülük’ çok azıda ‘laiklik’ karşıtı ve irticacı olmakla suçlanmış ve yapılan bazı konuşmalar nedeniyle partiler Anayasa mahkemesi tarafından kapatılmıştır. HEP-DEP-ÖZDEP in kapatılması sonucu AİHM üçü hakkında örgütlenme özgürlüğünün yani sözleşmenin 11.nci maddesinin ihlaline karar vermiştir.

ÖZDEP parti programı nedeniyle faaliyete başlamadan kapatılmıştı. AİHM parti programının bir proje olduğu ve hassas sorunların çözüm modelini ortaya koyduğunu, şiddeti teşvik etmediği gibi bölücülükte yapılmadığını bu nedenle örgütlenme özgürlüğünün ihlaline karar vermiştir.

HEP davasında başvurucular genel sekreter ve genel başkan yardımcısıydı. Kurultay ve toplantı konuşmaları ile basın açıklamaları nedeniyle parti kapatılmıştı. AİHM bu pratik faaliyetleri partilerin asli görevi olarak Kabul edip düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün demokrasinin temeli olduğuna karar vermiştir.

Türkiye’de 12 Eylülde yedi yüz bin kişi soruşturmalardan geçirildi,1 923 000 kişi fişlendi.1984 yılından bu yana yaşanan çatışmalar sonucu yüz bini aşkın kişi soruşturmaya uğradı. Yakın zamanda bir milyonun üstünde yurttaşı fişlenen ülkemizde, her birinin ailesi de hesaba katılırsa yaklaşık nüfusunun yarısı devleti tarafından hasım, potansiyel suçlu ve izlenecek konumda olan bir ülkede demokrasinin gelişmesi mümkün değildir. Devlet önce yurttaşı ile barışmanın yolunu birtakım mevzuat değişiklikleri ile gidermek ve hepsini eşit yurttaş yapmak zorundadır.

Seçmen iradesinin Meclise yansıması önündeki engeller kaldırılmalıdır. Örneğin % 10 seçim barajı, demokrasinin önündeki en büyük engellerden birisidir. Nisbi temsil sistemi ile seçmen iradesinin Meclise yansıması sağlanmalıdır. 3403 ve 3757 sayılı yasalarla birlikte yeni bir milletvekili yasasının çıkarılması zorunludur.

2-2820 sayılı siyasi partiler yasası artık Anayasa hükümlerine de aykırı olmakla hemen değiştirilmelidir.

Siyasi partilere siyaset yapma yasağı koyan 78,81,82,84,86,87,88,89, ncu maddeler düşünce özgürlüğü çerçevesinde AİHS nin 10 maddesi ve AİHM kararları doğrultusunda yeniden düzenlenmeli, tüzük ve programa ilişkin kısıtlamalar ve parti kapatma hükümleri tamamen kaldırılmalıdır.

Seçim barajının % 10 dan aşağı çekilmesi, seçim ittifakları, önseçim gibi konularda sivil toplum örgütlerinin de görüşü alınarak çözümlenmelidir.

Özgür seçimler demokratik toplumların ayakta durması, seçmen iradesinin özgürce parlamentoya yansıması ve siyasi krizlerin çözümü için zorunludur.

H – TALEP EDİLEN YAPTIRIMLAR HAKKINDA

                   1) Anayasa Mahkemesi 1993 tarihinde verdiği bir kararında ve devamında ‘Yürürlüğü durdurma’ talebini uygun bulduğunda kabul etmiştir. Anayasada ve diğer yasalarda Anayasa Mahkemesi’ne böyle bir yetki verilmemiş olmasına karşın, Anayasa Mahkemesi bazı durumlarda telafisi zor ya da mümkün olmayan sonuçların çıkmaması için yürürlüğü durdurma kararını vermiştir. Ancak unutulmamalıdır ki, yürürlüğü durdurma talebi ancak iptal davalarında mümkündür. İptal edilmesi istenen kanunun, davanın sonuçlanıncaya kadar, askıda tutulması anlamına gelir ki, bazı durumlarda gerçekten gerekebilir. Ancak bu talep siyasi parti kapatma davalarından mümkün değildir. Böyle bir gereksinim de ortaya çıkmamaktadır.

                   2) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının talep ettiği önlemler çevresinde yer alan ‘Bu çerçevede dava süresince Anayasa Mahkemesi, davalı partinin faaliyetlerinin durdurulması, SPY ve parti tüzüğünde gösterilen belirli veya bütün organlarının faaliyetlerinin durdurulması, dava süresince seçimlere katılamaması ayrıca dava tarihinde parti üyesi olanların bir başka siyasi parti listesinden veya bağımsız olarak da dava süresince seçimlere katılmasının önlenmesi, ödenecek hazine yardımlarının banka hesabında blokesi, üye kayıtlarının durdurulması gibi önlemlere hükmedebilecektir’ şeklindeki ifadeleri hukuk sınırlarını aşan, anti-demokratik taleplerdir.

Bu taleplerin yasal hiçbir gerekçesi olmadığı gibi, Anayasa Mahkemesi hiçbir parti kapatma davasında böyle bir karar vermemiştir. Sayın Başsavcı, taleplerini sıralarken, yasalar ve hukuk perspektifinden uzaklaşmıştır.

Kaldı ki, böyle bir talebin ‘telafisi zor ya da mümkün olmayan sonuçların ortaya çıkmasının engellenmesi’ne dayandırılması da gerçek dışıdır. Siyasi Partiler bir ‘kanun’ gibi ya da ‘yasal bir mevzuat’ gibi düşünülemez. Siyasi partiler, örgütlenme özgürlüğü çerçevesinde demokrasi ve yasal sınırlar dâhilinde faaliyetlerini sürdürmek zorundadır. Bir siyasi partinin en büyük faaliyeti de seçimlere katılmaktır.

Son seçimlerde ülke genelinde iki milyona yakın oy olan Demokratik Toplum Partisi’nin seçimlere katılmasının engellenmesi, üyelerinin bağımsız dahi seçimlerde aday olamaması, bu partiye oy veren milyonlarca seçmenin iradesine kilit vurmaktır.

Aksine seçimlere katılmasının yasaklanması, telafisi zor ve mümkün olmayan sonuçlar doğuracaktır hukuk açısından. Davanın sonucunda, davanın ret edildiğini varsayarsak, bu süre içerisinde yapılan seçimlere DTP’nin katılamamasının telafisi nasıl yapılacaktır’ Zaten sayın Yüce Mahkemenizin de Başsavcının bu taleplerini oybirliği ile RED etmesi, görüşlerimizi kanıtlamaya yeterli düşüncesindeyiz.

                   3) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının dava iddianamesini alelacele ve siyasi reflekslerle hazırladığının başka bir kanıtı ise, haklarında siyaset yasağı getirilmesini talep ettiği Fevzi Kara, Ekim 2007 tarihinde vefat etmiştir. Yine Halil İmrek, DTP üyesi olmayıp, kendisi Emek Partisi (EMEP) üyesi olup, aynı zamanda Adana İl Sekreteri görevini yapmaktadır. İmrek hakkında da siyaset yasağı getirilmesi talebi iddianamede yer almaktadır.

                   4) Ayrıca hiçbir hukuki sorumluluk derecesine, olayda sorumluğunun olup olmayacağı durumuna bakılmaksızın rast gele, oldukça keyfi, hiçbir hukuki dayanak göstermeden 221 kişinin 5 yıllık siyaset yasağı kapsamına alınması talebi de, davanın haksız hukuk mantığını, çıplak bir şekilde sergilemektedir.

Dava parti tüzel kişiliğine karşı açılmışsada,Anayasa Mahkemesi yargılama usulünde CMK hükümleri uygulandığı için,haklarında yasaklama talebi bulunan 221 kişinin ‘müdahil’ olarak savunma sürecine katılmaları,savunma haklarını kullanmalarına olanak tanınması adil yargılama hakkı ve AİHS nin 6 ncı maddesinin gereğidir.

                   5) İddianame hukuk dışı zorlama sentezidir. Hukukun üstünlüğü, bağımsızlığı, eşitliği ve evrenselliği adına Türkiye’ye en büyük haksızlıktır.

DTP’ye hazine yardımının kesilmesini isteyen sayın savcı, mecliste grubu bulunmasına rağmen anti demokratik bir şekilde ve eşitliğe aykırı olarak hazine yardımı yapılmadığını ve bağımsız olara meclise girme ihtimali ile bunun kesildiğini bilmesi gerekirdi.

Vermeden almak, ancak allaha mahsus olabilir. Devletler ve onların kamu düzenini sağlamakla yükümlü savcılar ancak devletin verdiğini geri isteyebilir. Bu nedenle konusu olmayan bir talep söz konusudur.

İ- SİYASAL HAKLAR VE PARTİ KAPATMALARI

                   I- Siyasal Haklar

                   a) Serbestçe siyasal faaliyette bulunma hakkı, demokratik siyasal sistemlerin temelini oluşturur. Bu, kişilerin farklı görüşler çerçevesinde siyasal kararları etkileme konusunda özgür olmalarını gerektirir. Demokratik devlet düzeni siyasal katılma kanallarını kişilere açık tutmak zorundadır. Başka bir deyişle demokratik bir sistemde halkın rolü, yalnızca belli aralarla yapılan seçimlerde yöneticileri seçmekten ibaret değildir. Çoğulcu demokrasi anlayışı, halkın siyasete etkin bir biçimde katılmasını gerektirir.

                   b) Siyasal haklar, insan haklarının en önemlisi ve ondan ayrılmaz parçasıdır. ‘Birinci Kuşak Hakları’ arasında yer alan ‘Katılma hakları’ yani siyasi haklar, insan haklarının en önemli ayaklarından birini oluşturmaktadır. Siyasal haklar; siyasal iktidarın kullanılmasına ve yönetsel işlevlerin yerine getirilmesine katılmayı sağlayan haklar olarak algılamak gerekir. Bu demokratik rejimlerin vazgeçilmezliğidir.

Çünkü siyasal hakları da içeren temel hak ve özgürlükler, ulusal hakların sınırlarını aşmış, bir insanlık sorunu haline gelmiş, toplumların olmazsa olmaz koşulu haline gelmiştir. Siyasal hakların tüm vatandaşlara tanınması gerçeği karşısında; yurttaşlık hakkı siyasal hakların başlangıcı ve özü sayılmaktadır.

                   c) Düşünmek, düşünceyi ifade etmek, onu örgütlemek ve iktidara taşımak insanın doğasıdır. Bunun önemi ve önceliği ise; bu özgürlüğün başka birçok özgürlüğün kaynağını veya temelini oluşturmasından ileri gelmektedir. Demokratik olmayan rejimlerde siyasal haklar, yalnız ayrıcalıklı olan kişiler ve toplumsal gruplar tarafından kullanılır. Bu da yurttaşlık bilinci ve haklarıyla çelişen bir durumdur.

Oysaki siyasi temsil herkes için gereklidir. Çünkü oy hakkına sahip tüm yurttaşların iradesi; seçtikleri temsilciler aracılığıyla yasaların ve hükümet politikalarının oluşturulmasına katılım sağlar. Bu süreç ve yöntemler, siyasi hakların temelidir. Seçme ve seçilme, halk oylamasına katılma, siyasi parti kurma, ve siyasi partiye üye olma, kamu hizmetinde çalışma, yönetime katılma, dilekçe hakkı gibi başlıca önemli siyasal haklardır.

Bu hakları gereği gibi kullanmak ise, kamuoyunu oluşturmaya yönelik diğer hakların eksiksiz kullanmasına bağlıdır. Düşünce açıklama ve yayma, haberleşme, seyahat, basın ve yayın, dernek kurma, gösteri ve toplantı düzenleme haklarının; demokratik ölçülerde kullanıldığı oranda siyasal hak kullanımı da yaşam bulur.

                   d) Düşünceyi açıklama özgürlüğü, gerçek kişiler için olduğu kadar, tüzel kişiler yönünden de temel bir haktır.

Dernekler, sendikalar, demokratik kitle örgütleri, insan hakları kuruluşları ve siyasal partiler, organları aracılığıyla düşüncelerini ifade ederler.

Gerçek bir demokrasi için; siyasi partilerin var olması, vatandaşların seçme ve seçilme hakkına sahip olmaları tek başına yeterli değildir. Aynı zamanda bilgi edinme, düşüncelerini açıklama ve yayma, her tür araçlarla demokratik meşru siyasal etkinlik yapma ve herkesin kendisini her alanda anadili ile ifade edebilme hakkı da özgür olmalıdır.

                   e) Ama bilindiği gibi; toplumun çoğulcu, etnik, dilsel, dinsel, mezhepsel ve kültürel dokusu 1982 Anayasası’nın ruhu ve özü ile uyuşmamaktadır. Bu nedenle başta 1982 Anayasası olmak üzere, Anayasa kadar önemli Siyasi Partiler ve Seçim Kanunu’ndan başlayarak köklü bir hukuk reformuna gereksinim vardır. Ne yazık ki, baskılar ve kapatmalarla birlikte 2820 Sayıl Siyasi Partiler Yasası, demokrasinin katılımcı boyutundan yoksun, oligarşik bir yapı karakterini taşır. Halk yönetimden koparılmış, lider hâkimiyetine sokulmuştur. Gerçek demokrasiye olanak tanınmadığı için, halk hiçbir kararda söz sahibi değildir.

                   f)1982 Anayasası’nın 67. maddesinde vatandaşların kanunda gösterilen şartlara uygun olma koşuluyla bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunma hakkına sahip olduğunu belirtmektedir.

Ne var ki, 1982 Anayasası, 1961 Anayasasına oranla daha az ‘katılımcı’ bir demokrasi modelini benimsemiştir. Bu model, örgütlü devlet organları eliyle yürütülmesi yoluyla ülke düzeyinde belli ölçüde bir depolitizasyonu amaçlamakta ve bu amaç anayasanın pek çok hükmüne ‘siyaset yasakları’ biçiminde yansımıştır.

1995 Anayasa değişiklikleri ile bu yasakların Anayasa’dan büyük ölçüde çıkarılmasına koşut olarak, Siyasi Partiler Yasası’nda yer alan pek çok anti-demokratik düzenleme ayıklanmış olmasına rağmen, bu çabalar yetersiz kalmıştır. Bütün bu değişikliklere karşın, 12 Eylül döneminde yapılmış olan bu yasanın ‘ruhunun’ dönüştürülebildiğini ve ‘tek tip parti’ yaratma eğiliminin aşılabildiğini söylemeye de olanak yoktur.

                   II- Parti Kapatmaları

                   a) Gerek seçimlerde, gerekse bunun dışında halkın siyasete katılması ve devlet yönetimini etkilemesinin tek olmasa bile başlıca aracının siyasi partiler olduğunda kuşku yoktur. Çağdaş demokrasilerde seçmenlerin serbest tercihine sunulan farklı program ve politikalar siyasal partiler tarafından oluşturulur. Seçmenler de günümüzde oylarını adayların kişiliklerinden çok temsil ettikleri siyasal partilere bakarak kullanmaktadırlar. O halde çağımızda siyasal partilere dayanmayan bir demokratik sistem düşünülemeyeceğine göre, bu örgütlerle ilgili anayasal/yasal düzenlemeler de büyük önem kazanmaktadır.

                   b) Siyasal partiler, toplumdaki değişik düşüncelere açıklık kazandırıp bu görüşleri belli bir potaya dökerek siyasal yaşamda bir istikrar unsuru oluştururlar. Benzer görüşleri bir araya getirip toplumdaki çeşitli grupların çıkarlarını uzlaştırma, siyasal iktidarı kullanacak kadroları oluşturma ve eğitme, bireyleri siyasal katılmaya yöneltme ve var olan siyasal değerlerin pekiştirilmesi ve yenilenmesi işlevlerini de yerine getiren partiler siyasal yaşamın en önemli öğesini oluştururlar.

                   c) Genel anlamda siyaset; bireylerin yönetim sistemleri hakkında kanı ve düşünceleridir. Siyasi partiler de; siyasetin yapıldığı toplumsal örgütlenmelerin en gelişkinidir.

Bu düşüncelerin özgürce ifade edilmesi, örgütlenmesi ve siyasal anlamda ülke iktidarını hedeflemesi, çoğulculuğun gereğidir. Bu hakkı, bireysel ve kolektif kullanma, insan doğasının vazgeçilmezliğidir.

İnsan hakları ile birlikte tüzel kişilik olan siyasi partilerin de hakları vardır. Yasalar bunları da korumalıdır.

                   d) Anayasa, ‘siyasi partiler demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır’ (m.68/2) diyerek, ister iktidarda ister muhalefette olsunlar, siyasi partileri ve çok partili siyasal yaşamı güvence altına almaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinden çıkan özet anlayışa göre de ‘Siyasi partiler; demokrasinin tam olarak işlemesi için temel örgütlenme biçimlerinde en önemlisidir.’

Bu anlamda, örgütlenme özgürlüğünün yalnız bir siyasi partiyi kurma hakkıyla sınırlandırmamalı. Aynı zamanda kuruluşundan sonra da siyasal etkinliklerini her tür maddi ve manevi baskılardan uzak, özgürce yürütülmesini güvence altına almak gerekir.

Ve sözleşmeci devletler, bu hak ve özgürlükleri herkes için güvence altına almakla yükümlüdürler.

Zira ifade özgürlüğü, özellikle siyasi partiler ve onların aktif üyeleri için önem kazanmaktadır. Eğer bir muhalefet üyesi veya sözcüsünün ifade özgürlüğüne müdahale ve baskı varsa, olay daha da vahimdir.

                   e) Bu nedenle, şiddet içermedikçe, sadece muhalif düşüncelerden ve var olan sistemi sorgulamaktan ötürü siyasi partiler kapatılmamalıdır.

Parti kapatma demokrasinin, insanlık onurunun ayıbı ve bunu kapatan rejimlerin en büyük handikabıdır.

Bu ülkede yaşayan 70 milyon insanımızın bunu hak etmediğini düşünüyoruz.

Türkiye’de yaşanan demokrasi sancısından kaynaklı; siyasi-kültürel ve ekonomik krizin en önemli nedenlerinden biri de parti kapatmalarıdır.

1971-73 ara rejiminde sağda Milli Nizam Partisi, solda Türkiye İşçi Partisi’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması, bu sürecin hız almasıdır. Daha sonra 12 Eylül rejimi ile tüm partiler feshedilmiştir.

Bu rejimin acımasızlığından ders çıkarılmadığı için; gelinen noktada, Türkiye parti kapatma mezarlığına dönüşmüştür.

                   f)Olayın vahameti üzerine, uluslar arası sözleşmeler ve hukuk normları hiçe sayıldığından, AİHM olaya el atmış ve bu alanda da şimdiye kadar çokça davada Türkiye’yi mahkûm etmiş ve mahkumiyetler devam etmektedir.

Türkiye’den; siyasi partilerin kapatılması konusundan, AİHM’e gönderilen ilk dava, TBKP davasıdır.

AİHM, Türkiye’nin bu kapatma davasının demokratik bir toplumun gerekleriyle bağdaşmadığına ve sözleşmenin 11. maddesinin ihlal edildiğine oy birliği ile karar vermiştir.

AİHM, TBKP davası kararından sonra da Anayasa Mahkemesi’nce kapatılan 4 siyasi parti ile ilgili kararlarında, sözleşmenin 11. maddesinin ihlal edildiği görüşüne vararak, davaları sonuçlandırmıştır, bunlardan biri de ÖZDEP’tir.

Ayrıca HEP ve DEP davaları da Türkiye aleyhine İHLAL kararlarıyla sonuçlanmıştır. Aynı davalarda birden fazla kararlara da tazminata hükmedilmiştir. Yine DEP davasıyla ilgili yargılanmanın yenilenmesi kararı verilmiştir.

                   g) AİHS’deki hakların sınırlanması sorunu AİHM ile taraf devletlerarasındaki ilişkilerin odak noktasıdır. AİHM ile devletlerarasında çelişkili bir ilişkiler yumağı vardır. Sözleşmenin yapısı devletler ile AİHM arasındaki iş bölümüne dayanır.

Sözleşmedeki hak ve özgürlüklerin korunmasını sağlamak, öncelikle devletlerin sorumluluğudur. Bu sorumluluğun yerine getirilmesinde aksaklık varsa AİHM devreye girer.

AİHM ile sözleşmeci devletlerarasındaki ilişkilerin belirgin bir başka özelliği ise gerginliktir. AİHM’de yargılanan her zaman devlettir. Devlet hem insan haklarının koruyucusu ve uygulayıcısı, hem de davalıdır.

                   h) Ülkemizin hiçbir konuda davalı veya mahkûm olmasını değil, demokratikleşmesini istiyoruz. Bu ayıplardan kurtulmasını istiyoruz. Kurtuluşun tek yolu, demokratikleşme, toplumsal barış ve başta Anayasa olmak üzere köklü bir hukuk reformudur.

Demokles’in kılıcı gibi tepede sallanan parti kapatma davaları, siyasi hakları kullanmada ve siyasi etkinliklerde, özellikle seçimlerde büyük bir engel, eşitsizlik ve psikolojik tahribattır.

Buna Siyasi Partiler Yasası’ndaki diğer olumsuzluklar, Seçim Yasası’ndaki yüzde 10’luk anti-demokratik seçim barajı, adil, haklı ve hukuki kıstası olmayan ve sadece bazı partilere yapılan milyonlarca YTL’lik hazine yardımı da eklenince, hukuksuzluğun tablosu ülkeyi bu olumsuz ortama taşımıştır.

i) 2820 sayılı siyasi partiler yasasının 78, 80, 81, 101 ve 103 ncü maddelere ekte sunduğumuz belgelerden de anlaşılacağı üzere, anayasa değişiklikleri karşısında, uyum yasaları çıkarılmadığı için anayasanın 68 ve 69 ncu maddelerine aykırıdır. SPK nun 81 nci maddesinde yer alan yasaklar bu maddelerde yer almamaktadır. Parti program ve tüzüğünde de böylesi bir düzenleme yer almamaktadır. Anayasanın 2 ve 5 nci maddelerine aykırı olan bu maddeler aynı zamanda 10 ncı maddesinde eşitlik ve 13 ncü madde de yazılı temel hak ve hürriyetlere de aykırıdır.66 ncı madde de yazılı anayasal vatandaşlık hükümlerine de aykırı olan bu düzenlemeler;

Anayasanın 10 ncu maddesi eşitliği düzenlemiş olup, son olarak TBMM de 411 oyla yapılan değişiklik ile bu kapsam genişletilmiştir. Aynı şekilde 42 nci madde değişikliği ile de yasaklar kalkmış olup, mevcut SPK hükümleri bu yönü ile de anayasaya aykırıdır.

AİHS nin 90 ncı madde uyarınca uygulanması nedeniyle 6/1, 8, 9, 10 ve 11 nci maddeleri ile AİHM in parti kapatma davalarında ki içtihatları ile de ters düşmekte hakları sınırlamakta ve yasaklamaktadır.

III- DOKUNULMAZLIKLAR

DTP Genel başkanı Ahmet Türk ve diğer milletvekillerinin konuşmaları nedeniyle siyasetten yasaklanmaları ve dokunulmazlıklarının kaldırılması istendiğinden, geçmişte yaşanan ve ülkemizi ciddi sıkıntılara sokan DEP milletvekillerinin yargılanma sürecine tekrar bakmakta yarar bulunmaktadır. Türkiye dokunulanların dokunulmayanların ülkesi olmaktan çıkarılmalıdır. Susurluk çetesi ve dokunulmayan sanıkları karşısında suskun kalanları elbette tarih yargılayacaktır. Ancak ne zaman mecliste Kürt yurttaşların temsiliyeti söz konusu olursa hemen düğmeye basılmaktadır. Geçmişte yaşananlardan ne yazık ki ders çıkarılmamaktadır.

Ankara DGM Başsavcılığı, DEP milletvekillerinin, TBMM’de yemin töreninden başlayarak, Meclis konuşmaları, basın açıklamaları, muhtelif röportajları, AGİK ile Birleşmiş Milletlere yapılan başvuruları soruşturma konusu yaparak, dokunulmazlıklarının kaldırılması istemi ile fezlekelerini TBMM Başkanlığı’na göndermişti.

Meclis’te DEP milletvekilleri dışında tam 153 dokunulmazlık dosyası vardı, karşılıksız çek, ihaleye fesat karıştırma, dolandırıcılık gibi adi ve yüz kızartıcı suçları kapsıyordu. Sırada DYP, ANAP, RP, MHP, SHP ve diğer parti milletvekillerine ait dosyalar bulunurken; komisyonlar jet hızıyla çalıştı.

01.03.1994 tarihinde ANAP ve DYP Grup Başkanları, Meclise aynı mahiyette iki ayrı önerge vererek, DEP milletvekillerinin dokunulmazlık dosyalarının görüşülmesinin öne alınmasını istemişlerdi. 01.03.1994 günlü oturumda DYP’nin önergesi kabul edilerek, DEP milletvekilleri ile RP’den Hasan Mezarcı’nın dokunulmazlıklarının 02.03.1994 tarihinde görüşülmesi kararlaştırılıyordu.

TBMM’de henüz dokunulmazlıklar görüşülmeden Ankara DGM Başsavcısı Nusret Demiral Ankara Emniyet Genel Müdürlüğü’ne yazılı bir emir göndererek, dokunulmazlığı kalkacak olan milletvekillerinin gözaltına alınmasını istemişti. Meclis binası içerden ve dışardan sivil ve resmi güvenlik kuvvetlerince adeta ablukaya alınmış, kuş uçurtulmuyordu.

02.03.1994 günü Hatip Dicle ile Orhan Doğan’ın dokunulmazlıklarının kaldırılmasına karar verilmişti. Henüz Meclis kararı, Resmi Gazete’de yayımlanmamış, Anayasa’nın 85’inci maddesine göre, milletvekillerinin Anayasa Mahkemesi’ne iptal istemleri yapılmamıştı. Ortada kesinleşmiş bir Meclis kararı bulunmamasına rağmen, Meclis kapısında her iki milletvekili sivil polisler tarafından yaka paça çirkin bir şekilde cebir kullanılarak, hemen gözaltına alınmışlardı. Bu çirkin görüntüler televizyonlarda yayınlandığında Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ‘gözaltı şık olmamıştır’ diyerek, tepkisini dile getirirken, hukukçular, sivil toplum örgütleri, bazı milletvekilleri buna tepki gösteriyorlardı. Bu tepkilerin en ateşli tartışmaları Meclis’te yapıldı. Öyle ki, hakkında henüz dokunulmazlık görüşmesi yapılmayan Hasan Mezarcı, İstanbul’da apar topar gözaltına alınıyordu.

03.03.1995 günü Ahmet Türk, Mahmut Alınak, Leyla Zana ile Selim Sadak’ın yasama dokunulmazlıklarının kaldırılmasına karar verildiğinde aynı şekilde çirkin bir davranışa maruz kalmamak için Meclis’te gecelemeyi göze almışlardı. Meclis Başkan vekili Vefa Tanır’ın arabulucu girişimleri ile dört milletvekili Ankara DGM Başsavcılığı’na giderken, yine verilen sözler tutulmayıp, hakim karşısına çıkarılmak yerine Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne gözaltına gönderiliyorlardı. Arkasından Nusret Demiral onbeş günlük gözaltı emri veriyordu.

Meclis’te çirkin ve hukuk dışı gözaltının en başta gelen sorumlusu Nusret Demiral’dı. Meclis tutanakları ve önceden verdiği yazılı emir ile bu belgelenmişti. Bu nedenle hakkında soruşturma açılması için Adalet Bakanlığı’na yapılan şikayet üzerine soruşturma izni verilmesine rağmen, müfettişler ‘işlem yapılmasına gerek görülmemiştir…’ yazılarıyla, dosyayı kapatıyorlardı. Her zamanki gibi, Nusret Demiral’dan hesap sorulamıyordu.

Anayasa’nın 84’üncü maddesi uyarınca, dokunulmazlıklar konusunda parti gruplarında tartışma açılmaması, karar alınmaması gerekirken, başta Çiller olmak üzere, tüm sağ partiler bu konuda görüşme öncesi karar alarak, reylerini belli etmişlerdi. Tamamen siyasi saiklerle, ‘PKK’yı Meclisten atacağız’ nutuk ve demeçleriyle 27 Mart 1994 tarihinde yapılacak yerel genel seçimler öncesi oylarını artırma hesapları içine girdiler. Meclis görüşmeleri esnasında sadece SHP’nin bir kısım milletvekili ret oyu kullanırken, sert tartışmalar içinde hızlı bir şekilde DEP milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılıyordu. Aynı şekilde suçlanan ve SHP de kalan eski HEP kökenli bazı milletvekilleri ise arkadaşlarından ayrılarak, dokunulmazlık dosyaları dönem sonuna bırakılıyor, bunlardan bir kısmı bakanlık oluyordu.

DEP milletvekillerinin yasama dokunulmazlıklarının kaldırılması, arkasından gözaltına alınmaları ve tutuklanmalar içerde ve dışarda geniş yankılar uyandırdı. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi sert tepki gösterirken, bugüne kadar insan hakları ihlallerinde baş sırada gösterilen bir haksızlık olarak tezahür etti.

Savunma avukatları, Anayasanın 85’nci maddesi uyarınca bir haftalık süre içinde, tam 19 iptal davasını klasörler eşliğinde anayasa Mahkemesi’ne vererek dava açıyordu.

Anayasa Mahkemesi 15 günlük süre içinde 21.03.1994 tarihinde, incelemelerini tamamlayarak kararını açıklıyordu. 19 davadan yalnızca Selim Sadak’a ait başvuru kabul edilmiş, dokunulmazlığı iade edilmiş, diğer milletvekillerininki ise reddedilmişti. Anayasa Mahkemesi DEP’in kapatılması kararını 13 gün gibi rekor sayılacak kısa bir sürede yazıp, Resmi Gazete’de yayımlayarak, milletvekillerinin üyeliklerinin düşmesi sağlanırken, dokunulmazlıklara ilişkin kararlar 10 ay gibi uzun bir süre geçtikten sonra yazılabilmiştir.

TBMM görüşmeleri, meclis tutanakları, açılan davalar ve verilen kararlarla dokunulmazlık kararları daha uzun süre hukuk ve demokrasi tarihimizin tartışılır konuları olmaya devam edeceklerdir.

Anayasa Mahkemesi’nin kararları nihai ve kesin kararlardan olduğu için, iç hukuk yolları kapanmıştı. Bu kararlara karşı Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na gitmek gerekiyordu.

DEP milletvekilleri adına yapılan başvurular AİHK’da 25 Mayıs 1995 tarihinde kabul edildi. DEP ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na yapılan başvuru da 2 Eylül 1996 tarihinde kabul edildi.

Dokunulmazlıkların kaldırılması tartışmalarına, DEP’in 13.6.1996 tarihinde kapatılması sonucu 13 milletvekilinin dava açıldığı tarihte DEP üyesi olması nedeniyle üyeliklerinin düşürülmesi tartışmaları eklendi. DEP Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın Bonn ve Erbil konuşmaları nedeniyle kapatılmış, milletvekilleri bir başkasının eyleminden sorumlu tutulmuş ve cezaların şahsiliği prensibine aykırı olarak, başkalarının fiillerinden dolayı cezalandırılmışlardı. Bu tartışmalar sonucu, 23.7.1995 tarihinde 4121 sayılı yasa ile Anayasanın 84. maddesi değiştirildi, yeni getirilen hükme göre parti kapatma davalarında, kendi eylemi ile partinin kapanmasına neden olan milletvekillerinin üyelikleri düşecekti.

Anayasa’daki bu değişiklik üzerine, DEP milletvekillerinin üyeliklerini iade gerektiği yönündeki başvurular ise Anayasa Mahkemesi’nin 12.9.1995 tarih 1995/4 (değişik işler) sayılı kararı ile Anayasa değişikliklerinin geriye yürümeyeceği gerekçesi ile reddedilmişti.

TBMM’nin 1961 yılından bu yana olan geçmiş sürecine bakıldığında, yasama dokunulmazlıklarının hep siyasi düşüncelerle gündeme geldiği, hırsızlık, zimmet, sahtekarlık, kaçakçılık ve yüz kızartıcı suçlar için dokunulmazlıkların kaldırılmadığı görülmektedir. Milletvekillerinin yasama dokunulmazlıkları ile ilgili Anayasa ve yasaların değiştirilmesi zarureti ortadadır.

DEP milletvekilleri AİHM de açtıkları davalar sonucu ‘uzun gözaltı AİHS 5/3’, ‘adil yargılanma AİHS 6/1-3′ dokunulmazlıkların kaldırılması ve milletvekilliklerinin düşmesi nedeniyle AİHS Ek 1.Protokol 3 ncü madde’ DEP kapatılma davası AİHS 11.nci madde’ nedeniyle Türkiye hakkında ihlal kararları verildi. Aradan on dört yıl geçtikten sonra, AB süreci ve yapılan reformlara rağmen bugün DTP milletvekillerinin aynı şekilde yasaklanmasının istenmesi geçmişte olduğu gibi bugünde hiçbir sorunu çözmeyecektir. Sadece demokrasimiz zarar görür.

SONUÇ: 1- İddianamede yer alan 141 eylemle ile ilgili soruşturma sonuçlarının akıbetinin sorulmasını,

2- İmralı cezaevi Müdürlüğünden görsel ve yazılı görüşme kayıtlarının istenmesini,

3- Dışişleri bakanlığından bugüne kadar AİHM tarafından verilen parti kapatma kararlarının orijinal çevirilerinin istenmesini

4- Maliye hazinesinden parti kapatmalar ve dokunulmazlıklar nedeniyle verilen AİHM kararları sonucu ne kadar tazminat ve gider ödendiği (Hükümet tarafından tutulan yabancı avukatlara yapılan ödemeler dahil) bu ödemeler nedeniyle sorumlular hakkında rücu yoluna gidilip gidilmediğinin sorulmasını,

5- SPK nun 78, 80, 81, 101 ve 103 ncü maddeleri yapılan anayasa değişiklikleri sonuca, anayasanın 2, 3, 10, 42, 66, 68, 69 ncu maddelerine aykırı olduğundan; Anayasa aykırılık iddiamızın ciddi kabul edilerek iptalini,

6- Siyaseten yasaklanması istenen tüm üyelerin davaya ‘müdahil’ olarak kabullerini ve savunmalarını yapmaları için kendilerine süre verilmesini,

7- Hazine yardımı yapılmadığından bu talebin reddine,

8- Yukarıda özce sunduğumuz, inceleme aşamasında Sayın Mahkemenizin resen dikkat buyuracağı durumlar karşısında; yasa ve yönteme, eşitlik ilkesine, düşünce özgürlüğüne, Anayasa, Siyasi Partiler ve Seçim Yasalarına, YSK kararlarına, AİHM kararlarına, AİHS’in ilgili maddelerine aykırı talebin REDDİNE karar verilmesi saygıyla dileriz.’

III- ESAS HAKKINDA GÖRÜŞ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 10.3.2008 günlü, SP 135.Hz.2007/2 sayılı esas hakkındaki görüşü şöyledir:

‘I- GİRİŞ

Davalı Demokratik Toplum Partisi hakkında 16.11.2007 günlü, SP 135.Hz.2007/2 sayılı İddianame ile açtığımız temelli kapatma davası ile ilgili olarak;

Yüksek Mahkemenizin 12.02.2008 günlü C.01.0.YİM-106/84-252 sayılı yazısı ekinde Demokratik Toplum Partisinin 11.02.2008 günlü ön savunmasının onaylı bir örneği gönderilerek, Mahkemenizin 23.11.2007 günlü, E.2007/1 (Siyasi Parti-Kapatma) sayılı kararının 9. maddesi uyarınca davaya ilişkin esas hakkındaki düşüncemizin bildirilmesi istenmiştir.

 Davalı parti ön savunmasında:

                   – Tüzük ve programın yasalara uygun olduğunu,

                   – Partilerinin şiddeti öngörmediğini, kapatılmanın demokratik ortamda gerekli olmadığını, bir Kürt sorunu olup, siyaset ve hukukun uluslararası sözleşmelerde yer alan ‘azınlık hakları’ çerçevesinde diğer ülke örneklerinden biri kapsamında bu sorunun çözülmesi gerektiğini,

– İddianamede belirtilen soruşturma, dava ve kararların bir siyasi partiyi kapatmaya yeterli olmaması nedeniyle hukuka aykırı olarak iddianameye eklendiğini, bunların bireysel eylemler olup, partiyi odak haline getiremeyeceğini, söz konusu eylemlerin ‘barışçıl ve uzlaşmacı’ olup, şiddet çağrısı içermediğini, düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini bu eylemlerin mahkumiyet kararı ile sonuçlanmaları beklenmeden dava konusu yapıldıklarını,

– Terör olgusunun değerlendirilmesi yapılıp, varılan sonuca göre ‘ulusal üstü belgelerde terör tanımında henüz bir uzlaşma sağlanamazken, tanım ve kavram tartışması devam ederken’ davalı Partinin böylesi konularda beyanda bulunmadığı için suçlanmasının yasalara aykırı olduğunu,

– Davanın siyasi gerekçelerle açıldığını, Siyasi Partiler Yasası hükümlerinin Anayasa’nın değiştirilen 10 ve 42. maddelerine aykırı olduğunu, değiştirilmesi gerektiğini,

– Davanın yasa ve yönteme, eşitlik ilkesine, düşünce özgürlüğüne, Anayasa, Siyasi Partiler ve Seçim Yasalarına, YSK kararlarına, AİHM kararlarına, AİHS’in ilgili maddelerine aykırı olduğunu,

Ana başlıklar halinde belirterek davanın reddini talep etmiştir.

II- KONUYLA İLGİLİ DÜZENLEMELER

A- Anayasa Hükümleri

Hukuk Devleti ile Anayasanın Başlangıcında belirtilen temel ilkeler Cumhuriyetin nitelikleri arasındadır (m.2).

Anayasanın Başlangıcı ülkenin bölünmez bütünlüğünden söz ederken, Anayasanın 3 ncü maddesi de Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğunu;

4 ncü maddesi ise bu ilkelerin demokratik yoldan dahi değiştirilemez temel değerler olduğunu belirtmektedir.

Düşünce ve kanaat özgürlüğünü tanıyan Anayasa (m.25/1); ifade özgürlüğünü ‘Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir’ (m.26/1) biçiminde dile getirirken, bu özgürlüğün kullanılmasına getirilebilecek önlemi, ‘millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir’ şeklinde düzenlemiştir. (m.26/2).

Hakkın kötüye kullanımı yasağını da öngören Anayasa, ‘Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz’ (m.14/1); ‘Anayasa hükümlerinden hiçbiri,(‘) kişilere(tüzel kişi olan siyasi partiler), Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini (‘) amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz’ biçiminde düzenlemeye sahiptir (m.14/2).

Anayasanın, 68 nci maddesinin 4 ncü fıkrası; yalnız partilerin tüzük ve programlarının değil, eylemlerinin de ‘devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, eşitlik ve hukuk devleti ilkeleri ile demokrasiye’ uygun olmasını öngörmüştür.

Anılan madde; ‘Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez'(m.68/4). İlkelerini belirlemiş, bu ilkelere aykırı davranan partiler hakkında uygulanacak yaptırımları da; ‘Bir siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. Bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır’ (m.69/6) şeklinde düzenlemiştir.

Siyasi partinin Anayasanın 68 nci maddesinin 4 ncü fıkrasında belirtilen ilkelere aykırı fiillerin ‘odağı’ haline gelmesi durumunda, o partinin temelli kapatılacağını öngören Anayasa, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatma yerine, koşulların oluşması halinde dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasî partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verebileceğini öngörmüştür (m.69/7).

Anayasa, bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyelerinin, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmî Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamayacaklarını da belirtmiştir. (m.69/9)

B-Yasa Hükümleri

Anayasadaki siyasi partilerin temelli kapatılmalarına ilişkin düzenlemeler Siyasi Partiler Yasasının çeşitli maddelerinde paralel biçimde düzenlenmiştir.

Yasanın 'Demokratik Devlet düzeninin korunması ile ilgili yasaklar' başlıklı 78 inci maddesi,
'Siyasi partiler,'Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne(')
Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;    
Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.                                       
Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar'.    
Devletin tekliği ilkesinin korunması başlıklı 80 inci maddesi,
'Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı Devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar'

Bir siyasî partinin yasak eylemlere odak olması halini düzenleyen 103 üncü maddesi,

 ‘Bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır’

Yasanın Anayasadaki yasaklara aykırılık halinde partilerin kapatılması başlıklı 101 nci maddesinin 1 inci fıkrası,
 'Bir siyasî parti hakkında kapatma kararı ('), Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespiti halinde verilir.(') temelli kapatma yerine koşulların varlığı halinde dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasî partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verilir'
Hükümlerini içermektedir.

III- DAVALI PARTİNİN EYLEMLERİ VE ÖN SAVUNMASININ İRDELENMESİ

Bir siyasi partinin Anayasa, Siyasi Partiler Yasası, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) hükümleri ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarını kendince yorumlayıp beyan ve eylemlerinin söz konusu düzenlemelere uygun ve demokratik olduğunu iddia edemeyeceği tartışmasızdır. Aksinin kabulü bireysel veya tüzel kişi olarak hukuk normunu belirleyip, uygulaması sistemini getirir ki bu durumun Anayasa’da düzenlenen eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine aykırı olacağı, demokratik toplumda kaosa yol açacağı açıktır.

1- Davalı parti öncelikle tüzük ve programının ‘onaylandığını’, bu itibarla yasalara uygun olduğunu ileri sürmekte ise de;

İddianamemizde açıklandığı gibi Siyasi partilerin kendi ilkeleri doğrultusunda Devletin hukuksal, anayasal ve yasal yapısını değiştirmek için taciz edici, saldırgan, sarsıcı, şok ve rahatsız edici nitelik taşıyan ifadelerle dahi mücadele edebilmeleri çoğulcu demokrasi ilkeleri gereğidir. Ancak bu mücadelede hukuka uygun olan demokratik araçlara dayanılması zorunlu olup, siyasi partilerin hedeflerine şiddeti teşvik ederek değil mevcut yasal sistem içerisinde ulaşmayı amaç edinmeleri gerekmektedir.

Ancak, Genel Başkanı dahil çok sayıda yöneticisi, üyesi ve hatta milletvekili ‘terör örgütü üyeliği, terör örgütünün propagandasını yapmak’ gibi suçlardan yargılanıp, mahkum olmuş veya halen yargılanmakta olan, söylemlerinin çoğunu ‘terör örgütünü koruma, kollama ve destekleme’ üzerinden gerçekleştiren bir siyasi partinin tüzük ve programında yer alan ve bölücü terör örgütü PKK’nın söylemleri ile birebir uyuşan düşüncelerin ‘onaylandığının’ söylenemeyeceği gibi, tüzük ve programın ‘onaylanması’ gibi bir yasal müessese de yoktur. Dolayısıyla tüzük ve programında yer alan beyanların, terör örgütünün amaç ve söylemleri ile bire bir örtüşmesi ve davalı partinin terör örgütünü (dolayısıyla terörü) hemen her platformda savunup meşruiyet kazandırmaya çalışması, bu yönüyle tüzük ve programında belirlediği ilkelere terör yolu ile ulaşmaya çalıştığının belirlenmesi karşısında davaya konu edilmesinde hukuka aykırı bir yön bulunmamaktadır. Ulusal basında yer alan ve herkes tarafından bilinen parti ile ilgili haberlerin parti tarafından açıkça yalanlanmaması zımnen kabul edildiğini gösterir. Bu itibarla her haberin ‘yetkili organlar tarafından’ tesbitinin yapılması istenilemez.

2- Davalı parti şiddeti öngörmediklerini, kapatılmanın demokratik ortamda gerekli olmadığını, bir Kürt sorunu olup, siyaset ve hukukun uluslararası sözleşmelerde yer alan ‘azınlık hakları’ çerçevesinde diğer ülke örneklerinden biri kapsamında bu sorunun çözülmesi gerektiğini beyan etmiş ise de;

Anayasa ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası çerçevesinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının siyasi partilerle ilgili görevleri bellidir. Hukuk devletinde kaynağını yasalardan almayan yetki ve görevin kullanılmasından söz edilemez. Bu itibarla davalı partinin ön savunmasında hukuki nitelik taşımayan öngörü ve taleplerin davanın konusu dışında kaldığı tartışmasızdır.

Bunun yanında Anayasa Mahkemesi’nin 13.03.2003 gün ve 1999/1-2003/1 sayılı Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) hakkında verdiği kararda;

 ‘Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin katılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde Viyana’da gerçekleştirilen ‘Dünya İnsan Hakları Konferansı’ sonunda yayımlanan Deklerasyon’da da, ‘Eşit Haklar’ ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükümete sahip egemen ve bağımsız bir devletin ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğini kısmî veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eyleme izin verilemeyeceği gibi desteklenemeyeceği de vurgulanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve bu ilkenin vazgeçilmez bir unsuru olan ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal ve siyasal olduğu kadar, tarihsel ve sosyal gerçeklere de dayanmaktadır.

Türk Devletinin vatandaşları arasında özel ve kamusal alanda etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal ayrılık sözkonusu değildir. Nitekim, Türk Milleti içinde yer alan farklı kökenden vatandaşlar arasında Türkiye’nin her yerinde yaşama, eğitim ve medeni haklar yanında seçme ve seçilme hakkından tam olarak yararlanma, istek ve başarılarına göre her türlü işte çalışma, Türk dil ve kültüründen faydalanma ve katkıda bulunma gibi konularda tam eşitlik anlayışı içinde hiçbir ayırım gözetilmemektedir. ‘Ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü’yle ilgili bu tarihsel oluşum tüm anayasalarımızda vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihin çok uzun bir gelişme süreci içinde gerçekleşip kaynaşma ve bütünleşmeye dayanan Türk Ulusu gerçeği ve olgusuna karşı ayrımcılığa, bölücülüğe, terör ve sonuçta yok olmaya yol açacak eylemler kabul göremez.

Anayasa’ya ve Siyasi Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel ögeleridir. Bu nedenle her iki yasal düzenleme ile de belirtilen değerlerin birlikte ve ödünsüz olarak korunması amaçlamıştır.

Anayasamız, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.

Bu bağlamda Anayasa’ya göre, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin hangi etnik gruptan olursa olsun Türk sayılması onun etnik kimliğini inkar anlamında değil, devletine ‘Türk Devleti’, ulusuna ‘Türk Ulusu’ ve ülkesine ‘Türk Vatanı’ denen ve toplum yapısında çeşitli etnik gruplar bulunan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanması ve çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önleme amacına yöneliktir. Bu nedenle, Anayasamıza göre siyasal açıdan önemli olan soy değil, ulusal topluluktan olmaktır.

Ulusal birlik, devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir.

Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını da içerir.

Siyasi partilerin, çalışmalarında devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uymaları, ülkenin ya da ulusun bir bölümünün bugünkü bütünlüğünü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan doğruya veya dolayısıyla doğurabilecek her türlü eylemden kaçınıp çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri anayasal ve yasal zorunluluktur. Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü davranışın siyasi partiler için yasak olmasıdır.

Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögesi olan siyasal partiler, vatandaşların bir kısmını çoğunluktan çıkarıp azınlık durumuna getirerek ulusu ve ülkeyi bölmeye, etnik köken ayrımını kışkırtarak silâhlı ayaklanmaya çağırmaya, ulusun bireylerini, bölge halklarını birbirine düşman edip aralarında husumet yaratmaya yönelik eylemde bulunamazlar.

Demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanılarak, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne karşı gerçekleştirilen eylemler kabul edilemez. Bu durumda hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasına engel olmak, devletin görevi ve varlık nedenidir. Teröre destek verip ondan destek alan bir siyasî partinin Anayasa ve yasaya göre varlığını sürdürmesi düşünülemez.’ Şeklinde belirlediği ilkeler karşısında davalı partinin ön savunmasında yer alan iddiaların yerinde olmadığı sabittir.

3- Gerek Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerinde gerekse Siyasi Partiler Yasasının 101 ve 103. maddelerinde bir siyasi partinin kapatılmasına konu olan bireysel eylemlerin yargılamalarının tamamlanması ve buna bağlı olarak belli bir suç veya suçlardan mahkumiyet şartı öngörülmemiş, eylemin gerçekleştirilmesini esas almıştır. Söz konusu düzenlemelere göre odaklığı tesbit ederken Anayasa mahkemesi ‘eylemleri’ değerlendirecektir. Bu itibarla davalı partinin ön savunmasında ileri sürdüğü suç ya da eylemlerin yargı sürecinin beklemesi gereğine dair itirazın hukuki gerekçesi bulunmamaktadır. Nitekim, Anayasa Mahkemesi 16.01.1998 günlü ‘Refah Partisi’ kararında

 ‘Davalı Parti, Türk Ceza Kanunu’nun 163. maddesi yürürlükten kaldırıldığı için parti üyesi milletvekillerinin bu madde kapsamına giren eylemleri nedeniyle kapatılmaya bağlı olarak milletvekilliklerinin düşmesine karar verilemeyeceğini ileri sürmektedir.

TCK’nun 163. maddesi 12.4.1991 günlü, 3713 sayılı Yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır. Buna karşılık, madde kapsamına giren suçlara ilişkin eylemler, Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nda yasaklanan eylemler arasında yerlerini korumuşlardır. Bunlara aykırılık, ancak partiye bağlanabildiğinde, onun yönünden yaptırım uygulanmasına neden olmaktadır. Yaptırımın partili milletvekillerine yansıyan sonuçlar doğurması ise, Anayasa’nın 84. maddesindeki özel düzenlemeden kaynaklanmaktadır. Başka bir anlatımla, milletvekillerine uygulanan yaptırım, salt partiyle olan bağlantı sonucu oluştuğundan partinin söz ve eylemine dönüşüp onun kapatılmasına neden olmadıkça uygulanma olasılığı yoktur.’ Biçiminde yaptığı değerlendirmeler bu iddiamız doğrulamaktadır.

4- Davalı Parti, Siyasi Partiler Yasasının 78, 80, 81, 101 ve 103. maddelerinin Anayasa’ya aykırı olduğunu iddia etmiş ise de; 78, 80 ve 81. maddelere ilişkin Anayasa Mahkemesinin 13.03.2003 günlü 1/1 sayılı Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) hakkında verdiği kararda yaptığı değerlendirme sonunda;

‘Kapatılma davası Parti’nin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline geldiği ileri sürülerek açılmıştır.

Bu durumda olayda Siyasi Partiler Kanunu’nun eyleme uyan 101. maddesinin (b) fıkrasının uygulanması gerekir.

Oysa Yasa’nın 78., 79., 80., 81. ve 82. maddelerinin uygulanabilmesi davanın Yasa’nın 104. maddesine göre açılmasına bağlıdır.

Bu nedenle, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülen 78., 79., 80., 81. ve 82. maddeleri bakılmakta olan davada uygulanacak kurallar niteliğinde bulunmadıklarından Anayasa’ya aykırılık iddiasının reddine’karar vermiştir. SPY.nın 101 ve 103. maddeleri ise tamamen Anayasa hükümleri paralelinde düzenlemeler içermekte olup, Anayasaya aykırılıklarından söz edilmesi mümkün değildir. Bu nedenle davalı partinin SPY hükümlerinin Anayasa’ya aykırılık iddialarının reddi gerekmektedir.

5- İddianamemizde halen İmralı Cezaevinde hükümlü olarak bulunan PKK terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın avukatları aracılığıyla verdiği talimatlar çerçevesinde DTP’nin kurulup örgütlendiği belirtilmiş, dayanak olarak 2004 yılından itibaren internet ortamında ‘Avukat Görüşmeleri’ adı altında yayımlanan (bu nedenle avukatları hakkında açılan davalar devam etmektedir) bilgilere yer verilmiştir. Nitekim sonraki tarihlerde günlük gazetelerde de (bakınız, 23 Ekim 2004 tarihli Vatan ve 26 Ekim 2004 tarihli Star Gazetesi) bu durum tüm açıklığı ile haber haline getirilmiştir. Henüz ortada Demokratik Toplum Partisi adında bir parti veya düşünce dahi yok iken teröristbaşının talimatları ile bu çalışmanın başlatıldığı, hatta yönetici kadroların ve eşbaşkanlık gibi uygulamaların talimatlar doğrultusunda yaşama geçirildiği, tarihsel olarak bir bütünlük gösterdiği hususları İddianamede açıklanmıştır. Davalı partinin ön savunmasında ‘İmralı Cezaevinde görüşmelerin çıkarılan bir yasa ile hakim gözetiminde yapıldığı’, tamamının ‘kayıt’ altına alındığı, Başsavcılığımızın bu ‘resmi’ kayıtları istemeden iddialarını dayandırdığı ileri sürülmüş, sonuç bölümünde de İmralı Cezaevi Müdürlüğünden görsel ve yazılı görüşme kayıtlarının istenmesi talep edilmiştir. Bilindiği gibi hükümlülerin görüşmelerinin de dahil olduğu infaz hukukuna ait düzenlemeler 5275 sayılı             Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun hükümleri çerçevesinde gerçekleştirilmekte olup, anılan yasaya göre iddia edildiği gibi görsel ve yazılı kayıt altına alınması hukuken mümkün olmadığı gibi ‘ çıkarılan bir yasa ile hakim gözetiminde yapıldığı’ iddiası da gerçeği yansıtmamaktadır. Bu itibarla davalı partinin ön savunmasının sonuç bölümünde 2 numaralı sırada görüşme kayıtlarının istenmesi yolundaki (mümkün olmayan) talebin reddine karar verilmesi gerekmektedir.

6- Ön savunmanın sonuç bölümünün 3 ve 4. numaralarında yer alan, davanın konusu ile ilgileri olmayan ve hükme etkisi bulunmayan taleplerin reddi gerekmektedir.

7- Davalı parti Ön savunmanın ‘E-DAVA SİYASİDİR’ başlığının 14 numarasında; ‘İddianamede yer alan ‘PKK’lı teröristlerin yol kesip, 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan milletvekili seçimleri için DTP destekli seçime giren seçimden sonra DTP’ye katılan bağımsız adaylara oy verilmesi için propaganda yapıldığını kanıtlayan herhangi bir delil sunulmadığını, kaldı ki böylesi bir propaganda gerçek olsa bile, DTP’yi suçlama nedeni olamayacağını belirtmiştir. Olay tarihinde basında yoğunlukla yer alan haberlere karşı davalı parti tarafından hiçbir tepki veya yalanlama getirilmemesi olayın gerçekleştiğini, isnad edilebilir olduğunu göstermektedir. Terör örgütünün açık desteğinin demokratik hukuk devleti ilkeleriyle izah edilmesi mümkün görülemeyeceği gerçeği karşısında savunmaya iştirak edilememiştir.

8- Davalı partinin eylem ve söylemlerinde ‘şiddet’ unsurunun bulunmadığı yolundaki savunmasına gelince;

Davalı parti temsilcilerinin Öcalan zehirlendi iddiası ile yoğun olarak başlattıkları kampanyalar ve söz konusu süreçte gerçekleştirilen şiddet olayları tesbit edilmiştir. Avrupa Konseyi bünyesinde faaliyet gösteren İşkence ve Kötü Muameleyi Önleme Komitesi’nin (CPT); Abdullah Öcalan’ın Türk makamlarınca zehirlendiğine yönelik iddiaları yayımladığı bir raporla yalanlaması karşısında davalı partinin yaratmak istediği gerilim, şiddet içerikli gösteriler ve buna bağlı kaos ortamının demokratik hukuk devleti ilkeleri ile uyuşmadığını, ancak terör örgütünün amaç ve yöntemleri ile örtüştüğünü ortaya koymaktadır.

İddianamede olaylar ve değerlendirmeler bazında ayrıntılı olarak belirtildiği gibi Demokratik Toplum Partisi ile terör örgütü PKK arasındaki bağlantı belirgindir. Üyeleri, görevlileri, yöneticileri, genel başkan yardımcıları, milletvekilleri ve hatta genel başkanlarının terör örgütü üyeliği suçundan yargılanıp mahkum edilmesi (veya halen yargılanması), tüm toplantı ve mitinglerinde terör örgütü lehine gösteriler yapılması, güvenlik kuvvetlerine, kamu ve özel kişilere ait malvarlıklarına taşlı saldırılarda bulunulması, Türk Bayraklarının tahrip edilmesi davalı partinin ülkedeki demokratik rejimi tehlikeye sokacak siyasi projesinin bulunduğunu, siyasi amaçlar için gerektiğinde şiddete başvurmayı amaçladığını, ırkçılığı, terörü, şiddeti, şiddet çağrısını teşvik ettiğini, hoşgörüsüzlüğe dayandığını göstermektedir. Bu nedenle kapatma yaptırımı İHAS’a aykırı olamayacaktır.. Bu kapsamda İddianamemizde konu edilen eylemlerle ilgili yargı süreci hakkında gerekli bilgiler Anayasa Mahkemesinin 23.11.2007 günlü kararı gereğince Yüksek Mahkemeye bildirilecektir.

Davalı parti tarafından savunuculuğu yapılan terör örgütünün talimatı ile araçların kundaklandığı, insanların yoğun bir biçimde yaşadığı kent merkezlerinde patlatılan tahrip gücü yüksek bombalarla onlarca insanın katledildiği bir ortamda örgütün arkasında durup, meşrulaştırılmaya çalışılması ifade ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. Yine DTP’li Batman BELEDİYE Başkanı Hüseyin Kalkan’ın PKK’lı teröristleri kastederek ‘Dağdakiler bu ülkenin en onurlu insanlarıdır’ demesi, Tunceli BELEDİYE Başkanı Songül Erol Abdil’in canlı bomba olarak 7 askerin şehit olmasına sebep olan ‘Zilan’ kod adlı terörist Zeynep Kınacı’yı ‘özgürlük öncüsü’ olarak ilan etmesi gibi eylemlerin hiçbir demokratik hukuk devletinde barışçıl olduğu, şiddeti öngörmediği iddia edilemez.

9- Davalı Partinin ön savunmasının 33 ve devamı sayfalarında yer alan ‘terör’ ve ‘terörist’ kavramı ile ilgili değerlendirmeler ise ‘otuzbini aşkın vatandaşımızın hayatını kaybetmesine sebep olan ve halen kent merkezlerinde bomba yüklü araçları patlatıp, onlarca insanı katleden, mayın döşeme, vatandaşların araçlarının kundaklanması gibi terörizmin en çirkin yüzünü gösteren eylemlerini artırarak devam ettiren PKK söz konusu olduğunda’ uygun ve kabul edilebilir değildir. Esasında tüm Dünya devletlerince terörist örgüt olarak kabul edildiği resmi belgelerle kayıtlanmış PKK lehine sarfedilecek beyan veya eylemlerin örgütü desteklemekten başka bir amacı olamayacağı açıktır. İddianamenin birçok bölümünde de bu husus vurgulanmıştır.

10- Demokratik Toplum Partisi iddianamede dava konusu yapılan ve yukarıda bahsedilen eylemlerin parti tüzel kişiliğinin bilgi ve iradesi dışında olduğunu savunmuş ise de hiçbir eylemin kınanmaması, failleri hakkında parti içinde işlem yapılmaması karşısında partinin söz konusu savunmasını inandırıcı kabul etmek mümkün değildir.

11- CMK’nun 237. maddesi gereğince mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ilk derece mahkemesinin kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikayetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler. Siyasi parti kapatma davalarında ise siyasetten yasaklanması istenilen kişilerin konumları itibarıyla mağdur ve suçtan zarar gören sıfatları bulunmayıp, eylemleri davalı partinin tüzel kişiliği bünyesinde değerlendirilen kişilerdir. Bu konuda Anayasa Mahkemesinin 14.07.1993 tarihli Halkın Emek Partisi (HEP) kararında ‘Anayasa’nın 149. maddesinin dördüncü fıkrasında Anayasa Mahkemesi’nin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinden inceleyeceği, ancak gerekli görüldüğü durumlarda sözlü açıklamalarını dinlemek üzere ilgilileri ve konu üzerinde bilgisi olanları çağırabileceği öngörülmektedir. Anayasa Mahkemesi, gereksinim duyarak sorular yöneltip bilgi almak ve ayrıntılarla teknik konularda daha çok açıklık kazanmak için 9.2.1993 günlü kararıyla, kendiliğinden 2949 sayılı Yasa’nın 33. maddesini gözeterek HEP’in Genel Başkanı ile iki yetkiliden oluşacak üç kişiyi çağırmıştır. Sözlü açıklamada bulunacak temsilcilerin hazır bulundurulmalarını sağlamak üzere HEP Genel Başkanlığı’na yine aynı kararın 3. bendi gereğince bildirimde bulunulmuştur. Sözlü açıklama bu karara göre yapılacağından HEPle hukuksal bağı olmayan bir kimsenin HEP yetkilisi ve temsilcisi sayılıp dinlenmesi olanaksızdır. Çağırma kararı ‘yetkili temsilci’ sıfatlarını açıkça içerdiğinden bu nitelikte olmayan kimsenin dinlenmesi hem Anayasa’nın 149. maddesinin Dördüncü fıkrasıyla, 2949 sayılı Yasa’nın 30. maddelerine, hem de bu maddelere dayanılarak alınmış karara aykırı düşer. Mahkeme, önceden ‘ilgili’ ya da ‘bilgisi’ olan, aransa ve istense ididosyada kapatma nedeni sayılan sözlerin sahiplerinden birini çağırabilirdi. Genelde ‘ilgisi’ ve ‘bilgisi’ olan, ceza yargılaması yönteminin ağırlıklı biçimde uygulandığı bu davada esas alınamaz. Tanık ya da bilir kişi dinleme niteliğinde uygulama da olamaz. Kaldı ki sözlü açıklama tutanağının 3. sayfasında açıkça yazılı olduğu üzere Mahkeme Başkanı’nca Fehmi IŞIKLAR’ın yüzüne karşı ‘. . . Ancak, Sayın Türk ile Sayın Yazar, konuşmalarında Fehmi IŞIKLAR’ın söyleyecekleri varsa, elinde belgeleri, bilgileri varsa kendi sunuşları içinde onları mahkememiz dosyasına sunabilirler. Buyurun Fehmi Bey, Sizi dışarıya alalım konuk olarak’ denilmiştir. Tutanağın 25. sayfasında da ‘bir kere daha hatırlatıyorum, Sizi burada dinledik; ama IŞIKLAR’ın konuşma metnini, IŞIKLAR’ın konuşması olarak değil, siz bize kitap ta verebilirsiniz, bant ta verebilirsiniz, dergi de verebilirsiniz. O anlamda veriyorsanız alabiliriz, dosyaya koyarız, vermiyorsanız bir diyeceğimiz yoktur. Hatırlatılmadı, bir başka konuşma, bir başka savunma, olanağının kapısı kapatıldı gibi bir anlayış olmasın.’ uyarısı da yapılmıştır. Siyasi Parti Kapatma davalarında Sözlü açıklama (savunma toplantısı olmayıp davalı parti tarafından savunma yazılı olarak verilmekte), sorular yanıtlanarak yapılmaktadır.’ Şeklinde belirlediği kurallar nazara alındığında davalı partinin ön savunmasının sonuç bölümünün 6. sırasında yer alan talebin reddi gerekmektedir.

IV-DEĞERLENDİRMELER

Anayasa ve yasa hükümleri Resmi Gazetede yayımlanmış, herkesçe anlaşılabilir açıklıkta ve kolaylıkla ulaşılabilir düzenlemelerdir.

2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 90/1 inci maddesine göre ‘siyasi partilerin tüzük, program ve eylemleri Anayasa ve bu kanun hükümlerine aykırı olamaz’ hükmünü içermektedir. Partinin; tüzük, program ve yönetmeliklerini hazırlarken Anayasa ve 2820 sayılı Yasa’ya ulaştığı, eriştiği ve bu metinlerin içeriğinden haberdar olarak, kendi düzenlemelerini yaptığı anlaşılmaktadır.

Davalı partinin eylemlerine kapatma yaptırımının öngörülmesi ise, ulusal güvenlik, kamu düzeni ve suç işlenmesinin önlenmesi, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarına dayanmaktadır.

Davaya konu edilen eylemlerin bir kısmı, eylemin işlendiği an itibarıyla parti genel başkanı ve genel sekreteri olan kişiler tarafından gerçekleştirilmiştir. Bunların eylemlerinin kendi kişisel görüş ve iradelerini içerdiğini açıklanmadıkları sürece, parti adına yapıldığı ve partiyi bağlayacağı, yerleşik ulusal ve uluslararası yargısal uygulamaların gereğidir. Ayrıca parti organlarında yer alan ya da parti üyesi olan diğer kişilerin, eylemlerini gerçekleştirmelerinden sonra DTP tarafından o kişiler hakkında hiçbir disiplin işlemi yapılmamış, hatta bu nedenle eleştirilmeleri yoluna dahi gidilmemiştir. Bu şekildeki eylemlerin sürekli olarak tekrarlanmasına, Parti olarak engel olmamak suretiyle sahiplenmişlerdir. Bu nedenle iddianameye konu edilen eylemlerin partiye isnat edilebilirliği konusunda bir tartışmada söz konusu değildir.

Eylemler irdelendiğinde;

Odak Olma Yönünden:

Anayasa ve yasa, söz konusu fiillerin odağı olmayı, Anayasanın 68 nci maddesinin 4 ncü fıkrasındaki fiillerin, davalı parti tarafından,

– Parti üyelerince yoğun bir şekilde işlenmesi,

– Bu durumun o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsenmesi,

– Yahut bu fiillerin doğrudan parti organlarınca kararlılık içinde işlenmesi

şeklinde tanımlamaktadır.

Davalı partinin, ülkenin bölünmez bütünlüğüne yönelik eylemlerde bulunan yasa dışı bölücü silahlı terör örgütü PKK ve yöneticisi hükümlü Abdullah Öcalan lehine bildiri dağıtan, basın açıklaması yapan, bu örgüte çeşitli biçimlerde yardım ve yataklık edenleri yapısında barındırması, bu eylemlerin partinin hiyerarşik yapısı içerisinde, Genel Başkanından tüm teşkilat birimlerince gerçekleştirilmesi, bu eylemlerin çeşitli tarihlerde ve yoğun biçimde tekrarlanması; haklarında dava açılanların dosyalarındaki eylemlerinin demokratik bir sistem içerisinde savunulmasının mümkün olmaması ve terör örgütü ile yakın bağlantı içerisinde olması Anayasa ve yasadaki hükümlere aykırı fiillerin odağı haline geldiğini göstermektedir.

Demokratik Toplum Düzeni Yönünden:

Demokratik bir toplumun, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü tanıması, bu özgürlüklerden yararlanacak olanların demokratik sistem dışına çıkmalarına, ülkenin bölünmesine yönelik eylemlerde bulunan örgüte yardım ve yataklık etmelerine imkan verdiği şeklinde yorumlanmasına elverişli değildir.

Demokratik toplum, şiddete başvuran oluşumlara karşı da kendisini koruyan toplumdur. O nedenle, evrenselleşmiş olan hakkın kötüye kullanımı yasağını düzenleyen Anayasanın 14/2. maddesi ‘Anayasada yer alan hükümlerden hiçbirinin ‘kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve özgürlüklerin yok edilmesini(‘) amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz’ hükmünü içermektedir. Ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyetinin bölünmesi amacıyla faaliyette bulunan silahlı bölücü terör örgütü lehine propaganda, yardım ve yataklıkların demokratik bir sistemde legal siyasi parti faaliyeti şeklinde değerlendirilmesi mümkün değildir. Çünkü demokratik toplum, hoşgörülü, çoğulcu ve düşünceye açıklık esası üzerinde yükselebilir. Siyasi partiler de bu çoğulcu yapıda yaşayabilir. Dolayısıyla demokrasi ilkeleri çerçevesinde faaliyetlerini sürdürmesi ve şiddete karşı olması gereken partinin, demokrasi içerisinde, ancak demokratik düzenle bağdaşmayan silahlı ve bölücü faaliyetleri desteklemesi kabul edilemez. Bu durumda devletin bölünmezliği ilkesine karşı fiilen eylemlerini sürdüren bölücü terör örgütüne çeşitli biçimlerde destek veren davalı partinin kapatılması zorunluluk halini almıştır.

Demokratik bir toplumda ifade ve örgütlenme özgürlüğüne ‘suçların önlenmesi, ulusal güvenlik ile toprak bütünlüğünün, kamu düzeni ve güvenliğinin korunması’ için sınırlamalar getirilebilir. Düşünce açıklamalarının ‘kırıcı (taciz edici), sarsıcı (şok edici), saldırgan ve rahatsız edici’ olmaları demokratik bir düzende hoşgörü ile karşılanabilir. Ancak davalı partinin genel başkanından başlayıp il, ilçe başkanları ve çeşitli kademelerde görevli yetkililerince işlenen fiiller ve bu fiiller nedeniyle bir kısım parti yetkililerinin mahkum olmaları, bu fiillerin bölücü silahlı terör örgütü ile bağlantıları gözetildiğinde, parti yetkililerinin ifade ve örgütlenme özgürlüğü sınırları içinde kalan faaliyetlerde bulunmadıkları gibi, davalı partiye üye olanlar arasında terör örgütü ile ilişkileri nedeniyle sabıkalı olanların da yer alması ve parti yetkililerince bu durumun bilinmesine karşın önlem alınmaması, davalı partinin şiddet kullanan yasa dışı örgütle yakın bağlantısını ortaya koyduğundan beyan ve eylemlerin ifade özgürlüğü kapsamında kaldığından söz edilemez.

Devletin uzun süredir terörle mücadele etmesi, binlerce insanın yaşamını kaybetmesi ve davalı partinin bu durumu bildiği halde terör örgütüne yardım etme ve örgüt liderlerini övme biçiminde desteklemesi nedeniyle, mevzuatımızdaki kapatma önlemi, terörün vahameti karşısında radikal bir önlem sayılmaz.

Anayasa’nın 15 inci maddesi temel hak ve özgürlüklerle ilgili olağanüstü önlemleri düzenlemektedir. Benzeri düzenlemeler uluslararası metinlerde de yer almaktadır. Bölücü terörün insan hayatına ve demokratik sistemin devamına karşı devletimizde oluşturduğu tehditin önemi dikkate alındığında, terör örgütü ile yakın bağlantı içerisinde olan bir siyasi partinin temelli kapatılması ülkemiz açısından zaruridir. Bölücü silahlı terör örgütünün eylemlerine destek veren bir partinin kapatılmaması, hem ülkenin bölünmez bütünlüğüne, hem de demokrasiye zarar verecektir.

Kapatma önlemi, ülkenin bölünmez bütünlüğünün korunması amacı ile alındığından, terörizmin önlenmesi, teröre pirim verilmemesi nedenleriyle, hedeflenen amaç ile orantısız da sayılamaz. Zira böyle bir önlemin alınması demokratik bir toplum için uygun ve zorunlu sosyal bir ihtiyaçtır.

V- SONUÇ VE İSTEM

A- 1) Yukarıda ‘III- DAVALI PARTİNİN EYLEMLERİ VE ÖN SAVUNMASININ İRDELENMESİ’ bölümün (5). maddesinde belirtilen gerekçe nedeniyle Davalı Partinin ön savunmasının sonuç bölümünde yer alan (2) numaralı,

2) Yargılamaya ve sonuca etkili görülmediğinden ön savunmasının sonuç bölümünde yer alan (3) ve (4) numaralı,

3) ‘III- DAVALI PARTİNİN EYLEMLERİ VE ÖN SAVUNMASININ İRDELENMESİ’ bölümün (4). maddesinde belirtilen gerekçe nedeniyle Davalı Partinin ön savunmasının sonuç bölümünde yer alan (5) numaralı,

4) ‘III- DAVALI PARTİNİN EYLEMLERİ VE ÖN SAVUNMASININ İRDELENMESİ’ bölümün (11). maddesinde belirtilen gerekçe nedeniyle Davalı Partinin ön savunmasının sonuç bölümünde yer alan (6) numaralı,

istemlerinin reddine,

                  B- Başsavcılığımızca düzenlenen 16.11.2007 gün ve SP 135 Hz 2007/2 sayılı İddianamede belirtilen eylemleri gerçekleştirmiş olan davalı DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİ’NİN, Anayasanın 69 ncu maddesinin 6,7 ve 9 ncu fıkraları ile 2820 sayılı yasanın 101 nci maddesinin 1 nci fıkrasının (b) bendi ve 103 ncü maddesinin 2 nci fıkrası gereğince;

                  1) Temelli kapatılmasına,

                  2) İddianamemize göre beyan ve faaliyetleri ile partinin temelli kapatılmasına neden olan; isimleri belirtilen kişilerin (İsim benzerliği nedeniyle yanlışlıkla yer alan Halil İmrek ve vefat ettiği anlaşılan Fevzi Kara hariç olmak üzere) temelli kapatmaya ilişkin kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasından itibaren beş yıl süreyle bir başka siyasi partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamayacaklarına,

                  karar verilmesi talep olunur’.

                  IV- ESAS HAKKINDA SAVUNMA

                  Davalı Parti’nin 12.6.2008 günlü esas hakkındaki savunması şöyledir:

                  ‘I- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞININ İDDİA VE İSTEMİ

                  Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı SP-135. Hz.2007/2 sayılı ve 16.11.2007 günlü iddianamesinde ve 10.03.2008 günlü ‘Esas hakkındaki görüşün’ de;

                  – Davaya konu edilen eylemlerin bir kısmının, eylemin işlendiği an itibariyle Parti genel başkanı ve genel sekreteri olan kişiler tarafından gerçekleştirildiği, bunların eylemlerinin kendi görüş ve iradelerini içerdiğini açıklamadıkları sürece parti adına yapılmış olacağı ve partiye bağlayacağının yerleşik ulusal ve uluslar arası yargısal uygulamaların gereği olduğu, ayrıca parti organlarında yer alan ya da parti üyesi olan diğer kişilerin eylemlerini gerçekleştirmelerinden sonra Parti tarafından o kişiler hakkında hiçbir disiplin işlemi yapılmamış, hatta bu nedenle eleştirmeleri yoluna dahi gidilmemiş olduğu, BU ŞEKİLDE EYLEMLERİN SÜREKLİ OLARAK TEKRARLANMASINA, PARTİ ADINA ENGEL OLMAMAK SURETİYLE SAHİPLENİLDİĞİ, BU NEDENLE İDDİANAMEYE KONU EDİLEN EYLEMLERİN PARTİYE İSNAT EDİLEBİLİRLİĞİ KONUSUNDA BİR TARTIŞMANIN DA SÖZ KONUSU OLAMAYACAĞI,[1]

                  – Anayasa ve yasanın,  söz konusu fiillerin odağı olmayı, A.Y. nın 68 nci maddesinin 4 ncü fıkrasındaki fiillerin, Parti tarafından,

                  * Parti üyelerince yoğun bir şekilde işlenmesi,

                  * Bu durumun o partinin büyük kongre,

                  * veya genel başkan,

                   * veya merkez karar,

                   * veya yönetim organları,

                   * veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkca benimsenmesi

                   * yahut bu fiillerin doğrudan parti organlarınca kararlılık içinde işlenmesi, olduğu açıklandıktan sonra,[2]

                   – Davalı Parti’ nin,

* ‘ülkenin bölünmez bütünlüğüne’ yönelik eylemlerde bulunan yasa dışı bölücü silahlı terör örgütü PKK ve yöneticisi hükümlü Abdullah Öcalan lehine bildiri dağıtan, basın açıklaması yapan, bu örgüte çeşitli biçimlerde yardım ve yataklık E D E N L E R İ  yapısında barındırmasının,

* bu eylemlerin partinin hiyerarşik yapısı içerisinde Genel Başkanın dan tüm teşkilat birimlerince gerçekleştirilmesinin,

* bu eylemlerin çeşitli tarihlerde ve yoğun biçimde tekrarlanmasının,

* haklarında dava açılanların dosyadaki eylemlerinin ‘demokratik bir sistem’ içerisinde savunulmasının mümkün olmadığının,

* ‘terör örgütü ile yakın bağlantı içerisinde olmasının’ ifade edilmesinden sonra,[3]

                   – Müvekkilimiz Parti’nin ilk savunmasının sonuç bölümünün 2,3,4,5,6 numaralı bentlerinde yer alan istemlerin reddine[4],

                   – ‘Davalı Demokratik Toplum Partisi’nin Anayasa’nın 69’ncu 6, 7 ve 9 ncu fıkraları ile Siyasi Partiler Yasası’nın 101/1-b ve 103/2 nci fıkaraları gereği TEMELLİ KAPATILMASINA[5],

                   – İddianameye göre beyan ve faaliyetleri ile partinin kapatılmasına neden olan isimleri belirtilen kişilerin ( maddi hata ve öldüğü anlaşılan kişi hariç) temelli kapatılmaya ilişkin kararın Resmi Gazetede yayınlanmasından itibaren beş yıl süre ile bir başka siyasi partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamayacaklarına karar verilmesi[6],

istenmektedir.

I/I-ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ/SİYASİ PARTİLER AÇISINDAN DAVANIN ULUSAL/ULUSAL ÜSTÜ YASAL ve HUKUKSAL DAYANAKLARI

Bilindiği üzere, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine (AİHS) taraftır. Bu yasal durum ise Türk mevzuatının ve bu mevzuatın uygulamasının AİHS standartlarına uygun olmasını gerektirmektedir. Diğer yandan Avrupa Birliği’ne adaylık sürecindeki Türkiye’nin, karşılaşması gereken koşullardan bir diğeri Kopenhag Kriterleri olarak bilinen insan hakları standartlarıdır. Kopenhag Kriterleri ise, Avrupa Birliği ile AİHS’in yapıcısı Avrupa Konseyinin kesişme noktasını oluşturmaktadır. Bu sebeple Avrupa Birliği adaylık sürecinde, Türkiye’nin insan hakları alanındaki konumunu ve durumunu da etkileyecek ‘BU DAVADA’ zorunlulukla AİHS standartlarının gözetileceğine inanmaktayız.

Üstelik Anayasa’da yapılan 2001 ve 2004 değişiklikleri sonrası, başta AİHS olmak üzere insan haklarına dair uluslararası sözleşme hükümleri ile ileride ayrıntı ile tartışacağımız Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM; öncesi Komisyon ve Divan kararları da bu çerçevede değerlendirilecektir.) içtihatlarının ulusal mevzuattan öncelikle hususu Yüksek Mahkeme’ye izahtan vareste bir keyfiyettir. Yani ulusal mevzuatın bir hükmü ile insan haklarına dair uluslararası sözleşme hükümleri veya bu hükümleri yorumlayan mahkeme kararları çatıştığında, sözleşme hükümleri ve ulusal üstü mahkeme kararları esas alınacaktır. Bu da, ulusal mevzuatın AİHS ışığında incelenmesini zorunlu kılmaktadır.

I/I-A)Öncelikle belirtelim ki; ‘Örgütlenme özgürlüğü, AİHS (md.11)’de düzenlenmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin de çeşitli defalar açıkladığı üzere örgütlenme özgürlüğü ifade özgürlüğünün özel bir görünüş biçimidir (lex specialis). Bu sebeple ifade özgürlüğünün ayrılmaz bir parçasıdır. Sözleşme sistemi içinde erken dönemden itibaren ortaya konulan içtihatlarla Sözleşme (md.11)’de düzenlenen örgütlenme özgürlüğü hakkının kapsamı belirlenmiştir. Örneğin, ‘Dernek X. v. İsveç’ vakasında Komisyonun 06/07/1977 tarihli kabul edilmezlik kararında şöyle denilmektedir.’[7]

‘Bu madde, belli bir ölçüde sendikalara ilişkin olarak yapılan belirleme dışında, örgütlenme özgürlüğünün içeriğine ilişkin herhangi bir spesifik belirleme içermemektedir. Bu vakada başvurucu örgüt (öğrenci derneğidir), geleneksel anlamında sendika olmamakla birlikte, bu durum başvurucunun (md.11)’deki spesifik korumadan yararlanamayacağı anlamına gelmez. Örgütlenme özgürlüğü, vatandaşlar bakımından, Devletin müdahalesi olmaksızın, çeşitli amaçlarla örgütlerde bir araya gelmelerine dair bir genel ehliyettir/yeterliliktir. Bununla birlikte, bu tür amaçlara bağlamında başarılı sonuç elde etme şeklinde bir hak madde 11 ile güvence altına alınmamıştır’, (parag.52).

Bu vakada, başvurucu dernek, Üniversiteler Yasası uyarınca; üniversitedeki bütün öğrencilerin ‘öğrenci derneğine’ üye olması zorunluluğu öngören hükmün de (md.11)’i ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Bu bağlamda Komisyon, (md.11/1) hükmünün, kamu kurumlarına değil, sadece özel derneklere/örgütlere ve sendikalara ilişkin olarak koruma getirdiğini belirtmiştir. Komisyona göre, anılan ‘öğrenci derneği, mesleki etik kuralları ya da disiplini belirleyen yahut üyelerinin menfaatlerini dışarıdaki uyuşmazlıklarda koruyan bir meslek örgütü olarak mütalaa edilemez. Keza, bu öğrenci derneği, işverene karşı iş uyuşmazlığı durumunda öğrencileri temsil etme anlamında bir sendika olarak da mütalaa edilemez. Yukarıda (parag.52)’de belirtildiği üzere, Komisyon, bu öğrenci derneğinin, üniversitenin bir parçasını teşkil eden ve, özellikle de, resmi yoldan, öğrencilerin üniversite yönetimine katılımlarını sağlayan bir kuruluş olduğu görüşündedir. Bu derneğin demokratik bir şekilde teşkil edildiği ve öğrencilerin, derneğin benimseyebileceği siyasi tavra karşı çıkma özgürlükleri bulunduğu gözükmektedir‘, (parag.63).

‘Young, James ve Webster v. Birleşik Krallık’vakasında Komisyon 14/12/1979 tarihli Raporunda (Rapor, parag.167), Madde 11’de geçen ‘örgüt’ teriminin, ‘bir ortak amaç etrafındaki bir gönüllü birleşmeyi/(grouping) varsaydığını‘ belirtmektedir. Mahkeme, bu vakada verdiği 13/08/1981 tarihli kararında, (md.11)’in, sendika kurma ve sendikaya katılma hakkı dahil, örgütlenme özgürlüğünü sadece pozitif anlamda değil ve fakat bunun yanı sıra, belli bir sendikaya girmeye zorlanmama şeklinde negatif yükümlülük anlamında da ele alınması gerektiğine işaret etmiştir. Mahkemeye göre, (md.11)’in, sendika alanında herhangi bir türde zorlamaya cevaz verir şekilde yorumlanması, bu madde ile güvence altına alınan özgürlüğün özünü zedeler, (parag.52). Mahkemeye göre,

 ‘düşünce, vicdan ve din özgürlüğü ile ifade özgürlüğü şeklinde Madde 9 ve 10 ile koruma altına alınan bireysel görüş, Madde 11 ile güvence altına alınan örgütlenme özgürlüğünün amaçlarından biridir‘, (parag.57).

Kamu hukuku çerçevesinde kurulan ve buna tabi meslek kuruluşları, bireyler tarafından kurulmadığı, kamusal makamlar tarafından kurulduğu, kurucu yasaları çerçevesinde faaliyette bulundukları, bir kamusal yetki kullandıkları için, (md.11)’de geçen anlamında ‘örgüt’ teriminin kapsamına girmez. Örnek olarak Mahkeme, ‘Le Compte, Van Leuven ve De Meyere v. Belçika’ vakasında verdiği 23/06/1981 tarihli kararında[8], olayda söz konusu Tabip Odasını (md.11) anlamında örgüt terimi içinde mütalaa etmemiştir, (parag.62-66). Benzeri şekilde, Komisyon 12/03/1981 tarihli ‘Barthold v. Federal Almanya’ vakası kararında Veteriner Hekimleri Konseyinin, özel bir örgüt olmayıp, yasayla kurulan kamu hukukuna tabi bir kuruluş olduğu ve bu nedenle (md.11)’deki ‘örgüt’ terimi kapsamına girmeyeceği belirlenmiştir.

Mahkeme ‘Vogt v. Almanya’ vakasında (No.7/1994/ 454/535) verdiği 26/09/1995 tarihli kararında[9], Komünist Partisi üyesi olduğu için görevden uzaklaştırılan öğretmen olan başvurucu hakkındaki tasarrufu, Sözleşme (md.10 ve 11) hükümlerinin ihlali olarak belirlemiştir. Mahkemeye göre, bir kişinin memuriyete atanma talebinin reddi, Sözleşme çerçevesinde şikayete konu olamasa da, görevde bulunan bir memurun Sözleşme haklarını ihlal eden tarzda görevden çıkarılması işlemi, Sözleşme çerçevesinde şikayete konu olabilir. Bu anlamda, memurlar, Sözleşme kapsamı içindedir, (Karar, parag.43). Keza Mahkeme, kamu hizmetleri kavramının, Anayasanın ve demokrasinin garantörü olduğu düşüncesine dayandığını da tespit etmektedir. Buradan hareketle, özgürlüğe müdahale eden tasarrufla (md.10/2) anlamında bir meşru amaç güdülmüş olduğu sonucuna varmaktadır, (parag.51). Bunun ardından Mahkeme, anılan işlemi, ‘demokratik bir toplumda gereklilik’ ölçütü süzgeci ile ele almaktadır. (md.10) eksenli içtihadi standartlarını hatırlatan Mahkeme, bu ilkelerin, kamu görevlileri bağlamında da uygulanabilir olduğunu tespit etmiştir. Mahkeme, bireyin ifade özgürlüğü ile, kamu hizmetlileri bağlamında Devletin (md.10/2)’deki sınırlamalara uygun kayıtlamaları arasında, bu somut vakada ‘adil bir denge’ bulunup bulunmadığını sorgulamıştır, (parag.52-53). Mahkeme, bu aşamada, başvurucunun görevden uzaklaştırılmasının ‘zorlayıcı sosyal ihtiyaca’ dayalı olup olmadığı ile tasarrufun ‘izlenen meşru amaçla orantılı’ olup olmadığı meselesi üzerinde durmaktadır, (parag.57). Mahkeme, görevden uzaklaştırma disiplin önleminin ağır bir yaptırım olduğunu saptamaktadır. Bunu, hem kişisel şöhret hem de yeni bir iş bulmadaki güçlük faktörlerini dikkate alarak değerlendirmiştir. Ayrıca, kişinin görevinin, herhangi bir güvenlik riski taşımadığı da dikkate alınmıştır. Başvurucunun üyesi olduğu parti ise, Anayasa Mahkemesi tarafından yasaklanmış olmadığı gibi, başvurucunun parti eksenli çalışmaları da bütünüyle hukuka uygundur, (parag.60). Sonuç olarak, görevden uzaklaştırma, izlenen meşru amaçla orantılı olmayan bir önlem olmakla (md.10) ihlali söz konusudur, (parag.61).

‘Vogt v. Almanya’ vakası kararında Sözleşme (md.11) bağlamındaki değerlendirme şöyledir: Bu maddenin özerk niteliğine halel gelmeksizin, bu davada, Mahkemeye göre, (md.11) hükmü, (md.10) ışığında yorumlanmalıdır. Mahkemeye göre, ‘Madde 10 ile güvence altına alınan kişisel görüşlerin korunması, Madde 11’de düzenlenen toplanma ve örgütlenme özgürlüklerinin amaçlarından biridir‘, (Karar, parag.64). Daimi statüde çalışan bir kamu görevlisi olarak başvurucu, Madde 11’in korumasına da hak sahibidir. Başvurucu, Alman Komünist Partisi üyeliğinden ayrılması yönündeki taleplere, bu üyeliğin kendisinin görevinden kaynaklanan sadakat borcu ile bağdaşmayan bir yönü bulunmadığı görüşünde olduğu için uymamış ve bunun sonucunda görevden uzaklaştırılmıştır. Dolayısıyla, başvurucunun (md.11/1)’de korunan hakkına bir ‘müdahale’ söz konusudur, (parag.65). Mahkeme bu tür bir müdahalenin ancak (md.11/2)’deki gereklere uygun olması halinde haklı görülebileceğini belirtmektedir, (parag.66). mahkemeye göre, ‘Devlet idaresi’ kavramı, özellikle başvurucunun işgal ettiği makam göz önünde tutulduğunda, dar yorumlanmalıdır, (parag.67). Her ne kadar, öğretmenler, (md.11/2) amaçları bakımından ‘Devlet idaresi’nin bir parçası olarak mütalaa edilebilecek olduğunda bile, yukarıda (md.10) ile bağlantılı hükümlerde gösterilen gerekçelerle, başvurucunun görevden uzaklaştırılmasında ‘izlenen meşru amaçla orantılılık’ bulunmamaktadır. Bu nedenle, (md.11) hükmü de ihlal edilmiştir, (parag.68).

Siyasal partilerin (md.11)’deki ‘örgüt’ terimi içinde mütalaa edileceği, Komisyonun, ‘Komünist Partisi v. Federal Almanya’ vakasındaki 20/07/1957 tarihli kararından bu yana netlik kazanmıştır.

Siyasal partiye üye olma (md.11)’de tanımlanan ‘örgüt’ teriminin kapsamına girmektedir. Örneğin Komisyon ‘Hendrikus Van Der Heijden v. Hollanda’ vakasında verdiği 08/03/1985 tarihli kabul edilmezlik kararında[10], başvurucunun bir siyasi partiye üye olması nedeniyle çalıştığı bir Vakıftaki görevinden uzaklaştırılmasının (md.10 ve 11) ihlali olduğu iddiasını incelemiştir. Bu kararında Komisyon, şikayetçinin ileri sürdüğü işlemin, ‘başvurucunun ifade ve örgütlenme özgürlüklerine bir müdahale oluşturduğu şeklinde mütalaa edilmesi gerektiğini’ belirlemiştir. Her ne kadar sonuçta Komisyon, yapılan bu müdahalenin/(işten uzaklaştırma işleminin), Sözleşme (md.10 ve 11)’in ikinci fıkralarında öngörülen ‘başkalarının haklarının korunması’ ölçütü ışığında ‘demokratik bir toplumda gerekli’ görerek kabul edilmezlik kararı vermişse de, kararın bu bağlamda bizi ilgilendiren yönü, siyasal partilerin (md.11) anlamında ‘örgüt’ terimi kapsamına girdiği içtihadıdır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’deki siyasi parti kapatma tasarrufları sonrasında yapılan çok sayıda başvuruda karar üretmiştir. Şu kararları hatırlatmak mümkündür.

‘Türkiye Birleşik Komünist Partisi v. Türkiye’, (Başvuru. No.19392/92) (133/1996/752/951), Karar tarihi: 30/01/1998, (AİHS, md.11-ihlal; maddi-manevi tazminat yok, ihlal kararı yeterli); ‘Sosyalist Parti v. Türkiye’, (No.21237/93), Karar tarihi: 25/05/1998, (AİHS, md.11-ihlal; maddi tazminat yok; manevi tazminat: 100.000 Fransız frangı); ‘Özgürlük ve Demokrasi Partisi v. Türkiye’, (Başvuru No.23885/95), Karar tarihi: 08/12/1999, (AİHS, md.11-ihlal, maddi tazminat yok; manevi tazminat: 30.000 Fransız frangı); ‘Refah Partisi vd. v. Türkiye’ (Başvuru No.41340/98, 41342/98), Daire kararı: 31/07/2001 (AİHS, md.11-ihlal yok), Büyük Daire kararı: 13/02/2003, (AİHS, md.11-ihlal yok); ‘Yazar, Karataş, Aksoy ve Halkın Emek Partisi v. Türkiye’, (Başvuru No.22723-25/93), Karar tarihi: 09/04/2002, (AİHS, md.11-ihlal; maddi tazminat yok; manevi tazminat: 30.000 Euro).[11]

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine göre, siyasal partiler, çoğulculuğun tesisi ve düzgün biçimde işleyen bir demokrasi bağlamında zorunlu/gerekli bir rol üstlenirler. Mahkemenin çok sayıdaki kararları arasında, örnek olsun, ‘Loizidou v. Türkiye‘ vakasındaki vurgusuyla, ‘demokrasi, Avrupa kamu düzeninin temel özelliğidir’, (Karar, parag.75).[12]

Mahkemeye göre; ‘İHAS, insan hakları mekanında, Avrupa kamu düzeninin Anayasal cihazı’.

Komisyon ve Mahkeme, ‘Anayasa’nın kurumsal yapı düzenlemeleri karşısında bugün sadece görünüşte eksik kalan Sözleşme denemelerini, ‘Demokratik toplum düzeni’ yeni yorumu ve özellikle 6. maddeyi kullanarak, Kuvvetler Ayrılığı Prensibi çerçevesinde yeniden üretiyor. ‘İncal Türkiye’ye karşı’ davası bu konuda verilebilecek örneklerden sadece biri.[13]

Lentia v. Avusturya‘ vakası kararında AİHM, Sözleşme Tarafı Devletleri, çoğulculuk ilkesinin nihai garantörü olarak tanımlamıştır. Devletin bu siyasi sorumluluğu, Protokol No.1 (md.3) anlamında, yasama meclisi seçimlerinde halkın düşüncesini özgürce ifade edebileceği koşullar altında, makul aralıklarla ve gizli oyla serbest seçimlerin yapılmasını temin etmektir, (Karar, parag.38). Lentia vakası standardına gönderme ile ‘TBKP v. Türkiye‘ vakasında, AİHM ayrıca, sadece siyasi kurumların içinde bulunarak değil ama bunun yanı sıra kitle iletişim organlarının da  yardımıyla, toplum yaşamının her düzeyindeki düşünce yelpazesine dayanmak suretiyle siyasi partiler, demokratik bir toplum kavramının tam özünde yer alan siyasal tartışmalar bakımından yeri doldurulması mümkün olmayan katkıda bulunurlar, (Karar, parag.44). Siyasi partiler söz konusu olduğunda, Sözleşme (md.11/2)’deki sınırlamalar, ancak dar anlamda yorumlanabilir. Taraf Devletler, siyasi partilerin örgütlenme özgürlüğünü sınırlama tasarrufları, (md.11/2) çerçevesinde ancak, ‘zorlayıcı nedenler’i göstermek suretiyle haklı kılabilirler ve bu bağlamdaki takdir yetkileri sınırlı olduğu gibi, Sözleşme organının denetimine de tabidir. Mahkeme bu denetimi yaparken, bir yandan, Taraf Devletin sınırlamaya ilişkin takdir yetkisini kullandığı tasarrufu ‘makul, dikkatli ve iyi niyetli’ olarak yapıp yapmadığına; öte yandan da, özgürlüğe müdahale teşkil eden tasarrufa bir bütün olarak bakarak, bu müdahalenin ‘izlenen meşru amaçla orantılı’ olup olmadığını ve bu eksende sunulan gerekçelerin konuyla ‘bağlantılı ve yeterli’ sayılıp sayılamayacağını değerlendirir, (Karar, parag.46-47).[14]

I/I-B) ÖZGÜRLÜKLER AÇISINDAN ANAYASAMIZ.

Anayasada ‘1982 Anayasası’nda gösterilen ‘Demokrasi’ ibaresi ile ‘Türk Tipi Demokrasi’ modeli yaratılmaya çalışılmıştır.[15]

İfade özgürlüğü ancak çoğulcu özgürlükçü bir rejimde yeşerebilir ve bu rejimi zenginleştirir. Oysa Türkiye Cumhuriyeti Anayasası çoğulcu-özgürlükçü bir demokratik rejimi tam olarak yansıtmamaktadır. Örneğin AY Başlangıç bölümünün 3. paragrafında, ‘millet iradesini kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun 1982 Anayasasında gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı‘ hükme bağlanmıştır.

1982 Anayasasında gösterilen demokrasi‘ ibaresi, ‘Türk tipi demokrasi’ anlayışının Anayasal formülüdür ve ‘demokrasiyi’ evrensel standartlarıyla bütünleştirmek yerine, ‘yerelleştirerek’, başka deyişle ‘bize özgü demokrasi’ haline getirerek, eksiklik ve yetersizlikleri meşrulaştırmaya hizmet etmektedir.

1982 Anayasasınınçoğulcu-özgürlükçü bir demokratik anlayışı benimsemediği diğer düzenlemelerinden de anlaşılabilmektedir. Bir kere, yapılan son derece önemli ve olumlu değişikliklere rağmen,Anayasanın birey özgürlükleri karşısındaki tutumu son derece katıdır. AY’daki hak ve özgürlükleri düzenleyen normlarda yer verilen bazı sınırlama ölçütleri ise, öngörüldükleri hakkı sınırlamak bakımından elverişli içerikte değildir. Diğer bazı sınırlama ölçütleri ise, bu sınırlamaların uygulanmasını sağlayacak ilgili kanunda yer almayarak daha baştan uygulanamaz hale gelmiştir. Ve nihayet, bir hakkın sınırlanması bakımından ilgili kanunda öngörülen bazı sınırlama ölçütlerinin ise anayasada karşılıkları yoktur. Bu son durum, büyük ölçüde, 03/10/2001 tarihinde 4709 sayılı Kanunla değiştirilen Anayasa (md.13) yüzünden meydana gelmiştir. Burada yer alan ve bütün temel hak ve özgürlükler için uygulanan genel sınırlama ölçütleri 4709 sayılı Kanunla değiştirilmiştir. AY (md.13)’den çıkartılan bu genel sınırlama ölçütleri, tek tek her bir hakkın altına yerleştirilmiştir. İşte bu arada kimi sınırlama ölçütlerinin ilgili maddeye taşınması işinin tam yerine getirilmediği saptanabilmektedir. Sonuç olarak, bir çok kanunda anayasal temeli olmayan sınırlama ölçütlerine yer verilmiş durumdadır. Bu durum herhalde, kanun koyucunun özensizliğini ve sistemsiz şekilde çalıştığını gösteren bir veri olmanın da ötesinde bir şeydir.

1982 Anayasasında, hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmayan ve yargısal denetimden korunaklı alanlar yaratılmıştır. Örneğin, AY (md.125)’deki ‘Cumhurbaşkanın tek başına yapacağı işlemler ile Yüksek Askeri Şuranın kararları yargı denetimi dışındadır’ hükmü hatırlatılabilir. Keza, AY (md.129/son) daki memurlar hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılmasını, istisnaları dışında, kanunun gösterdiği idari merciin iznine bağlayan düzenleme de, demokratik bir rejimde haklılaştırılması pek mümkün olmayan memurlar lehine kayırma ve kollamanın Anayasal dayanağıdır. Kamusal yetkileri kullananlara ilişkin olarak yargısal denetimden bağışıklıklar, kollama ve kayırmalar yapılması demek, memurlar ile memur olmayanlar hakkında makul olmayan ölçüde farklı/eşitliksizci rejimin kurumsallaşması anlamına gelmekte ve bu durum, son tahlilde, birey hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması bakımından sorunlar ortaya çıkarmaktadır.

1982 Anayasası, özgürlükler rejimine ilişkin düzenlemeleriyle sistemli bir sivil toplum karşıtlığını da kurumsallaştırmayı amaçlayan bir belgedir. Sadece bireyleri değil, örgütleri de siyasetten uzaklaştırmaya çalışan bir belgedir. Nitekim, AY (md.135/III) hükmüne göre, kamu kurumu niteliğindeki ‘meslek kuruluşları, kuruluş amaçları dışında faaliyet gösteremezler.’ Kısacası siyasi açıklamalarda bulunamazlar; eleştiri yapamazlar. Yaparlarsa, bunların sorumlu organlarının görevine son verilir. Ayrıca bulundukları yerin en yüksek mülki amirince gecikmesinde sakınca bulunan hallerde, bir yargı kararına kadar geçici olarak kapatılabilirler, (md.135/VI-VII).

1982 Anayasasında bir çok ikicilik kurumsallaştırılmıştır. Anılan ikiciliklerin ilki, ‘olağan rejim-olağanüstü rejim’ şeklinde iki farklı yönetim usulünün öngörülmüş olmasıdır, (md.119-122). Bu konudaki sorun hem derin hem de karmaşıktır. Bu ikicilik açısından bakıldığında, 1982 Anayasası adeta iç içe geçmiş iki ayrı anayasal rejim içermektedir. Öngörülen kurallar açısından bu iki rejim arasında esaslı farklılıklar bulunmaktadır. ‘Olağan-olağanüstü rejim’ ikiciliğinin ve istisnai rejim uygulamasının ciddiyetini göstermek üzere, sadece Cumhuriyet tarihinin yaklaşık yarısının olağanüstü rejim altında geçtiğini vurgulamak yeterlidir.[16]

Anayasada görülen bir başka sorunlu ikicilik alanı ‘sivil yargı ‘ askeri yargı’ şeklinde iki ayrı yargı manzumesinin düzenlenmiş olmasıdır. Bu şekilde, bir başka insan hakları ihlali sorunu alanı da yaratan, olağanüstü yargı yerlerinin kurulmasının önü açılmakta ve kanuni yargıç ilkesi ve güvenceleri zedelenmekte ve tarafsız bir yargılama sürecine zarar verilmektedir. Nitekim Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, askeri ceza yargısına dahil olan Askeri Mahkemeler ile Askeri Yargıtay ve Disiplin Mahkemelerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine (AİHS) bir çok yönden uygun olmadığı rahatlıkla ileri sürülebilir.[17]

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye’ye ilişkin çok sayıda kararında sıkıyönetim askeri mahkemelerinin AİHS (md.6/1) anlamında ‘bağımsız ve tarafsız mahkemeler olmadığı’ gerekçesiyle Sözleşme ihlali hükmüne ulaşmıştır.[18]AİHM’nin, askeri hakim içeren kompozisyonu nedeniyle Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) özelinde de Sözleşmeye aykırılık sonucuna vardığı ve bunun da yerleşik bir içtihat haline geldiği bilinmektedir.[19]

Burada, ulusal kamuoyunda yeterince tartışılmayan bir hususa işaret etmek yararlı olacaktır. DGM’ler özelinde, AİHM kararları sonrasında gerek Anayasada gerekse ilgili DGM Kanununda gerekli değişiklikler, Öcalan’nın  DGM’de yargılanması ve bu yargılama ve hüküm nedeniyle ortaya çıkabilecek olası uluslararası baskı ve eleştirilerin karşılanabilmesi arayışı ile gerçekleştirilmiştir. Ne var ki, yine AİHM kararları sonrasında, sıkıyönetim askeri mahkemeleri özelinde, konuyla ilgili kanun ve Anayasada bu bağlamda yapılması gereken değişiklikler ise gerçekleştirilmemiştir. Ulusal yetkili makamların, özellikle yasama organının, bu süreçte onca reform kanunu çıkartmasına rağmen sıkıyönetim askeri mahkemeleri özelinde yapısal reformlar için hiç bir girişimde bulunma ihtiyacını hissetmemiş olması, büyük ölçüde, halihazırda sıkıyönetimin uygulanmaması ve konunun ulusal ve uluslararası kamuoyunun gündeminden düşmüş gözükmesi ile alakalı olmalıdır. Bu tablo aynı zamanda, büyük reform paketleri olarak sunulan ve övgü de alan yasa ve Anayasa değişikliği girişimlerinin, ulusal hukuk düzeninin iki kolonundan biri olan ‘olağanüstü rejim mevzuatı’ boyutundaki reform ihtiyacını bütünüyle devre dışında tuttuğunu ya da inkar ettiğini ortaya koymaktadır.

1982 Anayasasında görülen ikiciliklerden bir diğeri ‘sivil otorite- askeri otorite’ ilişkisi bağlamında açığa çıkmaktadır. Gerçekten de 1982 Anayasasının kurduğu politiko-juridik düzen içinde askeri otorite lehine ve sivil otorite aleyhine aşırı bir güçlendirme eğilimi ortaya çıkmaktadır. Anayasa (md.118)’de düzenlenen Milli Güvenlik Kurulunun görev ve yetkileri buna örnektir. Her ne kadar yakın tarihli yasal değişikliklerle Milli Güvenlik Kurulunun görev ve yetki alanında bir daraltma gözlemlenmekteyse de, bu organın ideolojik misyon ve işlevi, kamuoyuna reform olarak sunulan yasal değişikliklere rağmen halen yürürlüktedir. Milli Güvenlik Kurulu varlığı ve işlevi ile, ‘Devlet politikası’ üretim aygıtlarının başında gelmektedir. ‘Devlet politikası’ alanı, önsel olarak bir dokunulmazlık, eleştirilmezlik zırhıyla korunan bir alan anlamına gelir. Bu alana giren konularda farklı görüşlerin üretilmesi hem bilgi edinme imkanının olmamasından ötürü olanaksızdır, hem de farklı görüş üretilse bile bunun ifadesi cezai yaptırımlara bağlanmıştır. Bu bağlamda özellikle ‘milli güvenlik siyaseti’ kavramının açılan bu dava açısından da etkileyici olduğunu ifade etmek zorundayız.

Sivil otoriteyi askeri otorite karşısında daha geri plana iten anlayış ve yaklaşımla biçimlendirilen anayasal normlar ve bunlara paralel alt derece mevzuatın doğurduğu ikinci sonuç, askeri bürokrasiye ya da genel olarak ülkenin güvenlik bürokrasisine ilişkin konularda, değil eleştiri üretilmesi, bir görüş sahibi olmanın ön koşulu olan bilgi edinilmesinin bile güçleştirilmesi yahut tamamen olanaksız hale getirilmesidir. Bir konu, bilgi edinmenin sınırları dışına çıkartıldığında, dokunulamaz ve sorgulanamaz alan yaratılmış demektir. Bunun yasal teknikleri ‘devlet sırrı, gizlilik ve milli güvenlik’gibi ölçütlere başvurularak yapılmaktadır. Bundan ötürü de, bu çerçevede yer alan konuları düşünmek, ifade etmek, eleştirmek evleviyetle ceza yaptırımlarına bağlanan alanlar haline getirilmiştir.

Aynı mantığı özerk kurum ve kuruluşlar bağlamında da sürdüren Anayasa, bağımsız idari otoritelere çok sınırlı yetkiler tanımış veya 1961 Anayasasına göre özerk kuruluşların bu niteliği törpülenmiştir. Özellikle TRT ve üniversiteler bu bağlamda hatırlatılmalıdır. 1982 Anayasanın yüksek öğretim kurumlarını düzenleyen (md.130/IV) hükmü şöyledir:

 ‘Üniversiteler ve öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe her türlü bilimsel araştırma ve yayında bulunabilirler. Ancak, bu yetki, Devletin varlığı ve bağımsızlığı ve milletin ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği aleyhinde faaliyette bulunma serbestliği vermez.’

Böyle bir norm, insan hakları standartlarına aykırı olduğu gibi, bilimsel faaliyetin doğasıyla da çelişmektedir. Öte yanda, devlet aygıtı içindeki özerk organların kompozisyonunda, askeri güvenlik bürokrasisi doğrudan temsilcisi eliyle yer almaktadır. 1982 Anayasası, özgürlükler kadar, özerklikler de karşıtı bir belgedir. Yapılan AY değişiklikleri, 1982 belgesinin bu temel vasfını değiştiren çap ve boyutta olmamıştır.

1982 Anayasası, hukuk devletinin olmazsa olmaz koşulu konumundaki yargı bağımsızlığını da zedeleyen düzenlemeler içermektedir. Dayanağını Anayasa (md.159)’da bulan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, özellikle kompozisyonu ve kararlarının yargı denetiminden bağışık olması itibariyle, yargıç bağımsızlığını zedeleyecek öğeler taşımaktadır. Kurulda Adalet Bakanının başkan, Adalet Bakanlığı müsteşarının doğal üye olması sebebiyle savcı ve hakim atamalarında siyasi unsurların etkili olmasına yol açabilmektedir. Yargı mensuplarının kendilerini atayan, nakleden, yükselten ve birinci sınıfa ayıran, meslekten atabilme ve disiplin cezası verebilme gibi yetkilere sahip olan Kurul karşısından ne kadar bağımsız olabilecekleri oldukça tartışmalıdır.

Bu çerçevede; ülkemizdeki ‘Ceza Yargısı’da hem düşünce, hem de örgütlenme özgürlüğünü  ‘özel bir yargılama sistemi’ ile zapturapt altında tutmayı sürdürmekte ve 5271 sayılı Ceza Yargılaması Kanunun 250 vd. mad.ile 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın ‘Millete ve Devlete Karşı Suçlar’ kısmının, önemli bölümlerine ilişkin soruşturma ve kovuşturmalar bu  ‘özel bir yargılama sistemi içinde’ sürdürülmektedir.

Bu dava dosyasının kanıtı olarak sunulan bir çok ceza soruşturması ve kovuşturması dosyaları, böyle bir yargılama sürecinden geçmektedir. Oysa aşağıda tek tek değineceğimiz soruşturma/kovuşturma dosyalarının büyük çoğunluğu bireysel ‘ifade özgürlüğünün’ kullanımına karşı açılmış soruşturmalardır.

 I/I-C)       ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜNÜN DE ANASI ‘İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ’ AÇISINDAN.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Avrupa Konseyi bünyesinde ve özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi sistemi içerisinde ‘ifade özgürlüğü’, sadece kendi başına önemli bir hak olmakla kalmaz, ama aynı zamanda, Sözleşme çerçevesindeki diğer hakların korunması bakımından da belirleyici rol oynar.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, Bakanlar Komitesi, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (AİHK) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından üretilen çok sayıda ve yerleşik hale gelen karar ve hükümler, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun ilerlemesi ve her bir bireyin gelişmesi için temel koşullardan biri olduğunu ortaya koymuştur.

Burada adı geçen ‘demokratik toplum’un anahtar iki kavramı ise, üretilen kararlarda teyit edildiği üzere, ‘çoğulculuk’ ve ‘hoşgörü/tolerans’tır. Kısacası ifade özgürlüğü demokratik bir toplumun zorunlu temelidir.

AİHS, ‘Handyside v. Birleşik Krallık’ vakasında 07/12/1976 tarihinde verdiği kararında[20]şunu açıkça hüküm altına almıştır:

‘İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. Maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen ya da zararsız ya da ilgilenmeye değmez görülen bilgi ve düşünceler için değil, ama ayrıca Devletin ya da nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, çarpıcı gelen/şok eden, rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz. Bu demektir ki, başka şeylerle birlikte, bu alanda getirilen her formalite, koşul, yasak ve ceza, izlenen meşru amaçla orantılı olmalıdır’, (parag.49).

‘İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin taraf Devletler ‘Kurucu Otoriteleri tarafından tartışma konusu yapılamaması, ‘ANAYASAL DEVLET MODELİ’ni değiştiriyor(54).

54L. Favoreu, La nobon de Cour constitubonnelle, in De la Constitution. Etudes en I’Honneur de J-F. Aubert, Helbing et Lichtenbahn, Bale et Francfort-Sur-leMain, 1996, s. 26 vd; F. Sudre, L’intercfictlon de ravorttement: le conflft entre le juge constitutionnel iriandais et la Cour europeenne des droits de rhomme, RFDC, 1993, s. 222 vd.

Bu gelişmeler, taraf Devletlerin Sözleşme’yi onaylamalarıyla, ‘ANAYASAL EGEMENLİK’ AYRIKLIĞINDAN, ferdi başvurularla çalıştırılan ‘SÜREKLİ DEMOKRASİ adıyla vazgeçmeleri anlamına geliyor(57).

57 D. Rousseau, De la democratic continue, In La democratic continue, Bruylant, Bruxelles, LGDJ. Paris, 1995.([21])

1. Plüral izmle Tanımlanan ‘Demokratik Toplum Düzeni

Strasbourg yargı yerleri, ‘Demokratik Toplum Düzeni Hukuku’nu, ‘PLÜRALiZM’le tanımlıyor.

Strasbourg organları İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin tanıdığı hakları yeni bir Hukuk tanımında kullanmakta. Bu yeni tanımda Hukuk, Devlet’in tanımı değil ama Toplum’un tanımı; Hukuk’la gerçekleştirilen ‘Demokratik Toplum Düzeni'(62). Özellikle de grupsal kullanımlı hakların yorumunda ‘Plüralizm’ ya da farklılaşma hakkı, ‘Sivil Toplum’ – ‘Devlet’ münasebetlerinde ‘Hukuk Devletinin yeni tanımı. Kısaca, bugünün Hukuk Devleti, dünün Hukuk Devleti değil… Sivil Toplumla tanımlanan Hukuk, Devlet’le tanımlanan Hukuk’un yerine geçiyor. Hukuk üreticileri ya da Politika’nın aktörleri de farklı.

Avrupa Komisyon ve Mahkemesi jurisprüdansında ‘Demokratik Toplum’; AYRIMCILIK YASAĞl(63), HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ (64), PLÜRALiZM PRENSİBİ (Düşünsel, Siyasal, Sendikal) de tanımlanıyor. Bu durumda, Delmas Marty’in not ettiği gibi, ‘ulusal gelenekler karşısında plüralizmin korunması ciddi bir sorun'(65).

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne göre ‘Demokratik Toplum’; plüralizmin, hoşgörünün düşünceye açıklığın, farklı olma hakkına saygının gerçekleştiği bir toplum. Kısaca çoğul yaşama hali, ‘plüralizm’, ‘Demokratik Toplum’un kurucu unsuru.

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi hukuku, Velu ve Ergeç’in not ettiği gibi bütünü ile Demokratik Toplum düşüncesi üzerine kurulu (66)([22]).

64Bk. P. Wachsmann. ‘La Prominence du droit dans la jurisprudence de la CEDH’. in Le droit des organisations intemationates, Bruylant, 1997, s, 211 vd.; Klas v. Germany, Sen A No: 28 (6Eylul197B), par. 25-26.

65 M. Delmas Marty, ‘Plurahzme et traditions nationales’, Colleque de Rouen, Bruylant. 1996, s. 81 vd.

66Cf,, J. Velu, R. Ergeg, La Cour EuropSenne des Drolls de I’Homme. Bruylant. Bruxelles, 1990, s. 151 vd. Aynca bk. D.S. Ham’s et al, Law of the European Convention on Human([23]).

AİHS, ‘Sunday Times v. Birleşik Krallık (No.I)’ vakasında 26/04/1979 tarihinde verdiği kararında[24]şunları vurgulamıştır:

‘Mahkemenin Handyside kararında belirttiği üzere, ifade özgürlüğü, demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birini oluşturur; düşünce özgürlüğü, 10. Maddenin 2. paragrafı sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen, zararsız, ya da ilgilenmeye değmez görülen haber ve düşünceler için değil, ama ayrıca, Devlete ya da nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, çarpıcı gelen/şok eden ya da rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır… Bu tür haber ve düşünceleri vermek basın yayın kuruluşları için sadece bir görev değildir, halkın da bu haber ve düşünceleri edinme hakkı vardır’,(parag.65).

Mahkemenin ‘Sunday Times Vak’ası (No.I)’nda ortaya koyduğu içtihada göre, bir yanda, görüşleri ifade etme hakkı söz konusudur; öte yanda ise, bundan bağımsız olarak, bu ifadeyi dinlemek hakkı bulunmaktadır. O halde ifade özgürlüğü, niteliği gereği,

                   -Hem ifade edenin/sahibinin özgürlüğüdür,

                   -Hem de, o ifadenin yöneldiği adresin, kişinin/kişilerin özgürlüğüdür.

Mahkeme, 26/11/1991 tarihli ‘Observer and Guardian v. Birleşik Krallık’[25]ve yine 26/11/1991 tarihli ‘Sunday Times v. Birleşik Krallık (No.II)’[26]ve 25/06/1992 tarihli ‘Thorgeir Thorgeirson v. İzlanda’[27]vakaları kararlarında, ifade özgürlüğüne ilişkin norm ve içtihatlarla ortaya konan genel ilkeleri bir kez daha sıralamıştır. Buna göre, ifade özgürlüğü,

– Demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden biridir; Sadece lehe olanları değil, farklı, rahatsız edici türdeki bilgi ve düşünceler bakımından da geçerlidir;

–  Bu özgürlüğün kullanımı bir dizi istisnaya tabidir, ancak istisnalar mutlaka dar yorumlanmalıdır ve açıkça yasayla öngörülmüş olmalıdır;

                   – İfade özgürlüğü, basın bakımından özel önem taşır; basın, kamunun yararına olan meseleler hakkındaki bilgi ve görüşleri yayma hakkına sahiptir ve bununla da ödevlidir;

                   – Bilgi ve görüşü yayma basının görevi olduğu kadar, bunları edinme kamunun da hakkıdır;

                   – Madde 10, paragraf 2’de geçen ‘gerekli’ terimi, bir ‘sosyal ihtiyaç baskısının’ varlığına işaret eder;

                   – Sözleşmeci Devletlerin bu tür bir ihtiyacın varolup olmadığını tartmada bir takdir payı vardır, ancak bu Avrupa’nın gözetimi ile yan yana gider;

                   – AİH Mahkemesinin, ifade özgürlüğüne getirilen bir kayıtlamanın, Madde 10 ile korunan bu özgürlüğe uygun düşüp düşmediği hususunda nihai olarak karar verme yetkisi vardır;

                   – Mahkeme bu denetimi ve gözetimi yaparken, ulusal makamların ifade özgürlüğüne yaptığı müdahalenin, ‘makul’, ‘dikkatli’, ‘iyi niyetli’, ‘izlenen meşru amaçla orantılı’ olup olmadığını ve bu özgürlüğe müdahaleyi haklı göstermek için ulusal makamların ortaya koydukları gerekçelerin ‘uygun ve yeterli’ görülüp görülemeyeceğini de değerlendirerek karara bağlar.

Düşünce ve ifade özgürlüğü’nün ‘toplu kullanım biçimlerinden’  biri olan ‘siyasi parti partilerin;

                   * Hem tüzel kişilik,

                   * Hem Parti Genel Başkanı,

                   * Hem Tüm Parti Organları,

                   * Hem Meclis Grubu,

                   * Hem de tüm diğer il ve ilçe örgürleri ile

                   * Parti üyelerinin,

                   – düşünce, ifade,

                   – açıklama, eylem

                   – ve çalışmalarına,

bu genişlik ve ölçekte bakmak bile ülkemizdeki ve ‘BU DAVADAKİ’ BİRÇOK SORUNU ÇOK KOLAY VE YALIN OLARAK ÇÖZMEYE YETEBİLECEKTİR.

I/IV- İDDİANIN DAYANAĞI MADDİ VAKILAR

I/IV-A) DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİNİN KURULUŞU AŞAMASINA AİT EYLEMLERE İLİŞKİN İDDİALAR

1.İDDİA:‘AVUKAT GÖRÜŞMELERİ’ veya ‘GÖRÜŞME NOTLARI’ adı altında teröristbasının talimatları örgüte yakın çeşitli gazete ve dergilerin yanı sıra çok sayıda değişik internet sitesinde de (ROJACİVAN, RIZGARI, VELATPEREZ, NASNAME gibi) yayınlanarak talimatların ilgililere ulaşması sağlanmıştır.

SAVCILIK DEGERLENDİRMESİ:

Terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’ın emirleri ile adı, kurucuları ve genel başkanı hatta eşbaşkanlık sistemi de dahil olmak üzere DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİ (DTP) nin kurulmasından çok önceden şekillendirildiği, kuruluş çalışmalarının tamamen Öcalan’ın direktifleri doğrultusunda gelişip sonuçlandırıldığı açıkça ortaya çıkmaktadır.

KANIT:

23 Ekim 2004 tarihli Vatan Gazetesi ve 26 Ekim 2004 tarihli Star Gazetesi’nde bu durum tüm açıklığı ile haber haline getirilmiştir.

ÖNSAVUNMA:

Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla yaptığı görüşmelerde, avukatları ile kendisi arasında geçen diyalog ve görüşmeler, sonrasında avukatların yapmış oldukları iddia edilen açıklamalar ya da söylemler Demokratik Toplum Partisi’nin bilgisi dışında olup, bu açıklamaların müvekkil partiyi bağlamayacağı açıktır.

Kaldı ki, iddianamede tüm bu görüşme notlarının kaynağı da belirtilmemektedir. Sayın Başsavcının kaynak olarak gösterdiği internet sitelerinin ulusal ve ulusalüstü hukuk açısından kanıt olamayacağı ise izahtan varestedir. İnternet sitelerinin dışında başka bir kaynak da gösterilmemiştir.

‘İmralı Kapalı Cezaevi’ kişiye özel bir cezaevi olup, iç yönetmeliği de ‘kişiye özel’ tek kişilik bir yönetmeliktir. (‘)Yapılan tüm görüşmeler kayıt altında olup,Başsavcılık kanıtları arasında bu resmi kayıtlar  yer almamaktadır.

BAŞSAVCILIK ESAS HAKKINDA GÖRÜŞÜ:

(‘)Bilindiği gibi hükümlülerin görüşmelerinin de dahil olduğu infaz hukukuna ait düzenlemeler 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun Hükümleri çerçevesinde gerçekleştirilmekte olup, anılan yasaya göre iddia edildiği gibi görsel ve yazılı kayıt altına alınması hukuken mümkün olmadığı gibi,’çıkarılan bir yasa ile hakim gözetiminde yapıldığı’ iddiası da gerçeği yansıtmamaktadır. Bu itibarla’..görüşme kayıtlarının istenmesi yolundaki (mümkün olmayan) talebin reddine karar verilmesi gerekmektedir.

SAVUNMA:

İmralı Cezaevi, Bakanlar Kurulunun 1996/ 8716 sayı ve 30.09.1996 tarihli kararıyla düzenlenen 09.01.1997 tarihinde Resmi Gazete de yayınlanarak yürürlüğe giren Başbakanlık Kriz Merkezi Yönetmeliği uyarınca yönetilmekte olup, anılan yönetmeliğin hem anayasaya, hem A.H.İ.S.’ ne aykırı olması nedeniyle, yönetmelik hakkında idari yargıda İstanbul Barosunca iptal davası açılmıştır. (Daire no:10 esas no:1997/ 1030)

Diğer yandan, İmralı Cezaevinde ki Avukat Görüşmelerinin, Başsavcılığın öne sürdüğü gibi Ceza İnfaz Yasasına göre değil, önsavunmamızda açıklanan koşullarda yapıldığına ilişkin YARGITAY DOKUZUNCU CEZA DAİRESİ BAŞKANLIĞININ: 1999/1296 Esas, 1999/3623 Karar Numaralı dosyasına sunulan dilekçenin ilgili bölümünün örneği aşağıda sunulmuştur.     

-YARGITAY’DA AVUKATLARIN SAVUNMASI-

21 Ekim 1999 YARGITAY DOKUZUNCU CEZA DAİRESİ BAŞKANLIĞINA

DOSYA NO : ANKARA 2. DGM 1999/21 ESAS, 1999/73 KARAR.

SANIK : Abdullah ÖCALAN

VEKİLLLERİ : Av. Ercan KANAR- Av. Niyazi BULGAN- Av. İrfan DÜNDAR-  Av. Hamza YILMAZ- Av Kemal BİLGİÇ- Av. Doğan ERBAŞ

KONU         : Yerel Mahkemenin 1999/21 Esas sayılı mahkumiyet kararına ilişkin temyiz layihamızdır.

 Soruşturmanın tüm aşama ve kuralları Genel Kurmay Başkanlığı’nın etkin olduğu Başbakanlık Kriz merkezince belirlenmiştir.

Yargılamanın üzerindeki Başbakanlık Kriz Merkezi vesayetidir. Yani askeri ve idari otoritenin belirlediği kuralların ceza yargılaması hükümlerinin yerini almasıdır Açık gerçeklik odur ki hukuk sistemimizde yeri olmayan soruşturma yöntemi ve koşulları, müvekkil daha Türkiye’ye getirilmeden önce düşünülmüş ve hazırlıkları yapılmıştır. Bu yargılamayı yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı açısından da tartışma konusu yapan ve kuşkulu hale getiren sadece DGM’nin niteliği ve varlığı değildir. Ondan da önemlisi.  Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi bu yargılamayı nasıl etkilemektedir’ Bu nokta idrak edilmeden hakkaniyete uygun yargılama konusu çözüme kavuşturulamaz. Bakanlar Kurulunun 1996/ 8716 sayı ve 30.09.1996 tarihli kararıyla düzenlenen 09.01.1997 tarihinde Resmi Gazete de yayınlanarak yürürlüğe giren Başbakanlık Kriz Merkezi Yönetmeliği’nin hukuki yasal bir dayanağı yoktur. Bu yönetmelikle, daha üst normlar ile bazı makam yada mercilere verilen yetkiler yasalara ve anayasaya aykırı bir şekilde başka makam ve mercilere devredilmiştir.

Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi Yönetmeliği’nin kaynaklandığı bir tüzük, bir kararname, bir yasa olmadığı gibi, mevcut anayasada da bu yönde bir hüküm bulunmamaktadır. Dolayısıyla, bu yönetmelik hukuksal dayanaktan yoksundur. Bu yönetmelik anayasada belirtilen dört tür olağanüstü rejimden önce ve adeta bir ara olağanüstü rejim olarak kriz halini düzenlemiştir. Bu yönetmelik hem anayasaya, hem A.H.İ.S.’ ne aykırıdır. Nitekim, yönetmelik hakkında idari yargıda İstanbul Barosunca iptal davası açılmıştır. (Daire no:10 esas no:1997/ 1030)

Türkiye infaz hukuku tarihinde ilk kez, sadece bir kişi için cezaevi ihdas edilmiştir. A.İ.H.M’nin soruşturması neticesi, alelacele İmralı Ceza ve Tutukevi İç Yönetmeliği hazırlanmıştır. Bu yönetmeliğin hükümleri Ceza İnfaz Tüzüğünün 155, CMUK’un 144. Maddesine aykırıdır. Uygulamalar, yönetmeliği dahi aratacak nitelikte olmuş, yazılı mevzuatın yerini kriz birimlerinin askeri yetkililerinin emirleri almıştır.

Müvekkil ile ilgili tutukluluk statüsüne ters, hükümlülük statüsünden de daha ağır tecrit koşulları fiziksel ve beyinsel tahribatı üreterek kriz merkezleri birimlerince devam ettirilmiştir. Kriz Merkezi uygulamalarıyla, CMUK 144. Maddesinin, tutukluya tanıdığı tüm haklar kısıtlanmıştır. 144. Madde bu sanık için rafa kaldırılmıştır. Yasanın şart koşmamasına rağmen vekaleti de olduğu halde tüm müvekkil avukat görüşmeleri kriz merkezinin iznine tabi tutulmuş, görüşme süreleri azami sınırlanmış, görüşmeler görevlilerin yakın ve bitişik denetim ve gözetimi altında yapılmıştır.

Avukatlar, her görüşte meslek onurları çiğnenerek Avukatlık Kanunu, CMUK, Anayasal hakları ihlal edilerek 4-5 kez aramaya tabi tutulmuş, aramalarda mesleki malzemeler dahil her şeye el konmuştur. Her görüş sonrası görüşme notları, askeri yetkililerce ayrıntılı bir denetime tabi tutulmuştur. Askeri yetkililerce avukatların parmak izlerinin alınması, ayakkabılarının aranması, yasalara aykırı tebligatlar imzalatılması gibi uygulamalar dayatılmıştır.

Bu yargılama, tarihe hiç kuşkusuz savunma makamının idari ve askeri organlarca en çok saldırıya uğradığı hem sanığın, hem savunma makamının haklarının en çok gasp edildiği bir soruşturma olarak geçecektir. Soruşturmanın tüm safhalarında kriz merkezinin uygulamalarıyla savunma bağışıklığı tamamen ihlal edilmiştir. Savunmanın sanık ve müdafii ile birlikte baş başa hazırlanma olanağı sürekli engellenmiş, savunma kuşatma ve yönlendirme altına sokulmuştur.  AHİM’in 4-3-99 tarihli tedbir kararı uyarınca yapılan tüm yazışmalara rağmen kriz yönetiminin, savunmaya yönelik engellenme ve saldırıları sürmüştür.  – Kriz merkezinin uygulamalarıyla tüm tutuklu hakları sanıktan esirgenmiş, yasal yayınları izleme, radyo ve TV izleme hakları tanınmadığı gibi, aylarca günlük gazeteler dahi verilmemiş, 31 Mayıs duruşmasından sonra bazı gazeteler sansürlü olarak verilmeye başlanmıştır.

 Sanık 31 Mayıs duruşmasına (ilk duruşma sorgusu) iddianame dışındaki dava dosyası belgelerinin, delillerini inceleme olanağı tanınmadan çıkmıştır. Kriz yönetimince savunma bütünselliği engellenmiş, dava dosyası ile ilgili hangi belgelerin verilip verilmeyeceğine askeri yetkililer karar vermiştir. Ceza muhakemesi hükümleri uyarınca, sanığın da dava dosyası fotokopilerini alması ve bunları inceleyerek, müdafileri ile görüşerek sorgu ve savunmasını hazırlaması en doğal hakkı olduğu halde, bu hak sanığa tanınmamıştır. Uzun süren cezaevine dava dosyası örneği sokulamamıştır. Tarafımıza, buna izin verecek merci mahkeme değil Kriz Merkezi birimleri olduğu sözlü olarak iletilmiştir. Bu hal, yürütmenin Anayasa’nın 138. Maddesine aykırı olarak yargı bağımsızlığına direk müdahalesi anlamına gelmektedir. Müdafilerin cezaevlerine dosya sokmadan savunma hazırlığını görüşmesi ‘de facto’ olarak mümkün değildir. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir hukuk devletinde böylesi bir uygulama söz konusu değildir. AHİM’in  4622 / 70 E. Sayılı kararında ‘sanığın gerek kendisi gerekse avukatları tarafından etkili bir savunma hazırlanabilmesi için, en geç iddianamenin çıktığı anda kendisine isnad edilen suç ile ilgili olarak, dosyadaki bütün bilgi ve belgelere ulaşma koşulları sağlanmalıdır’ denmektedir. CMUK 144’e aykırı Kriz Yönetimi uygulamakla aynı zamanda AİHS’in 6/3 maddesine aykırı da oluşmuştur.

Başsavcılığın, varlığını inkar ettiği ‘Başbakanlık Kriz Yönetmeliği ve uygulamalarını’ bilmediği düşünülemeyeceğine göre, ‘görüşme kayıtlarının istenmesi’ ne ilişkin istemimizin reddini talep etmiş olması, Başsavcılığın iddianamesine güvenmediğinin, bir başka deyişle iddianamenin en azından bu maddede yer alan kanıtlar yönünden gerçek dışı ve hayali olaylara dayandığının göstergesidir.

Kaldı ki, bu görüşmeler iddianamede yer aldığı gibi olsa dahi görüşmelerde şiddet ve şiddete çağrı yoktur. Aksine ülkenin birliği içinde Demokratik Cumhuriyet yapılanmalarına ve silahtan arındırılmış barışçıl söylemlere ısrarla vurgular yapıldığı görülmektedir. Çünkü şöyle deniliyor:

‘Alttan yönetim oluşturulur. Birçok sivil toplum örgütü temsilcisi de katılır. Yeşiller örneği var. Üç binin üzerinde sivil toplum kurulusunun temsilcisi var içinde. Tartışmalarınızı sürdürün, en uygun biçimde partileşin. Eski tip partileşme olmayacak, alternatif bir oluşumdur. Azınlık temsilcileri de olmalı. Ermeniler ve Araplar da girebilir. Partileşmenizi Türkiye’de Avrupa müktesebatına uygun biçimde geliştirin. Selamlarımı söyleyin. Demokratik örgütlenme temelinde kurumlaşmalısınız. Bu önemli” İllegalite olmayacak, sonuna kadar açıklık olmalı. Siz de anlamalısınız. Belirttiğim model devlet düşmanlığı yapmaz, devleti de hedeflemez; ancak devletin borazanı da değildir. Bu yeni model partileşme Türkiye’yi ileriye taşıyabilir. Sağ ve sol sekterler bunu gerçekleştiremezler. Pratikleri ile bu netleşmiştir. Su ana kadar ki partileşmeler yozlaşmış partilerdir, oligarşiye hizmet eden partilerdir. Gençleri, cezaevinden çıkanları, halkımızı, aydınları DTH’ne katılmaya çağırıyorum. Binlerce kişi var, herkesi katın”Yerel konferanslardan kongreye doğru gidersiniz. Demokratik katılımı esas almak gerekir. Demokratik tarzda ve topluma dayalı olarak gelişmelidir’ Demokratik Toplum Partisi, tüm Türkiye’nin partisi olur. Bu önemli bir çalışmadır. Kürtler, Türkler, azınlıklar girebilir. Ama seksiyon tarzı örgütlenme de olabilir. Bu Boockhin’de de var. Ege’de, Karadeniz’de ayrı seksiyonlar olabilir. Demokratik toplum hareketi toplum odaklı, demokrasi hedefli geliştirilir.’ Türkiye’nin buna ihtiyacı var. Toplumsal barış projesi olarak öngörmesini önemli buluyorum. Bu projenin önü açıktır. Barış için bu gereklidir denebilir. Bunu önemsiyorum. Güçlerin birleştirilmesi demokrasiye kazandırır.

2. İDDİA:

 Öcalan 19 Mayıs 2004 tarihli görüşmede örgütün yönetici kadrolarına talimatlar vermiş, istediklerinin yapılmaması olasılığına karsı da ilgilileri tehdit etmekten geri durmamıştır. Tüm bu bahsi geçen görüşmelerde geçen talimatların ne kadar etkili olduğu zaman içinde gözlenebilmiştir.

Teröristbaşının hem terör örgütünü, hem de Demokratik Toplum Partisini (öncesinde DEHAP’ı) talimatları ile yönetip, yönlendirdiği kuşkuya yer vermeyecek biçimde ortaya çıkmıştır.

KANIT:

16.07.2004 tarihli ‘HÜRRİYET’ Gazetesi’nin 1. sahifesi’nde manşetten ‘Örgütte hortum zabıtları’ başlığı ile terör örgütü PKK/KADEK/KONGRA-GEL’ in eski Avrupa sorumlusu Rıza ALTUN’un savunması adı altında yayımlanan habere bir tepki verilmemesi olgusu dahi ‘DEHAP’ın ve sonrasında DTP.nin terör örgütünün kontrol ve güdümünde faaliyet gösterdiğini kanıtlamaya yeterlidir.

SAVUNMA:

Sayın Başsavcının bu denli ciddi iddialara karşı dayanak ve kaynak olarak gösterdiği GAZETE HABERİ’nin  ulusal ve  ulusalüstü  hukuk açısından kanıt değeri yoktur.Başka bir kaynak da gösterilmemiştir.

4. İDDİA:

 Nitekim sonraki tarihlerde DTP bünyesine katılan ve halen görevde olan BELEDİYE başkanlarının eylemleri, PKK tarafından atanmaları konusunda kuşkuya yer vermeyecek boyutlarda ortaya çıkmıştır.’

 KANIT:

16.07.2004 tarihli ‘HÜRRİYET’ Gazetesi’nin 1. sahifesinde manşetten ‘Örgütte hortum zabıtları’ baslığı ile terör örgütü PKK/KADEK/KONGRA-GEL’ in eski Avrupa sorumlusu Rıza ALTUN’un savunması adı altında yayımlanan ‘habere bir tepki verilmemesi olgusu.’

SAVUNMA:

İddianamede, ulusal çapta yayın yapan bazı gazetelerin anılan iddialara yönelik yaptığı bazı haberlerin de kaynak olarak gösterildiği görülmektedir. Haberlerde yer alan iddiaların hukuksal olarak kanıt oluşturmayacağı bir yana, yapılan haberlerin gerçekliğinin saptaması da soruşturulması da, geniş olanaklara karşın yetkili organlar tarafından yapılmamıştır.

Bir haberin yalanlanmamış veya tekzip edilmemiş olması yasalarımıza göre suç değildir. Kaldı ki, böyle bir konuda ‘basın hukukunu’ ilgilendiren ihmali davranışın bu denli bir ağır bir suçlamanın kanıtı gösterilmesi anlaşılabilir değildir.

5- İDDİA:

DTP’nin terör örgütü PKK ile bağlantısını kanıtlayan bir olay da Demokratik Toplum Partisi’nin kurulusu aşamasında gerçeklesen Hikmet Fidan cinayetidir. Zira hiçbir DTP (DEHAP)’li olayı kınayamamış, hatta cenazenin kaldırılması için Diyarbakır Büyükşehir BELEDİYEsinden ambulans talebi dahi ‘deposu delik’ gerekçesi ile karşılanmamıştır.

KANIT:

Milliyet Gazetesi’nin 25.10.2005 tarihli nüshasında yer alan HABER

ÖN SAVUNMA:

Bu iddiaların herhangi somut bir kanıtı olmadığı gibi, Demokratik Toplum Partisi ile bağdaştırılmasını da anlamış değiliz. ( ‘) Sayın Başsavcı bu konuda sağlıklı bir araştırma yapmış olsaydı, DTP nin kurucu başkanı ile birlikte birçok kurucusunun taziye ziyaretinde bulunduğunu, cenaze törenine katıldığını ve böylesi şiddet eylemlerine karşı tavır aldığını öğrenmiş olacaktı.

ESAS HAKKINDA GÖRÜŞ:

Bu konuda herhangi bir görüş bildirilmemiştir.

SAVUNMA:

Başsavcılığın, DTP’nin kapatılması hakkında düzenlediği iddianame bu maddede yer alan suçlama ile vehim ve hayal boyutunu aşmış, ‘iftira’ noktasına ulaşmıştır. E-Yargı, Uyap, E-Adliye aşamasında Başsavcının İnternetten yararlanmadan iddianame düzenlemesi inandırıcı değildir. Ancak Başsavcı aynı internete bizim de ulaşabildiğimizi göz önünde bulundurmamış olmalı ki, bu fütursuz ve ciddiyetsiz suçlamaları kaleme alabilmiştir. Nitekim, aşağıda görüntülenen google sayfasında müvekkil parti yetkililerinin Hikmet Fidan olayında gösterdikleri tepkilere ilişkin haberlerin yalnızca bir kısmı yer almaktadır.

 Hikmet Fidan Haberleri

Hikmet Fidan`ın ailesini telefonla arayarak taziye dileklerini ileten yazar … Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca Demokratik Toplum Partisi`nin’ (DTP)
www.tumgazeteler.com/haberleri/hikmet-fidan/’start=80 – 4k ‘

Kapatılan HADEP Haberleri

Kapatılan HADEP Genel Başkan Yardımcısı Hikmet Fidan`ın öldürülmesi olayı duruşması sanık Fırat … Siyam Fidan, taziye ziyaretine gelen Leyla Zana …
www.tumgazeteler.com/haberleri/kapatilan-hadep/’start=90 – 4k –

Rizgari – Ümit Fırat: Öcalan’sız DTP gerek

Özellikle Hikmet Fidan’ın öldürülmesi hadisesinden sonra… İzmir’de taziye evinde tartışmışlar, Ahmet Türk cinayete çok sert tepki göstermiş, …
www.rizgari.com/modules.php’name=News&file=print&sid=9971 – 19k –

Ceylanpınar

Ceylanpınar İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından fidan dikimi yapıldı. … DTP’lilerin taziye ziyareti kalabalık bir basın mensubu grubu tarafından takip …
www.ceylanpinari.com/yorehaber.htm – 207k –

Diğer yandan, yine internette yaptığımız araştırmada, Hikmet Fidan davasında kesin karar verilmemiş olmakla birlikte, iddianamenin tamamlandığı, iddianamede, cinayete karışan F.K. hakkında ömür boyu, M.K.O. ve V.A. hakkında ise 10’ar yıla kadar hapis cezası isteniyor. Ayrıca Fidan’ı öldüren tetikçinin hala aranan terör örgütü PKK üyesi Serkan Ş. Olduğu, ve anılan iddianamede çok doğal olarak müvekkil partinin adının hiçbir şekilde geçmediği anlaşılmaktadır.

Hikmet Fidan’ın davasında 3 kişiye hapis istemi!

Diyarbakır’da kapatılan HADEP’in eski Genel Başkan Yardımcısı Hikmet Fidan’ın öldürülmesi olayıyla ilgili iddianame tamamlandı.

Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan iddianamede, cinayete karışan F.K. hakkında ömür boyu, M.K.O. ve V.A. hakkında ise 10’ar yıla kadar hapis cezası isteniyor. Ayrıca Fidan’ı öldüren tetikçinin hala aranan terör örgütü PKK üyesi Serkan Ş. olduğu belirtiliyor.

Başsavcılık makamının, müvekkil parti hakkında böylesi ağır suçlamalarda bulunmadan önce, iddiasına konu ettiği olayları, en azından adli olayları soruşturup araştırması beklenirken, bu özeni dahi göstermemiş olması iddianame ve davanın zafiyetinin bir başka göstergesidir

6- İDDİA:

Demokratik Toplum Partisi’nin daha kurulusunda kan ve terör örgütü PKK’nın emirleri üzerine oturtulduğu, hiçbir şekilde ve hiçbir kaynaktan muhalefete imkan tanımadığı, ortaya çıkmıştır. PKK ile DTP (DEHAP) organik bağlantısı artık kamuoyunun gözünde tartışmaya yer vermeyecek biçimde kanıtlanmıştır.

 KANIT:

Milliyet Gazetesi yazarı Hasan Cemal’in 16.07.2005 tarihli ‘Kürt aydınları tedirgin’, 19.07.2005 tarihli ‘Sus, yoksa hain derler’,Taha Akyol’un 12.07.2005 tarihli ‘PKK ve Kürt hareketi’ baslıklı yazıları.

SAVUNMA:

Sn. Başsavcıyı, iddianamesine kanıt oluşturacak kadar etkileyen iki yazar Hasan Cemal’in ‘Şiddete karşı akılla, sabırla mücadele!’ ve Taha Akyol’un ‘Parti kapatmak yanlıştır!’başlıklı makalelerinin de parti kapatmanın yanlışlığını kamuoyunun gözünde tartışmaya yer vermeyecek biçimde kanıtlamış olmasını umuyor, anılan makaleleri aşağıda sunuyoruz.

Hasan CEMAL-haber sitesi en son haber-

Şiddete karşı akılla, sabırla mücadele!20 Kasım 2007 Salı

Evet, bu ülkede siyasal parti kapatmanın barış ve istikrara herhangi bir yararı dokunmuyor. Bu filmi çok seyrettik. Kaç tane parti kapatıldı. Ama Türkiye her seferinde rahatlamadı, tersine sıkıştı. İçte ve dışta siyasi manevra alanı daraldı. Lütfen anımsayın.

1990’ların ilk yarısında DEP kapatılmıştı. DEP’li milletvekilleri dokunulmazlıkları kaldırılıp hapse atılmışlardı. TBMM, hem demokrasi adına kötü bir sınav vermiş, hem de bir yandan yurtiçinde PKK’nın elini güçlendirirken, yurtdışında da Türkiye’nin yıpratılmasına, imajının kötüleşmesine kapıyı aralamıştı. Terörle mücadele derken demokrasinin kolu kanadı kırılmıştı. Böylece, terör ve şiddet odaklarının ekmeğine yağ sürülmüştü.

Onun için dikkat! Bugün de farklı olmaz.

DTP’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapılmış durumda.

Bilmiyorum, oynanmak istenen oyunun ya da oyun içinde oyunun ne kadar bilincindeyiz.

PKK ve İmralı, anlaşılan o ki, DTP’nin kapatılmasını düğün bayram ederek karşılamaya hazırlanıyor. Kitleler daha şimdiden meydanlara dökülüyor. Toplulukların güvenlik güçleriyle çatıştırılması için kışkırtıcı, provokatif taktikler uygulanıyor. Bir başka deyişle:

Kan dökülmesi isteniyor. İşaretler öyle. Gelen sinyaller öyle. Aslında oyun açık oynanıyor.

PKK demek istiyor ki:’Oy verdiniz, Ankara’ya gönderdiniz. Ama bakın oy verdiğiniz parti kapatılıyor. Seçtiğiniz milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması gündemde. Sizin iradenizi hiçe sayıyorlar, sizi adam yerine koymuyorlar. Bunun için de tek yol dağdır, düşün bizim arkamıza!’Oyun kabaca budur. Güneydoğu’da, AKP karşısında zemin ve seçim kaybeden PKK yeniden güçlenebilmenin yolunu böyle arıyor.

Şimdi soru: Parti kapatarak PKK’nın işi kolaylaştırılacak mı’ Siyasetin penceresinden bakarak bu soruyu sorumluluk sahibi herkesin, yakın geçmişin deneyimlerini de göz önünde tutarak etraflıca düşünmesi gerekiyor.

Bu açıdan 1980’lerden, 1990’lardan çıkarılacak çok ders var.

Öte yandan, yine bu yıllarla ilgili olarak Türkiye’de yaşanan olumlu bir değişime de dikkat çekilmeli.

DTP’nin kapatılması konusunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın girişimi gerek siyaset kurumunda, gerekse medyada genel olarak olumsuz karşılandı, eleştirildi.

Bu da olumlu bir değişim.

TBMM Başkanı Toptan da, Başbakan Erdoğan da, Adalet Bakanı Şahin de, İçişleri Bakanı Atalay da DTP’nin kapatılması ve dokunulmazlıkların kaldırılması konusuna demokrasi açısından olumlu bakmadıklarını herhangi bir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde belirttiler.

Bunun gibi, medyanın genel havasıyla köşe yazarlarının tepkisinde de demokrasi adına sevindirici çizgiler ağır basıyor.

Kısacası:

Şiddet ve teröre karşı mücadelenin akılla, sabırla, demokrasinin kolunu kanadını kırmadan, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın deyişiyle, ‘Demokrasiyi teröre feda etmeden’ verilmesi gerekiyor.

Acılarla yüklü yakın geçmişten çıkarılacak önemli derslerden biri budur.

Milliyet-Taha AKYOL  Objektif

Parti kapatmak yanlıştır!

DTP hakkında kapatma davası açıldı. Günlerdir DTP’yi şiddetle eleştiren bir yazar olarak belirteyim ki, parti kapatmak yanlıştır!

7- İDDİA:

23.07.2005 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yer alan;’AB, Dönem Başkanı İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliği aracılığıyla dün yaptığı açıklamada, ‘Türkiye’deki tüm siyasi grupları her türlü şiddeti kınamaya çağırdı.’BAŞLIKLI haber içeriğine göre de DEHAP ve DTP’nin PKK organı seklindeki faaliyetlerinin uluslararası platformda da aynı şekilde değerlendirilip, kınandığını göstermektedir.

KANIT:

06.06.2005 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yer alan; ‘DEHAP’A KRİTİK UYARILAR’ baslıklı haber’

SAVUNMA:

Başsavcılığın cımbızlama kanıtları arasında yer alan bu maddedeki yazı da, AB ‘nin müvekkil partiye bakışını çarpıtmaktadır. AB ve yetkili organlarının müvekkil partiye ve huzurdaki davaya yaklaşımlarına iliş- kin bazı açıklamaları aşağıdadır. Yine, internette yapılacak basit bir arama ile de aşağıda yer alan bulgulara ulaşılmaktadır.

‘Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk AB’nin DTP aşkı tutkunlarından. ‘Kapatmak çözüm olmaz. Demokratik mücadele kanalı kapatılmamalı’ diyor.O da bizdeki benzer yorumlara katılıyor ve ‘DTP’yi kapatmak PKK’ya yarar’ diyor.

BRÜKSEL(20.11.2007)- Avrupa Birliği’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn DTP’ye yönelik kapatma davasını yakından izlediklerini söyledi. Belçika’nın Başkenti Brüksel’de yapılan Türk Dışişleri Bakanı Ali Babacan, AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn ve AB Dönem Başkanı Portekiz Dışişleri Bakanı Luis Amada ve AB Dönem Başkanlığı’nı devralacak Slovanya’nın Dışişleri Bakanı Dimitrij Rupel’ın katıldığı Türkiye-Avrupa Birliği Troyka toplantısı sona erdi. Toplantı sonrası Türk Dışişleri Bakanı Babacan’la basın toplantısı düzenleyen AB Genişlemeden sorumlu komiseri Olli Rehn DTP’ye yönelik kapatma davasını yakından izlediklerini söyleyerek, ”DTP’nin Meclis’te olmasını dağda olmasına tercih ederiz’ dedi. (www.cayport.info internet sitesinden alıntıdır)

 AB’DEN DTP KAPATMA DAVASINA: ÇOĞULCULUK ÇAĞDAŞ DEMOKRASİNİN EN ÖNEMLİ UNSURLARINDAN

29.01.2008, 12:53

 Avrupa Parlamentosu’nda DTP hakkındaki kapatma davasıyla ilgili bir yazılı soru önergesini yanıtlayan AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, ’11 Temmuz seçimleriyle Türk parlamentosu ülkenin siyasi çeşitliliğini şu anda daha geniş biçimde temsil etmektedir. Çoğulculuk artmıştır ve Türk demokrasisinin kalitesi yükselmiştir’ dedi.

BRÜKSEL (ANKA) ‘ AB Komisyonu Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından DTP hakkında açılan kapatma davası konusundaki görüşlerini ’11 Temmuz seçimleriyle Türk parlamentosu ülkenin siyasi çeşitliliğini şu anda daha geniş biçimde temsil etmektedir. Çoğulculuk artmıştır ve Türk demokrasisinin kalitesi yükselmiştir’ ifadeleriyle açıkladı.

AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, Avrupa Parlamentosu Üyesi Hollandalı Parlamenter Frank Vanhecke’nin DTP hakkında başlatılan kapatılma girişimine ilişkin yazılı soru önergesini yanıtladı. AP’nin aşırı sağ kanadına mensup Frank Vahnecke soru önergesinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının ‘Kürt yanlısı’ DTP’nin kapatılmasına ilişkin kapatma davası açtığını hatırlattı. Vahnecke, iddianamede ‘Parti liderleri tarafından ortaya konulan eylemler ve yapılan konuşmaların partinin devletin bağımsızlığı, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik eylemlerin odağı haline geldiğini ortaya koyduğu’ iddiasının yer aldığını kaydetti. Konunun AB Komisyonu temsilcisinin de hazır bulunduğu, Dışişleri Bakanı Ali Babacan ve AB Troykası tarafından yapılan toplantıda ele alındığını kaydeden V

Bir Cevap Yazın